25 Şubat 2016

Kartalkaya-1: Kaymak değil mi maksat, üstüne çıkıp öne arkaya?

Alışılagelmişten uzaklaşmak, yeniyi denemek her zaman güzel.

Seyahat söz konusu olduğunda bile... 

Yıllardır seyahate çıkarken, hep şehir tatillerini tercih ediyordum. Doğa, huzur ve yürüyüşün fazla dozu benim için sıkıcı olabilir diye düşünüyordum.

Sonra kalkıp Karadeniz'e gittim. O kadar keyifli zaman geçirdim ve o kadar güzel anlar deneyimledim ki, şehir tatili takıntımın tamamen önyargıdan ibaret olduğunu keşfettim. 

Durup geçen seneki onlarca tatilime baktığım zaman, içlerinden benim için en sıradışı ve en keyifli olanların şehirden uzakta, doğanın içinde geçenler olduğunu şaşırarak fark ediyorum: Çamlıhemşin,  Big Sur ve Alpler.

Benzer bir önyargıya kar tatili bakımından da sahiptim. Yıllar önce, burnumu dağıtarak sonuçlandırdığım bir kayak tatilinden sonra, ne zaman biri bana "Uludağ, Kartalkaya" filan dese, normalde istikameti çok önemsemeden her tatil planına zevkle dahil olan ben, çok net biçimde hiç ilgimi çekmediğini söyleyiveriyordum.

Bir gün evde koltukta yayılmışken, geçen yaz Çeşme'de tanıştığım Duygu arayıp, "Hadi birlikte dağa gidelim." dediğinde, onunla seyahate çıkma fikri hoşuma gitti. Snowboard da denemek istediğim bir şeydi, bütün önyargılarımı bir kenara atıp kabul ettim. Benim pek olaylı doğum günü partimde kurduğumuz whatsup grubuna yazdığımızda gelmeye karar veren dört kişi tarihleri netleştirerek, Grand Kartal'da rezervasyonumuzu yaptık.

Gelgelelim tatil tarihi yaklaştığında, sağlıksal sebeplerden ötürü, başlangıçta plana dahil olan arkadaşlarımız malesef gelemeyeceklerini söylediler. Hatta otel rezervasyonu adına olan Duygu bile anneannesini kaybettiği için gelemiyordu.

Böyle böyle tamamen spontane gelişmelerle ekip değişiverdi, üç kişi sabaha karşı 4:30'da buluşmak üzere sözleştik. 

Bundan bir kaç yıl önceki bir tatil planımızda, sabah uyanıp "Neredesin?" diye sorduğumda "dut ağacında" olduğunu açıklayan sevgili Sino ile hangimizin uyuyakalıp yalan olacağı üzerine iddialara giriyorduk. O benim kesinlikle telefonumu cevaplamayarak kayıplara karışacağımı iddia ediyordu. Ben de onun 4:00'te kesinlikle bizi almak için gelemeyeceğini...

Sanıyorum bu sırada, bizimle ilk defa tatile çıkacak olan Buket ile Hande bizim ne kadar ciddi olduğumuzu ne kadar dalga geçtiğimizi paniğe kapılarak anlamaya çalışıyordu. :))

Ve bizim yola çıkacağımız gece, Babylon Bomonti'de Feder vardı. Sino'nun diline düşmeyi göze alamazdım; ama diğer yandan geçtiğimiz bir sene boyunca onun şarkılarında ne kadar çok dans ettiğim göz önünde bulundurulursa gitmemem düşünülemezdi. Böylece sabaha karşı 4:00'te yola çıkacak olmama rağmen, 23:00'te Babylon Bomonti'de deli gibi dans ederek, cin tonikleri deviriyordum.


Eve 3:00'te geldiğimde uyumamam gerektiğini, uyursam uyanamayacağımı bal gibi biliyorum. Amaaa tabii ki koltukta selfieler çekerek kendimi oyalamaya çalışırken sızıyorum. 

Tamamen tesadüfen gözlerimi açtığımda telefonumda Hande'den bir sürü cevapsız arama var ve saat 4:45. Hemen apar topar evden çıkıp, valizimle aşağı indiğimde, bana ulaşamama ihtimalini ulaşma ihtimalinden fazla bulan Sino şaşırırken, Hande büyük bir coşku ve rahatlama yaşıyor.

Sino, Hande ve benden oluşan üç kişilik ekip yola çıkmaya hazır olduğunda ve Buket de Turkcell Platinium servisiyle yola koyulduğunda,  tatilin sorun çıkarma ihtimali en yüksek olan ve en kritik kısmını atlatmanın rahatlığıyla gevşiyoruz.

Yolda uyumayı planlıyorum; ama sohbet inanılmaz iyi. Kadın ve erkek ilişkisinin klişelerini canlandırıyoruz. Cuk oturan anlarda "Sen benimle hiç ilgilenmiyorsun!", "İhtiyaçlarıma hiç saygı göstermiyorsun." cümlelerini kurup kahkaha molaları vermemizi saymazsak, Orhan Pamuk'un eski sevgilisinden, erkeklerin hem bakire, hem yatakta iyi "deneyimli bakire" arayışına kadar derin mevzulara giriyoruz. 

Bir ara o kadar uykumuz geliyor ki, "Sağa çekip bir iki saat uyusak mı?" diyoruz. Sonra "Gün ölmesin." diye saat 4:00'te yola çıkıp, sonra yolda sağa çekip uyumanın ironisine kahkaha atmaktan ayılıyoruz.

Gerçekten yol boyu baygın uyumayı planlarken, aralıksız gülerek Kartalkaya'ya varıyoruz.






Resepsiyona geçiyoruz, check-in yapmak için. Görevli 4 kişilik iki odamız olduğunu söyleyip, doldurmamız için iki form uzatıyor önümüze. "Ama biz toplam 4 kişiyiz." diye itiraz etsek de dinletemiyoruz, sonuç olarak her birimizin iki kişilik yatağı olan sekiz kişilik odaya eşyalarımız yerleşiyor. 

Saatler sonra anlıyoruz ki, aslında odaları standart, her odada iki kişilik iki yatak var. Biz bunu bilmediğimiz için her birimizin iki kişilik yatağı olacak büyüklükte bir french room rezervasyonu yapmışız. Grand Kartal'a giderseniz bu detay aklınızda bulunsun. :)

O kadar güzel birbirine bağlı iki kocaman odamız var ve uykusuzluktan kafamız o kadar güzel ki; odadan hiç çıkasımız gelmiyor. Bir yataktan diğerine geçerek şamata yapıyor ve fotoğraflar çekiyoruz.



Sonunda kar kıyafetlerimizi giyip, birer sucuk ekmek yuvarlayıp, kayak ve boardlarımızı kiraladıktan sonra, kara çıkıyoruz. 

