30 Nisan 2010

Aşkta yarın yoksa biz neyiz sevgilim?

Birazdan sabah olacak...
Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
anneler ve korkular başlayacak...
Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve
hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...

Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış.
Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını,
cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri
alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...

Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...

Aşkta yarın yoktur sevgili...

- Cezmi Ersöz-

Bir arkadaşım bunu Facebook'ta paylaştığı anda aklım karıncalanmaya ve soru işaretleri çiftleşerek yepyeni yavru sorular doğurmaya başladı.

Evet gerçekten de "Yarın" ve "Gerçeklik" işin içine karıştığı anda işin o masalsılığı, o şuursuz aşık havaları kayboluveriyor. Mr. Prozac ile bütün haftayı birlikte geçirdikten sonra bir gece ayrı kalmaya bile dayanamıyorduk. İki saatcik uyku ile işe gitmeyi göze alıp onunla film izlemekten vazgeçemiyordum. O da normalden birkaç saat erken uyanıp, yok yere trafiğe girip beni metrobüse bırakmaya üşenmiyordu.

Şimdi aramıza gerçek hayat girdi. Dün gece birbirimizle telefonda konuşmaya bile üşendik. Düşündüm gün içinde birbirimizle yaptığımız bütün konuşmalar da iş hakkındaydı. İrkildim.
"Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur sevgili. Birbirimizi kandırmayalım..." Yüzleştim kendimle ve büyük bir hayal kırıklığına uğradım: Aşık filan değilim ben.

Belki de aşıktım, gerçek hayat onu yedi. Belki de gerçekten bu devirde bu kadar sorumluluk ve gerçeklik varken aşk diye bir şey imkansız. Kimbilir?!

Ayşe Arman çok eskilerden bir yazısında bu aşık olma merakını çok güzel anlatır:

"Aşkın bütün türevlerini kabul ediyor, hayranlık duyuyoruz. Çok sevmek yetmiyor, hep o delilik seviyesine erişmek, hep aşık olmak gerekiyor. O da yetmiyor, bir de o duyguyu korumak gerekiyor: Öyle bir hale geldik ki, aşık olmadığımızı söylemeye utanıyoruz. Suçluluk duyuyoruz, suçluluk! Sürekli aşık olmaya çalışıyoruz. Bu olmadı, belki ötekinde diyoruz. Aşık olalım da ne olursa olsun. Aşk bizi kurtarsın! "



Aşk yoksa bir ilişki kötü müdür?

Çok sevdiğim Mr. Prozac'ımdan vazgeçecek filan değilim ama düşünmeden de duramıyorum:

Bir insanla birlikteyken her türlü ortamda, her türlü şeyi yaparken keyif alabiliyorsan, bu adamla hayat bile geçer gibime geliyor gibi daha önceden aşina olmadığın düşünceler aklından geçebiliyorsa, onunla her şeyi konuşabiliyorsan, kollarında bazen huzur, bazen arsızlık arzusu buluyorsan, varlığından bile emin olmadığın aşkın peşine düşmekte ısrarcı olmalı mısın?

Yoksa o kadar yıkıcı bir duygunun yerine, uyum, keyif ve zevk vaad eden ilişkini aşktan da yüce bir yere mi konumlandırıp ona daha da sıkı sıkıya mı sarılmalısın?

Bir yandan Mr. Prozac'sız geçen her anda kendimi eksik hissetmeyi özlüyorum. Şimdi koca bir haftasonunu onsuz geçirecek olmamın bana doğal gelmesinden nefret ediyorum. Diğer yandan da "Saçmalama Sezen! Hayatının çok yoğun bir evresinde olduğunu sana defalarca söyledi. Sık dişini hep böyle olmayacak. Sen de kendi hayatınla ilgilen bu sırada birazcık." diye kendi kendimi teselli ediyorum. Sıkıştım. Karıştım.

Sürekli kısa kısa ilişkiler yaşayanların, ilişkinin başlangıcındaki inanılmaz istekli ve tutkulu kısma bağımlığını azaltmanın ve ilişkinin daha huzurlu evresine bağışıklık kazanmasının formülü nedir acaba?

Galiba en iyisi haftasonunun dibine vurmak!

29 Nisan 2010

Oyuncaklı Dünya

Biraz fazla iddialı bir cümle olacak; ama benim sülalem kadar renkli ve her telden bir sülale gerçekten zor bulunur. Meslek olarak da, tarz olarak da gerçekten "yok yok" bizde.

Hem anne tarafım hem de baba tarafım hem inanılmaz zengin dönemler yaşamışlar, hem de yokluğu görmüşler. Ama geçmişten bahsetmedilmez genellikle. Daha doğrusu başarılarla övünmek ayıp gibidir bizden önceki kuşaklarda. O yüzden bu renkli kişilikleri oturup bizzat araştırmam gerekir. Bazen de kendiliğinden karşıma çıkıverirler.

Prof. Bekir Onur'un "Oyuncaklı Dünya" kitabında Laleli Oyuncak Fabrikası'nın sahibi Recep Ersan'ın bir kesiti ile karşılaştım. Recep Ersan benim dedem (annemin babası). Metinde bahsedilen 550 kuruşluk bebeği alan "kız" da annem. Hatırlamadığım kadar küçük yaşlarda vefat eden, sadece bana yapmış olduğu bir kaç bebekle hatırladığım, sülalede pek sevilen bir kişilik olmayan dedemle inanılmaz gurur duydum:


Ünlü oyuncakçı Recep Ersan anlatıyor:

"Anadolu'da oyuncak yoktu eskiden, oyuncakçı da. İzmir'de üç dükkân, istanbul'da yine birkaç tane. Bebeği pek az kimse bilirdi. Büyük şehirlerde bile. Bir Macar vardı İstanbul'da, ben gelince yendim onu bebek imalinde, işini kuruttum. Adını tam bilemiyorum, bir Alman Yahudisi vardı, onu da kaçırdım. Bir de ressam Hüseyin Bey vardı. Shirley bebek yapıyordu, gövdesi pamuk, başı mukavva."1939'da harbin başlamasından bir ay sonra bir bebek almıştım, 550 kuruşa. O zaman inşaat işçisinin yevmiyesi 25 kuruştu. Kızıma vermiştim bebeği. Kafası mukavvadan, elleri ayakları da kadayıf teli gibi otlar vardı eskiden, ondan yapılmıştı. Birgün bozmuş bebeği, tamiriyle uğraştım. Bunu yapayım derken sekiz ay uğraştım, 18 bin lira param vardı hepsini bu ilk tecrübelere harcadım. "Bizimki de mukavva kafalıydı. Gövdesini saman doldururduk, kumaşla kaplardık. Çocuk bir iğneyle dokunsa, eve ince talaş yayılırdı.

