29 Mayıs 2013

Doğu Londra-1: Otelsiz kalmak, Shoreditch High Street, Boxpark, Grafitiler, Cafe 101, Urban Outfitters, Rough Trade




Yaz geldi, havalar güzelleşti, deniz sezonu açıldı ve biz Londra'ya gittik. 
Tam bir 'Herkes gider Mersin'e, biz gideriz tersine' durumu.
Tatile gidelim, diye plan yapıp Londra'yı seçmedik çünkü. Daha altı ay öncesinden belliydi bizim mayısın sonunda Londra'da olacağımız.

Bundan altı ay kadar önce, çiçeği burnunda sevgilileriz, yılbaşı yaklaşıyor. Birbirimize alacağımız ilk hediyeler ya; havalı olması lazım, hatırlanması lazım, anlamlı olması lazım. 

Benim elimden telefonun kamerası düşmüyor, bayılıyorum her anı kaydetmeye. Mr. Feelgood da o günlerde sürekli sataşıp duruyor bana, 'Bunlar fotoğraftan sayılmaz. Madem bu kadar seviyorsun, kendine güzel bir makine alıp, gerçekten ilgilenmeye başlasana fotoğraf çekmekle.' diye. Sonra yılbaşında da beni buna teşvik etmek için, minnacık inanılmaz tatlı bir Lomo Baby tutuşturuyor elime.

Ben de kafa patlatıyorum hediye konusunda, Mr. Feelgood diyince aklıma ilk iki şey geliyor: Beşiktaş ve müzik.  Forma veya CD alıp işin kolayına kaçarsam esprisi olmaz, bir konser bileti alayım diyorum. Ve mayıs ayı için Field Day'ı seçiyorum. Hem konsept içime siniyor, hem de bu vesileyle seyahate çıkacak olma fikrini  seviyorum. O an işin içinde seyahat var diye, aklım başımda değil, sonradan düşünüyorum da; büyük cesaret ve cüretmiş altı ay sonrası için birlikte plan yapmak.

Sonra kampanyaları yakaladıkça gidiş-dönüş biletlerimizi hallediyoruz, vize prosedürlerini başlatıyoruz, birlikte Adana'ya giderken uçakta Çok Gezenler Klübü'nün Doğu Londra keşiflerini okuyoruz, Field Day'ın yapılacağı Victoria Park da bu bölgede olunca, hemfikir oluyoruz seyahatimizi Doğu Londra'ya odaklamak konusunda.



Ve cuma akşamı Sabiha Gökçen'de bulaşarak başlıyoruz.

Ne kadar sık gidersem gideyim, ne kadar çok alışveriş yaparsam yapayım, Duty Free'de kendimi kaybetmem bir klasik. Güncel fiyatlarla, Türkiye'nin şimdiye kadar gidip gördüklerim arasında, alkolün en pahalı olduğu ülke olmasının doğal bir sonucu bu sanıyorum.  Shaker içinde satılan Smirnoff'un Sex on the Beach'inden bir şişe alıyorum kendime, yolluk.

Uçakta yanımızda oturan ve yol boyunca Ortadoğu'daki seçimlerin olası sonuçları hakkında makaleler okuyan, kendi kendine sinirlenerek söylenen adamın profesör olduğu sonucuna vardıktan sonra, gecenin bir yarısında hava alanından Doğu Londra'ya en kolay nasıl gideceğimiz konusunda kendisine fikir danışıyoruz.  Onun 'Keyfini çıkartın, ama abartmayın' şeklinde babacan vedasıyla Londra'ya ayak basıyoruz.

Tren 40 pounda yakın, shuttle 8 pound. Aradaki fark çok fazla, o yüzden tercihimiz shuttle'dan yana oluyor. Mile End'de iniyoruz. Oradan otele nasıl ulaşacağımızı düşünürken, çok şeker iki İsveçli kız ile tanışıyoruz. Onlar da Field Day için gelmişler, onlar da bizimle aynı otele rezervasyon yaptırmışlar. Dördümüz bir taksiye atlıyoruz, otelin adresini söylüyoruz. 

Taksiden indiğimizde verilen tepkiler herkesin kendi anadilinde, ama eminim Türkçesi ile İsveççesi aynı kapıya çıkıyor: Yok artık!

Aşağıdaki fotoğrafta oteli ve İsveçli kızların şok içinde camdan içeriye bakmasını görebilirsiniz :))



Daha da fenası, bizim odamız başkasına satılmış bile ve başka boş odaları da yok.

Başlangıç oldukça bomba: Gecenin ikisi, Londra'nın süslü şık sokaklarında değil, doğusundayız, elimizde valizlerimiz, metro çalışmıyor ve kalacak yerimiz yok! 

Ben Pakistanlı adama biraz cırlayınca, bize başka bir otel buluyor, taksi çağırıyor ve az sonra daha düzgün, en azından biraz daha otele benzeyen bir yerde iniyoruz. Resepsiyonda yine bir Pakistanlı. 'Selamın aleyküm' sihirli sözcüğü ile indirim de kapıyoruz ve odamıza çıkıyoruz. 

Odaya girdiğimiz zaman halimize gülmeye başlıyoruz, ödediğimiz fiyata Türkiye'de deniz kıyısında oldukça güzel bir otelde pekala kalabilirken, o an o vasat odaya sahip olduğumuz için o kadar mutluyuz ki!



Ertesi sabah, en acil ihtiyacımız olan priz dönüştürücüyü tedarik ettikten sonra yola düşüyoruz. Sonraki saatlerde ve günlerde de aynen devam edecek olan iş bölümümüzü yukarıdaki fotoğraf aynen yansıtıyor: Ben şipşakçı, Mr. Feelgood haritası ile ayaklı GPS. 



Biraz sorarak, biraz haritadan bakarak -yakın olduğunu sandığımız- Victoria Park yakınlarındaki Mare Street'teki otelimizden, Shoreditch High Street'e kadar yürüyoruz. Yolda ben artık açlıktan ve kahvesizlikten isyan edip, öylesine bir fırına dalıyorum. Kahve de unlu mamüller de leziz, şarj oluyoruz, keşfetmeye hazırız:




1) Boxpark: Adı gibi bir kutu alışveriş merkezi burası, pop-up denilen minicik mağazalardan oluşuyor ve üst katında da bir cafe var. Hemen arasından girip yolu takip ederseniz de Brick Lane'e çıkıyorsunuz. 



Boxpark'ta benim ilgimi en çok cafe gibi bir sürü masanın sıralanmış olduğu, kalabalık gruplar halinde oturulup manikür yaptırılan yer çekti. 


2) Urban Outfitters: Yıllar yıllar önce, Cambridge'te olduğum dönemde, her haftasonu Oxford Street'teki mağazasına geldiğim ve sattığı neredeyse her parçayı beğendiğim mağaza. Londra'ya ayak basmışken atlamak olmaz. Doğu Londra'daki çok büyük olmamakla birlikte, yine de giren bir saatten önce çıkamaz. 






3) Cafe 1001: Çok orijinal dekore edilmiş üst katta minderli koltuklarda keyif çatmak veya sokağa konulmuş banklarda oturup gelip geçeni izlemek arasında tercih yapmak zor. Burada, hızlı hazırlanabilen sosis gibi yiyeceklerle midenizin açlığını giderebileceğiniz gibi, dilerseniz sadece bir bira / kahve boyu soluklanmayı da tercih edebilirsiniz.





4)  Rough Trade: Hemen Cafe 1001'in biraz ilerisindeki Rough Trade, müzik konusunda bir mabet. Hele ki plak meraklısıysanız en az yarım gününüzü burada bırakacağınıza hiç şüphe yok. Plak dışında, fotoğraflar, kitaplar, CD'ler, kısaca müzikle bağlantılı olan her şeyi burada bulabilirsiniz. 