Hande'nin kayak mı board mı kararsızlığı arasında, "Maksat kaymak değil mi işte, bir şeyin üstüne çıkıp öne arkaya." cümlesi fena halde dilimize dolanıyor. 

Tabii ki sonraki dakikalarda bu cümleyi bel altına çekerek, türlü türlü espriler türetiyoruz. :))




Kayakçıları pistten aşağı uğurladıktan sonra, board öğrenmeye niyetli olan biz, "Acaba odaya çıkıp uyusak mı biraz?" diyen içimizdeki şeytanı susturup, kendimize bir board hocası buluyor ve board maceramızı başlatıyoruz.

Otelden ve board maceramızdan ayrıca bahsedeceğim. Yoksa yazı sonsuza dek uzayacak.

Dip Not: Etrafta bahsedilecek çok şey olan seyahatleri yazmak ne kadar kolaymış. Etrafta sadece kar olan, sürekli kahkaha atılan bir tatili yazmak çok zor. Kelimeler eğlencemizi anlatmaya yetmedi. Ne kadar şenlikli bir ruh halinde olduğumuz videolardan daha belli. tık ve tık tık!

Keşiflerle kalın! 

23 Şubat 2016

are you really happy or just really comfortable?

Mutluluk...
Özgürlük...

Hiç düşünmeden sürekli kullandığımız iki kelime.

Hepimiz mutlu ve özgür olmak istiyoruz. Ama "mutluluk" ve "özgürlük" kavramlarının içini doldurmuyoruz. 

Bunların kişiden kişiye değişen, hepimizin farklı durum ve koşullarda hissettiğimiz duygular olduğu gerçeğini pas geçiyoruz. Toplumun bize verdiği paketi kabul ediyoruz, daha çok para kazanıp, daha havalı bir hayat yaşarsak mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Çalışıyoruz, çalışıyoruz, para kazanıyoruz. O paraya hiç dokunmuyoruz bile. Hesabımıza giriyor, hesabımızdan kartlar aracılığıyla parça parça çıkıyor.

Daha da fenası kendi içimizde çelişiyoruz. Hem mutluluk, hem özgürlük isterken, mutlu olmak için hayatımızda çok arzuladığımız, sevdiğimiz bir sevgilimiz olması gerektiğini düşünüyoruz içten içe. Diğer yandan hayatımızda birisi olduğunda da özgürlüğümüzü kaybettiğimiz için panik ataklar geçiriyoruz.

Etrafınıza bir bakın, ne kadar çok mutsuz insan var. Çünkü aslında kendilerini hiç de mutlu etmeyen, ama mutlu olmak için yapmalarını gerektiğini düşündüğü şeyleri yapıp duruyorlar. Sonra da mutlu olmaktan umutlarını kesip, bu döngünün içinde yaşamayı sürdürüyorlar. Başka birilerini mutlu gördükleri zaman da, "Bunun sırrı ne?" diye soruyorlar. Bunun basit bir sırrı yok aslında. Hatta biri için geçerli olan bir şey, bir başkası için geçerli olmayabilir. 

Örneğin ben son zamanlarda en çok eğlendiğim tatilimi geçen hafta sonu Kartalkaya'da yaptım. Sabah 5:00'ten, gece 2:00'ye kadar aralıksız kahkahalar attım. Yanımda bana olağanüstü tutkulu dakikalar yaşatan bir adam olmadığı gibi, son bir senede en az para harcadığım tatildi. Kar kıyafetlerinin içinde, makyajsız korkunç görünmem de cabası. 

Yani mutlu olmak için var olması gerektiğini varsaydığımız, sevgilili, ışıltı ve lüks yoktu. Diğer yandan sevdiğim insanlarla birlikteydim ve mutluydum, çok mutluydum, her saniye dans ediyor ya da kahkaha atıyordum.

Bundan iki ay önce, beş yıldır çalıştığım avukatlığı bırakacağımı açıkladığımda da, çok kişi beni uyarma ihtiyacı hissetti. Avukatlık kulağa havalı gelen bir meslekti, güzel de para kazanıyordum. Kimsenin içine sinmedi bu değişiklik, çünkü toplumun genel doğrularına uymuyordu. Herkes "Yine bir Sezen icadı, hevesini alsın." dedi geçti.

Aradan iki ay geçti. Hayatımda fazla mesai kavramı yok, servisle evden alınıp eve bırakılıyorum, her gün yeni bir şeyler öğreniyorum, hafta sonları ve geceleri kimse bana "acil, çok acil" diye mailler atmıyor. Hesabıma giren para daha az; ama benim hayatımdan hiç bir şey eksilmedi. Tam tersine, yaşam standardım azımsanamayacak ölçüde iyileşti. Çünkü üzerimdeki psikolojik baskı azalırken, iş dışında bana kalan zaman arttı.

Ve ben durup düşünmeye başladım, belki de hiç istemediğimiz bir sürü şeyi, bizi mutlu ve özgür kılacağına inandığımız için yapıp duruyoruz. Aslında hepimizin "mutluluk" ve "özgürlük" kavramlarımızın içini kendimizin doldurması lazım. 

Mesela benim için özgürlük, "o gün yapmak istediğim şeylere zaman bulabilmek" demek. Bu yogaya gitmek de olabilir, evde pijamalarımı giyip kitap okumak da olabilir, buz gibi bira içip müzik dinleyerek tavanı izlemek de, süslenip püslenip dışarıda harika yemekler yemek de... O gün canım iş dışında ne yapmak istiyorsa, onu yapabilecek zamana sahip olmak benim için özgürlük.

Diğer yandan kendi paramı kazanmak, yapmak istediğim şeyler için para harcarken, kimseye açıklama yapmak veya hesap vermek zorunda olmamak da özgürlük. 

Birkaç günlüğüne bir yerlere gidip, bütün sıfatlarımdan arınmak, beni hiç tanımayan insanların arasında olup, bambaşka bir yerde o yerin alışkanlıklarına göre yaşamak da özgürlük.

Ve bunlar aynı zamanda beni mutlu eden şeyler. Topuklu ayakkabılarımı giyip, elimde filtre kahve dolu termosumla, üstümdeki elbiseleri severek işe gitmek beni mutlu ediyor mesela. Çalışmak - makul mesai saatleri ile olduğu sürece- beni hem özgür kılan, hem de mutlu eden bir şey sonuç olarak. Sürekli home-office bir işte topuklu ayakkabılarımı özlerim mesela açık ara :))

Hayatımda keşiflere açık, bana harika hisler yaşatan ve hayatıma renk katan arzuladığım bir adam varsa da mutluluğum artıyor. Ama hayatımdaki insan, bana ve hayatıma renk ve sevgi katmadığında da diğer mutluluklarımdan zevk alamaz oluyorum. 

Ve bütün bunlar bir başkası için mutluluk da özgürlük sebebi de olmayabilir. Çünkü hepimiz başka şeyler arzuluyoruz, başka şeylerin peşinde koşuyoruz aslında. 