51-52 yılında ithalata yöneldik. 60 senesinde plastik bebek imaline başladım. Bebeğin içine koyduğumuz 94 karından basmalı sesi 1942'de yaptım. Bebeğin karnına basınca ses verir. Mam-ma sesine 1948'de başladım, 14 sene uğraştım, 62'de başardım. Mam-ma sesi 1962'de inkişaf etti. Taklit ettiler ama hepsi keçi sesi çıkarıyordu. Mekanizmanın üzerinde West Germany yazar, ama bizim tarafımızdan yapılıyordu. "Mukavva başın iki parçasını krapon kağıdıyla birleştiriyor-dum, bu fikri kaynanam vermişti. Plastik başa saç dikmek mesele olmuştu. Almanya'dan makine getirmiştim ama kullanamıyordum. Ağladığımı hatırlarım hırsımdan. Sonunda buldum, başın üst kısmını kestim. Kalıpçılar çok şaştılar buna. O parçaya saçı kolayca dikiyorduk. Başın bu üst parçasını alt kısmına ekleme meselesi çıktı sonra. Önce elektrikle kaynatma usûlünü buldum. Sonra geçmeli parça yapmayı akıl ettim."


Charles M. Schulz'tan “My life has no purpose, no direction, no aim, no meaning, and yet I'm happy. I can't figure it out. What am I doing right?.” cümlesinin tam benim ruh halimi anlattığı şu gün kesinlikle karar verdim: Kendime gerçekten bir hedef koymam lazım! Şu hayatta makasımla / kalemimle / çenemle herhangi bir şekilde bir şey yaratmalıyım. Hem de gerçekten iyisinden bir şey!

Punk Rock + Dukkan Burger + Mr. Prozac = ooo yeaah!


Çok alışkanlık sahibi bir insan değilimdir ben. Her şeyin yerini başka bir şey tutabilir hayatımda. Atıyorum Starbucks'tan her gün mutlaka bir şey alıyorum; ama Starbucksların hepsi kapansa da hiç söylenmeden yerini başka bir şeyle doldurabilirim.

Gelgelelim son zamanlarda fena halde alışkanlık yaptığım bir şey var: Dot'un oyunları! Kürklü Merkür ile bir daldık Dot alemine, bir daha da çıkamadım. Özeti şiddet, cinsellik ve küfür ama şöyle olağan hayat akışında iki tokat da iyi geliyor insana.

Öyle ki pek sevgili sevgilim Mr. Prozac bana korkunç bir 1 Nisan şakası yapıp, çok az ömrünün kaldığına beni inandırdığında yaptığımız birlikte yapılacaklar listemize "Dot'ta bir oyun izlemek" de yazmıştım.

Bugün Dotmarsta'nın yeni oyunu "Punk Rock" için G-Mall'un yolunu tuttuk. Öncesinde Good Mood'ta bir kahve içtik. Good Mood hakkında her yerde mükemmel yorumlar yapılıyor, atmosfer şahane filan hepsi kabulüm de, ya menü, ya da servis yalan: Latte Coco'nun içinde coco'dan; karamelli beyaz sıcak çikolatanın içinde karamelden eser yoktu.

Saat 21:00'i gösterdiği anda salondaki yerlerimizi, metal tellerin arkasında oynanacak olan oyunu merak ederek aldık.


Öyle bir oyun ki, "Ne anlatıyordu?" sorusunun cevabını vermek çok zor. Konudan çok konunun işlenişi güzel çünkü.

İngilitere'de bir lise... Kızlardan biri çok zayıf olduğu halde kilosuna takıntılı. Bir diğerinin üzerine herkes kilosu yüzünden geliyor, hatunun hayali bir hocasından hamile kalmak. Çocuklardan biri inanılmaz zeki, her şeye bilimsel açıklama getiren ve diğerleri tarafından çok hırpalanan bir tip. (Bu tipi oyunda ezik ezik tavırları ile izlerken, arada baterinin başında bambaşka bir moodda görmek şahane oluyor.) Birinin sinir sistemi gerçekten arızalı, şiddete aşırı şekilde meyilli bir gizli eşcinsel. Bir diğeri gerçekte olmayan şeyleri gerçek oluyor sanıyor. Bir tane daha çocuk var, onun göze çarpan tek özelliği yeni gelen kızı 'götürmesi'. Eh bu ortama bir de yeni gelen kız var işte, Cambridge'ten... Sınavlar, gelecek kaygısı, sınıf farklılıkları, şiddet bazen çok sert, bazen çok komik bir şekilde işleniyor.

Bu arada canlı canlı Punk Rock da dinliyorsunuz, süper geliyor.


Kıyafet sponsorunun Tommy Hilfiger olduğunu ben oyuna gitmeden önce bilmiyor olsam da, anlamam için bir dakika yetti. Çoraplarına kadar Tommy. Çok da isabet olmuş, armalı gömlekler, yüksek bel şortlar, kolej ayakkabıları tam İngiliz tarzı olmuş. Bu tarzı bu kadar iyi bir Tommy, bir Fred Perry, bir de Lacoste yansıtabilirdi zaten.

Erkek karakterleri karşıma koysanız İngiliz aksanı ile konuştursanız, İngiliz olduklarını çok rahat yerim. Bir de Mr. Prozac fark etti, bana söylediğinde çok çağrışım yapmamıştı; ama şimdi fotoğraflara bakarken fark ettim. Başkahramanımız William gerçekten Twilight'taki vampir aşkımıza benziyor. Hayranları Punk Rock'a saldırın derim. :))

Şaka bir yana gerçekten gidip izleyin bu oyunu.
Oyuncular da oldukça genç ve performansları ayakta alkışlanası. Hepsini daha ileride daha sık göreceğimizden eminim.


En son izlediğim Dot oyunu Shopping & Fucking oyunculardan birinin sahneye kusması ile başladığı için bu sefer oyundan önce bir şeyler yememiştim. Oyun bitti, benim midem kazınıyor.

