ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2015

Geçen haftadan notlar: La Gioia, 7, Filmekimi, Cuma Pervasızlığı, Galata Butikleri, Karaköy Gümrük, Albüm

Gündüz Vassaf'ın cümlesi takılıyor gözüme, "Gündüzlerin rasyonel insanı, zevki sefa peşinde koşan insanla yer değiştirir geceleri. Yaşamın anlamı gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam gecenin konusudur."

Gülüyorum, bu aralar biraz fazla sorgulamaya başlamam bundan galiba. Gecelerim her zamankinden uzun bu aralar...




Bir önceki hafta ile yeni haftanın başlangıcı arasında hiçbir sınır, çizgi, uyku molası yok. Pazar gecesi Adana'dan geliyorum, duşumu alıyorum, ojelerimi değiştiriyorum, ertesi günkü kıyafetlerimi hazırlayıp yeniden evden çıkıyorum. Pazartesi sabah 6:00'da istikametim Ankara. 





Ankara'daki işlerimi hallettikten sonra, geç bir öğle yemeği için Tahran Caddesi üzerinde, Beymen'in altında bulunan La Gioia'nın yolunu tutuyorum. Vücudumu uykusuz bırakmışken, en azından sağlıklı beslenerek dengeyi sağlamak için armut ve kuru üzüm ile hazırlanan detox active ve kinoa salatası siparişi veriyorum. 

La Gioia'yı hem ortamı, hem inanılmaz ilgili personeli, hem sunum ve hem de lezzet bakımından ile oldukça seviyorum. İstanbul'daki House Cafe ve Big Chefs ile aynı sınıfta kabul edilebilecek bu mekan, bunlardan çok daha mutlu edici. O yüzden Ankara'ya yolunuz düşerse listenizde bulunsun derim. 



Dönüş saatine kadar ve dönüş yolunda gözlerimi açık tutabilmek için,bütün kadın dergilerini topluyor, kendime biraz daha iyi bakmak konusunda gaza gelerek ve bununla ironik biçimde bol bol kafein tüketerek günü kapatıyorum. 





Salı günü bütün gün ofiste çalıştıktan sonra, artık yorgunluktan bitmiş bir haldeyim. Eve geliyorum, ortalığı toplarken elime bir roman geçiyor. Kapağı hiç benim kitapçıda gözüme kestirip alacağım albeniye sahip değil, o yüzden mutlaka birinin tavsiyesi üzerine almış olmalıyım. Ama kimin tavsiye ettiğini hatırlayamıyorum. Uzanıp okumaya başlıyorum. Sandığımdan daha hızlı içine alıyor beni.




Başkahramanımız Hakan, akademisyen bir genç. Aralarında çok esprili şakalaşmaları olan babası ile birlikte yaşıyor. Bir gün bir kitap almak için sahafa giriyor, Yağmur ile yolu kesişiyor. Klasik bir aşk hikayesine dönüşecekmiş gibi akarken yazar önce karşımıza çıkış amacı kaşığı sol elle tutmayı yaygınlaştırmak olan Kronk dinini, sonra bu dinin peygamberi olarak kendisini çıkarıyor. 

Hem dilinin cüretkarlığı, hem kurgusu alıştığımız romanlardan o kadar farklı ki, okurken arka kapaktaki "ilk kez yayımlandığı 1992'den bu yana, alçakgönüllü bir kült roman statüsünü haklı gösterebilecek bir meraklı kitlesi oldu" açıklamasına hak veriyorum. Roman bittiğinde, önce sevip sevmediğime karar veremiyorum; sonra da kesinlikle iyi olduğuna karar verip Cem Akaş'ın başka kitaplarını sipariş ediyorum. Akıcı dilli, farklı ve sürprizli bir roman okumak isteyenlere de şiddetle tavsiye ederim.

Kitaptan sevdiğim birkaç cümle:

Bizim istediğimiz doğru bildiğimizi kendimize kabul ettirmek değil ki, yalnızca farklı olma hakkına sahip olmak istiyoruz.

Kızma be oğlum, hayatın ciddi bir şey olduğunu gösteren tek bir ciddi kanıt yok ortada.

Neler konuştuklarını duymuyoruz, ama sormaya çekindiğimiz her şeyi öğreniyoruz: birbirlerini seviyorlar.