Şimdiki işimde home-office çalışma hakkım var. Önceden bildirimde bulunarak, o gün için toplantım yoksa, home-office çalışabiliyorum. Arada sırada olduğunda o kadar kıymetli ve keyifli bir şey ki!

İlk home-office hakkımı bir cuma günü kullanıyorum. Sabah erken kalkma alışkanlığımla erkenden uyanıyorum, eşofmanlarım ve spor ayakkabılarım ile Nişantaşı'na çıkıyorum. Bugüne kadar başı belli, sonu meçhul mesai saatleriyle çalışırken ve sabah metroya yürürken hep kıskandığım, House Cafe'de oturmuş kahve içen insanlara gülücükler saçarak, orada çiçekçiden kendime en sevdiğim çiçeklerden alıyorum. Sonra tazecik kahve çektiriyorum, çantamdan mis gibi kahve kokuları saçarak, Bröd'e gidiyorum. Favorim zeytinli ve biberiyeli ekmek fırından yeni çıkmış. 

Bir elimde nergisler, bir elimde sıcacık ekmek eve geliyorum. Her gün evden çalışsam, böyle bir seramoniye dönüştüremeyeceğim kadar sıradanlaşır; ama şimdi çok ciddiye alıyorum, çok keyif alıyorum. Kahvemi demleyip, kahvaltımı hazırlayıp, ofis bilgisayarımı açıyorum. 

Bu arada pratik ve leziz bir kahvaltı tarifi olarak: İyice yumuşamış bir avokadoyu çatal yardımıyla ezip, lezzetli bir ekmeğin üstüne sürün. Mihaliç peyniri ile servis edin. Mihaliç peynirinin o tuzlu sert yapısı, avokado ile muhteşem lezzetli bir ikili oluyor. 

Yönetim kuruluna haftalık olarak yollamam gereken raporları hazırlıyorum, yeni gelişen krizler hakkında telefon görüşmeleri yapıyor, sözleşmeleri inceliyorum.

İşlerim bitince istikametim havalimanı. Evden çalışılıyorsa, havalimanından da pekala çalışılır. 


Akşam Adana'da, daha önce defalarca bahsettim Kebapçı Mesut'tayım. Önümde rakı, şalgam, leziz kebap; karşımda annem ve çok sevdiğim abim. Lezzetle karnımızı doyurup, biriken havadisleri birbirimize aktarıyoruz. Saatlerce...


Ertesi sabah, uzun zamandır merak ettiğim İncirlik Hurdalığı'na gitmek için erkenden uyanıyoruz. Amerikan üssü İncirlik'te çöplerin dahi dışarı çıkarılması yasak ve düzenli ihaleler ile buradan eşya çıkarılmasına izin veriliyor. Çıkan eşyaların yığıldığı bir alandayım. Aklınıza gelebilecek her şey var burada. Her türlü mobilya, beyaz eşya, oyuncak, kitap, üniforma... 


Saatlerce elimizdeki eldivenlerle, define karıştırırcasına kocaman bu alandaki eşyaları kurcalıyoruz. Eve gelip ganimetlerime baktığımda bit pazarlarını çok sevdiğime bir kere daha karar veriyorum.




Sonra ilkokuldan beri hayatımda olan, şimdi New York ile Jakarta arasında tesadüfen Adana'da olan sevgili Ayşe ve onun yeğeni ile buluşuyorum. 


İkimiz İstanbul'da sık sık buluşsak da, Adana'da en son buz gibi biralarımızı yudumlayarak saatlerce sohbet etmemizin üstünden yaklaşık on sene geçmiştir. Bu sürede bir yandan çok yol katettik, çeşit çeşit eğitimler aldık, binlerce insanla tanıştık, sayısız deneyim kazandık. Diğer yandan hala ertesi günümüzü bilmediğimizi fark ediyoruz. Kiminle olacağız, nerede çalışacağız, nerede yaşayacağız, hala sayısız olasılık denizindeyiz. "Biz galiba hiç büyümeyeceğiz." diye kikirdeşerek kadehlerimizi tokuşturuyoruz.




Pazar sabahı, annemin yaptığı leziz pişilerle kahvaltımızı ettikten sonra, ailecek çıkacağımız Montana - New York seyahati için Airbnb 'den evlerimizi seçip, uçak biletlerimizi alıyoruz. 

2016'nın bir önceki seneye kıyasla daha sakin, daha stabil bir sene olacağını sanıyordum; ama görünen o ki, 2015'i bile sallayacak! :)


Yeni haftaya başlamak için İstanbul'a dönerken, uçakta dergimi karıştırıp, yeni seyahat istikametlerini gözüme kestirirken, hem özgür, hem de mutlu hissediyorum.





Kendi "mutluluk" ve "özgürlük" kavramlarınızın içini doldurarak kalın.


15 Şubat 2016

Hey seni yerler yerler, mum ışığında yemeğe 1924 Rejans'a götürürler!

Aslında bu yazıyı sevgililer günü yazısı olarak yazmayı planlıyordum; ama fırsat bulamadım. Bu yüzden okuyan erkeklerin, hayatlarındaki kadınları yalnızca özel günlerde değil her zaman harika planlarla mutlu eden bal gibi adamlar olduğunu; okuyan kadınların da böyle adamlarla birlikte şanslı kadınlar olduğunu farz etmek istiyorum. 

Muhteşem eğlenceli arkadaşlara sahip, arkadaşlarıyla her yerde keyifli vakit geçiren kişiler de kabulüm. 

Şu an depresyonun dibinde olup, gelecekteki güzel günler için keşifler peşinde olanları da kabul edebilirim. 

Neticede "Ne olursan ol gel"e bağlayabilecek kadar geyik bir ruh halindeyim bu aralar. Çünkü her zamankinden fazla uyuyorum, her zamankinden iyi besleniyorum, yoga yapıyorum, her konuyu kahkaha sebebine dönüştürebilen ve her adamı inanılmaz matrak biçimde yerin dibine gömen altı kızla sürekli birlikteyim. Bütün bunların etkisiyle enerji patlaması yaşıyorum. 

Gelgelelim bu yazıda kendimden bahsetmek istemiyorum. Zira son birkaç yazıda kendimden, hayatımda olup bitenlerden fazlasıyla bahsettim. İçinde bulunduğum pıtırcık anları da manyetik alanımı kaybetmemek için kendime saklamaya karar verdim. Manyetik alan nedir, ne diyorsun yahu, diyenleri şuraya alalım.

Bu yazıda size İstanbul'un yeniden kazandığı bir klasikten bahsetmek istiyorum: 1924 Rejans

2004 yılında, ben üniversiteye başlamış, ailemin evinden ayrılıp İstanbul'a taşınmıştım. Çarşambaları Mojo, cumaları Roxy, cumartesileri Etiler'de Serdar Ortaç, Arto, Hande Yener, diğer günlerde Nevizade döngüsünde, geceden geceye akıp, kendimi kimliklendirmeye çalışıyordum. Yemek çok önemli bir şey değildi hayatımda, daha çok gecelerin peşindeydim. 