Kendimizi Dükkan Burger'e attık. Hamburger lezizdi, patates kızartması tam kıvamındaydı, ama en çok dekorasyonuna ve içerideki ham ahşap kokusuna bittim. Mano'nun kalbimdeki yeri ayrı, ama Dükkan Burger'in de hakkını teslim etmek lazım. Yummy!



Bir de bu gece çok güzel bir dolunay var. Köprüden geçerken, köprü ışıklarının arasından süper görünüyordu; ama fotoğraflama çabalarım sonuçsuz kaldı. Siz camdan kafayı uzatıp bakın bir kendisine! =)

27 Nisan 2010

Müthiş beyinler müthiş reklamlar

Uzun zamandır burası çok "ben" dolu olmuştu, hadi birazcık "bir doz minik güzel şey"e geri dönelim. Çok ince çok tatlı espriler içeren ilanlar huzurlarınızda:

The lowest call rates to Japan & Scotland:



CV'de hobilerin arasında bitki yetiştirmek yazıyorsa, bu aslında bambaşka bir anlama geliyor olabilir:

Kuaför reklamlarında hep saçı dolgun fönlü kadınlar görmekten sıkılanlara:


Basit bir düşünce, şahane bir görsel:
Film festivali afişi:

Axe'nin karşı konulmazlığı vurgulayışı için küvetteki ayaklara dikkat:

Oda parfümünün etkinliğini anlatmak için eğlenceli bir yol:

Suşi kutusunun üzerine Kayıp Balık Nemo reklamı basmak kesinlikle süper ötesi bir fikir :)

Van Gogh müzesinin cafesinin reklamı. Daha güzel olamazdı!

İlk bakışta pek bir anlam ifade etmeyen bir reklam. "Sizden rica etsem lütfen kocamın penisini ağzınızdan çıkartır mısınız?" İlgili yoga okulunun rahatlama dersleri ile her konuda ne kadar rahat ve soğuk kanlı olabileceğinizin ipuçlarını fazlasıyla veriyor. :))

Ve bir de Türkiye'den şahane bir fikir: 90 Türk! Kim demiş, Türkiye Dünya Kupası'na katılamıyor diye?

video

Şeftalisi bala benziyor =)


Ben iflah olmaz bir romantiğim.
Romatik derken...
Romantik bizde mum ışığı, yıldızlar ve cıvık cıvık aşk sözcükleri ile özdeşleşmiş kavram. Benim kastettiğim kesinlikle bu değil.

Tanımlamak için Mina Urgan'dan bir alıntı geliyor hemen: "Romantizm, her nedense sulandırılmış ucuz bir duygusallıkla özdeşleştirilerek hor görülmüştür öteden beri. Oysa ben 19. Yüzyılın ilk yarısındaki ingiliz romantik akımının bir uzmanı olarak geleceğin güzel günlerine inanan, kendini çağının çirkin gerçeklerine teslim etmeyi reddeden, insanları, doğayı ve yaşamı coşkuyla seven şairleri tanımlamak için kullanıyorum romantik sözcüğünü. "

Özellikle "geleceğin güzel günlerine inanmak" ve "çirkin gerçeklere teslim olmaya direnmek" kısımları bende aşırı sayılabilecek şekilde kendini gösteriyor. Hatta beni ben yapmış büyüklerim bile bazen hayata dair paniğe kapılıyorlar, benimle yarım saat konuştuktan sonra her şeyin güzel olacağına inanmış gülerek kapatıyorlar telefonu.

"Hayatın insana istediklerini değil, ihtiyacı olanları verir." diye bir söz vardır. Buna da inanırım. Her şey kaderimizde yazılmış, kısmetse olur diye kollarını kavuşturanlara, hiçbir şey için çaba harcamayanlara çok kızarım. Ama gerekli olan çabayı harcadıktan sonra kalanını hayata bırakmanın gerekli olduğuna inanırım. Akışı hayata bıraktığım her anda şaka gibi bağlantılarla beni bambaşka ve güzel yerlere sürüklemiştir hayat.

Tabii bazen gerçeklerden uzaklaşan halimle inanılmaz eğleniyorum. Mesela şimdi 100 küsür metrekare evimde, ayakkabılarım, montlarım, ceketlerim ve çantalarım için ayrı bir ardiye odam varken, kıyafetlerimin bir kısmını chucha boutique'ten elden çıkartırken bile kıyafetlerimi herhangi bir yere sığdırmakta inanılmaz zorlanıyorum. Bir de kalkıp tek odalı 50-60 metrekarelik bir eve taşınmayı hayal ediyorum!

Gelgelelim bu hayata karşı romantikliğimi ilişkilerimde gösteremiyorum. "Ne yapıyorsun?" diye arayan arkadaşlarıma "İşi gücü bir yana bıraktık sevgilimle sarılmış yatıyoruz." diyemiyorum. Ahlaksız edepsiz her türlü cümleyi kuruyorum da, şöyle rahat rahat "Sevgilim", "Aşkım" diye hitap edemiyorum.

Yahu kolay mı? Beş sene boyunca her şeyi sevgilisiyle yapmak isteyen hatunlarla dalganı geçmişsin, hayatındaki adamlara canın sıkıldıkça gel demişsin, güzel planların varsa arkadaşlarınlaysan telefonunun sesini kapatıp bir kenara atmışsın, hesap sormaya kalkanı bir saniye bir saniye diye susturmuşsun, hayatındaki adamları hayatının bir parçası olarak değil, hayatının boş kısımlarını doldurucu olarak kullanmışsın... Şimdi pat 180 derece! Sen bu durumdan ne kadar hoşnut olsan da henüz sindirememişken, etrafındakilere nasıl sindirteceksin ki?

Oturup "Hadi biz sevgili olalım" konuşması yapılmış olsa baştan peşin peşin uyarırsın, "Bak benim hayatım çok kalabalıktır, geçmişim çok karışıktır, içim daralırsa alır başımı kayıplara karışırım, beni kendi başıma bıraktığın anda kendime bir plan yapıveririm filan. Ama seni hiç sıkmam, germem, yapaylaşmam, eğleniriz, hep iyi oluruz, her türlü haltı birlikte yiyebiliriz. Bir şekilde onun faturası bu gibi düşün." diye. Ama her şey kendiliğinden gelişmişken, adam da bunların pekala farkındayken,üstelik de sen şimdiye kadar kesinlikle göstermediğin bir usluluk örneği sergiliyorken, o da kendi alışkanlıkları bakımından çok da mantıklı bir şekilde rahatsızlıklarını dile getirdiğinde ne yapacağını şaşırıyorsun.