Durmadan soruyorsunuz kendinize birbirinize neden niçin yaşıyorum ben. Aferim sorun sorun bakalım, oysa bu kadar duman altı olmaya ne gerek var. Siz yaşıyorsunuz çünkü vaktiyle babanız ananınızı bir güzel sikti. Yalanım varsa söyleyin. Bunu bile bile hala yaşamda anlam aramak, yaş amda anlam aramakla birdir. Arıyorsanız ben ne yapabilirim. 

Ve "İlişki, il-İŞ-ki değildir. Fazla mesai ücrete tabi değildir. Görev bilincinizi götünüze sokunuz." cümlesini içeren ilişki manifestosu:



( Cem Akaş, 7, Okyan Us Yayın, 239 sayfa) 

Çarşamba günü iş çıkışı istikametim Şaşkınbakkal. Tanıştığımız günden beri, ne zaman birlikte vakit geçirme fırsatı bulsam, kahkahalara boğulduğum, sevgili Ersu ve Sheldon, Avusturalya'ya geri taşınma kararı aldıklarından evlerini boşaltmadan önce bir veda yapıyoruz. 

Her zamanki gibi bol kahkahalı bir gece geçiriyoruz, içim bir yandan buruluyor onları bu kadar çok göremeyeceğim için, bir yandan onlar adına ve benim Avusturalya'ya gitme bahanem olmasına seviniyorum. Duygusallaşarak bitiriyoruz geceyi. 




Gerçekten hayatımda en şanslı olduğum konunun bu olduğunu düşünüyorum: yolumun bu kadar harika insanlarla kesişmesi....

Perşembe sabahı, her zamankinden iki saat erken kalkıyorum. Büyük bir motivasyonum var erken uyanmak için: filmekimi biletleri lale kart için satışa açılıyor ve benim filmlere göz atıp hangilerini izleyeceğimi seçmem lazım.

Fakültede okurken, devam mecburiyetim olmadığından, bazı günler uzun bir uyku çekip, yatak tembelliği yaptıktan sonra, Taksim'e çıkardım. Alkazar Sineması'nda bomboş salonda bir Avrupa filmi seyreder, kitapçıları dolaşır, sonra birileri ile buluşup Nevizade'de bira içer veya eve gelip yazılar yazardım. Film festivali varsa, kapıdaki sıralara girer, içerdeki filmin ne olduğunu bile bilmeden, yer bulduğum her filmi izlerdim. Aylak, acelesiz, plansız, her şeye fazlasıyla zamanım olan, çok fazla film izleyip, çok fazla kitap okuduğum günlerdi. 

Artık bütün filmlere online olarak ulaşmak mümkün olsa da, film festivallerini çok sevenlerden ve hiç kaçırmayanlardanım. Çünkü bana o ruhu ve o günlerimi hatırlatıyor. İstanbul'a taşındığım 2004 yılından beri aksatmadığım tek alışkanlık olarak varlığını sürdürüyor.

O yüzden hatırlatmayı görev bilirim, atladıysanız filmekimi 3 Ekim'de başlıyor. 

Cuma günü, iş çıkışında Eftelya Balık'tayım. Leziz mezelere göbek rakısı eşlik ediyor. Karşımda oturan adamın hem harika hikayeleri var, hem de kendisi gerçekten uzun zamandır tanıştığım en değişik karakterlerden biri. Önümdeki deftere bir Dünya haritası çizip, seç bir yeri diyor. Hayat beni yine seyahatlerle sınıyor.

Saat 10:00'da evde olmaya söz vermiştim, o sırada saat 10:30 olmuş bile, yogitam arıyor "Nerdesin? Çabuk gel." diye.




Gecenin devamı 'cici eşim' Gizem ile tamamen spontane biçimde Colonie, Unter, Parantez şeklinde akıyor. Kahkahalar, sohbetler, saçmalıklar birbirine karışıyor, en sevdiğimiz ruh halimiz geri dönüyor, gece çok uzuyor.

Cumartesi gözlerimi açıyorum. Salonun ortasına gelişigüzel atılmış yüksek topuklu ayakkabılarıma takılıyor gözüm. Kendimi iyi hissettiren bir kare: Kadınsı, pervasız ve üzerinde düşünülmemiş...