Tam bu dönemlerde, bir akşam babam "Hadi demişti, bu akşam birlikte yemeğe gidiyoruz." Ve beni alıp Rejans'a götürmüştü. İstiklal Caddesi'ndeki, 1932 yılında açılmış ve zamanında bütün yabancı konsolosluk temsilcilerini, üst düzey memurları ve varlıklı kişileri ağırlamış tarihi restorana... 

Cihangir'de yaşamama, her gün mutlaka Taksim'e çıkmama ve Time Out İstanbul'a ders kitabı muamelesi yaparak İstanbul'u keşfetme peşinde olmama rağmen Rejans'ı daha önce hiç duymamıştım.  O gece orada babamla çok lezzetli bir yemek yerken, babamla hayatımın bundan sonraki kısmına ilişkin olarak anlaşmalar yapmış, özgürlüğümün sınırlarını çizmiştik. İçtiğimiz limonlu votkadan artanı da "Tekel votka" şişesiyle eve götürmüştüm. 

Yıllar sonra ailecek tekrar Rejans'ın yolunu tutmuştuk. Senede bir gece ailecek Rejans'ta yemek yemeyi gelenekselleştirme kararı almıştık o akşam. Ve şans bu ya, tam da o akşam Rejans'ın son gecesi olduğunu, tahliye kararı çıktığını ve ertesi gün kapanacağını öğrenmiştik.  Üzülmüştük.

Rejans'ın yeniden açıldığını duyduğumda, annemi ve babamı arayarak müjde verecek kadar sevindim. Daha önce bize, Moda Deniz Kulubü'nde harika hikayeler ve Rus mutfağına dair bilgiler aktaran Mörfi ile birlikte bir akşam Rejans'ın yolunu tuttuk.



İçeri girdiğimde, Midnight in Paris kıvamında, tarihte bir ışınlanma yaşadım. Gümüş şamdanlar, eski müdavimlerin adlarının yazdığı plakalar, avizeler aynı şekilde duruyordu. Tiril tiril garsonlar, çok şık tabakları müşterilerin önüne koyuyordu. Mekan tasarlanırken inanılmaz detaylı çalışıldığı her halinden belliydi her şey yenilenmiş; ama ruhu tamamen korunmuştu.

Arkasındaki ekip hepimize tanıdıktı: 360'tan bildiğimiz Mike Normen ile Sascha Kahn büyük bir heyecanla ortalıkta geziniyor ve müşterilerin yorumları ile yakından ilgileniyorlardı. 

Masaya oturduğumuz anda hepimiz hemfikirdik: Evet, yeni ve modern mekanlar açılması güzeldi; ama eskilerin de korunması gerekiyordu. 

Eskiden yalnızca limonlu votka olan mekanda, füzyon votkanın onlarca çeşidi yapılmış, arka tarafa leziz kokteyller ortaya çıkaran minik bir bar kurulmuştu. 



Hepimiz birbirimizin kokteyllerinden yudumlar aldık, rokforlu Dirty Martini o kadar sıradışıydı ki, sevip sevmediğimize bir türlü karar veremedik; ama diğerlerinin hepsine bayıldık.




Yemeklere gelince, hepsi gerçekten hem çok lezzetli hem de sunum olarak çok şıktı. Tavuk kievski, borç çorbası, Rus salatası, pelmeni gibi hepimizin bildiği Rus mutfağı klasiklerinin yanı sıra, yeni keşifler yapmanıza imkan verecek bollukta seçenek var. 





Ben Rus mutfağını hiç bilmiyorum; ama tatmak istiyorum diyenler için, Avrupa'daki bütün iyi restoranlarda olduğu gibi tadım menüleri de hazırlamışlar. Lezzetli keşifler yapmak için harika bir seçenek olabilir.

Benim favorilerime gelirsek, başlangıçlardan somonlu ve havyarlı krep aklımı başımdan aldı. Her gün olsa, her gün yerim.


Ana yemeklerden Beef Strogonoff hem sunumu, hem de lezzetiyle masadaki herkesin favorisi oldu. Tatlıların hepsi oldukça lezzetliydi; ama benim gönlüm hafifliği ile küllah ile sunulan sorbet'ti.


Son zamanlarda yediğim en keyifli akşam yemeği 1924 Rejans'ta yediğim oldu. Hem sunumlar gerçekten çok şıktı, hem ortam sıradışıydı, hem müşteri kitlesi çok iyiydi, hem de arka fonda çalan akordeon çok romantikti. 

Üst katta da minicik bir sigara içme balkonu yapmışlar, çok samimi bir yer olmuş. Sigara içmeseniz bile bence burayı ziyaret edin, çok güzel insanlarla tanışıp, keyifli sohbetler ettik.

Bunu sevgililer günü yazısı olarak yazmayı planlamıştım, ama her zaman için işe yarar. Bir kadını tavlamak istiyorsanız ihtiyacınız olan üç şey: Rejans'ta rezervasyon, ütülü güzel bir gömlek üstüne spor bir ceket ve mis gibi bir parfüm. Geri kalan her şey -gümüş şamdanlarda mumlar, loş bir ortam, arka fonda usul usul çalan akordeon, muhteşem kokteyller, lezzetli yemekler - burada sizi bekliyor.

Bence mutlaka yolunuzu düşürmeniz gereken adreslerden.

Lezzetle kalın!

13 Şubat 2016

Aşk ve Denge Yogası, Dişil Enerji, Giden Erkekler ve Bereket

Gittikçe hayatın bizim sandığımızdan çok daha basit olduğunu düşünmeye başlıyorum. Dip notlar aramayı bıraktığımızda, gerçekten karşımıza çıkanları değerlendirdiğimizde, bazı şeyleri görmezden gelmek yerine sessizce tepkisizce hislerimizi takip etmeye başladığımızda her şey çok daha kolay hale geliyor. 

Hislerimizi bastırmak yerine onlarla yüzleşmek gerektiğine ve hayatın parçalarının inanılmaz bir bütünlük oluşturduğuna artık tüm kalbimle inanıyorum.



Bundan iki ay önce harfi harfine şöyle yazmışım :"Üzerimde bütün haftanın yorgunluğu ve beni 'hayal ettiğim kadar mutlu' etmeyen adamın hayal kırıklığı vardı."