Birimizin gerçekten çok eğlenceli bulduğu şeyi, diğerinin rahatsız edici bulması gerçekten sıkıntı yaratabilir düşüncesi beynimde dönüp duruyor.

Enteresan vücudum stres yaptığımda mide bulantısı, üzüldüğümde veya kafam karıştığında ateş olarak tepki gösterir. Şu anda ateşim resmen tırmanıyor, gözlerim yanıyor. "Sabah da mayışıktım, o konuşma yüzünden çıkmadı ateşim. Zaten hasta olacaktım. Sadece ateş kendini göstermek için o anı seçti" diye kendimi ikna etmeye çalışıyorum.

Bu arada Hüsnü Şenlendirici ile Chios Trio'nun albümü de "ilaç" gibi geliyor. (Grange'a teşekkür öpücükleri) Herkesin ilgi ve sempati duyduğu bir kültür vardır ya benimki de Yunan. Mitolojilerinden müziklerine kadar her şeylerine bayılıyorum. Hele ki geçen yaz sahilleri ve erkekleri de bayılınanlar listesine girdi.

Hüsnü Şenlendirici'yi zaten oldum olası seviyorum. Onun tatlı tatlı çalışına eşlik eden Yunanca ve Türkçe parçalar tam koy rakıyı, at kendini balkona hissi yaratıyor.

Başlıktaki "şeftalisi bala benziyor" da albümdeki bir parçadan. Çok komik geldi bana, şeftali derken? :))))))


(Edinmek için her zamanki gibi albüm kapağına tıklamanız yeterli. Şifre de "yesim")


Fotoğraf Notu: Yazıdaki bütün romantik fotoğraflar da Yvette Inufio'ya aittir.

26 Nisan 2010

Aceleci ölüler

Etini satmak, bütün gün masa başında kendini ve içini çürütmekten daha zor değildir inan. Her işin kendine göre yorgunlukları vardır elbet. Et dediğin çabuk dinlendirilir. Ruhu dinlendirmekse imkansızdır. Donarak ölmek gibidir ruhun çürümesi. Yavaş yavaş eksilirsin, yavaş yavaş uyuşursun, hiçbir şey hissetmemeye başlarsın, sonra sen uykuya daldığını sandığında ölmüşsündür aslında. Ölmüş olduğunu bile bilmemektir bu. Bak şu meydanlar, caddeler, sokaklar, ölmüş ruhlarıyla yürüyen insanlarla dolu. Şu ölü halleriyle ne de aceleciler. Hayatta yetişecekleri hiçbir şey kalmadığı halde, hep bir yerlere yetişmeye çalışıyorlar.

(Murathan Mungan- Üç Aynalı Kırk Oda)

İtiraf ediyorum...

Gerçekten harika bir haftasonu geçirmiş, uzun bir banyo keyfiyle yorgunluğu küvete akıtmışken henüz saçlarımı bile kurutmamış olmama ve yarın sabah erkenden işe gitmem gerekmesine rağmen kendimi bu satırları yazarken buldum. Çünkü içimde yepyeni bir kadın keşfettim! Yazmadan duramazdım!

Ben haftada en az bir gece, gecenin dibine vurmayanlara "içi geçmiş" damgasını vurmaktan hiç çekinmedim. Nerede bir muzurluk varsa hepsine el attım. Her fırsatta tası tarağı toplayıp bir yerlere kaçtım. Evde çok zaman geçirmeyi sıkıcı bulup evimi sadece üst değiştirme, duş alma ve arada sırada uyuma üssü olarak kullandım. Benim için hayat ya sokaklardaydı ya da yollardaydı. Hayatın bana verdiği bütün bahaneleri "gitmek" için kullandım. Hep koştum, hep bir güne tıkabasa sığabileceği kadar çok şey sığdırdım. Sanki durursam dibe düşecektim.

Ve...
Cumartesi gecesi evimde misafir ağırladım. Uzun zamandan sonra... Mr. Prozac'ım ile çok yakın arkadaşlarımdan Özge bana geldi.

Bir cumartesi gecesi, Anjelique bile yaz sezonuna kapılarını açmış, hava şahane, geceler şahane. Oysa ben Mr. Prozac'ım ile -onun araba ile gitme konusundaki ısrarlarını savuşturup- elele şarküteriye yürüdüm, birlikte şarap ve yanında atıştırmalık bir şeyler aldık, sonra gittik Özge'yi karşıladık, bütün geceyi de evde geçirdik. Ve ben buna ba-yıl-dım! Şarabımız lezizdi, muhabbetimiz ve kahkahalarımız ondan da lezizdi.

Sabaha karşı uyuduktan sonra, herbiri diğerinin tıpkısının aynısı deja-vu gecelerden birini yaşamamış, bambaşka bir gece geçirmiş olarak uyandım. Benimkiler uyurken ortalıktaki bulaşıkları topladım, makineye yerleştirdim, halıya dökülen şarabın lekesini çıkardım... Mr. Prozac'ıma masaj, Özgem'e yatağa omlet servisi yaptım. Keyifle...


Bugünü de Beykoz'da geçirdik. Önce cips & bira başladık biraz güneşte oturup çene çaldık. Sonra mangal faslına geçtik. Hava soğumaya başlayınca da biralarımızı kapıp masaj koltuklu kış bahçesinde çene çaldık. Gece yarısına kadar...



Ne yalan söyleyeyim, ben bu misafircilik fasıllarına bayıldım. Hem ev sahibi olarak, hem de misafir olarak.

Hayatımda "evcilleşmek" ve "bir adama bağlanmak" gibi iki fobimi aşarken, bunların yeni zevk kaynaklarım olduğunu keşfettim.

Evet kendime de itiraf ediyorum:

1) Düzenli bir ilişki illa ki sıkıcı ve sorumluluk yükleyici olmak zorunda değilmiş. Mr. Prozac'ım ile aramızdaki bu harikulade ilişki nereye kadar gider ikimiz de bilmiyoruz hatta sorgulamıyoruz. Hatta her şey o kadar "şaka gibi" başladı ve gelişti ki, devamına ilişkin yorum bile yapamıyoruz. Ama bildiğim bir şey varsa onun hayatımda olmasından gerçekten inanılmaz mutluyum. Kendisinin bana biraz önce attığı iyi geceler mesajını da 100 kere daha okuyabilirim!! Her seferinde "Seviyorum yahu ben seni" diye kendi kendime mesaja karşı konuşabilirim!