Bu blog sayesinde tanıdığım, bu seneki Roma ve Belgrad seyahatlerimden önce bana harika tavsiyeler vermiş Buket ile buluşuyoruz. Kendime anneannemi hatırlatacak bir takı almaya niyetlendiğimi okuyunca, bana bir takıcı tavsiye etmişti, birlikte gitmeye bir de kahve içmeye karar vermiştik.



Asmalımescit'te buluşuyoruz, ilk durağımız Petra Pera oluyor. Özellikle pastel tonları, heykel gibi yüzükleri, kimsede olmayan parçaları ve doğal taşları seviyorsanız buraya yolunuzu düşürmelisiniz. 

Sonra Galata'ya iniyoruz. Nihan Buruk'un defilelerinde kullandığı parçaların satıldığı NIAN'da her şeyden tek bir tane var. Yani bunun bir büyük veya küçük bedeni var mı diye soramıyorsunuz, şanslıysanız ve beğendiğiniz parça üstünüze olursa, gayet uygun fiyata tasarım bir parça kapmış oluyorsunuz. Ben o gün şanslı günümdeyim, beğendiğim beyaz elbiselerden birini deniyorum ve cuk diye üstüme oturuyor. Mağazada çalışanlar da en az benim kadar seviniyor: Sonunda bu elbise birine oldu, diyorlar.

Buket sayesinde yaptığım üçüncü keşif, yine Buket sayesinde ilk defa içeri girdiğim Yasemin Özeri'nin mağazası oluyor. Satılan parçaların dokuları ve kesimleri harika, düz renk gömlek ve elbiselerle dolu odalar var. İçerideki her parçaya bayılıyorum, özellikle sonbaharda sık sık yolumu düşereceğimden emin olduğum bir mağaza burası. 

(Aşağıdaki fotoğrafta boynumdaki kolye ve bileklik Petra Pera'dan, önümdeki elbise NIAN'dan.)



Keşiflerden sonra, harika ganimetler toplamış ve oldukça keyif almış olduğum için, Buket'i bir blog yazmaya ikna edip, bütün bu tavsiyeleri daha fazla kişiye ulaştırmasını sağlamak var aklımda; ama çok başarılı olduğum ne yazık ki söylenemez. 

İkimizin de henüz gitmeye fırsat bulamadığı Karaköy Gümrük'e oturuyoruz. Karaköy'ün popülerliği sonucunda, her geçen gün burada yeni bir yerler açıldığı ve malesef pek çoğunun çok standart yemekler ve berbat bir servis ile hayal kırıklığı yaşattığı malum. Siz de bu hislere maruz kaldıysanız, kesinlikle bir sonraki istikametiniz Gümrük olsun.

Dekorasyonundaki her bir parça çok keyifli, tuvaletinden, kibritine; tabağından tabelasına kadar her şey uyumlu ve çok zevkli. Çalışanlar oldukça güler yüzlü ve ilgili. Servis bir kere olsun aksamadı, garsonu yakalamak için sohbetimizi bölüp el kol sallama çabalarına girmemize hiç gerek kalmadı. 




Yerel lezzetlerde kalmaya karar vermişler, mutfağına bonfile, parmesan ve somon sokmamak konusunda kararlılar. Başlangıç olarak aldığımız bazlama üstü karides ile leziz bir açılış yaptıktan sonra yediğimiz ana yemekler de gerçekten leziz.





Keyfli bir hayal sohbeti ile bir şişe şarabı devirdiğimiz sırada, Karaköy'de olmanın avantajı ile çok tatlı bir karşılaşma yaşıyoruz, masamız bir anda kalabalıklaşıyor, dedikodunun dibine vuruyoruz.


Oradan kalktıktan sonra, inanılmaz eğlenceli bir haftasonu geçirdiğim, bir zamanların Mr. Prozac'i ve onun arkadaşları ile buluşuyorum. İstikametimiz Club Albüm. Ben gündüz alışverişe çıktığım kıyafetlerleyim ve ortamdaki en spor insanım. Hemen Mr. Prozac'e yapışıp, "Beni tuvalete götür." diyorum ve aldığım elbiseyi giyiyorum. Çeşme'de çok iyi pratik yapmışım, hemen hemen bütün şarkılara hakimim, avaz avaz eşlik ederek tam bir gurur tablosu oluyorum :))) Cinler devriliyor, gözler kayıyor, danslar güzelleşiyor.