"O"nunla, yazın ortalarında, mutlulukları ve mutsuzlukları ile üç seneye yakın süren ilişkimi bitirir bitirmez tanışmıştım. O üç yıl süren ilişkim, dışarıdan bakınca harika görünen bir ilişkiydi ve artık evlenirsek hangi semtte yaşayacağımızı bile planlamaya başlamıştık. Diğer yandan, karşımdaki adam ile hayal önceliklerimiz ve hayata yaklaşımımız o kadar farklıydı ki, o ilişki beni ve hayallerimi kısıtlar hale gelmişti. Birlikte yaptığımız Tel Aviv seyahatinde yaptığımız uzun sohbetler, hayattaki arzularımızın bambaşka olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. İstanbul'a döndükten sonra karşılıklı oturup ayrılık konuşmasını yaptığımız gün, içten içe kendime söz vermiştim. Bir süre yalnız kalmak, dinlenmek, kendi içime çekilmek konusunda. Ve tastamam o gün, her zamanki gibi hayat bana bütün tükürdüklerimi yalatarak karşıma "O"nu çıkardı. 

"Ben galiba yıllar içinde duyarsızlaşmışım veya bende eksik bu hisler" dediğim her şeyi O'nunla hissettim. İstanbul'da geçirdiğimiz olağanüstü iki haftadan sonra, San Francisco- İstanbul arası devam eden mesajlaşmalar ve telefon konuşmaları sonucunda ben kendimi San Francsico'da buldum ve rüya gibi günler yaşadım onunla. 

Ben İstanbul'a döndükten sonra, deneyimlediği her şeyi benimle paylaşma arzusu duyuyor,
"özlemenin dışında yeni bir his daha eklendi hayatıma, şimdi keşke burada olsan bunu sen de deneyimleseydin." gibi mesajlarla aklımı başımdan alıyordu. "Sana başka hiç kimsenin yaşatamayacağı hisler, duygular, deneyimler yaşatmak istiyorum." diyordu. Hayat motivasyonu "keşfetmek" olan beni tam noktamdan vuruyordu.

Ve sonra İstanbul'a taşındı. O gün tam şöyle yazmışım: "Bu gelişmenin gerektirdiği kadar sevinemiyorum bile. Sadece onu yeniden gördüğüm için mutluyum. İstanbul'da olduğunu benimsemek için, zamana ihtiyacım var. Onunla güzel zamanlara..."

Ve o güzel zamanlar bir türlü gelmedi. Karşımdaki adam, benim tanıştığım, yanına San Francisco'ya gittiğim bütün güzellikleri benimle paylaşmak isteyen adam değildi. Aynı şehirde yaşamıza rağmen birlikte hiç bir şey keşfetmiyorduk. Diğer yandan birlikte çok iyi muhabbet ediyorduk, gün içinde on dakika kadar telefonda konuştuğumuzda veya buluşup sahilde yürüyüş yaptığımızda bütün ruh halimiz değişiyor, sesimiz cıvıldamaya başlıyordu. Bu yüzden bekledim. Yeni taşındı, bir alışsın dedim. İş ile ilgili sorunları var, onlar bir yoluna girsin, dedim. Bekledim. Bekledim. Bekledim. Kendimi ona motive tutarak bekledim. Bir noktadan sonra huysuzlaşmaya başladım. Tek taraflı motivasyonumu sürdüremez hale geldim. O benim kendimi ifade etme çabalarımı, aramızdakileri isimlendirme, bir boyut üste taşıma çabası olarak görüp rahatsız olmaya başladı. Benimse içten içe istediğim tek şey tanıştığım, bayıldığım adam olmasıydı. Bana zaman ayırması, koklayarak öpmesi, hayatındaki güzellikleri benimle yaşamayı arzulaması...



İşte bundan iki ay kadar önce aslında bunun olmayacağını anlamış ve gerçekten mutsuz olmaya başlamıştım. Ama birlikte iyi vakit geçirdiğimiz için ve o İstanbul'daki hayatını yoluna koyduğunda her şeyin yoluna gireceği ihtimalini kaybetmek istemedeğim için beklemeye de devam ediyordum. İşte, Level Up'ta oturmuş, bunları konuşuyorduk. O gün Level Up'ın sahibesi Melis "Serdar ile tanışmalısın. Sana çok iyi gelecek." demişti.

Ben Serdar Prem'i takibe aldım; ama katılabileceğim hiç bir etkinlik yapmıyordu o günlerde. Hayat bu ya, tam "O"nunla ciddi bir kavga edip de "Ben bu şekilde devam edemeyeceğim. Mutsuz oluyorum." dediğim ve hayatımda büyük bir değişiklik yaparak yepyeni bir işe başladığım hafta, Serdar Prem "Aşk ve Denge Yogası" modülünün başlayacağını duyurdu. Bir işaret olarak algıladım ve hemen kaydoldum. Nerede yapılacağını bile bilmiyordum. Ve derslerin yapılacağı "aşkhane" benim evime 60 metre uzaklıkta bir yer çıktı.

Daha önce biraz yoga yapmış biri olarak, ilk derste az çok neler yapacağımızı tahmin edebiliyordum. Ama harika biçimde yanıldım. Saatlerce dans ettik! Kundalini enerjimizi çıkardık ve ben gerçekten göğüs kafesimin önünde bir güneş olduğunu hissettim. İkinci derste endoskopi ağızlığı kullanarak nefes çalışması yaptık. Nefes alıp vererek kafayı bulabileceğinizi biliyor musunuz? Ben o akşam öğrendim. 



Derslerden sonra kendimi o kadar iyi hissediyordum ki, harika şeyler oluyordu. Yıllardır konuşmadığım, çok sevdiğim ama uzun zamandır denk gelmediğim kendisi harika, kelimeleri harika bir insandan: "Sen ne güzel kadınsın. Ne güzel ruhun var. Seviyorum seni. Dünyanın öbür uçlarında olsak da severim. Bir tanesin. İyicil. İyi kalpli. Taş gibi. Mis ruhlu. Rengarenk. Ferah." diye bir mesaj aldım. Enerjiye inancım yüze katlandı.

"Ben mi uyduruyorum, gerçekten hayatıma somut bir etkisi var mı?" diye merak ederek bir test yaptım. Dersten çıkmış, bütün enerjilerimi toplamışken, bir video yükledim instagram'a. Bir saat içinde onlarca direkt mesaj yağdı. Mesajların ortak noktası şuydu, yaptığım şeyin ne olduğunu bilmiyorlardı, ama harika hissettiriyordu.

Böylelikle ben bu "Aşk ve Denge Yogası"na sardım. Hatta o kadar ki Serdar artık, "Sana buraya bir yatak atacağım kenara." diye takılıyor bana, sürekli oralardayım.

Bu hafta bir akşam, "O"ndan upuzun bir mail aldım. Benim gözümdeki parıltıyı, enerjimi ne kadar sevdiğini satırlarca anlatıyordu. Durup durduk yerde böyle bir mail atmasının bir sebebi olmalıydı, sevgi açıklamalarını hızlıca okuyarak, "saadede gelelim" kısmına indim. Bir başkasıyla görüşmeye başladığını açıklıyordu. Önce öfkelendim. Egom delice merak etti: "Ne zamandan beri?" Böylelikle her şey anlam kazanacaktı çünkü, kendimi temize çekecektim. Her şeyin bozulması benim yüzümden değilmiş, diyebilecektim gönül rahatlığıyla. Çünkü hayatıma giren her adam, hayatımda olma arzusuyla egomu belki de gereğinden fazla büyütmüştü. Hep arzulanan ve istenen olmaya alışmışken, şimdi egom kuduruyordu. Aynı zamanda içten biçimde üzüldüm, bir şeylerin bitmesine değil, çoktan bitmişti zaten, aramızda sandığım kadar olağanüstü bir şey olmadığı ile yüzleştiğim için...

Sonra gözlerimi kapattım. Yogadan öğrendiğim her şeyi aklımdan geçirdim. "Hislerini bastırma, takip et, tanıklık et, anlamaya çalış." Öfkelerimi, hayal kırıklıklarımı, mutsuzluklarımı, egomu izledim. Bastırmadım, yok saymadım, sorgulamadım. Sadece izledim. Sonra kalktım yogaya gittim, dans ettim, nefes çalıştım, hayatımın en derin uykularından birini bir yoga matı üzerinde, gözümde lavanta kesesiyle uyudum. 

Ve uyanıp oradan çıktığımda her şey çok netti: Ben bir adama değil, o adamın bana kurdurttuğu hayallere tutulmuştum. Ve o hayaller aslında aylardır gerçekleşmiyordu. Karşımda gerçekten olan kişi ise, bana hiç bir şey vermiyor ve enerjimden faydalanıyor ve bunu başka yerlere akıtıyordu. İyi bir şey yaptığını sanarak yazdığı upuzun mail bile bunun ispatı gibiydi. Tantranın temeline göre ise, erkek kadını beslemeli ve kadına iyi bakmalı. Çünkü kadın, dişil enerjidir, yaratıcıdır, berekettir. Erkek kadına ne kadar iyi bakarsa, bu karşılıklı ve coşkulu bir enerji akışına dönüşüp, iki kişiyi harikalaştırabilir.  




Bütün bu sürecin sonunda, "Söylenmesi ve konuşulması gereken şeyler var, onları da zamanla konuşuruz. Gerçekten seni hiç bir zaman üzmek istemedim, hatta üzmemek için her türlü özeni kendi çapımda göstermeye çalıştım. Çünkü senin üzülmen, beni üzer. Yazdıkça veda konuşması gibi geliyor. Hoşuma gitmedi." diye bir mesaj attı. Baktım, gülümsedim. Konuşulması gereken hiç bir şey yoktu, ben kendi içimde bütün boşlukları doldurmuştum. Üzmemek farklı bir şeydi, çok pasif bir şeydi. Oysa ki mutlu etmesi ve bunu hayatındaki bir şeylerden fedakarlık ederek değil, çaba harcamadan, içinden gelerek yapıyor olmasını arzulardım. "Zaten bir veda konuşması bence. Belki de söylenmesi ve konuşulması gereken hiçbir şey yok ve büyük saçmalıyoruz her zamanki." gibi dedim ve hayatımda bir macerayı daha kapattım. Ve öfkelenerek, o kişinin kötü yanlarını hatırlayıp kendimi soğutarak değil, yeni öğrendiğim gibi, "güzel anlar için minnettar olarak, yaşattığı deneyimleri kabullenerek."

Aşk ve denge yogası, benim bazı şeylere yaklaşımımı ve bakışımı büyük ölçüde değiştirdi. İçimde dişil enerji diye çok kıymetli bir şey olduğunu keşfettirdi. Bana çok iyi geldiği için ve paylaştığım fotoğraflara "Keşke bununla ilgili bir yazı yazsan." diye yorum yapanlara cevaben bu yazıyı yazmak istedim. Merak ederseniz, haftada bir gün mum ışıkları ile aydınlanan bir çemberin etrafında oturup, canımızın istediği konulardan sohbet ediyoruz. Ortamı deneyimlemek, Serdar ile tanışmak isterseniz, çarşamba akşamları 20:00'de yapılan bu sohbet tamamen ücretsiz. Bu hafta çarşamba şarabımla birlikte orada olacağım. Merak ederseniz, detaylar için bana yazabilirsiniz. Bu vesileyle tanışmış da oluruz hem. :)

Aşkla kalın!

Bu aralar harika şarkılarla günlerimi renklendiren bir adam sayesinde keşfettiğim ve her gün dinlediğim şu şarkıyı da paylaşmadan geçemeyeceğim:




Dip Not: Aşk ve denge yogasından bahsederken, kalpli bir şeylerden daha iyi görsel gelmedi aklıma. :) Balonların olduğu geceden ayrıca bahsederim. En kısa zamanda :)

08 Şubat 2016

Tinderella - 1: Şarjım bitiyor, adamlar bitmiyor.

Cuma akşamı kızlarla bende buluşup biraz sohbet ettikten sonra dışarı çıkmaya niyetliyiz; ama dışarıda şakır şakır yağmur yağdığı için bir türlü çıkasımız gelmiyor. Evde koltukta yayılıyor, bira içip fıstık yiyerek sohbet ediyoruz. Konu her zaman olduğu gibi, erkeklere geliyor. O gün haberdar olduğum erkek sepeti'ni gösteriyorum kızlara.

Bir arkadaşım "İyi bundan sonra yeni işe başlayanlara, doğum günü olanlara abidik gubidik çubuğa geçirilmiş meyve yerine, elinde balonlarla az giyinmiş yakışıklı adam yollayalım." diyor. Fikre çok gülüyoruz. Geyik uzadıkça leşleşiyor, kahkahalar yükseliyor.


Başka bir arkadaşım diyor ki, "Tinder candır. Ben çok ekmeğini yedim Tinder'ın."


Hala içindeki romantizmi öldürememiş, markette çarpışmalara, kitapçıda aynı kitaba uzanmalara filan inanan gelenekselci ben, burun kıvırıyorum direk. "Ya bana öyle aplikasyonları çok çaresiz, çok vasat  insanlar kullanırmış gibi geliyor." diye itiraz ediyorum.


"Yanılıyorsunuz, dışarıda tanışabileceğimden çok daha iyi adamlarla tanışıyorum." diyor ve telefonundan bir kaç fotoğraf gösteriyor, gerçekten yakışıklı adamlar. Muhabbetleri anlatıyor, kulağa eğlenceli geliyor. Adamlar ayrıca gayet kariyerli, iyi okullardan mezun olmuş tipler.


"O zaman yüklüyorum." diyorum. Birlikte profilimi oluşturuyoruz. Ben saf saf bakınırken soruyorum. "Bu maviler çerçeveliler ne? Aktif kullananlar mı?" Gülüyorlar. Onlar bana süper like yollayanlarmış.