Ayın en iyileri ve gelecek vadedenleri şeklinde listelerinden birer tane kaptık, dinlemeye fırsatım olunca, ruhunuzun pasını silecek nefis keşfedilmemiş parçalarla huzurlarınızda olacağım. 

(Alakasız ara not: Bu satırları yazarken, 'vaad eden' mi 'vaadeden' mi doğru diye düşünmeye başladım ve TDK'ya göre ikisi de yanlışmış, 'vadetmek' olması gerekiyormuş, aklınızda olsun.)



Müzik ilginizi çekmiyorsa bile, mağazanın arka taraflarına doğru sokulun, bir fotoğraf kabini var. 3 pound vererek kasadan bir jeton alıyorsunuz ve kabinde fotoğraf çekilebiliyorsunuz. O kadar güzel şeyler çıkıyor ki ortaya, biz bir türlü doyamadık, sürekli kabinle kasa arasında mekik dokuduk. Yazının en başındaki fotoğraf, o kabinde çekildiklerimizden sadece bir tanesi. 



Dünyadaki her köşe ile Türkiye'de bir yer arasında benzerlik kurmak adettendir ya, Doğu Londra'yı da bir yere benzetmek için çok kafa patlattık. Benzer diyemeyecek olsak da, en azından tarz olarak Karaköy'e yakın bulduk. 

Zincir mağazalar yerine tasarım butikler, esnaf mağazalarının arasına serpiştirilmiş çok tarz cafeler ve restoranlar, bol bol grafiti ile duvar resimleri..




24 Mayıs 2013

And if you're still bleeding, you're the lucky ones. 'Cause most of our feelings, they are dead and they are gone.

Gözlerini alarm çalmadan açıyorsun. 
"Yoksa alarm çaldı da ben kapatıp uyumaya devam mı ettim, saat kaç?" paniği ile fırlıyorsun yataktan. 
Yok, paniğe hiç gerek yok. Daha çok erken.

Güzel bir duş alıyorsun, tatildeymiş gibi hissettiren hindistan cevizi kokularına bulanıyorsun, bir filtre kahve yapıyorsun. İtalya'dan getirdiğin filtre kahveler bittiğinden beri, yaptığın kahveler bütün evi kokutmuyor. Ama kahveyi her türlü seviyorsun. 

Cuma gününün rahatlığına aykırı giyiniyorsun, bayılıyorsun topuklu ayakkabı giymeye. "Style before comfort" mottosu geliyor aklına, nerede okuduğunu hatırlayamıyorsun. Gerek de yok zaten. 

Kuaföre iniyorsun, o ayakta uyuyor. "Hızlı bir günaydın olsun, bir saatte dip boya ve fön yetişir mi?" diye soruyorsun. Yetişiyor.

Gidiyorsun. Yeni iş yerin olacak ofise...

Bir mekana girdiğinde hissettiklerin senin için önemli. Alacağın evi de öyle seçmiştin zamanında, içine girdiğinde nasıl hissettiğine bakarak. Bir kere daha yoklamış oluyorsun, hisler olumlu. 

Karşılıklı oturuluyor, imzalar atılıyor. Çıkıyorsun. Güzel hisler içindesin. 

Eski ofisinden özlediğin arkadaşlarınla buluşacaksın öğle molasında. Oturup beklemeye başlıyorsun. Bir sigara yakayım diyorsun, çakmağın yok. Yan masadan istiyorsun. Adam gülerek iki çakmağını uzatıyor, "Hangisini beğendiyseniz hediyem olsun". Olumlu bir işaret olarak alıyorsun, bunu. 

Sonra kendi kendine gülüyorsun, bu gün biraz acayipsin; "his"ler, "işaret"ler... 
Eski ofis arkadaşlarını özlemişsin, iyi geliyor onları görmek.

Kalkıyorsun. Eve geliyorsun. Valizini kapatıyorsun. Haberlerde görüyorsun, Heathrow havaalanı bütün uçuşlara kapanmış. Ucuz uçak bileti almak işe yaradı; sen Stansed'e uçuyorsun.

Bazı günler kısa cümleleri daha çok kullanıyorsun. Özellikle de içinden kelimelerin fışkırmadığı, tam tersine hadi yazayım diye oturduğun günlerde.

Yine gidiyorsun. 
İstikamet Londra, Field Day Festivali. 

Geride kalanlara Joana Avillez'in Refinery29 için çizdiği festival konseptli çok şeker ilüstrasyonları bırakıyorsun.









Field Day ne oluyor ki, diye soranlar için de sahne alacak iki gruptan iki güzel şarkı:

Youth by Daughter on GroovesharkAll Your Gold by Bat For Lashes on Grooveshark


Keyifle kalın!

20 Mayıs 2013

Tiyatro... Bisiklet... Melankoli... Hangisinden verelim?

Sabaha karşı bir saatte, arka koltuğu tamamen yatırılmış bir taksinin, artık koltuk olmayan yerinde, iki tane bisiklet tekerleğinin yanında bağdaş kurmuş olarak oturuyorum. 




Bu absürd taksi macerasının sonunda, eve giriyoruz. Genellikle eve gelince, saat kaç olursa olsun, doğrudan uyumaya niyetlenmeyiz. Müzik dinleriz, bira yuvarlarız, dedikodu yaparız, kendimizden konuşuruz, bir şeyler izleriz... Ama o gece enerjimizin en son damlalarını ayakkabılarımızı ve üstümüzdekileri çıkarmak için harcıyoruz. Bitmiş haldeyiz. 

Yatağa yatmakla uykuya dalmak arasındaki kısacık zaman diliminde, o hafta yaptıklarımızı ve önümüzdeki günler için planladıklarımızı sıralamaya başlıyoruz. Geriye kalan en en son enerjimizle gülüyoruz, "Sapıttık bu aralar" diye. Güm. Uykudayız. En çok ihtiyacımız olan yerde...

Yaptıklarımızın bir kısmı sabahın altısında yola düşüp, yargılanan İstanbul Barosu yönetim kuruluna destek olmak için Silivri Adliyesi'ne gitmek gibi hesaba vurunca epey zaman ve enerji alan, ama burada size tavsiye olarak anlatamayacağım şeyler. O yüzden onları pas geçiyorum. 

İstanbul'da olan harika şeylere geliyorum.

Bir zamanlar anket defterleri doldururduk, hala var mı öyle şeyler bilmiyorum. Hayatında bir kere tiyatroya gitmemiş insanların hobiler kısmına "tiyatroya gitmek" yazması adettendi. Tiyatro denilen şey de, güncel hayattan kopuk konuların, uzun sıkıcı diyaloglar eşliğinde kıyafet balosu kıvamında giyinmiş oyuncular tarafından bayık bayık işlenmesinden ibaretti. 

Ne yalan söyleyeyim, sevmezdim ben tiyatroya gitmeyi. Bir tek Işıl Kasapoğlu'nun oyunlarına ilgi duyardım, klasiklere güncel espriler katardı. Shakespeare oyununda, "Çeksene elini, kırıcan mı belimi?" diyoluğunu duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım mesela.

Bana tiyatroya gitme alışkanlığını Dot kazandırdı. Tokat gibi geliyordu oyunları, beynimi ve ruhumu açıyordu.

Sonra bir sürü küçük tiyatro kuruldu ve şahane performanslar sergilemeye başladılar.

Hala tiyatroyu sıkıcı ve bayık bir şey olarak düşünenlerdenseniz, kaçırdığınız çok şey var, öyle söyleyeyim.

1) Kabin: 

Gonca Vuslateri, son zamanlarda ilgiyle takip ettiğim oyunculardan. Oldukça kısa bir zaman içinde lise dizilerindeki yan rollerden, Vasfiye Teyze gibi idollere yol aldı. Bu oyun da Gonca Vuslateri oynadığı için ilgimi çekmişti. 

Craft'ın yerini bulmakta biraz zorlandıysak da - Fındıklı Cihangir Yoga'nın binasında- yukarıya çıkınca terastaki manzaradan mest olduk. 