Pazar gününe oldukça geç başlıyorum. Mailleri cevaplamak, çamaşır yıkamak gibi rutin işlerimi hallettikten sonra, koltukta sızıp kalıyorum. Uykumun arasında telefonumda O'ndan "I'm back" mesajını görünce kendime geliyorum. Üstüme bir şeyler geçirip hemen evden çıkıyor, kendimi O'nun kollarına atıyorum. Bu adam, bana uzun zamandır hissetmediğim güzellikte şeyler hissettiriyor ve yaşatıyor. 

Hala California'daki muhteşem maceralarımızı yazmaya fırsat bulamamış olsam da, O artık İstanbul'da. 

Bu, bana o kadar gerçek dışı geliyor ki... İstanbul'da geçirdiğimiz günlerde O'nun San Francisco'ya dönecek olması nedeniyle sınırlı zamanımız vardı; sonra ben oraya gittiğimde İstanbul'a dönüş tarihim belliydi. Hep, birlikte geçirebileceğimiz zamanların bir sonu vardı. Şimdi onunla aynı şehirde olmamız ve aramızda saat farkı kalmaması ancak hayalini kurabileceğim kadar harika bir şey olmasına rağmen, o kadar inanamıyorum ki, bu gelişmenin gerektirdiği kadar sevinemiyorum bile. Sadece onu yeniden gördüğüm için mutluyum. İstanbul'da olduğunu benimsemek için, zamana ihtiyacım var. Onunla güzel zamanlara...

Ve bir hafta daha bitiyor, daha güzelleri başlamak üzere...

22 Aralık 2013

Adana ve Ankara kaçamakları ve notları

Kalemim hayatımın oldukça gerisinden geliyor. Çünkü her gün mutlaka iş dışında geçen saatlerimde film izliyorum, değişik bir restoranda yemek yiyorum, bir şeyler okuyorum veya bir yerlere gidiyorum ama her gün yazamıyorum. Bütün bu İtalya macerasından sonra, bir düğün, bir duruşma sebebiyle iki kere Adana'ya, bir sınav sebebiyle de bir kere Ankara'ya kaçtım. Hepsi kısacık bir veya iki günlük gidişlerdi; ama dolu dolu geçtiler. 

Adana benim için çok özel bir şehir, çünkü Adana'da doğdum, üniversiteye kadar da Adana'da yaşadım. Hala hayatımda olan harika insanların büyük bir kısmı ile orada tanıştım ve çok fazla hatıram var. Hala da lezzetli yemekler yemek, bakım fasıllarına girmek, Adana'ya hiç gitmemiş olanlara şehri tanıtmak gibi sebeplerle sık sık gidiyorum Adana'ya. 



İstanbul'da okuyup bir kaç sene yaşayıp pılıyı pırtıyı toplayıp Adana'ya geri dönen çok arkadaşım var. Çünkü Adana'da hayat İstanbul'a kıyasla çok rahat ve konforlu. 

Mesela ben hayatım boyunca yukarıdaki fotoğraftaki manzaraya karşı uyandığım, yemek yediğim, havuzlu bahçeli filan babamın mimarı olduğu bir sitede yaşadım. (Fotoğrafı çeken Serru'ya buradan kocaman bir teşekkür.) Sonra İstanbul'a geldim, hiç bir zaman döküntü bir evde yaşamayacak kadar şanslıydım; ama perdemi açtığımda gördüğüm tek şey başka bir apartman oldu ve şehir merkezinde yaşamayı tercih ettiğim için havuz olağan hayatımın bir parçası olmaktan çıkıp haftasonu plan yapılıp gidilen bir lükse dönüştü. 

Uzak denilen yere gitmenin bile en çok yirmi dakika sürdüğü, sabah işe gitmeden bir saat tenis oynanabilen, oturma odası salonu ayrı olan evlerde yaşadıktan sonra, İstanbul çok zor bir şehir. O yüzden Adana'dan her dönüşümde, İstanbul'un keyfini ve sefasını sürenlerden biri olmama rağmen, "Bu kadar eziyet, trafik, zaman kaybı ne için? Başka şehirlerde çok daha konforlu ve rahat hayatlar sürebilirim." sorgulamasına giriyorum. 