Benim gibi bilmeyenler varsa, özetleyeyim, bilenler bu paragrafı pas geçebilir. Profilinizi oluşturduktan sonra, yaş aralığı ve ne kadar yakınınızdakileri göstersin diye bir kilometre aralığı seçiyorsunuz. Sonra ekranınıza bu seçtiğiniz kriterlere uygun adamlar düşüyor. Fotoğrafı sol tarafa atarsanız beğenmedim, sağa atarsanız beğendim anlamına geliyor. Beğendiğiniz adamlar, beğendiğinizi görmüyor. Ancak iki taraf da birbirini beğenmişse, mesajlaşma kısmı açılıyor. Yani sizin ilgilenmediğiniz birisi de sizi mesaj atarak darlayamıyor. Çok beğendiyseniz, yukarı doğru attığınızda "super like" oluyor. Onu karşı taraf görebiliyor.


Kızlar gidiyor, ben Tinder'a gömülüyorum. İlk bir kaç dakika herkesi inceliyorum. Tek tek fotoğraflarına bakıyorum, profillerine yazdıklarını okuyorum filan. Gerçekten ne ararsan var. Hani ilk bakışta "korkunç aman" diyeceğim tipler de var. İlk fotoğrafı çok güzel olup, ikinci veya üçüncü fotoğrafa bakınca, inanılmaz kıro detayları fark edilenler de var. Ama gerçekten gayet yakışıklı, iyi işlerde çalışan, esprili profiller yazmış hoş adamlar da azımsanamayacak kadar çok.


Özetle ne ararsan var. Bütün meslekler, bütün tipler, bütün tarzlar. Yakından tanıyıp çok sevdiğim arkadaşlarım da var, şirketten tanıdığım insanlar da, çok yakın arkadaşlarımın eski sevgilileri de...


Şarjım bitiyor, adamlar bitmiyor. Sonu yok. Hiç bitmeyen bir erkek yığını, parmağının ucunda.


Olaya oldukça deneysel yaklaşıyorum ya, beğendiğim beş adamı sağa atıyorum. Sonra da yatıp uyuyorum.


Sabah uyanıyorum, kahvemi içerken telefonumu şarja takıp Tinder açıyorum.




Bir süre sonra sırf sola atmak bile inanılmaz keyif vermeye başlıyor. "Biz erkekler için üzülüyoruz bir de! Baksana sonsuz bir kaynak var dışarıda." diye düşünmeye başlıyorum. Kimseyle görüşmesen, konuşmasan bile, bakıp sola atmak inanılmaz bir özgüven ve mutluluk veriyor.


Bir süre sonra otomatiğe bağlamış halde, sürekli sola atıp duruyorum. Sonu gelecek mi diye merak ediyorum. Sol sol sol sol sol sol takılırken, tam yine bir fotoğrafı sola atarken, kalakalıyorum: "O" karşımda duruyor, klasik papyonlu fotoğrafıyla. O kadar sonsuz kaynak, o kadar şımartıyor ki, neredeyse "O"nu bile sola atacaktım. Son bir hamle ile durduruyorum, tabii ki "O"nun yeri ayrı, hemen sağa atıyorum.


O anda fark ediyorum ki, dışarıda bir yerde karşılaşsam oldukça ilgimi çekecek adamları bile sola atıp geçiyorum. Üstelik evde darmadağınık saçlarımla, üstümde pijamamla oldukça saçma görünürken, cillop adamları "beğenmeme" ukalılığı yapabiliyorum. Harika bir his!


Sonu yok. Hiç bitmeyen bir erkek yığını.


Üstümü giyinip evden çıkıyorum. Çok sevdiğim bir kız arkadaşım ile buluşacağız, Cihangir'den canım eski komşum da bu civarlardayız, onu da çağırıyorum. İkisi daha önceden Tinder'dan tanışıyor çıkıyor mu?! Bir kız, bir erkek tarafı bulmuşum, tabii ki gündemimiz Tinder.


Hem çok komik, hem çok romantik anılarını dinliyorum. Komşucumun telefonunu alıp, erkek açısından kızlara bakıyorum. Kızlar sayıca erkeklere kıyasla çok az, birkaç tanesini sağa sola atınca bitiveriyorlar. Halbuki ne kadar azmetsem de, erkeklerde sonunu ben henüz göremedim. Ayrıca, bir erkeği sağa attığınızda, sohbet etmeme ihtimaliniz yok. Çünkü kadın sayısı o kadar az ki, o adam zaten çoktan beğenmiş oluyor veya birkaç dakika sonra beğeniyor. Yani özetle çok erkeksi bir uygulama gibi görünse de, kadınlar on sıfır filan önde.


"Ben çok önyargılıydım bu uygulamaya." diye açıklıyorum.


Komşucum itiraz ediyor. "Anlamıyorum bu önyargıyı. Ciddi bir ilişkisi olmayan ve evli olmayan adamların hepsi bunu kullanıyor zaten. Bana tek bir erkek gösteremezsin bekar olup Tinder kullanmayan." diyor.

Kız arkadaşım ekleme yapıyor. "Evli ve ilişkisi olan adamlar da var ayrıca." diyor.
Özetle sokaktaki herkesin bu mecrada olduğunu öğreniyorum.

Ben sürekli elimde telefon, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle birkaç adamla sohbet ediyorum. Bütün gün yelkende olduğu için yorgunluktan ölüp, cumartesi fena dağıtma arzusu içinde olan da var;   köpeğini sevip viskisini içip akşam hangi filmi izlesem diye düşünen de; çok keyifli tinder maceralarını benim gibi bir acemiyle paylaşan da... Oldukça keyifli sohbet ediyoruz, geyik yapıyoruz.


Bizimkiler takılıyor bana, "Kızım ne o öyle, günlerce mesajlaşacak mısın bu adamlarla? Böyle bir şey değil bu." diye.


Bence mesajlaşmak gayet eğlenceli, üstelik karşımdaki adamlar da oldukça temkinli. "Akşam ne yapacaksın?" diye sorduktan sonra, "Korkma hemen yanına damlayacak bir yamyam değilim, hatta bir adım ötesi fular takacak adamım." gibi esprili açıklamalar yapıyorlar.


O beni arıyor, Tinder'da görmüş. "Super like yolla bana." diye tuttuyorum. 24 saatte bir tane yollayabiliyormuş. "Tabii ki bana yollayacaksın bugünkü hakkını." diyorum. Geyik yapıp, çok eğleniyoruz.




Gece iki kız, iki erkek, Efendi'de oturmuş kokteyllerimizi içip, Tinder hakkında konuşurken, sosyal bir deney yapmaya karar veriyoruz. Bir mekanda kızların kendileri ile tanışmak isteyen erkeklere tepkileri ile tam tersini test edeceğiz. Kendimize test için bir kadın ve erkek seçmeye çalışıyoruz. Tinder'daki o sonsuz seçeneklere alışınca, bir mekandaki sınırlı sayıda insan arasından bir tane bile, şöyle hoş bir adam veya kız bulamıyoruz. Çalan m
üziklerin keyfini çıkarmaya başlıyoruz.