2) Çılgın gecelerden keyifli misafirlikler ve kısa şehir dışı kaçamaklar uğruna vazgeçebilirim!

Artık büyüyor muyum, bir şeylere doyuyor muyum, yoksa yalnızca içimde bastırdığım taraflarım mı yavaştan su yüzüne çıkıyor bilemem; ama bu halimi de sevdim. Garip... Huzurlu... Sakin... Çok güzel...

24 Nisan 2010

23 Nisan, güzel kafaLı oLuyor insan!

23 Nisan, bonus bir tatiL günü olarak resmen içimizi neşeyle, vücudumuzu alkolle doldurdu!

Güne keyif balkonumda başladım. Yazlık bir elbise, bronzlaştırıcı kremim sayesinde azıcık bronzlaşmış bacaklarım, Murathan Mungan'ın bir romanı, mis kokulu bir kahve ile... İnsan kendi evinde tatil moodu yaratabiliyor böyle detaylarla, şiddetle tavsiye ederim.

Sonra Mr. Prozac'ım da bana katılınca keyfim tamamlandı. Kendisi ile akşamki planlarımız farklı olduğu için akşama doğru ayrıldık.

Ben kendime leziz bir mantı hazırladıktan sonra giyinmeye başladım. Akşam Infected Mushroom konseri vardı! Kendileri ile tanışmadıysanız hemen şimdi Becoming Insane ve Muse breaks
şahane bir tanışma yolu olabilir. Özellikle spor yaparken, güneşlenirken, sevişirken, şehirler arası hız yapmaya müsait yollarda araba sürerken dinlemelik müzikler bunlar. İnsana gaz ve enerji veriyorlar.

Biz de kafa desteğinden sonra kendilerini canlı canlı dinlemek için Bronx Pi'nin yolunu tuttuk.

Performansları çok güzeldi. İçerisi kafası yüksek insanlarla doluydu, herkes deli gibi kuduruyordu. Hepsi iyi hoş da bana 2 saat İnfected Mushroom yetmedi mesela. Konserlerin sayısı arttıkça nitelikleri azalıyor diye korkmaya başladım ben.

02:00'de kafalar güzelken, üzerine bir de Infected Mushroom konseri dinlemişken evin yolu tabii ki tutulmazdı! Hemen Özge ile Sinan'ın yanına Hayal Kahvesi'ne damladım.

Çocukluğumuzun bir tanecik gruplarından Kargo'da Koray Candemir'in yerine Mirkelam gelmiş, hatta Kargo Mirkelam diye birlikte albüm çıkarmışlar, haftada bir de Hayal Kahvesi'nde çalıyorlarmış. Çoğunluğun görüşü bu birlikteliğin olmadığı yönünde. Mirkelam'ın sesi Kargo'nun şarkılarına az geliyormuş, Kargo da Mirkelam'ın şarkılarına fazla bangır bangor kaçıyormuş. "Kargo Kargo kalsın, Mirkelem Mirkelam ikisini ayrı ayrı sevelim biz." deniliyor. Ben sadece son şarkıya yetişebildiğim için yorum yapmam yanlış olur.

Sadece "Çocukluğumuzun koşan adamı ne kadar yaşlanmış! Biz de eşek kadar olduk ya!" diye düşündüm ben.

Kesmedi tabii, Mojo'ya Line'a bir göz attık, sonra soluğu Jazz Stop'ta aldık: Sunrise!

"Piyasa" olarak adlandırılan bir müzik yapıyorlar. Enstrümanlar arasında trompet oluşu müziğin havasını değiştiriveriyor. Özlediğiniz bir sürü şarkıyı ardarda çalıyorlar inanılmaz eğlendiriyorlar. Bir cuma yolunuzu Jazz Stop'a düşürün, avaz avaz şarkı söyleyip çılgınlar gibi dans edin. Üstelik Jazz Stop büyümüş, ferah ferah bir mekan olmuş ben görmeyeli.



Uzun zamandır gecenin bu kadar da dibine vurmamıştım. İyi geldi, pasımı sildi.

Biraz önce kafam hala güzel şekilde uyandım. Telefonuma uzandım, saati kaç yaptık acaba diye. Mr. Prozac'ımın aradığını gördüm. Ohh iyi gelir şimdi bir Prozac diye geri aradım onu. Tribal gergin bir konuşma!

"Erkek muhabbeti yapmak istiyorum biraz" diyen adama saygı duyar, onu kendi haline bırakırım. Kusura bakmasın ama kendi haline erkek muhabbeti yapsın diye bırakıp da gayet dişi muhabbeti yapar halde bulursam bu sefer bende ondan önceki hayatıma dönerim. Bunun karşısında da trip ve gergin bir konuşma ile karşılaşınca şu soru takıldı aklıma: "Prozac'ın eski etkisini sürdürebilmek için dozu yavaştan yavaştan azaltmalı mıyım, yoksa doz arttırımı yoluna mı gitmeliyim?"

Neyse önce bir sabah kahvemi içeyim! =)

23 Nisan 2010

Kadın- erkek ilişkileri tüyoları #2

İlişkiler üzerine çok kafa patlatmış, bu uğurda çok zaman ve enerji harcamış biri olarak ilişki tüyolarına uzun ara sonrasında kaldığım yerden aynen devam ediyorum:

Bir kadını tavlaması gerçekten kolaydır. İki şeker söze, bir süprize, azıcık ilgiye yelkenleri suya indiriveririz. "Bir erkek ne kadar çirkin ne kadar kötü kalpli olursa olsun mutlaka onu sevecek bir kadın vardır." gibisinden bir söz duymuştum bir zamanlar. Valla da doğru! Yeter ki adam tavlayacağım derken boğmasın. Eğlenceli olsun, fazla sıkıp iç baymasın, ihtiyaç duyulan birkaç anda süperkahraman gibi ortaya çıksın. Oldu da bitti. Asıl mesele tavladıktan sonra kadını başkasının tavlamasına engel olmak. Yani elde tutmak. Eğer kadın kendisine güveni olmayan bir kadınsa, sağda solda kendisini gözüne kestirmiş avcılar yoksa korkulacak bir şey yok. Ama ufukta belirmiş bir tanecik avcı varsa bile işiniz zor.

Çünkü kadın sürekli kıyaslar. Kendisine hakim olamaz. Önceki sevgilileriyle de sizi kıyaslar, sizinleyken ona ilgi gösteren diğer adamlarla da sizi kıyaslar. Size bağlanması için ihtiyaç duyduğu sürede "mükemmel" adam olmanız gerekir. İşi gücü bırakıp onun ruhsal dalgalanmalarıyla, kıskançlık ve güvensizlik krizleriyle baş etmeli üstüne bir de bonus olarak ilginizi sürekli belli etmelisinizdir."Kadınlar yalnızca kendilerine yapılanlara değil, yapılmayanlara da sinirlenirler." der Ahmet Altan bir romanında. İletime yazdığım andan itibaren bir sürü hemcinsim bunu beğendiyse ve hatta copy + paste yaptıysa sevgili erkekler bu cümleye bir kulak verin derim. Bize yaptığınız pislikleri düzgün bir özürle hemen affedebiliriz.

Biz sizin asıl yapmadıklarınıza kızarız: Bizi aramamanıza, bizi bilmemnereye çağırmamanıza, bizimle tatil hayali kurmamanıza, bize tutku dolu mesajlar atmamanıza, kavga anında çekip gideceğimiz sırada biraz zor kullanıp kolumuzdan tutup oturtmamanıza, ayrılmak istiyorum diye ayak yaptığımızda karşı çıkmamanıza, kavganın orta yerinde dudaklarımıza yapışmamanıza... Çünkü yaptıklarınız ne kadar yanlış olursa olsun bize sebebini açıkladığınız anda aklımızda her şey berraklaşır. Ama yapmadıklarınız için o kadar çok senaryo üretiriz ki!



Yani siz "Ne oldu yine buna? Durup durduk yerde ne bu tripler!" derken, karşınızdaki hatun kişisinin sıkıntısı da zaten "Bir şeyin -artık o şey her ne ise- olmamasıdır."

Mr. Prozac'ım için dip not: Zaman zaman sana söylemediklerimi iletilerim ve blog yazıları yoluyla sana ulaştırıyor olduğumu inkar etmiyorum. Edemem. Bal gibi de yapıyorum bunu. :) Ama bu sefer gerçekten burada sana hiç bir mesaj yok. Bu konuda Oscar bile hak ettin hatta. İlham kaynağı, kızkıza dedikodumuzda kazana atılan bir başkası, bizim kızlardan birinin +1'i...

22 Nisan 2010

Dünyanın Sonu Temalı Felaket Pornosu


Şimdi bir hatun düşünün (Evet evet bu benim), bir de çıtır adam düşünün (Evet bu da bazılarınızın tanıyıp çok sevdiği, bazılarınızın "Kim ulan bu?!" diye çatladığı son zamanlardaki pek çok yazımın baş kahramanı).

Hatunda pembe gözlük çok. Tam olarak hayal aleminde yaşamıyor, ama çok realist olduğu da kesinlikle söylenemez. İkisinin arasında bir çizgide sürdürüyor hayatını. Oyun oynamayı seviyor, canını sıkan her şeyi hayatının dışına itiyor, üstüne üstüne gelirse pılıyı pırtıyı toparlayıp kaçıyor, imkansız olduğunu bile bile her şeyi yaşamak, her yere yetişmek istiyor...

Adam ise gerçekten mantıklı ve gerçekçi. Öyle eğlenmeyi bilmeyen, hiç bir şeyi geyiğe vuramayanlardan değil tabii ki. Aksine pek eğlenceli, pek keyifli bir adam. Ama böyle iş, gelecek, mal-mülk gibi konular oldu mu son derece ciddi, mantıklı ve makul.

Hatun can sıkıcı her şeyden uzak durma eğiliminde. Oturup film izleyecek bile olsa öyle savaş filmiymiş, bilim kurguymuş, korkuymuş kesinlikle bulaşmıyor. Böyle masal kıvamında aşklı meşkli, iç açıcı filmlerden gidiyor. Adam da tam tersine hayata dair acı da tatlı ne varsa dibine kadar yaşansın istiyor. Hatta hayatında olmayan acıları tanımak için özellikle felaket senaryolu filmlere ilgi duyuyor. "Kendi hayatının kıymetini anlıyorsun böylece." diyor.


Dün gece ikisi birbirlerine sokulup 2012'yi izlediler.
Filmin konusu aslında klişe sayılabilir. Dünyanın sonu geliyor, sıradan vatandaşların bundan haberi yokken, Çinlilere "Nuh'un Gemisi" isimli uzay gemileri yaptırılıp kafa başına 1 milyon eurodan bu gemiye bilet satılıyor. Dünya'da kıyamet koparken, biz şanslı bir ailenin kurtuluş mücadelesini izliyoruz.
Aile bireyleri zaten fantastik! Yollar çatır çatır ortadan kırılıyor, uçağın motorları kopuyor filan hiçbirinde tek bir sıyrık bile olmuyor. Sürekli karşılarına bir kurtuluş kapısı açılıyor...
Gelgelelim bütün bunlara rağmen görsel efektler inanılmaz. Hem detaylı hem de gösterişli.
Asıl bütün klişelere rağmen filmi izlerken "Yahu bunlar gerçekten olabilir!" diye düşüncesi beni bitirdi. Dünyada çok şiddetli depremler oluyor mu oluyor. 1800lerden beri patlamayan yanardağ patladı mı patladı. Daha nicesi var mı var. Filmi izleyip, kehanet senaryolarına kapılıp "Amanın kıyamet geliyor." triplerine kesinlikle girecek değilim. Zaten kıyamet diye bir şeye de inanmıyorum ben.

Ama bu filmi izlemek gerçekten de "Hayat ne güzel yahu!" dedirtiyormuş. "Hadi kıyameti filan geçtim de bir kere geliyoruz dünyaya zamanın hakkını verebiliyor muyuz?" diye sorgulatıyormuş.
Şahsen biz geri kalan iki senemizi sevişerek geçirmeye karar verdik. :)
Şahsen ben felaket filmi izleyip, üç saatcik uyku uyuyup, sinir bozucu alarmlarla uyanıp, korkunç bir trafiğe girdikten sonra bile hala kikirdeşip koklaşıp öpüşen bize bir anlam vermeye çalıştım: Azıcık uyuyup da bu kadar keyifli, sakin ve "hayat şahane yahu" kıvamında nasıl kalabilirdi ki insan?
Aslında her ilişki insanı yormazmış, her ilişki sıkıcı ve sinir bozucu sorumluluklar yüklemezmiş. Bazı ilişkiler insanı tanımlanamayacak biçimde şarj edebilir, iyi hissettirebilirmiş. Kendi hayatlarının en karışık dönüm noktasında olan iki kişi birbirine Prozac etkisi yapabilirmiş.
(Ara Not: Böylece kendisinin takma adını da bulmuş oldum: Mr. Prozac!! =) "Bir doz minik güzel şey" blogumun adı. En azından bir doz ihtiyaç duyduğum Prozac da aşkım. Şahane oldu, pek sevdim! Kendisi bundan böyle bu blogda böyle anılacaktır. İtirazı oLan? Kabul ediLmiştir!)
Gerçekten güzel bir ilişki yaşanamayacağına dair ön yargılarınızı atın, sonunda gelen baharın tadını çıkarın, 23 Nisan tatili için keyif planınızı yapın, "Gerçekten dünyanın sonu geliyor olsa ne yapardım?" diye düşünün böylece hayallerinizi de hatırlayıverin! =)


* Başlığa gelince, Time bu filmi böyle tanımlamış: 2012: End-of-World Disaster Porn

21 Nisan 2010

Yürü her maviliğin bittiği son hadde kadar, insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.


Normal koşullar altında bugün Hannover Messe için yukarıdaki fotoğrafta görünen yeşil diyarlara doğru yola çıkıyordum. 1800lerden beri patlamayan yanardağ beni vurdu. O yüzden şehri diyarımda oturduğum yerde oturmaya devam ediyorum.

Havalar da bir garip zaten, "Güneşlenmek istiyorum bembeyaz tenimden çok sıkıldım!" feryat figanlarımı susturup kendime 'sunkissed skin' efekti yaratan bir krem aldım. Beş günde hafiften bronz olacakmışım. Dün gece "Aman her tarafıma eşit dağıldı mı?", "Şimdi üzerimi giyinsem acaba lekeli lekeli olur muyum?" gibi dertlere düşerek uyguladım kremimi. Sonuçları göreceğiz.

4 sene Cihangir üzerine Kozyatağı'nda yaşama denemesi yapmaya başladığımdan beri "Yeniden karşıya taşınacağım." diyip duruyordum. Vee sonunda zamanı gerçekten geLdi! Bu sefer uzun uzun yıllar yaşayacağım evi seçmem gerekiyor, o yüzden önyargısız olarak bütün semtleri gezmeye niyetliyim.

Bir aylık zaman dilimi içinde yıllardır sağdan soldan kestiğim gazete küpürlerini, dergi sayfalarını, karaladığım notları ayıklayıp işe yarar olanlarını buradan sizinle paylaşıp iki kocaman valiz dolusu o kağıtlardan kurtulmam lazım! Bu biiir!

Kıyafetlerim, ayakkablılarım, takılarım ve kitaplarımın çok azını kendimle birlikte taşımaya niyetliyim. O yüzden chucha boutique bu bir ay içinde coşacak! Günde 3 yeni parçadan az eklersem iyi çalışmıyorum demektir. Bu ikiii!

Ev ve semt gezmeye ve daha sonra da o evi döşemeye epey çok zaman ayıracağım için burası emlak rehberi ve dekorasyon gibi yepyeni konularla da dolacak.

Hayaller...
Ne güzel demiş Yahya Kemal insan bu alemde hayal ettiği müddetçe yaşar, diye.
Hayaller gerçekleşirken yerlerine yenilerini kondurabilmem lazım! Keep on dreaming Sezo!

- Yahya Kemal-

20 Nisan 2010

Hadi Kaybolalım!



Sık sık kayboluruz.
Aynen işten eve dönerken yolu şaşırdığımız gibi.
Küçük mutluluk sebeplerini unuturuz sıkıntıların içinde kayboluruz, hazlara kendimizi kaptrırız hayatta kayboluruz, hayallerimizi parça parça bir yerlerde unuturuz gündeliğin sıradanlığında kayboluruz...

Ben de kayboldum.
Oradan oraya koşturup doğru yolu bulmaya çalıştıkça zaman beni içine çekti. Günler ve haftalar geçti.
Hani bir şehri keşfetmenin en iyi yolu kaybolmaktır ya; sanırım insanın kendisinin farklı yönlerini, farklı tepkilerini keşfetmesinin en iyi yolu da yine kaybolmak. Sokaklarda değil bu sefer, zamanda, hayatta, duygularında kaybolmak... Ancak bu kaybolmalarda nerede olduğunuz çok da umurunuzda değilse kaybolmuş sayılmıyorsunuz. Farkinda olmaniz ve doğru yol ne tarafa düşüyor diye biraz kafa patlatmanız şart. Üstelik de sağlık gibi olmazsa olmazlarınız hala sizinleyse acınası ve zavallı bir duruma da düşmüyorsunuz. Aksine inanılmaz eğleniyorsunuz. Çok şey keşfediyorsunuz.

Ben kendimi kaybolmuş hissederken ve içten içe paniğe kapılmaya başlamışken, benden çıtır kızların attıkları mailler sayesinde onlara ilham kaynağı olduğumu fark ettim: Hukuk okumuş birinin illa ki çok ciddi ve sıkıcı olmayacağını, canının istediğini yapanların başına felaketler gelmeyeceğini, yurtdışına gitmenin sanıldığı kadar zor, pahalı veya cesaret gerektiren bir şey olmadığını veya insanın okuduğu bölümler dışında pekala çalışabileceğini görüyorlardı bende. Ben aynı bendim, hepsi aynı yazılarımı ve aynı blogu okuyordu; ama her biri bana bakıp farklı bir konuda gaza geliyordu.

Durdum bir düşündüm. Bana da ilham veren çok sayıda insan var çevremde. Özellikle “olmaz öyle şey” denilenleri yapan, her şeyi bir kenara atıp hayallerinin peşinde koşan, kendilerine çizilmiş olan kariyer planının dışında adımlar atıp şahane işlere imza atan, benim gibi maymun iştahlılık yapmadan aynı işe hayatını adayan kişileri gördükçe bir şeyler yapma arzusu kaplıyor içimi. Onlarla konuştukça bünyeye yoğun kafein almış gibi oluyorum. Bütün mayışıklığım kayboluyor.

Bundan böyle size de etrafımdaki bu güzel beyinli kişileri tanıtacağım. Daha üniversite sıralarında dirsek çürütmeye yeni başlayanlardansanız ufkunuzu açabilirler ve sürekli bir şeylerin neden olmayacağını anlatıp duranlara kulak tıkamanız gerektiğini anlamanızı sağlayabilirler. Üniversite sıralarını çoktan terk etmiş, iş hayatında tozu dumana katmış ama yine de “Bir şeyler eksik” diye homurdananlardansanız da unuttuğunuz hayallerinizi getirip burnunuza dayayabilirler.

İçimden bir ses arayanların doğru yolu bulmasına veya da hep aynı yolları arşınlayanların kaybolmasına ilham kaynağı olabileceklerini söylüyor. En kötü ihtimalle keyifli vakit geçirmiş oluruz, fena mı?





20 Nisan 2010'da T24'te yayınlanmıştır.

18 Nisan 2010

Planlanmış keyif? Hata kodu: 806544


Benim için keyfi şeylerin planı programı olmaz. O zaman ödev görev gibi gelir bana. İş ile ilgili konularda saat ve dakiklik önemlidir, "İllallah ajandam"da bunların hepsi unutulmamam için mutlaka kayıtlıdır. Konser gibi her zaman olamayacak ve yapılamayacak şeyler için de geçerlidir bu. Ama sinemaya gitmek, buluşup kahve içmek, sahilde kahvaltı etmek, alışverişe çıkmak gibi her zaman yapılabilecek şeyler için plan yapılmasını ve üstelik de bu plana sanki iş toplantısıymış gibi uyma inadını sevmiyorum ben.

Belki o anda canım kahve içip çene çalmak istemiyor, yatakta bir saat daha amaçsız uzanıp mıncıklaşmak bana daha çok keyif verecek. Önemli olan keyif almak değil mi?

Başkalarına göre büyük ve önemli olan şeylere hiç takılmam; ama "keyif" ve "eğlencenin" hakkı verilmediğinde acayip sinirleniyorum. Öyle böyle değil. Normal bile değil.

Son derece eğlenceli bir gecenin sonunda "Oh gecenin dibine vurduk walla." demek yerine, "Yine gündüzün yarısını geceden yemiş olduk. Haftaya başka bir şey yapalım." denildiğinde geriliyorum ben. Karşımdakinin niyetinin olumsuz bir dalga yaymak olmadığını, sadece değişik bir şeyler de yapmak istediğini bilmesem küfredip kalkıp giderim. Karşımdaki de ne olup bittiğini anlamaz. Açıklamaya çalıştığımda "Bu mu bütün mesele?" diye şaşırır.

Aynı şey öğlene kadar tatlı tatlı uyunduktan sonra, "Çok zaman kaybettik." diye huzursuz olanlar için de geçerli. Hani 12 saat uyumuş olursun da zaman kaybetmiş hissedersin kendini anlarım. Yahu sabah 6da yatarsan 1'de uyandığında zaman kaybetmiş olmuyorsun ki. Geceki eğlencen yüzünden sabahki keyfin azıcık kısalmış oluyor. Kayıp yok, değiş tokuş var.

Bana göre keyif almak için yapılacak şeyler spontane gelişmeli. "Hadi çok uyuduk kalkalım artık. Ne yapsak?" diye düşünülmeli, canın istedikleri dinlenmeli. Ha arkadaşların dahil olmasına gelirsek, herkese haber uçurulur, müsait olan canı isteyen gelir. Gelemeyenle de başka bir zamanda kesişilir.

Ben böyleyim. Plan gerektirmeyen bir konuda plan yapılması bana uymuyor. Eh karşımdaki adam da plan insanı. Ne olacak?

Yani o adama planın şahane olduğunu, aslında katılmamak için de bir engelin bulunmadığını; ama şu anda resmen "görev" kılığına büründüğü için keyfimin isteyeceği herhangi bir başka şeyi _bu şey evde oturmak bile olsa_ tercih edeceğimi açıklayabilir miyim? Beni ne kadar anlayabilir? Açıklasam ve anlasa bile ne değişir?

Sadece biz değiliz tabii. İilişki sürdürmeye çalışan bütün insanların birbirine zıt bir sürü alışkanlığı var.

Deniz Goran'ın romanında "Bir ilişkiyi yürütmek bu gezegende yapılabilecek en zor işlerden biri, özellikle her iki taraf da bireyliklerini kaybetme noktasına gelip teslim olmaya isteksizlerse." diye bir cümle vardı.

"Ee öyleyse ne yapacağız?"

Bazen bir takıya kilitlenirim, alışkanlık gibi olur. Ama bazen bir kıyafete hiç hiç yakışmaz, çıkartmak zorunda kalırım. Yerine başka bir takı takmam veya tamamen boş bırakıp elbisenin egemenliğini kabullenmem gerekir.

Sanırım ilişkilerde de böyle olmalı. Bazen pek sevgili takımızı elbisemize uymadığı için çıkarttığımız gibi, o elbiseyi giymeyi istiyorsak (yani bazı konularda gerçekten farklı olduğumuz adamla birlikte olmak istiyorsak) arada sırada sevgili takımızdan (= alışkanlıklarımızdan) vazgeçmemiz gerekiyor.

Asıl soru şu: Bir ilişkinin seni değiştirmesine izin vermeli misin? Vermemeli misin?
Uyum sağlamak ile değişmek arasındaki ince kıvamı nasıl tutturursun?

Daha da önemlisi bir önceki gecenin fotoğraflarına baktığında adamın yanında bütün yüz kasların kasılacak ve hatta çirkinleşecek kadar çok güldüğünü yani gerçekten mutlu olduğunu somut somut gördüğünde, sırf dizginleyemediğin huyların yüzünden onunla daha çok zaman geçirebilecekken geçirmediğin için vicdan azabı çekmeni ve onu deli gibi özlemiş olmanı nasıl giderirsin?

Pinterest'im

Instagram'ım