Adana'ya bir gidişimin sebebi ilkokuldan beri çok yakın arkadaşım olan Ayşe'nin abisinin evleniyor olmasıydı. Düğünden bir gün önce gittim, İtalya'dan getirdiğimiz malzemelerle evde çok keyifli bir İtalyan gecesi yaptık. Annem princi'nin zeytinli hamurundan aldığı ilhamı pizza kenarı olarak kullandı ve getirdiğimiz mozerralalar ile nefis bir pizza çıkardı ortaya. Getirdiğimiz şaraplarla da anneannem, annem ve ben üç kuşak olarak pek keyifli bir akşam geçirdik. 




Ertesi gün Adana'ya ilk defa düğün sebebiyle gelen  Serra ve Gamze'yi havaalanından karşıladıktan sonra, benim çok sevdiğim Kebapçı Mesut'a gittik. Mesut'u çok seviyorum; çünkü hem kebabı çok güzel, hem havaalanına yakın, hem de gelen misafirlere Adana'nın modern yüzünü göstermeden önce, Hürriyet üçüncü sayfada sürekli çıkan Adana vahşet haberlerinin gerçekleştiği semti göstermek esprili oluyor.






Kebaptan sonra Adana'nın İstiklal Caddesi olan Ziyapaşa'da biraz dolandık ve ardından benim liseden beri saçımı boyattığım ve İstanbul'un meşhur kuaförlerine gittiğimde pek beğenilen röflelerimi yapan Doğan Abi'ye gittik. Düğün saç ve makyajımızı yaptırmak için... Aklınızda olsun, Adana'da ihtiyaç duyarsanız, Doğan Kuaför'deki Doğan Abi'ye selamımı söyleyip kendinizi teslim edin, Gül Abla'nın makyajına da sırtınızı yasladınız mı tamam. Ayrıca İstanbul'a kıyasla fiyatlar o kadar makul ki, kasaya geldiğinizde İstanbul'daki gibi kafanızdan aşağı kaynar sular inmiyor, kredi kartınızdan kıvılcımlar çıkmadan, güzel güzel çıkıyorsunuz dışarı.



Düğün fotoğraflarını Ayşe'den henüz teslim alamadığım için paylaşmam ne yazık ki mümkün olmuyor; ama Adana Hilton Otel'de, tarihi taş köprü manzarasına karşı çok keyifli bir düğün ile evlendirmiş olduk Zeynep ve Güver'i. Umarım bütün hayatlarında da düğünlerindeki kadar mutlu olurlar. 

Düğün fotoğrafları hala elime ulaşmadığı için, evde hazırlandıktan sonra, Hilton'a doğru yola çıkmadan çekilen bir kaç kare geliyor:





Düğün sevgili arkadaşım Ayşe'nin çabaları ile photoboot gibi detaylarla bizi eğlendirdiği gibi, uzun zamandır görmediğim bir sürü kişiyle de görüşme vesilesi oldu. Düğün bittikten sonra da ayrılmak istemeyince "Hadi bir yerlere gidelim." teklifi geldi. İstikametimiz Cazara oldu. Yıllar önce, 2009'da gittiğimde "kötü işletmecilik örneği" olarak yazdığım yazılardan birine konu olmuştu bu mekan ve o yazıya "Umarım bir dahaki sefere size aynı mekanda ne kadar eğlenebildiğimi anlatırım." diye başlamıştım. Umduğum şeyin gerçekleşmesi 2013'e kısmetmiş. Herkesin jean t-shirt takıldığı mekana, düğünden transfer tuvalet ve takımlarla giriş yaptık. Absürd kıyafetlerimiz içinde, cumartesi geceleri sahne alan, İstanbul'da artık özlediğimiz bir cover band'i dinledik. Çok iyilerdi, gerçekten de uzun zamandır eğlenmediğim kadar eğlendim orada. Adana'ya bir cumartesi yolunuz düşerse, burayı da pas geçmeyin, gidin dinleyin, eğlenin.