Bu uygulamayla hayatınızın aşkını bulabilirsiniz diyemem; ama kesinlikle harika insanlarla tanışıp, güzel anlar paylaşabilirsiniz. 

Ve ben Tinder'dan harika bir şey öğrendim. Daha güzel, daha yakışıklı, daha daha daha'nın sonu yok. Her zaman "daha iyi"si var ve bunu kovalamak çok tüketici bir şey. Daha iyi, daha yakışıklı, daha bilmem ne olmak zorunda değil. "Kiminle mutlusunuz?" Asıl soru bu. Birlikte mutlu olduğunuz birisi yoksa, eğlenmenize bakın.

Dip Not: Tabii ki sosyal çözümlemeler, maceralar ve değerlendirmelerle devamı çoook yakında!

04 Şubat 2016

3B: Boris, Balat, Banksy

Yatağa yattığımda hava aydınlanmak üzere ve ertesi gün için 3B planımız var: Boris, Balat, Bansky. 

Pazar sabahları erkenden babam bana kahvaltıya geliyor, kapı zilinin çalmasıyla uyanıyorum. Nasıl olsa sabah babamın gemesiyle uyanırım diye düşünerek alarm kurmuyorum.

Gözümü açtığımda saat 11:30!! Babam gelmeyeceğini söyleyen bir mesaj atmış. Kızlar benden haber bekliyorlar, kaçta Boris'e gidelim diye. Telefonu duymayacağım kadar baygın uyumuşum.

"Fena uyumuşum" diyorum, "15 dakikaya evden çıkarım."

"Çüşş, jet lag olacaksın." diye takılıyorlar bana. 



Gerçekten de 15 dakika sonra, elimde gözlerimi açık tutabilmek için kocaman bir bardak kahve ile evden çıkıyorum. İlk istikamet Boris. Bal kaymağını çok methettikleri, Yenikapı'daki kahvaltıcı. 

Gelgelelim tam nerde olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. 

Taksici abi "Beşiktaş'ta kahvaltıcı yok mu ki, Yenikapı'ya sadece kahvaltı için mi gidiyorsunuz?" diye soruyor şaşkınlıkla. "Bal kaymağı çok iyiymiş." diyorum. 

Dikiz aynasından beni on beş dakika kadar şaşkınlıkla süzüyor. Gözü omzumda asılı kameraya takılıyor. "Haa iş için gidiyorsunuz, gazeteci misiniz?" oluyor ikinci sorusu. 


İçimden "Bir adam için San Francisco'ya gitmişliğim var, bal kaymak için Yenikapı'ya mı gitmeyeceğim?" diyorum. Dışımdan ise, "Yok, gazeteci değilim. İş için de değil, kahvaltı etmek için gidiyorum." diyorum.


Taksici abi dikiz aynasından beni süzerek anlam vermeye çalışırken, ben haritadan adresi bulup yolu tarif ediyorum. Tam Boris'in sokağa girecekken, bir araba yolu kapatmış, giremiyoruz. 


"İsterseniz siz beklemeyin, ben yürürüm buradan." diyorum. "Yok yok, ben merak ettim gittiğiniz yeri." diyor. 

Oldukça salaş ve sıradan görünen Boris'in önüne geldiğimizde "Burası mı, emin misiniz?" diye teyit etme ihtiyacı duyuyor. "Evet evet." diyorum. 

Beşiktaş'tan kalkıp oraya kahvaltıya gelmem, o kadar anlamsız geliyor ki taksiciye, işi gücü kalmamış bir deli olduğumu düşündüğünü anlayabiliyorum. 


"Bacım, sen nolur nolmaz, akşama kadar oyalanma buralarda." diye uyarıyor beni. "Merak etme abi." diyip kahkahalar atarak iniyorum taksiden.

Sevgili Buket içeride beni bekliyor. Su bardağında çaylarımızı içerek, kahvaltımızı ediyoruz.






Beşiktaş'tan kalkıp sırf kahvaltı etmek için buraya gelmeye gerek yok; ama başka bir planla kombinlendiğinde gerçekten oldukça leziz bir kahvaltı etmek için çok iyi bir adres Boris. Özellikle kavurma ve bal kaymak leziz.





Oradan çıkışta Yenikapı'nın yeni kahvecisi No:11'in yolunu tutuyoruz; ama kapalı. Bence en açık olması gereken gün pazar. Kapalı olması saçma. Kahvemizi içmek için Balat'a Coffee Department'a yol alıyoruz. 

Kahvemizi içerken, Vintage İstanbul'un çok tatlı sahibesi Özge ile karşılaşıyoruz. Yine burada tanışmıştık; ama bir türlü butiğini ziyaret etmeye fırsatımız olmamıştı. Kahvelerimizi içtikten sonra, semtin dünya tatllısı köpeği Latte önderliğinde yürümeye başlıyoruz. Nasıl akıllı bir köpek, Özge'yi görünce istikametin Vintage İstanbul olduğunu hemen anlıyor, önden gitmeye başlıyor, arada sırada arkasını dönüp bizi kontrol ediyor.



Vintage İstanbul, adından da anlaşılacağı üzere bir vintage butik. Şehirdeki onlarca versiyonundan ayrılan iki tarafı var: Birincisi burada gerçekten "giyilebilir" ve "kullanılabilir" parçalar satılıyor. İkincisi de fiyatlandırma parçalarla oldukça orantılı. Vintage butiklere girip de giyebileceğiniz hiç bir şey bulamıyorsanız veya beğendiğiniz her şeyin afaki fiyatlara olmasından sıkıldıysanız buraya mutlaka yolunuzu düşürün derim. Özellikle de herkesten farklı ve özgün parçalar giymeyi sevenlerdenseniz...



Vintage İstanbul'dan çok içimize sinen birkaç parça aldıktan sonra, Karaköy'de Global'in içinde kurulan The Art of Banksy sergisine gidiyoruz. Sokak sanatının ilahları arasında yer alan Banksy'nin eserleri tuvallere basılmış ve burada sergileniyor. Londra metro durağı uyarlamaları, Banksy eserlerinin basıldığı şekerlerle dolu şekerci dükkanı gibi, şehir ruhu yaratan düzenleme oldukça keyifli.






Özetle, serginin düzenlemesi ve sergilenenler çok keyifli ve muhtemelen daha önce görmediğiniz bazı eserleri burada keşfedebilirsiniz. Sadece bence o kadar sponsora rağmen, serginin giriş ücretinin 40 TL olması biraz abartılı. Eleştirebileceğim tek şey bu.

Günler uzamaya, havalar ısınmaya başlamışken, şehirdeki harika şeylerin peşine düşmeyi unutmadan kalın!




Pinterest'im

Instagram'ım