Terasa kurulmuş minik sahneye girdik, camdan iki kabin karşıladı bizi. İki kabini ayıran bir duvar var, ortasında küçük bir delik var. Geri kalan her tarafı şeffaf. Amsterdam'a yolu düşmüşlerin, saniyesinde anlayacağı üzere seks kabinleri bunlar. Ama duvarlardaki resimler, "Seni sevdim de ne oldu, Efes Pilsen zengin oldu." gibi yazılarla, çok eğlenceli şekilde bizim kültürümüze uyarlanmışlar. 




Ramazan Abi var görmediğimiz, önce bir kıraathane kurmuş, ardından bir hamam, hiçbiri tutmayınca Amsterdam'da gördüğü kabinler girişimcilik ilhamı olmuş, onlardan koymuş.

Kabinlerden birinde Gonca Vuslateri, aşık olduğu insan evlendiği için sinirlenmiş, kalkmış kabine gelmiş; diğerinde Bora Akkaş, askerden kaçmış. 

Onları oraya iten duygu arzu veya şehvet olmadığı için, açlıklarını giderip yaralarını tamir edecek şey de seks olmuyor. 





Oyunun başında Gonca Vuslateri sinirli, dolu, saldırgan; Bora Akkaş tam da bir asker psikolojisinde çekingen ve tutuk... Oyun boyunca bu ruh halleri hızla değişiyor ve diyaloglar hiç durmuyor. Oyunu izlerken, bazı kısımlarda kahkahalar zapt edilemiyor, bazı yerleri insanın içini fena acıtıyor. 

Oyunda uzayan, yoran, zorlama olan yerler var; ama oyunculuk harika. Hızlı tempolu, kahkaha ile burukluk arasında getirip götürecek, güzel bir şey izlemek isterseniz Kabin'i listenize ekleyin. 

Oyuna da biraz erken gidin ki, terastaki manzaranın tadını tam çıkartın. Bir de ince giyinin, çok ince; salon fenalık geçirtecek kadar sıcaktı. 

2) Güzel Şeyler Bizim Tarafta:

Berkun Oya...

Hiç bir fotoğrafında gülümsemeyen, röportajlarında aksi-ukala arası cevaplarının arasına muhteşem cümleler sıkıştıran, Radikal'de bir köşesi olan bir tiyatro yazarı. Hiçbir oyununu izlemeden önce, Radikal'deki yazılarını okumaya başlamıştım. Süslü cümleler, uzun betimlemeler yoktu, çok sıradan bir şeyler anlatıyormuş gibi geliyordu, ama bir tadı vardı yazıların. Nasıl yaptığını anlayamadığım... Sıradan bir şey yazıyormuş gibi, okuyup bitirince etkisi artan sıra dışı bir tat bırakan yazılar yazıyordu adam.




Güzel Şeyler Bizim Tarafta'nın peşine böyle düştüm. 

Uzun bir süre de peşinden baktım çünkü derhal tükeniyordu oyunun biletleri. 

Sonunda gittim, izledim.

Tiyatro ile sinema arası değişik bir deneyim yaşıyorsunuz, çünkü oyuncular ile seyirciler arasında bir cam var. Camın arkasında canlı canlı oynanıyor, ancak onların seslerini duyabilmek için kulaklık takıyorsunuz. 

Bartu Küçükçağlayan, Ozan Çelik, Öykü Karayel ve Tülin Özen oynuyor. Hepsinin performansı muhteşem, ama Öykü Karayel bambaşka; oynadığı kadın olmuş resmen. Sesi, omuzlarının duruşu, vurguları, gülümseyişi...

Bir modern çift var. Geziyorlar, tozuyorlar, cigaralarını sarıp içiyorlar, çok modern döşenmiş bir evde yaşıyorlar, ne demek istedin, elim kötü mü kokuyor niye kokluyorsun, gibi sudan sebeplerle didişip duruyorlar. Bir gün eve geldiklerinde evin kapısını kırılmış buluyorlar. Spoiler ile heyecanını kaçırmayayım; ama oyundaki iki kişiyi çok kısa görüyoruz, devamını iki kişi götürüyor. Bir tanesi modern hayatın sembolü, diğeri köylünün... Bazen birine acıyorsunuz, bazen diğerine. Aslında iki duruşun da, iki tarafın da eksik olduğunu fark ediyorsunuz Berkun Oya'nın muhteşem diyaloglarıyla.




Oyundan çok beğenerek çıktım.
Ama aynen yazılarındaki gibi, oyunun bünyede bıraktığı tat sonradan gittikçe arttı. Daha çok, daha çok beğenir oldum. Terk edilen adamın "Film bitti, yazı akıyor, benim adım yok!" benzetmesi, "Zaten güzel şeyler hep bizim tarafta oldu" cümlesi aklımda kalanlardan...

Bu aralar izlediğim en iyi şeydi. Ne yapın ne edin, bu oyuna biletin peşine düşün, emin olun değiyor.

3) Velonotte İstanbul:


Ben İstanbul'a taşınmadan önce oldukça düzenli spor yapan bir insandım. Tenis dağcılık kulubüne on beş dakikalık mesafede, havuzlu bir sitede yaşıyordum. Yüzmek ve tenis oynamak, günlük hayatımın bir parçasıydı. Okula gitmeden bir saat tenis oynuyor, akşam yemeği hazırlanana kadar birkaç tur yüzüyordum.

Ne zaman İstanbul'a taşındım, burada eğer şehir merkezinden yüz kilometre uzakta yaşamıyorsan, "spor yapmanın" günlük hayatın bir parçası olamayacağını, ayrı bir zaman ayırıp, "spora gitmek"  için organize olmak gerektiğini gördüm. Ve bunu yapamadım. 

Spor salonunda koşu bandında koşmak, ağırlık çalışmak filan gibi şeyler de bana katlanılmaz geldiğinden, spor salonu üyelik denemelerinin benim için o parayı çöpe atmakla eşdeğer olduğunu görüp, zorlamadım. 

Sporsuz hayatıma alışmışken, Mr. Feelgood bisiklete binme fikri ile dikildi karşıma. 
'Spor olsun diye yapayım' değil benim için bisiklete binmek, sevdiğim keyif aldığım bir şey.
Böylece başladık İstanbul'da pedal çevirmeye.
Bisikletle Aya Yorgi maceramızdan da, Caddebostan sahil keyfimizden de bahsettim zaten daha önce.

Velonotte'den beni haberdar eden de Mr. Feelgood oldu. Velo Rusça bisiklet, notte de İtalyanca gece demekmiş, Velonotte de şehirlerde gece bisiklet turları yapan bir organizasyon. İlk defa İstanbul'da yapılacakmış.

"Gitsek mi?", "Gidelim." kadar kısa bir diyalog ile Velonotte etkinliği için cumartesi akşamı yola düştük. Giderken İstanbul'da böyle bir etkinliğe kaç kişi ilgi gösterir diye tahminlerde bulunuyorduk ve tahminlerimiz yaklaşık 200 sayısı etrafında dolanıyordu. Buluşma yeri olan Sultanahmet At Meydanı'na bir gittik ki, 2000'den çok bisikletli var.


Organizasyon hakkında olumsuz eleştiriler her yerde dönüyor, maksadım onlara yenilerini eklemek değil. Bu kadar yüksek bir katılım beklenmediğinden muhtemelen, organizasyon çok yetersiz kaldı o bir açık gerçek.

Ama fikir şahaneydi.
Hayatınızda kaç kere gece Sultanahmet'te, Fatih'te, Sirkeci'de, Cibali'de turladınız?
Benim okulum Beyazıt'ta olmasaydı, muhtemelen ben o bölgeleri gündüz bile hayatımda bir iki kere görmüş olurdum. Gece o civarlarda olmam da bir kere Aya İrini'de bir klasik müzik konserine gitmemden, bir de Cibalikapı restoranından ibaret. Sadece ana yollar yani.

Velonotte İstanbul ile gece 00:00- 02:30 arasında bir çok ara sokaktan geçtik. Tek başıma olsam, gündüz bile korkacağım sokaklardan... Üçüncü katın camında bacaklarını dışarıya sarkıtıp oturmuş kafaları uçan gençler, köşe başlarında torbacı olduğunu sandığım tespihli abiler, yolumuzu kesip "Allahuekber!" nidaları atanlar, ne yaptığımızı anlamaya çalışan teyzeler, yüzlerce bisikletin far ışıklarına büyülenmişçesine bakan minik veletler, pazarlanan kadınlar, pavyonlar, sokakların geneliyle tamamen tezat lüks spor arabalar... 



Sonra Karaköy'e doğru çıkarken, arabaların yolunu kesen binlerce bisikletli olmak da inanılmaz keyifliydi. Resmen arabalar kendi yollarında üstelik de yeşil ışık yanarken, trafik filan da yokken durmak zorunda kaldı. Keşke keşke hep İstanbul sokakları böyle bisikletlerle dolu olsa...

Velonotte İstanbul bitti, organizasyonda matah bir şey yoktu, o yüzden boş verin onu. Güzel bir bisikletli ekip kurabilirseniz İstanbul'da bir gece turu yapın. Kalabalık olun ki, ürkmeyin. Hayatınızda yepyeni bir İstanbul deneyimi olsun.

Yok illa Velonotte isterim derseniz, bir sonraki Moskova'da, sonraki de Londra'da, aklınızda bulunsun.



4) Tiyatroyu, bisikleti anladık, da peki ya melankoli derseniz? 
"Gitme gidince daha çok seveceksin" kısmı en çok olmak üzere, Leyla The Band'in şu şarkısına ben bayıldım, buradan buyrun:


14 Mayıs 2013

İlişkilenmek: Zamanın ve ilişkilerin bana öğrettiği tek bir şey var aslında o da tek bir tarafın istemesi ya da isimlendirmeye çalışması ile hiçbir şey olmuyor.

Üç sene kadar önce tanıştık onunla...
Benim hem reklam ajansında, hem de hukuk bürosunda çalıştığım, tempomun da keyfimin de yüksek olduğu dönemlerdi. O da Almanya'da kurulu bir düzeni bırakarak oldukça radikal bir hareketle önce Ankara'ya sonra da İstanbul'a taşınmıştı. İstanbul'da ilk günleriydi.

İkimizin birlikte ofiste olduğu saatler o kadar azdı ki, pekala günaydın nasılsın'ın bir adım ötesine geçmeyebilirdi ilişkimiz. Ben her şeyi deneme merakımla yogaya gitmek istiyordum, onun da canı sıkılıyordu, birlikte iş çıkışı Cihangir Yoga'nın yolunu tutmaya başladık. Yoga ve yogadan sonra sohbet eşliğinde yediğimiz yemeklerle yakınlaştık. Sonra yoga yalan oldu ama birbirimize "yogitam" diye hitap etmemiz baki kaldı. Çok matrak ve çok depresif yüzlerini gördüm onun çok kısa bir zaman diliminde. O da benim güleryüzümün altından arada sırada hortlayan cadaloz ile tanıştı hemen. Birbiriyle hiç alakası olmayan arkadaş gruplarımın hepsiyle anlaşabilen, hepsiyle ben olmadan da görüşecek kadar samimiyet kurabilen ender insanlardan oldu. 

İkimiz de yeni şeyler keşfetmeye bayılıyorduk, "Bilmem ki, bir düşüneyim." tipi nazlı kadınlardan değil, "Bana uyar"lardandık. Bizi en çok bu bağladı galiba. Tiyatroya mı gitmek istiyorum, eminim kimse gelmese de yogitam gelir. O yeni açılan bir yeri mi merak ediyor, benim o akşam dersim yoksa ben kesin ona eşlik ederim. 

Böyle böyle birlikte yılları devirdik. 
Çok şey paylaştık.
Şimdi bir gün bana whatsuptan yazmasa, yaşadığında endişe edebilirim, o derece.
Ama bir yandan da birbirimizi hiç anlayamadık. Özellikle ilişkilere bakış açımız hiçbir zaman ortak bir noktada kesişmedi. Hani tipik bir kız dayanışması vardır ya, erkekler söz konusu olduğunda, hep kızlar kendi arkadaşlarını göğe yükseltir, erkeği de yerin dibine batırır. Bizde hiç bu olmadı.

Bugün mesela ben sevgilimle kavga etsem ve çok kızgın olsam, ona anlattığımda kesin beni haksız bulur. O da benim bir hareketiyle elediğim, "Bu adamla hayatta olmaz. Unut" dediğim adamlara sarar. Ben onu gereğinden fazla alttan alıcı bulurum, o beni gereğinden fazla olay çıkartan...

Hani burada hep ben benim bakış açımdan anlatıyorum ya, bu sefer de kalemi ona bıraktım. Bambaşka bir bakış açısı ile yogita huzurlarınızda: 



Bu gün uzun bir aradan sonra aklımdakiler hakkında yazmak istedim.

Bu aralar en çok karşılaştığım soru 'Eee nasıl gidiyor?' 'Sevgili misiniz?' 'Neler yapıyorsunuz?' 'Bence bu artık bir ilişki?'

Ben iç dünyamı bilmesi gerekenler zaten bildiği için çoğu zaman sessiz kalıyorum. Aslında 'Size ne yaaa size neeeee!!' diye bağırmak istiyorum. Kimsenin amacının müdahale etmek olmadığını biliyor olsam da, derdimi daha ne kendime, ne Adam'a anlatmamışken başkasına anlatmaya çalışmak iki kat çaba gerektiriyor.

Eskiden her şey ne kolay olurdu çocuk bir kağıdın üstüne 'Benimle çıkar mısın?' yazardı, sen de evet/hayır der bahçede onunla oyun oynamaya devam ederdin. Kırılan kalpler, beklentiler ve hayaller olmazdı.

Şimdilerde baktığımda, o çocuklar korkak adamlar oldu. Hangi ara büyüdük ve durumlar bu kadar karmaşık hale geldi ve bu işler karmaşıklaşırken ben neredeydim hiç bilmiyorum...



Bu konuda asla uzman olmamakla beraber sadece yediğim/attığım kazıklara ve tecrübelere dayanarak şunu söyleyebilirim: Zamanın ve ilişkilerin bana öğrettiği tek bir şey var aslında  o da  tek bir tarafın istemesi ya da isimlendirmeye çalışması ile hiçbir şey olmuyor.

Sen ona ilişki diyorsun, çevre gazı veriyor, adam 'heee iii' diyor. Sonra bir bakıyorsun sen sürekli kendini kaybetmişcesine zorlayan, geceleri böğüre böğüre ağlayan didinen taraf oluyorsun; o akşamları barda melankolik takılan ve taliplerine 'Ben zor adamım yeahhh hem bir ilişkim var' diyen ve kadınların 'Ben bunu mutlu ederim' diye rağbet ettiği adam oluyor.

Sonuç aslında iki taraflı mutsuzluk.

Kimseyi etiketlemeden anı yaşamak bir birlikteliğin dengesini bulmasını beklemek belki de yapılacak en doğru şeydir. Sonuçta iki kişinin rotası aynı noktalarda kesiştiği an, korkmadan içinden geldiği gibi yanında durduğun, çekinmeden içinden gelenleri anlattığın, herkesin içinde elini tuttuğun an belki de anlamadan ilişkiye düşmüş oluyorsun. Aslında kendiliğinden yolunu bulan bir birliktelik arada raydan çıksa da rotasını doğru yöne çevirmiş oluyor.

Benim ya da Adam'ın yolunun hangi rotada ilerlediği hakkında hiç bir fikrim olmasa da henüz, bu yazıyı yazarken fonda şu şarkı çalıyordu:  

Herkesin yolunun güzel noktalarda kesişmesi dileği ile...

İmza: Yogita :)



Blog Sahibesinden Dip Notlar
1) Yogitama yazısı için kocaman teşekkür ediyorum.
2) Benim zamanında isimsiz bir maceramda, "şimdi siz nesiniz?" lerden bayıldığımda yazdığım bir yazı da, bambaşka bir bakış açısı olarak burada. 
3) Siz ne diyorsunuz adı ilişki olarak konmamış yakınlaşmalar hakkında? Harika mı, bunaldınız mı? 

09 Mayıs 2013

Dans etmeyi sevenler Mac almaya daha meyilli, bankanız boşanacağınızı sizden daha önce anlıyor, uçakta koridor kenarında oturanlar kendilerine daha çok para harcıyor ve şeey marketinizin söylediğine göre kızınız hamile!

Geçen hafta büyük bir şevkle Sosyal Medya Hukuku Konferansı'na gittim.
Sosyal medya ve hukukun birlikte anılıyor olması benim açımda çok cazip.

Ben bir avukatım.
Diğer yandan genel algıyla çelişir bir biçimde eğlenceli ve keyifli bir hayat yaşıyorum. Üstelik yaşadığım yetmiyormuş gibi bunu bir de insanların gözüne sokuyorum.

Ne yalan söyleyeyim buna da bayılıyorum. Hayatımın en büyük amacı da çalışmanın, hayattan keyif almaya engel olmadığını ispatlamak.

Amerika'da filan bir CEO'nun Facebook profilinde çılgın bir sosyal hayat yaşadığı ile karşılaşınca insanlar bunu çok "cool" buluyor.

Türkiye'de öyle değil.
Hatta tam tersi! Hayatımda 9:00- 19:00 ofiste çalışıp, üstüne yüksek lisans derslerine gittiğim dönemde, yani toplamda günümün yarısından fazlasını hukuka ayırdığım zamanlarda bile, bu blogu yazıyorum diye "az çalışıyor" olduğum gibi bir izlenim oluşuyordu insanlarda.

Böyle düşünenlere şunu hiçbir zaman anlatamadım: "Bakın olay çok basit aslında. Siz akşam 21:00 ile 24:00 arası göbeğinizi kaşıya kaşıya televizyon karşısında hiç bir şey yapmadan zamanınızı geçirirken ve nereden baksanız en az sekiz saat uyurken veya şehrin bir ucunda yaşadığınız için günün en az üç saatini trafikte geçirirken, ben bunların hiç birini yapmadığım için benim günüm sizinkinden en az beş saat daha uzun."




Ukala ukala ne kadar harikayım demeye çalışmıyorum yanlış anlaşılmasın. Doğrusu yanlışı yok bu işin, bu tercih ve yapı meselesi. Kimisi havalı restoranlara gitmek yerine, banka hesabındaki miktar artınca mutlu oluyor. Sergi gezerken çok sıkılırken, reklamlarla üç saati geçen dizileri izlemekten keyif alıyor.
Bense keşfetmeye bayılıyorum ve aynı şeyleri yapıp durduğumda bunalıma giriyorum. Ve hayatımı daha renkli, daha dolu bir hale getirmek için de gerekirse uykumu bile feda ediyorum.

Çok para sahibi olayım, banka hesaplarım uçsun, bir sürü evim olsun gibi ideallerim de olmadı hiçbir zaman. Harika yemekler yiyebildiğim, güzel seyahatler yapabildiğim, istediğim her konsere gidebildiğim sürece zengin hissediyorum ben kendimi.

Bunu yapan daha yüzlerce insan var, böyle yaşayan. Hatta bunun çok ötesinde, sadece İstanbul ile sınırlı değil, her hafta sonu bir lezzetin peşinden yüzlerce kilometre yol tepen insanlar da var. Sadece onlar paylaşmıyor. "Ciddi" imajlarına zarar vermekten korkuyorlar.

Benim böyle bir korkum hiçbir zaman olmadı. Ben hep çok sevdim, açmayı, göstermeyi, anlatmayı. Kendi arkadaş çevrem ile de sınırlı kalmadan. Bu blog aracılığı ile hiç tanımadığım insanlara bile...

Bir dönem kısa bir dijital reklam ajans geçmişim olması bir yana, bu gün pinterest, twitter, instagram, facebook, blog hepsini oldukça aktif olarak ve severek kullanıyorum.




Aşinayım yani sosyal medya denilen şeye, bu yüzden büyük bir şevkle Sosyal Medya Hukuku konferansının yolunu tuttum.

Avukatların büyük ölçüde sosyal medyaya 'öcü' muamelesi yaptığını görmek de, konferansta hukuki yanından ziyade 'Nasıl kullanalım' ve 'Geleceği ne olacak bu sosyal medyanın?' yönünde sorular sormaları da beni oldukça hayal kırıklığına uğrattı. Sosyal medya konulu bir konferansta sunum yapan Melih Kırlıdağ'ın sosyal medya kullanmadığını açıklaması ve Gabriella Olaru'nun avukatlara "Gerçek dünyada koşulsuz ifade özgürlüğü sağlarsak, online mecrada da sağlarız" yönündeki hukukun temel ilkelerine aykırı (Hukuk sadece belli koşullarda ifade özgürlüğünü korur, koşulsuz bir ifade özgürlüğü, zira başkalarının temel haklarına zarar verir.) bir sunum yapması, üstelik bu slaytının da saatlerce ekranda kalması çok büyük potlardı.

Diğer yandan, Serdar Kuzuoğlu'nun açılış konuşması muhteşemdi, Su Sonkan'ın sunumu çok havalıydı ve özellikle hukuki açıdan yaklaşan tek sunum olan İsmail Onaran'ın sosyal medya aracılığı ile yapılacak önlemlere karşı hangi merciilere, hangi kanuna dayanarak, nasıl müracaat yapılması gerektiği ve verilen tedbirlerin nasıl engellenebileceği yönündeki konuşması gerçekten çok verimli oldu.




Genel hatları ile konferansın dinleyicilerinin sosyal medyaya bu kadar karşı olmasının sebebinin "özel hayatın gizliliği" olduğunu gözlemledim. Herkes özel hayatını gizleme derdine düşmüş.

Diğer yandan şöyle de bir gerçek var, eskiden hava kararınca perdeler örtülür, ne yediğini anlatmak bile ayıp sayılır, fotoğraflar albümler içinde evin bir köşesinde tutulurmuş. Bizim kuşağımızda bu büyük ölçüde değişti. Yediklerimizi #foodporn diye etiketleyerek paylaşıyoruz, fotoğraflarımızı Facebook'a yükleyip, fotoğraflardaki arkadaşlarımızı tagliyoruz, nerede olduğumuzu Foursquare'den check-in yaparak paylaşıyoruz. Ben de bu kuşağın mensubu olduğumdan, bu özel hayatın gizliliği paniğini anlayamıyorum.

Zira Gökhan Ahi de, bu durumu harika bir şekilde özetleyerek hem profilleme yaparak, size kişiye özel hizmet sunulmasının faydalarını kullanıp, hem de özel hayatın kişisel bilgilerin derdine düşmenin çelişkisini dile getirdi.

Tuğrul Sevim de, aslında hayatımızın değil yalnızca araçların değiştiğini söyledi. Maç izlerken, haber izlerken birine küfrettiğimizde hiçbir şey olmuyorken, şimdi bunu sosyal medya üzerinden yaptığımızda hakkımızda bir hukuki süreç başladığını vurguladı. Bunun sebebi olarak da sosyal medyanın paylaşım mı, yoksa medya aracı mı olduğunun netleştirilmemesini gösterdi.

Bütün bu anlattıklarım hiç ilginizi çekmediyse bile, Serdar Kuzuoğlu'nun sunumunda dile getirdiği bazı konuları o kadar enteresan buldum ki, oturdum araştırdım. Gerçekten boşanacağınızı veya hamile olduğunuzu sizden önce öngören kurumlar var ve üstelik ne medyum, ne de falcılar. Nasıl mı?

Bugün pek çok harcamamızı kredi kartımız ile yapıyoruz. Ben uçak biletlerimi, elektrik faturalarımı, kıyafet alışverişlerimi, market harcamalarımı, kitaplarımı ve daha akla gelebilecek her şeyi kredi kartım ile ödüyorum örneğin. Bankalar "Bize ne aldığını gösterirsen, biz sana senin kim olduğunu, senin kendi bildiğinden bile daha iyi söyleyebiliriz." diyorlar. Size abartılı mı geliyor?

Visa ve Mastercard gibi kurumların, %98 oranında doğru olmak üzere, en az iki yıl öncesinden boşanma yolunda gittiğinizi tespit edebildiği görülmüş. Normal alışkanlıklarınızdaki ve harcamalarınızdaki değişimleri gözlemleyerek, bu fikri siz daha somutlaştırmadan onlar öngörebiliyorlar.

Daha sonra özel hayata müdahale sebebiyle başlatılan hukuki süreçler sonucunda, "Biz kimsenin özel hayatı ve evliliği ile ilgilenmiyoruz, sadece kartlarını ödeyip ödeyemeyeceklerini anlamaya çalışıyoruz" açıklaması yaparak, somut verilerin silinmesini sağlamışlar.

Bir kaç eğlenceli genellemeye bakmak isterseniz: Dans etmeyi sevenlerin Mac almaya daha meyilli olduğu, Susam Sokağı'ndaki Kont'u sevenlerin marijuananın yasal olmasını desteklediği, buldog besleyenler çoğunlukla The Shawshank Redemption fanı ve uçakta koridor kenarında oturmayı tercih edenler kendilerine diğer insanlarda daha çok para harcadığı görülüyormuş.

Bir de bildiğiniz gibi kredi kartı dışında sadakat kartı olarak da adlandırılan mağaza kartları mevcut. Onlar nerede ne kadar harcadığınız gibi genel bir veriyi değil, onlardan tam olarak ne aldığınızın verilerini arşivliyorlar. Target adlı marketler zinciri de, sizin ne aldığınıza bakarak hayatınızdaki önemli değişimleri anlayabiliyormuş.



Amerika'da yaşanan bir olayda, bir baba kızına hamilelikle ilgili gelen indirim kuponları üzerine Target'a kızının daha bir lise öğrencisi olduğunu dile getirerek, Target'ı hamileliği teşvik etmekle suçluyor. Bunun üzerine, Target veri sistemine göre hareket ettiklerini açıklıyor.

Listelerindeki 25 ürüne yönelen kişilerin hamile olma ihtimalini değerlendirmeye başlıyor, daha sonra yine bazı ürünlerin alınmasına göre hamileliğin kaçıncı evresinde olduğunuzu anlayabiliyorlarmış. Örneğin hamileliğin üçüncü ayında kadınlar daha önce kullandıkları kremler yerine kokusuz kremlere yöneliyorlarmış, aynı şekilde bir anda ekstra büyük paket pamukları ve el havlularını daha çok almaya başlamak da doğumun yaklaştığının habercisi oluyormuş.

Örneğin 23 yaşında Atlanta'da yaşayan bir müşterinin aynı alışverişte aldığı krem, büyük çanta ve demir magnezyum destekleyici vitamin, diğer veriler ile birlikte değerlendirildiğinde, %87 olasılıkla hamile olduğunu ve Ağustos ayında doğum yapacağını ortaya koyuyormuş.

İlgili sürecin sonunda, Target'in değerlendirmesinin doğru olduğu, kızın gerçekten hamile olup da babasından gizlediği anlaşılıyor.

Demeye çalıştığım şu ki, sosyal medya kullanıp kullanmamak bir tercih meselesi elbette. Ama bu ilk çıktığında kredi kartlarına da cep telefonuna da önyargıyla yaklaşmakla aynı tavır. Kimse kullanmak zorunda değil. Fakat bugün piyasada var olmak için iş anlamında sosyal medyayı kullanmak şart ve siz özel hayatınızda kullanmıyorsanız buna o kadar uzak kalıyorsunuz ki şirketiniz için kullanmaya kalktığınızda da çuvallıyorsunuz.

Zaten muhtemelen özel hayatınızda gizlenmesi gereken veya kimsenin ilgisini çekecek fazla bir şey zaten yok; ama yine de "özel hayatım da özel hayatım" diyorsanız, sosyal medyaya düşman olmadan önce, kredi kartlarınız ile vedalaşmaya başlayın. :)

Konuyla ilgili göz attığım makalelerin bazıları için 1 , 2, 3

07 Mayıs 2013

Her şeyin reçetetesi: Bol bol film izlemek

"Geçen gece çocuk hastaydı. İlacı bitmiş, almak için dışarı çıktım. Sağa sola saldırıp nöbetçi eczane arıyoruz. Birden durup dururken içim cız etti. Bir baktım gene aynı karın ağrısı. Öyle özlemişim ki seni. Dönerken bir meyhane gördüm. Bir tek içeri girdiğimi hatırlıyorum bir de rakıya yumulduğumu... Arkasından en az dört cigaralık…Sonra gözümü bir açtım karşıdan karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım başımda bir çocuk: “Kalk abi!” diyor “Kars’a geldik.” 


Otobüsten indim, yürümeye başladım. dedim, Allah’ım nerdeyim ben? Burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim Bekir, bu kapı ahiret kapısı. burası sırat köprüsü. Bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm…ama olmadı, dönemedim. Sonra, bak oğlum dedim kendi kendime. Yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını usul usul yürü şimdi."


Yukarıdaki cümleler Zeki Demirkubuz filmi Kader'den. 


Yeni kuşak Türk filmlerini beğeniyle takip edenlerdenim. Klişeler yavaş yavaş aşılıyor, değişik tarzlar gelişiyor, yapmacıklık yerini sert vurucu gerçek hayat detaylarına bırakıyor. 

Mr. Feelgood bu filmden o kadar çok bahsetmişti ki, bir akşam eve dönerken D&R'a uğradığımda DVD ile burun buruna gelince almamazlık edemedim. 


Filmi izleyip kapattığımda ne kadar etkilendiğimi fark etmemiştim. Sonra aradan günler geçtikten sonra dahi, filmden kesitler alakasız anlarımda geldi yakaladı beni.


Özellikle de sevgilinizden ayrıldıysanız, oturun izleyin bu filmi. Tam dibe vurmadan çıkılmaz malum. 



Hayatboyu bu sene İKSV film festivalinde izlediğim yegane Türk filmi oldu. Daha önce pek çok ödül alan Köprüdekiler filmini de Aslı Özge'yi daha önce duymamıştım. 

Bir katı oturma odası, bir katı mutfak, bir katı çalışma odası, bir katı yatak odası olan muhteşem dekorasyonlu ve film boyunca aşık olduğum bir evde oturan ortayaşlı bir karı-kocanın hikayesini anlatıyor bu film. Biri mimar, biri popüler üretime karşı bir sanatçı olan bu çift, geleneksel Türk ailesinden epey uzak çizgide bir yaşam sürüyorlar. Ankara'da üniversite okuyan, sevgilisi ile yaşayan kızlarının evine misafir olacak kadar açık görüşlüler, görünümlerine dikkat ediyorlar ve oldukça şık giyiniyorlar. Derken bir gün kadın adamın kendisini aldattığını fark ediyor.


Film, tutku bitmiş olsa da, bir ilişkinin karşılıklı saygı çerçevesinde ne kadar sürdürülebileceğini sorguluyor. 


Yavaş tempolu bu film, bir kadının ruh halini çok iyi yansıtıyor. Ben oldukça beğendim. Zaten sırf o muhteşem ev ve kadın başkahramanın sade ama inanılmaz güzel kesimli kıyafetleri için bile izlenir. 






Bornova Bornova çok yeni bir film değil aslında; ama ben ancak yakın zamanda izleyebildim. Bugün televizyon dizilerindeki öylesine rollerden tanıdık olduğumuz oyuncuların aslında ne kadar iyi olduklarını gördüm bu filmle. Düşük bütçeli, güzel kurgulu, yoğun hisler yaşatan bir film. 


Sadece sonunda biraz hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz, bitmemiş de zorla bitirilmiş gibi olsa da, sıradan insanların, bir mahalleye sıkışmış hayatlarındaki dramlarını anlatan güzel bir film, izlenmeli. 



Hep dram dram gittik, depresif ruh halleriyle işim olmaz, keyiflenmek istiyorum derseniz, Welcome to Dongmakgol masal kıvamında insanı mutlu eden bir film. "Miyazaki'nin animasyon olmayan versiyonu" diye bir benzetmeye denk geldim, daha özet daha güzel anlatılamazdı galiba. 

Savaşın manasızlığını vurgulayan sosyal mesajlar bir yana, ilk izlemeye başladığınızda "ne saçma" diyeceğiniz, ama sonra bayılacağınız, şahane görselliğe sahip, gerçek dışılık ile gerçekliğin iç içe geçtiği, izlerken bazı sahnelerinde kikir kikir güleceğiniz, bittikten sonra da iyi hislerle dolacağınız enteresan bir film bu. 


Sıradışı bir film izlemek için adres şaşmıyor zaten hiç: Uzakdoğu.




Uzakdoğu demişken, Chan Wook Park'ın bir Hollywood çıkarması olarak Nicole Kidman'ın oynadığı Stoker'a da sıra gelsin. 


Korku filmi izlediğinde üç yaşında her şeyden korkan küçük bir kız çocuğuna dönen ben, gerilim denildiğinde de köşe bucak kaçıyorum. O yüzden 'gerilim' olarak anılan bu filme de hiç hevesli değildim.


Mr. Feelgood bana, bisikletlerle Caddebostan'a gitmek, BiBuçuk'ta kanatları mideye yuvarlamak sonra da film izlemek şeklinde karşı konulmayacak bir paket program sununca, oturdum izledim Stoker'ı.


Chan Wook Park adı geçince, beklentiler çok yüksek olduğundan biraz hayal kırıklığı yaşadık. Her şeye rağmen, çekimler harika, Matthew Goode çok yakışıklı, soundtrackler inanılmaz. Aşırı beklentilere girmeden izlemeli. 


Yenilerden, çok konuşulanlardan, iyilerden bir tanesi de Frances Ha.


Dansçı olan ama dans kariyeri pek de yolunda gitmeyen, ev arkadaşının evlenerek yepyeni bir hayata açılması ile evsiz barksız kalan ve tam bir 'undateable' olduğundan yapayalnız olan Frances'in hikayesini anlatıyor. 


Gıcır gıcır bir siyah beyaz film Frances Ha.


Üstelik de filmden öğrendiğim en faydalı bilgi: Çok içtiğin zaman yatağa yattığında başın dönüyorsa, bir ayağını yattığın yerden yere basınca başının dönmesi geçiyor. :)



Rio de janerio denilince aklınıza, güzel müzikler, karnaval, futbol ve deniz geliyordur büyük olasılıkla. Gerçek yaşam öyküsünden uyarlanmış City of God, hikaye gibi anlatımı ile tam bir şiddet öyküsünü konu alıyor. Senaryo, çekimler, oyunculuk muhteşem. Henüz izlemediyseniz, mutlaka bir kenara not edin ki atlamayın derim.




Vecide / Wadjda için biletim bir pazar sabahınaydı. Yatak güzeldi, sinemaya gidip gitmemek o an için başlı başına bir sorundu. Kalkıp gittim, sabah kahvemi de filmi izlerken içtim. İyi ki kaçırmamışım bu filmi, dedim çıktığım zaman. Bu seneki İKSV film festivalinde izlediğim en iyi filmdi.

Suudi bir kadın tarafından çekilen ve çekimleri tamamen Suudi Arabistan'da yapılan ilk uzun metrajlı film Wadjda. Kadınların araba sürmesi yasak olduğu için, şöför gelmediğinde işe gidemeyen bir anne, kendisine erkek çocuk veremediği için ikinci bir eş bulmanın peşinde koşan bir baba, dini çerçevede çok disiplinli bir müdüre hanım ve tek derdi kız çocuklarının binmesi yasak olmasına rağmen bir bisiklet almak olan ve bu amaca ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır olan Wadjda...

Abartmadan duygu sömürüsü yapmadan, o ülkedeki yaşamın nasıl olduğunu anlatıyor film. Senaryoyu da, çekimleri de, oyunculuğu da çok beğendim ben. Bir yerde bir şekilde denk gelebilirseniz pas geçmeyin.

Hoş ama boş filmlere ihtiyacınız varsa, izlerken keyifle vakit geçirmek ve film bittikten sonra etkileri altında ezilmek istemiyorsanız, Woody Allen'dan Roma'ya Sevgilerle ve Almadovar'dan Aklımı Oynatacağım huzurlarınızda: 



Film izlemek zaman istiyor biliyorum. Film seçeceksiniz, DVD alacaksınız veya internetten yükleyeceksiniz, sonra da nereden baksanız iki saatinizi ayıracaksınız. Fakat aynı zamanda da en hızlı şekilde bambaşka hayatlara, bakış açılarına, duygulara ışınlanmanın yolu. O yüzden, fazla ihmal edilmemeli...

02 Mayıs 2013

Alternatif İstanbul Aktiviteleri: İşsizlik, Hamam Keyfi, Caddebostan Güneşlenmesi

Hayatımda yepyeni bir sayfa.
Veya kısa bir mola...
Henüz bilmiyorum.

Yaklaşık beş yıldır. öğrencilik yıllarımdan alışkın olduğum anlamda bir yaz tatili yapmamıştım.
Seyahat etmedim demiyorum, her fırsatta pılımı pırtımı toplayıp kaçtım bir yerlere.
Ama tatil yapmadım.
Çılgın bir tempo içinde seyahat ettim daha çok.

En son Bolonya seyahatimi düşünüyorum. Akşam 18:00'e kadar ofis, gece toplanan bir çanta, hoop sabaha karşı hava alanı, iki gün aralıksız Bolonya'yı keşif, İstanbul'a dönüş. Her gün 09:00- 18:00 arası ofis, beş gün aralıksız yüksek lisans sınavları ve gecede iki veya üç saat uyku ile ertesi günkü sınavlara çalışmak...

Fakülteden mezun olmadan daha önce çalışmaya başladığımı göz önünde tutarsak ve benim ofis-ev arası mekik dokuyarak yaşayamadığım aşırı-sosyalleşmeye-meyilli bir yapıda olduğum gerçeğini de görmezden gelmezsek, yaklaşık dört-beş yıldır çılgın sayılabilecek bir tempo ile yaşıyordum.

On beş gün kadar önce, ofisten temelli olmak üzere, pılımı pırtımı toplayıp eve gelirken, bir yandan inanılmaz keyifliydim. Çünkü havalar güzelleşmeye başlamıştı, çalışmamak için olabilecek en güzel mevsimdeydik.

Diğer yandan "Ne yapacağım ben?" korkusu sarmıştı içimi. İstanbul gibi bir şehirde kira ödemeden kendi evinde yaşayan şanslılardan olduğum için maddi bir korku değildi bu. Annemin bana sağladığı mali fonun yanında, zaten havalı seyahatler için biriktirdiğim beni bir süre çalışmadan idare edebilecek kadar param da vardı. Benim korkum kendime dairdi. Malum boş kalmayı bilmeyenlerdenim ben. Ne zaman boş kalsam fena halde kendime sarar, hayatımı sorgulamaya başlarım, melankolik bir yapıya bürünürüm.

Neyse biraz da ev hanımlığı deneyimlerim, diye düşünmüştüm.
Sanıyordum ki, öğlenlere kadar uyuyacağım, uyanıp günün gazetelerini okuyarak saatler süren kahvaltılar yapacağım, yoga yaptıktan sonra "Bu gün ne yapsam? / Ne pişirsem?" diye düşünerek tembel tembel günü bitireceğim.



Kendi işimi kurma fikri, bu sırada aldığım iş tekliflerinin görüşmeleri, yüksek lisans derslerim, özlediğim uzun zamandır görüşemediğim arkadaşlarımla görüşmek, Mr.Feelgood ile iki kişilik bisiklet çetesi olarak yaptığımız geziler, şahsi davalarım ve babamın hukuki işleri derken, hafta içi hiç 8:00'den geç uyandığım olmadı bu on beş gün içinde.

Galiba üzerimdeki psikolojik bir baskının kalkmasının ve ihtiyaç duyduğumun farkında bile olmadığım zaman özgürlüğüne kavuşmanın; ama aynı zamanda da bir şeyler üretmeye devam ediyor olmanın etkisiyle, bana bir keyif, bir huzur geldi. Yüksek lisanstaki arkadaşlarım "Çok iyi görünüyorsun, çok keyiflisin, hayırdır?" derken, babam "Kızım, yüzüne renk geldi, resmen huzur yüzünden akıyor." demeye başladı.

Ama bir şey eksikti.
Bir arınma? Sadece kendi başıma kalıp hiçbir şey düşünmeyeceğim bir zaman dilimi? Bir hesaplaşma?

Ne olduğundan emin olmadığım bir şeyi daha tamamlamam gerektiğini hissediyordum.

Yaparak buldum:

Yeniden doğdum, fabrika ayarlarıma geri döndüm.


Neo-klasik bir hamamda geçirdiğim birkaç saat ile...

Kılıç Ali Paşa Hamamı'nı daha önce gözüme kestirmiştim, şurada da bahsetmiştim, en kısa zamanda yolunu tutmayı planlıyorum diye.

Salı sabahı erkenden uyandım, üzerime rahat bir şeyler geçirip, kulağımda kulaklığım uzun bir yürüyüş ile Karaköy'e ulaştım. Kılıç Ali Paşa Hamamı'na girdim, haftaiçi gündüz olması sebebiyle içeride in cin top oynuyor olmasına rağmen, "Rezervasyonunuz var mıydı?" sorusuyla karşılanmayı yadırgayarak, beni yönlendirdikleri masaya oturdum.

İsim, soyisim, iletişim bilgilerinden oluşan klasik bir iletişim formu doldururken, önüme buz gibi bir ayva şerbeti geldi. Daha önce hiç içmemiştim, bayıldım!


Sonra üst kattaki tertemiz ve gıcır gıcır giyinme odalarına çıkartıldım, ayak numarama göre verilen terlikleri giyip, soyundum ve peştemalime sarınarak hamam kısmına geçtim.

Ve mucize orada başladı.

Bembeyaz kubbedeki şekillerden içeri süzülen gün ışığını izleyerek, göbek taşına yayıldım. Tek başıma, koskoca hamam bana aitmiş gibi, kendimi saray sakini sanarak, yarım saat kadar kaldım yattığım yerde.

Çemberlitaş Hamamı'nın da çok güzel bir kubbesi var mesela, ama insan kalabalığı ve koyu renk hakimiyeti, sıcak ile birleşince boğuluyormuş gibi hissediyorum orada kendimi. Buradaki boşluk ve beyazın ferahlatıcı etkisi, hamam sıcağını unutturuyor insana.

Sonra Crocks terlikler giymiş, güler yüzlü natır gelip, sizi buraya alayım, diyerek kurnaya oturttu beni. Hayatımın çocukluktan sonraki evresinde, kimse benimle bu kadar ince ince, güzel güzel ilgilenmemişti. Mest oldum.

Önce keseledi, sonra yastık kılıfından yaptığı köpüklere boğdu, sonra mis gibi kokan bir vücut jeliyle masaj yaptı, sonra lifle bir kere daha ovdu vücudumu. Tam tüh bitti, diye üzülüyordum ki, saçımı şampuanladı, kremledi, duruladı. Mayışmış, uysallaşmış halimi soğukluğa çıkmadan önce başka bir bölmeye alarak, bir de beni kuruladı ve havlulara sardı.



Bebek gibi bir ten, bebek gibi bir pasiflik içinde, soğukluktaki bembeyaz minderlere uzandığımda, resmen hayatımın geçmiş yoğun günlerinin bütün yükünü tenimden de kafamdan da atmıştım.

Kılıç Ali Paşa Hamamı, şimdiye kadar gittiğim bütün tarihi hamamlardan da, güzellik merkezi spa konseptli hamamlardan da daha pahalı, 130 TL. Ama o tarihi hamamlarda, turist eğlencesi olmanın bir adım ötesine geçmeyen yalapşap iki kese vurup, hadi sen gerisini hallet'in çok ötesinde bir hizmet sunulduğu da şüphesiz. Hafta sonu daha kalabalık olduğunda da böyle güzel olur mu bilmiyorum, ama kendinizi şımartmak isterseniz, her gün 16:00'ya kadar kadınlar hamamı olarak faaliyet gösteriyor, aklınızda bulunsun.

Ben şimdiye kadar yok lazer, yok Green Peel sürekli bir şeyler yaptırıp, Mr. Feelgood'un karşısına "Nasıl olmuş?" diye dikildiğimden ve kendisi hiç bir fark göremeyip ve benim ne halt ettiğime akıl sır erdiremeyip, bir yandan da beni bozmamak için çabalayıp duruyordu. Sonunda benim "Nasıl? Nasıl?" diye bile sormama gerek kalmadan, bu sefer onun ağzından "Bak bu seferki, anlaşılmayacak gibi değil. Çok güzel olmuş."u kaptım bu vesileyle.


Eee tabii mis gibi olduktan sonra, kirlenmek de güzeldir!

Ertesi gün bisikletlerimizin tepesinde, önce Fenerbahçe'nin yolunu tuttuk. Güzel bir kahvaltı ettikten sonra, sahilden Bostancı'ya kadar gidip döndük.



Caddebostan Migros'tan bir pike, biraz bira, biraz cips, bir minnoş Jager kaptıktan sonra, kendimizi çimlere attık.

Caddebostan sahil benim için İstanbul değil, yazlık!

Badminton oynayanlar, sevgilisi ile öpüşüp koklaşanlar, kendisi kadar bir topun peşinde emekleyen bebekler, ortalıkta koşturan güzel köpekler, bikinisi ile güneşlenenler, festivaldeymiş gibi açılır kapanır sandalyelerine kurulmuş sohbet eden genç gruplar...

Yıllar önce, İngiltere'deki parklarda bu manzarayı gördüğümde imrenmiştim. Keşke İstanbul'da da böyle kitabımı alıp gidip yayılabileceğim, saçma sapan bakan insanların olmadığı böyle yeşillik alanlar olsun, demiştim.





Ve bu hafta İstanbul'da sere serpe güneşlenmenin, kitap okumanın, hafiften güneş yanığı olmanın, güneşin altında içilen biralarla hafif sersem kikirdeşmenin tadını çıkardım.

İstanbul'a dair hep restoran, cafe yazıları yazıyordum ya, bu da alternatif bir versiyonu olsun. Şehrin başka bir yüzü. Burada yaşayıp, curcurnanın ceremesini fazlasıyla çekiyorsanız, keyfini de sürün!

Bir de fantastiko bir parça gelsin:

Becomes The Color by Emily Wells on Grooveshark

Pinterest'im

Instagram'ım