Sabaha karşı kahkahalar atarak dedikodu yaparken ve Cazara'dan eve dönerken, taksiyi polisin çevirmesi gibi aksiyonlardan sonra Adana'daki son günümüze uyandık. Kazım'ın meşhur muzlu sütünü içtikten sonra, James Bond'un çekildiği köprünün oralardaki mekanlardan Tahta Masa'ya gittik, sıkmalarımızı mideye indirerek kahvaltımızı ettik.



Ardından da ciğer konusunda bir efsane olan Birbiçer'de yine bir yemek molası vererek, İstanbul'a dönüş yaptık.


Adana'ya diğer gidişim de duruşma sebebiyle geçen haftaiçi oldu. Günübirlik bir gidiş olduğu için çok fazla şey yapmaya fırsat bulamadım. Ama ne zamandır kendime hiç bakmadığım için artık duruma bir müdahale etmenin zamanı geldiğine inanarak kendimi Estemania'nın kollarına bıraktım. Adana'ya yolunuz düşerse, Ziyapaşa'da olan bu bakım merkezine ve odasında minik bateri stüdyosu olan çok sevdiğim doktor Gül'e kendinizi emanet etmekten çekinmeyin, her şeyi çok özenerek ilgiyle ve hakkını teslim ederek yapıyorlar. İstanbul'da bu kadar güzel bir cilt bakımı yapan yer malesef henüz keşfedemedim.

Havaalanına giderken yine Birbiçer'e uğradım, bu sefer kuşbaşı aklımı başımdan aldı.



Ankara'ya da Mr. Feelgood ile kısacık bir kaçamak yaptık, gidişin sebebi sınavdı; ama konsept tamamen lezzet keşfine dönüştü. 



Cuma akşamı yemeğimizi Tapas'ta yedik. Burası İspanyol tapasları servis eden, ama konsept olarak biraz Hard Rock Cafe'ye benzeyen bir mekan. Yediğimiz tapaslar oldukça lezzetliydi ve sahne alan grup da çok güzel çalıyordu.

Ardından geceye devam etmek için mekan aramaya başladık, havanın soğukluğuna inat kimse eve kapanmamıştı, her taraf bıcır bıcır doluydu. Tercihimizi Random'dan yana yaptık. Menüde "Adios Mother Fucker" gibi enteresan kokteyller vardı. İçinde ne olduğunu sorduğumda "Dört beyaz" gibi muallak cevaplar aldığımdan, ben tercihimi bildiklerimden yana yaptım ve hepsi oldukça alkol cömerti hazırlanmıştı.  




Kokoreç sevdalısı Mr. Feelgood ile gecemizin kokoreççide biteceği zaten şüphesizdi. Benim kokoreç sevmemem gibi de minik bir problemimiz vardı. Profesör'e oturduk, "Midye dolma ye sen de." önerisi gelince, burun kıvırdım. Midye dolma Ege'de yenirdi, İstanbul'dakiler bile yeterince güzel değildi. Denizi olmayan şehirde midye dolma mı yiyecektim!!

Yedim hem de nasıl! Nasıl ve neden olduğunu bilmiyorum; ama Ankara'nın midye dolması İstanbul'dakinden çok güzel. Ayrıca kokoreçe alternatif, bol baharatlı domatesli biberli profko'yu da oldukça sevdim. 


  
Ertesi gün yola çıkmadan önce de Meşhur Özçelik Aspava'da karnımızı doyurduk. Ankaralılar yanlış yapmışsınız, Yıldız'a gitmeliydiniz dediler gerçi; ama ben çok beğendim. Bir kere ikram olarak patates kızartması, salata ve cacık geliyor. Yemeğiniz gelmeden ikramlarla bile doyabilirsiniz. Dürümler de lezizdi; ama bizi dondurmalı irmik tavladı asıl. 



Türkiye'deki her şehri gezip çılgınlar gibi yemek yemek bütün lezzetleri tatmak istiyorum.

Siz de özellikle Adana adreslerini bir kenara not edin derim ben, yerlisinden, defalarca denenmiş onaylanmış yerler onlar. Bir bakım ve lezzet turu için haftasonluk Adana şahane bir plan olabilir, benden söylemesi. 

Lezzetle kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım