film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2016

Romantik Egoist, Bekar Yaşam Kılavuzu, Romantik Meksikalı Los Altos

Ben yarın yine yollara düşüyorum. Tenimi artık güneşle ve denizle buluşturmamın, deniz kıyısında kabak çiçeği dolmaları eşliğinde buz gibi biralar yudumlamamın, mis kokulu aftersun kremlere bulanıp akşamüstü uykuları uyumamın, kıpkırmızı bir burunla, mini eteklerden iyi görünecek bir ten rengi ile kavuşmamın zamanı geldi. Gitmeden de size bir kaç harika tavsiye bırakıyorum:

Okuyun: Romantik Egoist - Frederic Beigbeder


(Doğan Kitap, 288 sayfa)

"İşin içinde bir kaygı, bir sihir, bir büyü olması gerekiyor, yoksa seks jimnastikten ibaret oluyor. Bu kuşkusuz, neden o kadar içtiğimizi de açıklıyor. İnsanın kalbi çarpmıyorsa, en azından başı dönmeli."


Frederic Beigbeder, hayatıma bundan yıllar önce İstanbul Film Festivali'nde izlediğim 99 Francs filmi ile girdi. Şimdi izlesem öylesine bir tutku besler miyim bilmiyorum, ama bundan on sene önce beni inanılmaz etkilemiş ve yıllarca en sevdiğim ilk üç film arasında kalmıştı.

Bu filmin uyarlandığı kitabın yazarı Frederic Beigbeder'di ve yıllar sonra yine karşıma "Romantik Egoist" gibi harika isimli bir roman ile çıktı.

Bu roman, "İnsanlar hayatıma Plaza Athenee Oteli'nin döner kapısından geçer gibi girip çıkıyor." diyen, bütün hayatını seyahat ederek ve havalı partilere katılarak geçiren bir yazarın günlüğü. Entellektüel atıflarla, modern zaman yaşamının hem harika bir eleştirisi, hem de harika bir güzellemesi.

Kah duygusuz bir çapkın olup, birlikte olduğu kadının hamile kalmasından, "Kürtajın üç hafta içinde yapılması öngörülüyor. Ne kadar karışık bir durum. Tam da göğüsleri büyümüşken benden nefret etmeye başlıyor: bundan faydalanamayacağım bile. Memelerinin ve nefretinin hacmi eş zamanlı olarak üçe katlandı." diye bahsediyor, kah aşık oluyor: "Elimi sıktı. Kolumu sıktı. Dirseğimi, pazımı, omzumu, çenemi sıktı. Ağzı gelip ağzıma kondu. Kör, sağır, dilsiz oldum. Bu an için doğmuştum."

Çok basit ve eğlenceli bir dille, harika gözlemlerle dolu bir günlük bu. Kendi günlüğünün temel konusunu "dünyanın diskotekleşmesi" olarak tanımlıyor.

Her gün yazdıkları birbirinden bağlantısız olduğu için, harika bir İstanbul içi yol kitabı. İşe giderken serviste, toplu taşımada, taksinin arka koltuğunda açın bir kaç sayfa okuyun, keyiflenin.


Kitaptan çok sevdiğim cümleler:

Aşk şuna benziyor: İnsanın birini elinden kaçırırsa hayatını elden kaçıracağını hissetmesine.

Bütün aşk girişimlerim ya çok erken ya da çok geç oluyor. Çünkü ben "seni seviyorum" lafını sadece baştan çıkarmak ya da karşı tarafın içini rahatlatmak için söylüyorum.

Dünya gözüme çok bir örnek görünüyor, çünkü havalimanlarından ve diskoteklerden başka hiçbir yere uğramıyorum. Dünyanın her yerinde fonda aynı şarkı var. Küreselleşme ilk başta müzik kanalıyla gerçekleşiyor. Dünya bir dans pisti haline geldi. Bu günlük, yeni bir olgudan bahsediyor: dünyanın diskotekleşmesi.

Kadınlar sevgililerini kocaya dönüştürmek istiyorlar. Erkekler daha iyi değiller: Onlar da metreslerini ev kadınına, dişi kaplanları anneye dönüştürüyorlar. Aşk acısı çekme korkusundan kadınlar da erkekler de farkına varmaksızın, aşk acısını can sıkıntısına tahvil etmeye çalışıyorlar.

Bir türlü tanımlayamadığım son derece bulanık bir şey istiyorum: özgür bir hayat.

Dışarı belamı aramaya çıkıyorum, çünkü evimde fazlasıyla huzur var.

Küreselleşmiş düzende seyahatler muhteşem geçiyor; tabii ki avro sıçmak ve tamamen yüzeysel olmak koşuluyla. Dünyayı dolaşıyorum; ama hiçbir şey görmüyorum, çünkü görecek hiçbir şey yok. Bütün ülkeler benim ülkem gibi. Aynısından tıpkısına uçuyorum. İnsanlar aynı mağazalara gitmek için aynı giyisileri giyiyorlar. Bu tektipliğin tek olumlu sonucu: moda olan her şey elimin altında ve gitmek kalmakla aynı kapıya çıktığına göre, gitmek daha iyi.

Bugün dünyanın bana sunduklarını saydım. Öyle fazla bir şey yoktu. Ama dünya bana yetiyordu.


İzleyin: How To Be Single 


Özellikle bekar bir kadınsanız, mutlaka ve mutlaka izlemeniz gereken filmlerden. Çünkü kendinizden mutlaka bir şeyler bulacaksınız ve çok eğleneceksiniz.

"Uzun yaşayıp geç evleniyoruz ve partiler bitmeden çok erken ayrılıyoruz. Peki neden anlattığımız bütün hikayeler ilişkilerimizle ilgili?" diye sorarak başlıyor; "Bekar olduğumuz zamanlar, yalnız kalmanın bazen güzel olduğunu anlamamız için iyidir. Ama yalnızlığın ne kadar güzel olmasını istiyoruz? Eğer bekar olmak çok güzel olmaya başlarsa tehlikeli olmaz mı? Çok yalnız olmaya alıştığında harika birisiyle olma fırsatını kaçırmaz mısın?" diye bitiyor.

Filmi izlerken snapchatten paylaştığım ve herkesin "Bu film ne?" diye sorduğu sahne bile filmi izlemek için yeterli bir sebep.


Evde yalnız olduğunuz, canınızın sıkıldığı, yapacak bir şey bulamadığınız bir akşam, sevdiğiniz bir içecek hazırlayıp karşınıza oturun. Çok iyi gelecek.


Gidin: Los Altos 


Galatasaray Lisesi'nin arasından inen yokuşun üzerinde, bir apartmanın teras katı. Boylu boyunca deniz manzarası, açık havada eğlenceli aksesuarlarla dolu bir bar. Henüz herkes tarafından keşfedilmemiş, fiyat - kalite oranı son zamanlarda gittiğim her yerden çok tutarlı, oldukça keyifli bir mekan.




Güneşin batışını leziz kokteylinizi yudumlarken izleyin. Hava karardıktan sonra, arka fonda canlı olarak "Sakın gelme hazır değilim. Deliyim kaç gündür, lodosum tuttu poyrazım soğuk." çalarken gayet lezzetli Meksika yemeklerini mideye indirin.



Tatil planları yapın, yazın hayalini kurun, İstanbul'un tadını çıkartın.
Keyifle ve keşfederek kalın!

08 Aralık 2015

Not Defterim: Juicing, Level Up, Cross Stitch, Casuslar Köprüsü, Bekarlığa Veda

Merhabaa! 

Yüzüme nar çekirdeği yağım ile masaj yapmış, kaju, hurma suyu, tarçın, deniz tuzu ve sudan oluşan altı numaralı, son juice'umu içerek yazıyorum bu satıları.



Yılın sonuna büyük bir hızla koştuğumuz bu günlerde ben biraz yavaşladım. "Hiçbir şey yapmadan durmak" benim hayatımda olmayan bir kavram, ama yaptıklarımı değiştirdim biraz. Daha keyifli, daha sağlıklı, daha ruh besleyici şeylere adadım kendimi son günlerde. İzledim, okudum, düşündüm, sağlıklı beslendim. Bana gerçekten çok iyi geldi. Tavsiyelerime gelirsek;

Detox Yapın!

Yediğimiz işlenmiş gıdalar, tükettiğimiz alkol, stres derken vücudumuzu çoğu zaman hoyratça kullanıyor ve toksik bir birikim oluşturuyoruz. Her zaman aşırı sağlıklı takılan insanları hep biraz sıkıcı bulmuşumdur. Deniz kıyısında tam buz gibi bir bira, yanında da patates kızartmasını gömüp keyiften dört köşe olacakken, "Ayy kızartma çok sağlıksız. Biranın da kalorisini biliyor musun? Bana bir soda lütfen." diyenleri mesela... Diğer yandan hastalıklardan korunmak, vücudumuzu zinde tutmak için de toksik birikimi atmamız gerektiğini artık hepimiz biliyoruz.

Genellikle çok düzensiz beslenen biri olarak, detox şöyle yapılır demek benim haddime değil. Bu konuyla ilgili yazılmış milyonlarca kitap ve blog var. 

Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim, daha önce sırf merakımdan juicing yaptım ve bunun sonucunda, gün içinde ne kadar gereksiz şey tükettiğimi ve aslında onların pek çoğuna hiç ihtiyacım olmadığını, yemediğimde de kendimi bitkin veya aç hissetmediğimi fark ettim. 

Daha sonra beslenme konusunda bir şeyler okumaya başladım ve öncelikle hayatımdan şekeri çok büyük ölçüde çıkardım. Markette alışveriş yaparken paketlerin arkasını okumaya başladığımda, paketli yiyeceklerden ister istemez uzaklaştım. En son Almanya'da günlerce Weihnachtsmarkt'ları gezerken, son günümüzde, hiç waffle veya krep yemediğimi fark ettim. Bir önceki sene o kokunun cazibesine dayanamayıp, her tezgahta yumuluyordum bunlara. Bu sefer, kasıtlı olarak uzak durmamıştım, aksine hiç canım bile çekmemişti. O zaman anladım ki, insan gerçekten alışkanlıklarını değiştirebiliyor.


Döndükten sonra da Juico'dan Urban paketi siparişi verdim ve bu sefer haftasonu değil, haftaiçi iki günlük bir kür yaptım. Evde otururken sürekli kahve içen, hafta sonu da arkadaşlarıyla dışarıda buluşan biri olarak, haftasonu yerine, hafta içi çalışırken juicing yapmak benim açımdan çok daha sancısız oldu. Hatta adliyelerde ve saçma sapan yerlerde "Ne yesem şimdi?" derdine düşmeden, çantamda buz torbasında taşıdığım juice'u içmek oldukça pratik oldu. 

10.000 kilometre bakımı diyorum ben bu küre, şu an son şişemi içerek tamamlamış oluyorum. Daha uzun zamanlar, keyifle içinde yaşayacağınız bir bedene sahip olma ihtimalinizi arttırmak için, beslenmenize dikkat edin, detox yapın!

Level Up'a uğrayın!

Bir cuma akşamı, yogitam ile bu akşam şarap kadehi tokuşturmak yerine sağlıklı takılalım diyerek Teşvikiye'de Ahmet Fetgari Sokak'ta bulunan Level Up'a gittik. Lezzetli ve sağlıklı smoothie'leri kadar, "Bir zamanlar tam Amy Winehouse kıvamında takılıyordum." diyen sahibesi sevgili Melis'in sohbetine ve mükemmel tatlı köpeği Dude'a da bayıldık. 



Gittiğimizde üzerimizde bütün haftanın yorgunluğu ve hayatımızda bizi 'hayal ettiğimiz kadar mutlu' etmeyen adamların hayal kırıklığı vardı. Kalktığımız zaman ise, enerji ve gülücükler saçıyorduk.

Yalnızca sağlıklı bir öğün için değil, tam mahalle ruh haline uygun keyifli bir sohbet için de yolunuzu düşürün. 

Elişi yapın, içinizdeki dalgalanmaları durdurun!

Son haftalarda fena halde sardığım bir şey de Cross Stitch. 

Anneanne ve babaanne ile bolca zaman geçiren bir kız çocuğu olarak, çocukluğumda onların uğraştığı her şeye özendiğim için, o yaşlarımda örgü örmeyi, nakış işlemeyi filan öğrenmiştim. Tabii o zamanlar internet bu kadar hayatımızın içinde değildi, bulabildiğimiz örnekler yıllanmış dergiler ve komşuların yaptıklarından ibaretti.

Yıllar sonra Stokholm'de gezerken, cross stitch'in eğlenceli örneklerini görmüş, ben de yaparım bunlardan diyerek, etamin kumaşı ve renkli ipler almıştım. Bir şeylere başlayıp, biraz ilgilenip sonra bir kenara atmıştım. Yeniden sardım, yaptıkça yapasım geldi, çarpıları koydukça aklımda her şeyi yerli yerine oturttum, kendimi anladım, endişelerimi, sıkıntılarımı gördüm. İnsan, rutin biçimde çok zihnini yorması gerekmeyen bir şeyi tekrarlarken, içindeki dalgalanmalar duruluyormuş anladım.

Cross stitch maceramın sonunda, hem sevgili Gizem'e kendi ellerimle bir doğum günü hediyesi yapmıştım, hem de "Beni rahatsız eden 'bir şey' var; ama önce ne olduğunu bulmam lazım." diyip durduğum O'na destan gibi uzun bir mektup yazıp, inanılmaz hafiflemiştim. 


Casuslar Köprüsü'nü İzleyin!

Bir pazar akşamı, özellikle kışın bir pazar akşamı yapılabilecek en güzel şey sinemaya gitmektir, diye düştük yola ve Casuslar Köprüsü'nü (Bridge of Spies) izledik. 

Stephen Spielberg'in yönettiği filmde, iyi bir sigorta avukatı olan Tom Hanks, sırf adil bir yargılanma yapıldığını dünyaya göstermek için, yakalanan bir Rus ajanının avukatlığını yapmak için baro tarafından görevlendiriliyor ve bir yandan bir casusun avukatlığını yaptığı için toplum tarafından dışlanırken, diğer yandan işini iyi yapmak için gösterdiği çaba karşısında kendini daha büyük görevlerin altında, iki casusun takası işinin sorumluluğunu üstlenmiş olarak buluyor. Filme getirilebilecek eleştiriler elbette ki var, ama benim son zamanlarda bağımsız festival filmlerini hesaba katmazsak, izlediğim en iyi filmdi. Güzel bir sinema akşamı için aklınızda bulunsun.


Bekarlığa Veda'da kahkahaya doyun!

İnternette Tanışan Son Çift ve Özel Kadınlar Listesi'nden sonra Bo Sahne'de izlediğim üçüncü oyun oldu Bekarlığa Veda. 

Bir anne düşünün, kendisi sade bir nikah ile evlenmiş ve bütün düğün hayallerini kızına saklamış. Kızı daha iki yaşındayken ona evlilik harcamaları için bir birikim hesabı açtırmış ve iyi miktarda para biriktirmiş.

Kızı, otuzlu yaşlarındayken, hem yakışıklı, hem avukat, herkesin ideal damat gözüyle baktığı bir adamla evlenmeden bir gece önce, düğünün yapılacağı otelin odasında açılıyor perde.

Anne kurdeleler, çiçekler, ayakkabılar konusunda gergin, düğün için herkesten daha çok heyecanlı. Gelin, aşık olduğu adamla evleneceği için çok mutlu. Anne ve geline, gelinin iki yakın arkadaşı eşlik ediyor. Arkadaşlardan biri, çapkın, düğünlere karşı, dürüst. Diğeri çok erken yaşta evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmış. Ve bu arkadaşlar malesef ki, şöyle bir bilgi öğreniyorlar: Damadın, düğünden önce dört ay boyunca başka bir kızla ilişkisi varmış.

Her şey hazır, düğünden önceki gece. Geline söylemeli mi, söylememeli mi?

İnanılmaz güzel espriler ve tespitler var oyunda. Oyunculuk muhteşem. Oyun boyunca kahkahalarımızı tutamadık. Mutlaka ama mutlaka bütün kadınlara şiddetle tavsiye ediyorum. 

‘Kim bu sihirli elbisenin büyüsüne kapılmışken, birden bire çıkarıp plastik kutusuna koyabilir? Kim otuz üç yaşında, biyolojik saatinin tik taklarıyla uykusuz geceler geçirmek ister? Ben değil.. Ah o salak peri masalları!  Mutlu son. Ya sonra? Mutlu sondan sonra ne var ? Prens ukala, bencil herifin teki çıkar, ezik Sindirella onun bütün hovardalıklarına boyun eğer. Kendileri gibi çocuklar yetiştirir ve sırf  hayatlarını daha yaşanılır kılmak için başka aptal hikayeler uydururlar. Sırf hayat döngüsü devam etsin diye.’

Keyifle, sağlıkla ve kahkaha ile kalın!

26 Mart 2015

İstanbul 34. Film Festivali baş-lı-yoooor!

Film festivali denildiği anda bundan on sene öncesine ışınlanıyorum.

Cihangir'de yaşadığım ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okuduğum yıllara... Kitap okumak, eşofmanım ile renkli Converse'lerimi ayağıma çekip aylak aylak Taksim'de dolanmak, kitapçılarda saatler geçirmek için o kadar fazla zamanım vardı ki o yıllarda.

Bir de o dönemler Radikal Gazetesi'nin, Radikal Genç diye bir eki vardı. Oraya yazılar yazıyordum. Şimdi ne kadar olduğunu tam hatırlamıyorum; ama yayınladıkları yazılara karşılık cüzi bir miktar ödeme yapıyorlardı. O telifi, beni yeni yazılar için besleyecek kaynaklara yatırmayı prensip edinmiştim.

Bu yüzden, paranın hesabıma yattığı gün, gidip kendime bir kitap alıyordum. Taksim'de sağda solda oturup o kitabı okuyordum. Bir de mutlaka Alcazar Sineması'ndan bir bilet alıyordum. Alcazar Sineması, beni Avrupa Sineması ile tanıştıran yerdir.

Benim kuşağım Parliamet Sinema Kuşağı'nın başladığı saatte, anne ile babasından "Uyku saatin geldi." uyarısını alan, can çekişen yavaşlıkta internete bağlanıldığında ev telefonunu uzun süre meşgul ettiği için azar işiten kuşak. Sinema, bizim için oldukça uzun bir süre Hollywood yapımlarından ibaretti. Bu yüzden beni en çok etkileyen yapımlarla kaynaşmaya başladığım nokta olan yer Alcazar Sineması benim için hayatım boyunca çok anlamlı kalacak ve artık olmaması karşısında hep burukluk duyacağım bir şey.

Aynı yıllarda, film festivallerinde, sinema kapılarında uzanan upuzun kuyruklara, salonda boş yer kalır umuduyla girmeye başlamıştım. Şanlıydım herhalde, gündüz seanslarında hep yer buluyordum. Bir günde üç film izlediğim bile oluyordu.

Bugün bütün filmlere internet üzerinden hemen erişim sağlayabilsek de, benim için İstanbul Film Festivali, İstanbul'daki ilk seneme tatlı bir selam verme şekli. O yüzden bir Lale Kart sahibiyim ve film festivallerini de asla pas geçmiyorum.

Herkes listeler yayınlarken, bir liste de ben yapayım istedim. Benim bu seneki filmlerim huzurlarınızda:

Im Keller (Bodrumda) 

Görünmez olmak pek çoğumuzun hayalidir. Ulrich Seidl, bizi bodrumlara davet ediyor. İnsanların bodrumlarda neler yaptığını anlatan, gözden uzaktaki bu mahrem alanları izleten, takıntıları konu edinen bir film Im Keller. Pahalı mobilyalar, silahlar, cinsellik, faşizm, aşk, aşksızlık içerikli bir belgesel. Farklı olacağı garantili.


Inherent Vice (Gizli Kusur)

Paul Thomas Anderson'un yeni filmi, aynı isimli romandan uyarlama. Neredeyse herkesin "kaçırırsanız üzüleceğiniz" filmler listesinde yer alıyor. 60ların sonları, hippilerin son demleri, Amerika, güzel kafalar, dedektiflik, karmaşık ilişkiler, ilginç karakterler ve harika kostüm tasarımları vaad ediyor.



Victoria


Film, başkahramanının adını taşıyor. Arka fonda Berlin var. Benim gibi Berlin aşıkları için filmi izlemek için bu bile yeterli bir neden olabilir. Victoria, Berlin'e yeni taşınmış, Almanca bile bilmeyen, sosyal bir çevre edinmeye çalışan ve heyecan arayan bir kadın ve bu heyecan arayışı onu bir banka soygununa götürüyor. 140 dakikalık bir plan sekanstan ibaret bu filmin, Berlin'de en iyi görüntü yönetmenliği ödülü de var.

Sebastian Schipper, yönettiği filmi oldukça kışkırtıcı bir biçimde tanımlıyor: Bu bir banka soygunu filmi değil. Bu bir banka soygunu.


45 Years (45 Yıl)

Evliliklerinin 45. yılını kutlayan bir çift. Hayatlarında her şey tıkırındayken, adamın elli yıl önce kaybolan ilk aşkının buzlar altında cesedi bulunuyor. Geçmişi sorgulamaya, evliliğin karanlık yanlarına çağıran, Sundance'te oldukça konuşulan, Berlin'den iki ödül kapan bir film. Samimiyet konusunda yönetmenin ustalığı takdir ediliyor, oyunculuk ise bu filmin en iddialı kısmı.


Eisenstein In Guanajuato (Eisenstein Meksika'da)

Film festivallerinde hep biraz içe döndüğümüz, hafiften depresifleştiğimiz, drama üstüne drama izlediğimiz bir gerçek. Bu film, Rus yönetmenin on günlüğüne gittiği Meksika'da yaşadığı tutku patlaması dönemini konu alıyor. Peter Greenaway'in en iyisini izlemek beklentisiyle değil, eğlenmek için gidilesi...



Phoenix (Yüzündeki Sır)

Festivalin en iddialı filmlerinden biri de Christian Petzold'den Phonix. İkinci dünya savaşındaki toplama kampında yüzü tanınmaz hale gelen kadın estetik yaptıyor ve kendisinin kim olduğunu bilmeyen kocası ile yakınlaşmaya çalışıyor. Almanya tarihi, toplumsal sorgulamalar, insanın hem kendisi hem başkası olması gibi konulara, bambaşka bir kurgu ile bakıyor. Çok konuşulacak, o yüzden kaçırılmamalı.


Sarmaşık 

Türk filmlerinden benim seçimim, Tolga Karaçevik'in Mısır'daki bir limanda borcu yüzünden tutulmuş bir gemide rehin kalan altı adamın hikayesini anlatan Sarmaşık oldu. Toplumsal zıtlaşmalar ile çekişmelerin altı kişi üzerinden anlatılması ilginç olabilir. Sundance'te bu sene gösterilmeye hak kazanan filmlerden biriydi.


The Duke of Burgundry (Burgundry Dükü)

Zengin adam fakir kız senaryosunu alın, adamı çıkarın, zengin kadın yapın.  Bir tarafın daha geleneksel bir ilişkiden yana, diğerinin daha erotik olanın peşinde olduğunu düşünün. Çıplaklık olmadan iç gıdıklayan, gotik bir film bu. Mavi Saçlı Kız'ın cüretkar sahnelerinden bir yıl sonra, bu seferki festivalde Peter Strickland bizi karanlık tarafa çağırıyor ve iki kadının ilişkisine bambaşka bir bakış vaad ediyor.


B-Movie Lust & Sound in West Berlin (B Filmi: Batı Berlin'de şehvet ve müzik)

NTV Belgesel kuşağında yer alan bu film 1980'lerde Berlin'i anlatıyor. Müzik, sanat, kaos, punk, pop, işgalciler... Bugün Berlin'e bayılanların elbette ki bayılacağı, o şehrin bugün nasıl böylesine çok kültürlü olduğuna ilişkin bazı soru işaretlerinin cevabının bulunacağı bir film.


Ghadi

Bir Lübnan masalı. Bağnazlık üstüne bir komedi. Renkler, masalsı havası, afişinin güzelliği, Lübnan'ın dokusu, bambaşka bir bakış için, bu seneki"risk alıp izleyeceğim" filmim.


Preggoland (Hamileler Diyarı)

Kanadalılar son yıllarda inanılmaz iyi müzikler yapıyorlar. Film konusunda da kötü olamazlar gibi bir iç güdüye sahibim. Ayyaşlığın eşiğinde, hala baba evinde oturan 30lu yaşlardaki Ruth'un hamile olduğu yalanını söylediğinde, etrafındaki herkesin yaklaşımının nasıl değiştiğini anlatan bu film, hala "Evlenmeyi düşünmüyorum." diyenlere göre.

Sadece ismini veya afişini beğendiğim için bilet aldığım birkaç film daha oldu. Bu da benim film festivali oyunum. Rastgele seçtiğim bu filmlerin, hayatım için bir anlamlı mesaj taşıyacağına içten içe inanıyorum. Şiddetle tavsiye ederim, çok eğlenceli oluyor. 

İzlemeyi istediğim halde, o günlerde başka işlerim olduğu için bilet alamadığım ama harika olacaklarını düşündüğüm diğer filmler, Yeni Kız Arkadaşım, Pride ve Doğada Tek Başına. Bir de korku filmlerini tek başına izleme yeteneğim olsaydı Peşimdeki Şeytan, festivalin iddialı filmlerinden. 

Filmlerle kalın!

01 Mart 2015

Aşk gidince sadece şefkat kalır.* Rio I Love You, Romeo & Giulietta, İki Kişilik Yaz

Sevgililer gününü içinde barındırması nedeniyle aşk ve kalp konseptli bir şubat ayını daha geride bıraktık. Kampanyalar, menüler, pastalar, vitrinler, dergi kapakları bu konseptten bolca nasibini aldı.

Yeterince kırmızı renk ve kalp şekli saldırısına uğradık ve bundan baydık.

Diğer yandan, evlilik, sevgililik, aşk, tensel çekim gibi ikili ilişkileri konuşmaktan, tartışmaktan ve bunları konu alan kitap, film ve oyunlardan galiba hiçbir zaman vazgeçemeyeceğiz.

Çünkü ne bilim, ne tecrübe, ne mantık kesin cevaplar verebiliyor bu konuda ve içinde çözülemeyen gizemler barındırıyor: Hayatlarının her saniyesini birbirine adamaya gönüllü olacak kadar birbirine aşık iki insanın, bir süre sonra birbirine tahammül edemez hale gelmesi; gerçekten isteyerek ve arzulayarak evlenmiş bir çiftin başka insanları tutkuyla arzulayabilmesi; olağanüstü güzel, hoş, nitelikli kadınların "Nasıl olabilir ki?" diye sorduracak kadar onların yanına yakıştırmadığınız adamlar yüzünden acı çekmeleri; bazı insanların hep mutlu ve güzel ilişkileri varken, bazı insanların bu ilişki konusundaki bahtsızlığı; birbirine inanılmaz yakışacaklarını düşündüğümüz arkadaşlarımız arasında yaptığımız çöpçatanlık girişimlerinin hüsranla sonuçlanması...

Bu ay "aşk" kokulu bir oyun, bir film, bir müzikal izledim.




Rio, I Love You:

Daha önce Paris ve New York versiyonları çekilen serinin üçüncü filmi Rio, I Love You.

10 yönetmen tarafından çekilen 11 hikayeden oluşuyor. Her biri bambaşka bir aşk hikayesi anlatıyor ve bu hikayenin başkahramanlarının yolu birbiri ile kesiştiğinden bir bütünsellik oluşturuyor. Ve tabii, hepsi Rio'da geçiyor. 

Bu film şu anda vizyonda değil; ama Başka Sinema  kapsamında şu anda sinema salonlarında gösteriliyor. Ben üniversitenin ilk yıllarında Cihangir'de otururken Alkazar Sineması vardı, bağımsız filmler oynardı bu sinemada. Canım sıkıldığında - ki o kadar boş zamanım vardı ki o yıllarda bu oldukça sık olurdu - gidip rastgele bir film izlerdim. Başka Sinema, bana Alkazar Sineması ruhu yaşattığı için, oldukça sıkı bir destekçisiyim.


Filmde anlatılan hikayelerin içlerinde benim favorilerim, İsa'dan telefon bekleyen çocuğun tatlılıktan öldüğü "O Milagre"  ile yaşlı adam ve genç kadının hikayesini anlatanı "La Fortuna" oldu; vampirli olan hikaye ise bence net kötüydü, o olmasa çok daha güzel bir film olurdu. 

Sadece kıştan sıkılan zihninize bol deniz, güneş ve yaz ruh hali aşılamak için bile izlenebilir bu film. Seversiniz veya sevmezsiniz, ama çıktığınız zaman iyimser bir ruh halinde olacağınızdan ve Rio biletlerinin fiyatlarını kontrol edeceğinizden eminim.

İki Kişilik Yaz

Alternatif ve sansürsüz tiyatro akımının İstanbul'daki öncülerinden DOT Tiyatro, benim için oldukça anlamlı ve özel. Çünkü Dot ile birlikte yayılan ve popülerleşen "in-yer-face" oyunları ile  ben gerçekten oldukça sık tiyatroya gitmeye ve bundan keyif almaya başladım. Ancak uzun zamandır DOT oyunları beni hayal kırıklığına uğrattığı için takip etmemeye başlamıştım ki, İki Kişilik Yaz ile yeniden gönlümü kazandılar.

Gizem Erdem ve Tuğrul Tülek'in performansı inanılmaz. Şarkı söylüyorlar, gitar çalıyorlar, dans ediyorlar ve oynuyorlar.



35 yaşındaki Helena ve Bob'un yolları bir barda kesişiyor. Bob yasa dışı işlerle uğraşan bir adam ve bir teslimat bekliyor, Helen başarılı bir boşanma avukatı ve o akşam buluşacağı adam tarafından ekilmiş.



Bağlanmaktan korkma, 35 yaşına gelmiş ve mutluluğu bulamamış olma, yapılması gerekenler, pişmanlıklar, korkular, unutulmuş hayaller gibi konuların harika bir oyunda karışımını bol kahkaha ile izliyorsunuz.

Mesaj olarak karşınızdaki kişiye "Hiç önemli değil." yazarken içinizden "Orospu Çocuğu" diye haykırıyorsanız, hayatınızdan mutsuzsanız, her şeyi boşverip gitmek istiyorsanız bu oyunda kendinizi bulacaksınız.

Yapılacaklar listenize mutlaka ve mutlaka ekleyiniz.

Romeo & Giulietta

Zorlu PSM uzun zamandır merak ettiğim bir etkinlik alanıydı. Londra, New York gibi seyahatlerimde bilet almak için çok geç kaldığımdan, bir türlü nasip olmayan ilk müzikal izleme deneyimim için tercihimi Romeo & Giuletta'dan yana yaptım.



Performansları ve dekor inanılmazdı. Özellikle arka fondaki üç boyutlu görüntüler müzikale inanılmaz bir etki katıyordu.

Yalnızca Zorlu PSM'in fiyat politikasını sıkı şekilde eleştirebilirim. Bu kadar iddialı bir projede dahi salonun yarısından fazlası boştu. Zira, biletler gerçekten oldukça pahalı ve bence ödenen fiyatı hakeder bir izleme açısı sunmuyor. Evet salondaki eğim çok iyi; ama balkonlar çok yukarıda ve çok geride. Ya fiyatları biraz düşürmesi ya da son dakika bileti gibi bir uygulama ile, satamadığı koltukları ulaşılabilir fiyattan satması lazım.

Açıkçası ben merakımdan gittim ve gerçekten keyifli zaman geçirdim; ama ödenen parayı hak eder miydi kısmını tartışabiliriz. Çünkü bir bilet, kampanyadan alınan bir uçak bileti ile kapışabilecek bir fiyata satılıyor.

Paylaştığım videodaki şarkının sözleri ise bir harikaydı: Biz dünyanın kralıyız. Biz seks, şarap, tanrıyız.

Aşkla kalın!



19 Şubat 2015

Not Defterim: Kar kış kıyamet, Birdman, Sağlıklı Salata, Paris Kokulu Kitap, Moderntoss



Hayatı boyunca gerçek anlamıyla kış mevsimi yaşamış olanların asla anlayamayacağı bir şey var: Kalın giyinme yeteneksizliği.

Ben çocukluğumu Adana'da geçirdim. Bizim için kar, yalnızca Toroslardaki yayla evlerine veya kayak tatiline gidilince görülen bir şeydi. Adana'da ara sıra doluya dönen ve günlerce durmadan süren yağmurlar yağardı; ama kar... Hiç olmadı, hiç olmaz. Bir Adanalı için havanın 10 derece olması, "Ay hava çok soğuk" deme sebebidir. 

Bu yüzden ben, yıllardır İstanbul'da yaşasam da kat kat giyinmeye bir türlü alışamadım. Bundan birkaç sene önce Stokholm'e giderken, apartmanımızın altındaki bakkal abi, bir bana bir seyahat arkadaşıma bakmış, "Biriniz deniz tatiline, biriniz dağa gidiyorsunuz." galiba demişti. Çünkü ben polar elbise altında ince kilotlu çorap ve babet ile evden çıkmış, polar elbisenin beni soğuktan koruyacağına canı gönülden inanmıştım.

İstanbul'da çılgın karın başladığı günün sabahında topuklu ayakkabılarım ile evden çıktığımda da, bence tek eksiğim güneş gözlüğüydü, çünkü dışarıda harika bir güneş vardı. :))

İşte bu yüzden, kar İstanbul'u ne kadar etkiliyorsa, beni onun yüz katı etkiliyor. Hem sürekli zibidi gibi sokağa çıkıp donduğum için, hem de "yapılacak işler listeleri"ne bağımlı olduğum ve kar bu listelerimin hepsinin içine ettiği için.

Ne alaka mı? Çünkü her anınıza bir plan yaptıysanız ve bunların alması gereken zamanlar belliyse; ama bir anda ulaşım için olağandan çok fazla zaman harcamanız gerekirse, yapılması gereken işler varken ofise ulaşamazsanız ve hepsi bir sonraki güne yığılırsa ve donduğunuz için sürekli ısınmak için sıcak duş almak, kalorifere yapışmak için mesai harcarsanız, o listedeki hiçbir şey yetişmiyor, bütün hayatınızın kontrolünü kaybediveriyorsunuz.

İşte bu yüzden yazmak istediğim harika seyahatler varken, bunlar yerine, dışarıda kar hakimiyetini ilan etmişken yaptıklarım ve keşfettiklerimle buradayım!


Sağlıklı beslenme kararımı ne kadar istikrarlı uyguladığım tartışılır; ama bazen kendime böyle harika tabaklar da hazırlıyorum. İnce dilimlenmiş marul üzerinde, hiç yağsız haşlanmış bulgur ve kıyılmış dereotu. Yanında avokado ve ızgara hellim peyniri. Yemeden önce üstünde zeytinyağı ve nar ekşisi de gezdirdim. Hem çok lezzetli, hem de doyurucu oldu. Bu kadar yeşil bir tabak yemiş olmaktan da gururluyum. :) 

Fotoğrafın arka fonundaki, son zamanlarda pek moda olan kavonoz şeklindeki bardakları da, Esse'nin indiriminden aldım. Çok yakın zamanda içinde harika kokteyller ile burada olacaklar. Sağlıklı yaşam mı, hmmm tekilanın kilo verdirdiğini biliyor muydunuz? 

Ayrıca öğrendiğim harika ve çok havalı bir bilgiyi de paylaşmadan, beslenme konusunu kapatamayacağım. Yediğiniz çorbadaki yağı, içine bir buz atarak azaltabileceğinizi biliyor muydunuz?

Yazın google'a hemen çıkıyor, et suyunun yağını alma yöntemi olarak. Bizim hamarat kadınlarımızın et suyu hazırlarken kullandığı bu taktik, şu sıralar Amerika'daki en cool diyet yöntemlerinden biri olmuş. Çünkü buz, yağı çekiyor. Çorbanızın içine bir buz parçası atıyor ve erimeden geri alıyorsunuz. Ve evet o çorbanı yağı azaldığı için daha az kalori alıyorsunuz. Harika değil mi? 


Oscar'a dokuz dalda aday olan Birdman'a !f'te bilet bulamayınca çok üzülmüştüm; ama hemen internete düşmüş bile. Dün dışarıda çılgın gibi kar yağarken, biz Mr. Feelgood ile elimizde şarap kadehlerimiz hipnotize olmuş halde Birdman izliyorduk.

Oyuncular harika, senaryo klişe olmaktan çok uzak, Hollywood'a nefis taş atmalar var ve Edward Norton nasıl yapmış bilmiyorum; ama inanılmaz gençleşmiş.

Bir zamanlar efsane olan Birdman film serisinin oyuncusu, artık gözden düşmüş, ününü kaybetmiş. Yeniden parlamak için varını yoğunu bir Broadway oyununa yatırıyor. Bu filmde, tiyatro oyununun ön gösterimden, galasına kadar olan dönemi izliyorsunuz. Tek kamera ile yapılmış çekimler, hep tiyatro ile aynı sokaktaki bara kadar kısıtlı bir alanda geçen hikayeyi anlatsa da, karakterler, takıntıları ve diyalogları harika. Seri akan ve haliyle izlerken yoran bir film; ama kesinlikle izlenmeli!


Gelelim bu aralar okuduğum kitaba: How To Be Parisian.
Ben bu "how to" tarzı blog yazılarını ve kitapları çok seviyorum. Nedense Türk blogger ve yazarların çok yatkın olmadığı bir konu tipi bu. O yüzden açlığımı dünya kadar kargo bedeli ödeyip, İngilizce kitaplar getirterek gidermeye çalışıyorum.

How To Be Parisian da dört Parisli -Parizyen- kadın tarafından yazılmış bir kitap. Kitaptan ziyade dergi gibi. Çok neşeli ve bol fotoğraflı. Kitabı bitirdiğimde en sevdiğim cümleleri paylaşacağım; ama şimdilik bu kuralları paylaşmak istedim.

Instagram'da #moderntoss etiketiyle paylaşılan karikatürleri keşfetmediyseniz ve bir patrona bağlı çalışan beyaz yakalıysanız, bayılacağınızdan eminim. Benim favorilerimden biri:

 
Son olarak da soğuk havalar nedeniyle kullanmaya başladığım BiTaksi'den bahsetmek istiyorum. Etrafımdaki herkes bu uygulamayı çok uzun zamandır kullanırken, ben yine babaannelik yapmış ve "Amaan İstanbul'da yaşıyoruz, elini sallasan taksiye çarpıyor zaten!" diyerek kullanmayı reddetmiştim. Bu soğuk havalar ve taksi bulmanın zorluğu sonucunda ben de sonunda kullanmaya başladım ve bayıldım. Bir kere sonunda puan verdiğiniz için, şoförlerin hepsi çok nazik. İkincisi ben pek nakit para taşımadığım için çoğu zaman taksiyi ATM'de durdurmak zorunda kalıyordum, kredi kartı ile tek tıkta ödemek büyük kolaylık. Ayrıca bir de takside bir şey unutursanız, elinizde taksicinin telefon numarasının olması inanılmaz bir avantaj.

İstanbul'da yaşayan herkese en büyük tavsiyem, her zaman her yerde beklemek zorunda kalma ihtimali yüzünden yanında keyifli ve kolay okunabilir bir kitap taşımasıydı. Sanırım bu uygulama da ikinci tavsiye olarak yerini alacak.

Karda kışta bir yerinizi burkmadan ve şifayı kapmadan kalın! 

31 Ocak 2015

Not Defterim: Boyhood, Whiplash, Masaj, Delicatessen, Origami, Sağlıklı Wrap


Cumartesi. Üstümde sabahlığım. Yanımda french press dolusu sabah kahvem ile içine muz dilimlenmiş bir kase granola. Ocak ayının son günü. 

Haftasonu gümbür gümbür başlamadan önce blog yazmak, ocak ayı boyunca oradan oraya koştururken, kaşla göz arasında uğradıklarımdan, yaptıklarımdan, keşfettiklerimden bahsetmek için harika bir fırsat. 

1) İzleyin: Whiplash ve Boyhood

Haftasonunu koltuğa yayılarak geçirmek isteyenler için iki harika film önerisi ile başlayalım. İkisi de Oscar adayı. Yani önümüzdeki günlerde daha çok konuşulacaklar, hem yabancı kalmamak, hem de güzel zaman geçirmek için izleyin.

Boyhood'u, bugüne kadar izlediğimiz filmlerden ayıran en temel şey, 12 senede çekilmiş olması. Akan zamanda, farklı oyuncuları kullanarak aynı karakterlerin farklı yaşlarını yansıtmak yerine, aynı oyuncularla her sene bir araya gelerek filmi çekmişler. Boşanmış bir çiftin ve onların çocuklarının hikayesini anlatıyor. Olay örgüsü ve kurgudan ziyade, karakterlerin büyümesini ve yaşlanmasını izlemek çok etkileyici. Film bittiğinde, her bir karaktere kendinizi çok yakın hissediyorsunuz.


Whiplash ise geriyor, etkiliyor, heyecanlandırıyor, düşündürüyor ve vuruyor. Film bittiğinde, evdeki koltukta çılgıncasına alkışladım. 

Baş kahramanımız Neyman, New York'taki Shaffer Müzik Konservatuarı'nda eğitim alıyor ve etrafındaki herkes davulculuk tutkusuna burun kıvırırken, o bütün hayatını davula adamaya hazır. 

Canla başla çalışırken, konservaturdaki sıra dışı bir eğitmen Fletcher'ın ekibine girme şansı yakalıyor. Fletcher, sıra dışı bir karakter. İnsanların limitleri zorlanmadan ortaya sıra dışı bir iş çıkaramayacağını düşünüyor. Bu yüzden de öğrencilerini hem duygusal, hem de fiziksel olarak anlamda sonuna kadar zorluyor.


Kült olabilecek çok sayıda sahneyi içermesinin yanı sıra, olabilecek en harika final sahnesine sahip. Çok ama çok iyi.


2) Şımarın: Masaj

"Bana yalnızca bir saat ver."

Hayatta tükendiğim, yorulduğum, omzuma ağırlık çöktüğü zamanlarda gerçekten bana en iyi gelen şeyin masaj yaptırmak. Hem vücuduma, hem de ruhuma iyi geldiği için, artık düzenli olarak ayda bir kere masaja gitmeye karar verdim.

Bu ay, Rumeli Caddesi'ndeki Nişantaşı Spa'yı denedim. Mum ışığı ile aydınlanmış bir odada, canımı acıtmadan, bir saat boyunca omzumdaki bütün kulunçlar açıldı, vücudum ovuldu, kafa masajım yapılırken, cildim kil maskesi ile arındı. Gerçekten hem masajdan, hem hijyenden, hem de yaklaşımdan oldukça hoşnut kaldım.

Kaldı ki masaj, nerede nasıl olursa olsun, harika bir şey. Kendinizi şımartmak için olağan üstü bir şeyler olmasını beklemeyin. Ocak ayında işe gittiniz, sorunlarla uğraştınız, yoruldunuz ve bir hediyeyi hak ettiniz bence. :)


3) Yiyin: Delicatessen Simit Tabağı

Nişantaşı'nın nispeten sakin bir kısmında konumlanmış klasiklerden biri olan Delicatessen'ın yolunu kahvaltı için tuttuk. Pancake ile simit tabağını denedik. Pancake, çok şık görüntüsüne ve lezzetine rağmen, çok ağırdı. İnsan doymasa da kesiliyor, yemeğe devam edemiyor.

Eski kaşar ve incir reçeli ile servis edilen simit ise gerçekten harika. Bu tabaktaki eski kaşar da çok iyi, peynir ile incir reçelinin uyumu da.

Ama sonuçta yediğiniz şeyin simit olduğunu ve sokakta 1 TL'ye satıldığını düşününce, fiyatı biraz yüksek. Ya onu güzel atmosferine sayın, ya da oturun aynısını evde kendiniz yapın :) 


4) Yapın:  Peçeteden Kelebek 

Geceleri uyumak yerine uğraşacak başka bir şey bulma konusunda olağan dışı bir yeteneğim var. Uyku saatim gelse de, bir türlü uyumak istemiyorum. Ve bu anlarda kafayı takabileceğim şeylerde de sınır tanımıyorum.

Yine bir gece, sırf yatağa gitmemek için, peçeteden kelebek yaptım. Bir işinize yarar mı bilmiyorum; ama yapılışı oldukça basit.



5) Kullanın: Garnier Şampuan

Gittiğim ülkelerde son güne yakın market alışverişi yapmak da olmazsa olmazlarımdan. Ne beğenirsem, neyi merak edersem alıp geliyorum. Garnier'ın avokadolu şampuanını da İtalya'dan almıştım. Bu kadar iyi olduğunu bilsem gerçekten bir tane ile kalmazdım. İtalya'ya yolum düşerse yapılacaklar listemde artık "şampuan almak" da var. Çünkü bu şampuanı ne Türkiye'de, ne de daha sonra gittiğim Almanya'da bulabildim. 

Bir yerde bir şekilde denk gelirseniz sakın atlamayın - hatta bana da alın-, saçınızı yıkarken çok köpürmediği için temizleniyor mu acaba endişeleniyorsunuz; ama sonuç kuaförlerde dünya kadar para verip yaptırdığım bakımlarda daha iyiydi. 


Banyo dolabımı düzenlerken, sürekli duş jeli ve şampuan aldığım ile yüzleştim. Bitmeden sürekli yenilerini aldığım için yarısı dolu onlarca şişe birikmişti. Yepyeni kural koydum kendime: "Evdeki bir şey bitmeden, yenisi alınmayacak." Bu sayede bu ay dibini gördüğüm ikinci ürün de Marks&Spencer'ın duş jeli. Baş aşağı tasarlanmış şişesinin pratikliği ve şıklığına inat, kokusu hiç kalıcı değil. Aklınızda olsun.

6) Mutfağa Girin: Sağlıklı Wrap

Malum artık dışarıdan yemek siparişi vermemeye çalışıyorum; ama öyle sarmalar dolmalar yapmaya da zamanım yok. Tembel ve sağlıklı akımdan yanayım. 

Bu hafta yaptıklarımın arasında en lezzetlisi sağlıklı wrap oldu. Kepekli tortilla ekmeğinin içine, biraz krem peynir sürüyorsunuz. Bir dilim hindi füme, haşlanmış ve suyu süzülmüş kabak dilimleri ve kapari ekleyip, sarıyorsunuz. İkiye bölüp bir de kürdanla tutturdunuz mu hazır. 

Evde misafir ağırladığınız zamanlarda atıştırmalık bir şeyler olması için de oldukça pratik. 



Keyifle kalın!

27 Ocak 2015

I'm not perfect. Never have been, never will be.

Kabul etmeliyim ki, ben her zaman sıradan olaylara dahi anlamlar yüklemeyi sevenlerdenim. 

Karşıma çıkan hiçbir insanın tesadüfen çıkmadığına, daha sonra farkına varacağım bir sebebi olduğuna inanırım, olup biten şeylerden kendimce bir takım mesajlar çıkartırım...

Zehirlenmemden de bundan elbette ki nasibini aldı. 

Sonuçta zehirlenen tek insan elbette ki ben değilim, muhtemelen çevremdeki herkes en az bir kere zehirlenmiştir. Ama ben buna da anlamlar yükledim, dersler çıkardım, hayatımda bazı değişikliklere vesile yaptım. 

Sonuçta ne mi oldu? Beslenme ve yeme alışkanlıklarımı değiştirdim gibi büyük laflar etmek için henüz çok erken. Ama bazı şeylerin farkına vardım.


Bu aralar etrafımdaki herkes ve her şey, inanılmaz ilham verici. Belki de zaten hep öyleydi; ama benim aklımda hep yapmam gereken şeyler ve yetişmem gereken yerler vardı; bunun farkına varamıyordum. Belki de, insanları uzun zamandır 'gerçekten' dinlemiyordum bile... Zorunlu olarak yavaşlayınca fark etmeye başladım ki, aslında herkes bana gün içinde inanılmaz güzel şeyler anlatıyordu. 

Bugün ofiste bir arkadaşım Amazon'dan gelen paketinden çıkan nefis görünüşlü kitabı göstererek, neşesini bizimle paylaştı. Normal koşullar altında, o gün ofisten çıktıktan sonra gitmem gereken bir plan olurdu, o yüzden bir an önce önümdeki işleri yetiştirmek için, önümdeki iş dışındaki her şeye kısa süreli ilgi gösterip işime geri dönerdim.

Bugün herhangi bir planım yoktu; çünkü hala dışarıda yemek yemekten veya alkol tüketmekten ölümcül biçimde korkuyorum. Dolayısıyla işimin biraz uzaması ve planladığımdan biraz daha geç çıkmam, herhangi bir sıkıntı yaratmayacaktı. Kitabı aldım, biraz karıştırdım, sorular sordum. İsa ve Buda'nın bugünkü hayata ışınlanmış, seyahat eden hallerini anlatan bir mangaydı. Oldukça da ilgi çekiciydi. 


Akşam marketten gelmiş, aldıklarımı buzdolabına yerleştirirken, kardeşim ile laflıyorduk. Konuştuğumuz bir şey çağrışım yaptı, bu mangadan bahsettim. "Aaa, ben de geçenlerde bir yerde okudum, senenin en iyi animelerinden biri olarak gösteriliyordu o!" dedi. 

Kardeşimin kelimenin tam manasıyla, anime içinde kaybolduğu ayları biliyorum. Bugüne kadar hiç ilgimi çekmemiş, en ufak bir merak duymamıştım. Ki her şeye meraklı olduğunu iddia eden bir insanım. "İngilizce alt yazılısını bulabilir miyiz?" diye sordum. 

On dakika kadar sonra birlikte koltukta kurulmuş "Saint Young Men"in ilk bölümünü izliyorduk. Özellikle de İsa'nın bir blog yazdığı ve Buda'ya bunu "Aynen peygamberlik gibi, kendine takipçiler topluyorsun." diye anlattığı kısımda kahkahalarım gerçekten evde yankılanıyordu. 


Bölüm bittikten sonra, yine aklımda yapılacaklar uçuşmaya başladı. Yatağımın başucunda okunmayı bekleyen onlarca kitap vardı, ojelerimi değiştirmeliydim, uzun zamandır blog yazmamıştım, çarşaflarımı değiştirmem gerekiyordu... Ve tabii ki listem her zamanki gibi sonsuza kadar gidiyordu. 

"Dur." dedim kendi kendime. "Yine başlama. Duşa gir, yağlan, bünyeni hemen zorlama, yatağa gir." 

O sırada blogun bana kazandırdığı güzel insanlardan biri olan Tuğçe'nin yazdığı yorum geldi aklıma. 

"Zihnini yine zihinle sakinleştirmeye ve yavaşlatmaya çalışma. Yani artık şöyle yapmalıyım, şunu yanlış yapıyorum, ben onu nasıl yaparım gibi düşünme. Zaten doğal halimiz sakin, sağlıklı ve mutlu olmak üzerine. Ekstra çaba göstermeyip fazlalıkları eklemezsen, vücudun da ruhun da kendi yolunu bulur."

Bunu nasıl yapacağımdan emin değildim. Biraz daha detay ve yardım almak için kendisiyle bir kahve içmeye ihtiyacım vardı. Ama okuduğum anda sevmiştim, "Zihnini yine zihinle sakinleştirmeye çalışma." cümlesini.

Koltuğun ucunda gergin, hemen kalkmaya hazır halde beklediğimi fark ettim. İstediğim şeyse, arkama yaslanıp öylece durmaktı. Yaslandım, durdum. Nasıl ve neden bilmiyorum ama ağzımdan şu cümle çıktı: "Kurabiye yapalım mı?"



Az sonra kardeşim ile birlikte kurabiye ile alakalı olabilecek her türlü şeyi tezgaha dizmiş, başında dikiliyorduk. Ve başladık. Yaptıkça yapasımız geldi, fırına üç tepsi hamur girdi, evi mis gibi kokutarak çıktı.



Fındık ezmeliler, vanilyalılar, kakaolular, üzümlüler... Tavşanlar, ayılar, kalpler, yıldızlar...





Sonuçta kurabiyeler hem harika görünüşlü, hem de leziz oldu.

Özellikle ayıcıkları ben çok sevdim. Üstelik yapması da gerçekten çok kolay. Bardağın ağzı ile açtığınız hamurdan yuvarlakları kesiyorsunuz. Sonra elinizle üç top gibi hamur yuvarlayıp, ikisini kulak, birini burun olarak üstüne yapıştırıyorsunuz. En son olarak da bir parça hamuru bol kakao ile siyah hale getirip, burnunun ucuna ve göz olarak ekliyorsunuz. Evde küçük çocuğu olanlar için oldukça eğlenceli bir aktivite olabilir bu ayıcıklar. Üstelik de akşam uyumadan önce bir bardak süte, eğlenceli arkadaş olurlar. :)

Sonuçta aklımdaki yapılacaklar listesindekilerin hiçbirini yapmadım, şu anda yağmurdan delirmiş saçlarım ile darmadağınık bir tezgahta bilgisayarıma yer açmış bu satırları yazıyorum; ama New York'tan beri abla kardeş başbaşa geçirdiğimiz en keyifli zaman oldu. 

Kurabiyelerimizin altına annemden gelen yorum "Avukat mühendis olmak filan hikaye... Kurabiye yapabilmek... İşte hayatın sırrı. Devamını özlemle bekliyorum." oldu. 

Evet bir sürü şey kotarmaya çalışmak, insanın kendisi ile yarışması harika. Bundan tamamen vazgeçecek değilim. Ama kurabiye yapmak da harikaymış. Sahi siz en son ne zaman kurabiye yaptınız? 

27 Ağustos 2014

Herkesin hayatına taze kan lazım. Yeni insanlar, yeni hayatlar, yeni bakış açıları...

Bence insanların, yaşları büyüdükçe hayatlarının sıkıcılaşması ve monotonlaşmasının en temel sebebi, kendilerini dışa kapamaları. Başka bir deyişle, "Benim yeteri kadar arkadaşım var"lar, "Ay yeni bir insana kendimi anlatmakla uğramam."lar, "Çalışıyorum zaten, kalan zamanımı da bildiğim insanlarla geçireyim. Aksiyona gerek yok"lar...

Yanlış anlaşılma olmasın, yıllardır bir şeyler paylaştığımız, birlikte bir sürü yaşanmışlığımız olan arkadaşlarımızı bırakalım, sürekli yeni insanlarla tanışalım, hiç aynı kişilerle takılmayalım demiyorum. O arkadaşların yeri zaten her zaman ayrı, sabit.

Sadece, her zaman o çekirdek arkadaş kitlesi ile sınırlı kalındığında, insanın ufku da sınırlanıyor. Zaten tanıyorsunuz birbirinizi, biliyorsunuz ne yapıyor, nelerle uğraşıyor. Bu yüzden sohbet bir yerde dönüp dolaşıp dedikoduya, siyasete veya iş hayatına geliyor. Ve orada kalıyor.

Neyse ki daha 30lu yaşlar sınırlarında geziyoruz, işler değişiyor, sevgililer değişiyor, evlilik teklifleri geliyor, taşınanlar oluyor, özgürce seyahat maceraları anlatılıyor. Sohbet gündemleri üniversitedeki kadar olmasa da, hala renkli. Ama bildiğim -ve tahmin ettiğim- kadarıyla bir sonraki aşama, "Çoluk çocuk nasıl? Eee, daha daha nasılsın?", "Geçen gün bir çatal bıçak seti aldım, gümüş", "Benimki yine unuttu evlilik yıldönümümüzü"den ibaret olacak.

O yüzden bence, herkesin hayatına taze kan lazım. Yeni insanlar, yeni hayatlar, yeni bakış açıları...

Bunun için de, illa ki kalkıp da yeni bir şehre gitmek gerekmediğini geçtiğimiz iki günde çok net kavradım.



Bilenler biliyor, hatta merak edip "Buluştunuz mu?" diye soranlar da oluyor. 

Bir Mushaboom Kulup mü kursak diye ortaya attığım fikir sonucunda, pazartesi günü minik bir blog toplanması yaptık. Alışılagelmiş blogger toplantılarından farklı olarak -her ne kadar mevcudumuzda bloggerlar olsa da-, bu buluşma, Mushaboom'un buluşmasıydı.



Çeşitli yorumlarından ve maillerinden tanıdığım bir sürü fıstık gibi hatun ile Sultan Kahve'de buluşup Türk kahvelerimizi yuvarladık. Ve gerçekten benim için çok keyifli bir akşamdı.

Herkesin fikirleri, enerjisi, keyfi yerindeydi ve ben onlardan pek çok konuda ilham aldım.

Handan'ın organizasyon pratikliği ve süprizleri sağolsun, çıkışımızda bize döner getiren Frango'nun soslu dönerlerini yiyerek, pazartesi akşamını kapattık.

Eee peki noldu beyin fırtınası Mushaboom Kulup nasıl bir şey oldu, diye sorarsanız, dürüst olmak gerekirse, beyin fırtınası yapmak yerine daha çok sohbet ettik. Mushaboom Kulup'ün de herkesin etkinlik önerebileceği, herkesin kollektif katılımın şart olmayacağı, herkesin ilgi alanına göre canının istediğine katılabileceği, nasıl bir şey olacağını zaman ve akışın içinde hepbirlikte göreceğimiz bir şey olmasına karar verdik.

Bir sonraki etkinlik olarak da 28 Eylül'de Balat turu yapalım dedik. Niyetli olanlar şimdiden ajandalarına notlarını düşüp, güzel keşifler için çalışmaya başlasınlar!

Çıkan fikirlere dayanarak söylüyorum, bundan sonra operadan raftinge, salsa gecelerinden leziz yemekli buluşmalara kadar her telden bir sürü teklif gelebilir.



Salı günü de, her zaman çok nazik ve ince mailler atan Nevcan Hanım'ın davetiyle "Istanbul Unveiled" seyahat filminin tanıtım toplantısı için Hard Rock Cafe'nin yolunu tuttum.

Davetiyede film gösterimi yazdığı ve filmin dili İngilizce olduğu için Martha'yı da aldım yanıma. Gelgelelim, Martha benim yüzümden çok azını anlayabildiği Türkçe bir tanıtımın ortasına düşmüş oldu. :)

Filmin tanıtımını Şerif Yener yaptı. Kendisi 1989 yılından beri rehberlik yapıyormuş ve İstanbul Rehberler Odası başkanıymış. Sunumunda, İstanbul'a yılda 10 milyondan fazla turist geldiği, ancak kalış ortalamalarının yalnızca 2,5 gün olduğunu belirtti.

2,5 gün ve İstanbul biliyorsunuz hepimizin sözlüğünde yalnızca Sultanahmet + Taksim meydanına tekabül ediyor. Yani İstanbul, pek çok turist için bunlardan ibaret. Bu yüzden "İstanbul Unveiled"i çekmişler.



Filmi daha sonra eve gelince izledim. İstanbul'un bilinmeyen kısımlarını öne çıkaran bir film olduğunu söyleyemem, çünkü çekimlerde ağırlıklı olarak Aya Sofya, Kapalı Çarşı gibi olmazsa olmaz turistik mekanlar var. Diğer yandan, filmde çok keyifli kısa söyleşiler var. Burhan Öçal'dan imama, Tülin Şahin'den hamam tellakına kadar. On yıldır İstanbul'da yaşayan benim için filmde asıl ilgi çekici olan buydu. 

Tanıtım toplantısından sonra Hard Rock Cafe'nin terasına çıktık, ki dürüst olayım, ben Hard Rock'ın bir terası olduğunu bile bilmiyordum! Çıktığımız anda, "Yaşasın, bir terasımız daha oldu." dedik. Efes özel seri 10'dan birer şişe söyleyip sigaralarımızı yaktık.




Orada takılırken, ilk tanıştığım kişi, bizim gibi tanıtım toplantısından sonra soluğu terasta alan Cem Karakuş oldu. Sonradan inceledim blogunu, incelerken İstanbul'da yapılacaklar listeme üç mekan ekledim, ama özellikle blogtaki fotoğraf kalitesine bittim. Blogu okurken sürekli canım bir şeyler yiyip içmek istedi.





Bir de Marcus Aurelius'un bir cümlesini oradan kopyaladım: Eğer bir dış etken sizi üzerse, duyduğunuz acı o şeyin kendisinden değil, sizin ona verdiğiniz değerden geliyordur, onu da her an ortadan kaldırma gücünüz vardır.” 

Daha sonra herkes elini ayağını çektikten, ancak biz biralara doyamadıktan sonra, hemen yanımızda oturan Cristina ile sohbete başladık. Kendisi Satış ve Pazarlama Müdürü'ymüş. Portekizli. İstanbul'a tam da gezi olaylarının başladığı gün taşınmasının hikayesini dinledik. Ardından Necdet geldi, o da Operasyon Müdürüymüş. Anjelique'in daha Meşrutiyet Caddesi'nde olduğu günler, eski İstanbul geceleri derken çok keyifli bir sohbete daldık. 

Ben elektronik müziğin ortasına doğan kuşaktan bir önceki kuşağa denk geliyorum. Benim üniversite yıllarım, biraz Etiler'de Türkçe pop, önce Redroom, sonra Mojito'da Rnb geceleri ama her zaman, temel direk ve vazgeçilmez olarak Taksim'de rock cover grupları ile geçti. Rock kuşağının sonuyum yani. 

Her ne kadar artık evde oturduğumda daha çok indie ve indie electronic dinlesem de, bütün üniversite maceralarımın arka fonunda rock vardı. O yüzden perşembe günleri Hard Rock Cafe'de canlı müzik yapıldığını öğrenmek, gerçekten hoşuma gitti. En kısa zamanda, terasından sonra bir de canlı müzik faslını deneyimlemeye karar verdim.

Özetle ben, bu haftaya yeni mekanlar, çok tatlı yeni insanlar, bir film derken baya bereketli başlamış oldum! 

Yenileri reddetmeden, keyifle kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım