san francisco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
san francisco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2015

Mr. Holmes Bakehouse, Half Moon Bay Ritz-Carlton, Phil's Fish Market ve enenenen iyi Bloody Mary

Pek çok şarkıya söz olmuş, pek çok kitapta anılmış, yıllar içinde kültleşen pek çok karakteri ağırlamış, her gencin planları dahilinde olan Highway 1 için yola çıkma zamanımız geliyor. 


Benim California'da geçireceğim gün sayısı sınırlı olduğu için, bütün Highway 1'ı katetmemiz mümkün değil, yalnızca San Francisco ile Big Sur arasını birlikte keşfedeceğiz; ama bu bile yeteri kadar heyecan verici.

Gelmeden önce bu seyahati planlarken, dokuz gün, her şeye yetebilecek kadar uzun bir süre gibi gelmişti bana. Gelgelelim hem yapılacak çok fazla şey var, hem de O'nunla gerçekten düşündüğümden bile daha keyifli geçiyor günler. Biraz pişman oluyorum, daha uzun süreliğine gelmediğime...




İstanbul'dan San Francisco'ya yalnızca bir kabin boy bagajla geldiğim ve nemlendirici dahil hiçbir kozmetik taşımadığım için, sabah öncelikle temel ihtiyaçlarımı gidermek üzere bir markete uğruyoruz. Ardından istikametimiz kahvaltı için Mr. Holmes Bakehouse





Burası her gün sınırlı sayıda ve her gün başka bir çeşitte çıkardığı 'cruffin' ile meşhur. Sabah erken uyanmak için kesinlikle harika bir motivasyon niteliğinde. Sıraya giriyorsunuz, şansınız varsa o günkünü tatma fırsatı yakalıyorsunuz. Yoksa da, diğer her şey de inanılmaz lezzetli olduğundan çok üzülmenize gerek yok.



Mr. Holmes'un harika tasarımlı karton kutusu içinde çeşit çeşit kalori ve haz bombası ile, O'nun Brezilyalı arkadaşının yanına uğruyoruz. Ülkesine dönmeden önce vedalaşmak için. Ben arabadan Mr. Holmes kutusu ile indiğimde mutluluktan ölüyor, çünkü hem tatlılar inanılmaz; hem de o tam bir foodie. Yolun ortasında hazdan ölüyoruz.




Sonra yola çıkıyoruz, ilk durağımız Half Moon Beach'teki Ritz-Carlton. İnanılmaz güzel manzaralı bir yamacın kenarına kurulmuş bu devasa otel, asil bir lüks sembolü gibi. Hiçbir şey ışıltılı, abartılı, yorucu değil; aksine oldukça kaliteli ve mütevazi bir şıklık içinde. Her şey krem tonlarında ve ahşap ağırlıklı; ama koridorlarında asılı tablolar gibi detayları ve özellikle manzarası baş döndürücü. Biz de elimizde biralarımız, tepeden bu harika manzarayı izlemenin tadını çıkartıyoruz.







Ardından, aşağıdaki kum alana iniyoruz. Okyanus yüzülemeyecek kadar soğuk; ama parlayan güneş ile esen rüzgarın birlikteliğinde harika güneşlenilir.

Ben üstümdeki kıyafetleri çıkarıp, bikinim ile kaldığımda, kuma oturmadan önce "Acaba onda havlu var mıdır, üstüne otursak." diye düşünürken, o çantasından kocaman bir çarşaf çıkartarak beni olumlu anlamda oldukça şaşırtıyor. Çarşafı kumsalın kuytu bir köşesinde, incecik beyaz kumların üstüne serip uzanıyoruz. Saatlerce kumsalın tadını sonuna kadar çıkarttıktan sonra, yeniden yollara düşüyoruz. 





Ona yemek konusunda Shrek yedikten sonra koşulsuz güvenmeye başladığımdan, çok iyi olduğunu söylediği Moss Landing'teki Phil's Fish Market'te yemek yeme teklifine de hiçbir itirazım yok. Yol çalışmaları nedeniyle yavaş yavaş akan yolda, büyük bir sabırsızlıkla yemeğe kavuşmayı bekliyorum.


Burası oldukça salaş görüntülü, içeride sıraya girip kasadan siparişinizi verip ödeme yapılan, sonra da upuzun masalarda başka insanlarla birlikte oturup yemek yediğiniz bir yer. Deniz ürününün her çeşidini yapıyorlar ve yediğimiz her şey olağanüstü lezzetli.







"Bu arada burada Bloody Mary de çok iyi." diyor. Bloody Mary'e taparım. Hemen bara gidip, sipariş veriyorum. Barda duran adam çok özensizce, hiç bir şeyi ölçmeden, beş saniye içinde bloody maryi hazırlıyor. O kadar çabasız ve hızlı hazırlıyor ki, kesinlikle "çok iyi" olabileceğine inanmıyorum. 

Yalnızca bardağın kenarına tutuşturduğu karides ile bardağım harika görünüyor. Masaya geliyorum, bir yudum alıyorum ve hiç tartışmasız hayatımda içtiğim en iyi bloody mary.


O kadar çok seviyorum ki, günler sonra aynı yoldan geri dönerken, bir bloody mary daha içmek için tutturuyorum ve biz ikinci kez Phil'se gidiyoruz. Elbette ki o "bir bloody mary", asla tek bir tanesi ile sınırlı kalamayacağım kadar lezzetli ve masamız yine mükemmel bir deniz ürünleri sofrasına dönüşüyor. 





Bara gidip şevkle ikinci bloody mary siparişimi verirken, bardaki bir adam dönüp, "Biliyor musun, vereceğin siparişin bloody mary olacağını biliyordum."diyor. Kafam güzelce, gülüyorum, "Neden?" diye soruyorum. "Kesinlikle şu an görünüşündeki tek eksik elinde bir bloody mary bardağı çünkü" diyor. Hayatımda aldığım en enteresan iltifatlardan biri olarak bunu bir aklımın bir kenarına yazarken, "Bir de bunu tat." diye kendi bardağını uzatıyor. 

Bloody Mary'nin bira ile hazırlanan versiyonu gibi, adı Chevela imiş. "Seninki bitince, gel bundan da bir tane iç." diyor. (İçmeyi unuttuğumu da bu yazıyı yazarken fark ettim bu arada.)



İçeride geçmişte çiçek çocuklarmış gibi görünen dört tane ellili yaşlarda adam, çok keyifli bir müzik yapıyor. Onları dinleyerek, lezzetli ötesi yemeklerimizi yedikten sonra, bloody mary bardakları ile, hemen mekanın önündeki sahile çıkıp, gün batımını izliyoruz. California'da güneş o kadar harika batıyor ki, insan hiçbir gün batımını kaçırmak istemiyor.  







"Yolluk olarak alacak mısın bir bloody mary daha?" diye soruyor. Hayır, o an kafam güzel, ben güzelim, O'nunla yollarda olmak güzel, bulunduğumuz yol güzel. 

Ama olur da bir daha bu civarlara yolum düşerse, kesinlikle burada bloody mary içmeden geçmeyeceğimi biliyorum



Bloody mary ile kalın! :))

09 Eylül 2015

San Francisco'da bir pazar: Chestnut Street, Marina, Palace of Fine Arts, Gündüz Partisi, Chez Maman

Önümüzde upuzun bir San Francisco pazarı var. Sonraki birkaç gün için başka şehirlere heyecan verici seyahatler planladığımız için, şehri keşfetmek için az sayıdaki günümden biri o gün.

San Francisco, ilk görüşte aşk yaratan şehirlerden değil. Çarpmıyor, vurmuyor, başını döndürmüyor insanın. Ama hayatının bir döneminde San Francisco'da yaşamış kiminle konuşsam, hepsi anlaşmış gibi, mutlulukla 'çok yaşanılası' bir şehir olduğunu söylüyor. O da bu şehre derin bir tutku duyuyor.
Bu yüzden turist ruh halinde oradan oraya çılgınlar gibi koşmak değil, O'nun San Francisco hayatını deneyimlemek ve anlamak istiyorum.


Red Door Cafe'de brunch ile keyiflendikten ve tıka basa doyduktan sonra, Chestnut Street'e çıkıyoruz. Minik butiklere girip çıkıp, harika kitap ve defterler topladıktan sonra, David's Tea'de bir mola veriyoruz.


İçeri girerken, "Ben çay sevmem ki." diye burun kıvırıyorum; ama içeri girdikten sonra büyük bir coşkuyla rafları kurcalamaya ve çayları koklamaya başlıyorum. Martini ile karıştırılıp kokteyl yapılan çaylardan alıyorum, bir önceki gece içtiğim High Noon Tea kadar lezzetli olur umuduyla... Sonra ilginç bir presste demlenen soğuk çayımı seçiyorum.

Soğuk çayı yudumlayarak, caddede yürüyoruz. Çayımız bitince Bar None'a girip, eğlenceli bir oyun oynuyoruz, fena halde yenilmemden sonra, tekrar caddeye çıkıyoruz.



Bira içmek için istediğim bir yeri seçebileceğimi söylemesinden birkaç dakika sonra karşımıza çıkan Sabrosa bizi çağırıyor; çünkü henüz öğle saatini biraz geçmiş olmasına rağmen, içeride gerçekten parti var. Yüksek sesle müzik çalıyor, San Francisco için alışılmadık olacak biçimde kadınlar makyajlı ve herkes kokteyllerini yudumluyor. Hiç düşünmeden bara kurulup, siparişlerimizi veriyor, gündüz partisine dahil oluyoruz. Konsepte bayılıyorum.



Sabahki mimosaların üstüne Sabrosa'da kokteylleri devirdikten sonra, elbette ki keyfimiz tam yerinde.

Yolun üstündeki bir Susie Cakes'in cazibesine dayanamayıp, birer cupacake kaptıktan sonra marinaya iniyor ve meşhur Golden Gate'e karşı cupcake'lerimizi yiyoruz.





Sahilde biraz keyif çattıktan sonra, 1915 yılında Panama - Pasific fuarı için inşaa edilen devasa ve bir o kadar da güzel Palace of Fine Arts'a gidiyoruz. Orada turist olduğumu tekrar hatırlayıp, çantamdan kameramı ilk defa çıkartıyorum. Sonra öpüşe koklaşa çimlerde yayılıp, güneş kaybolup hava serinleyinceye dek pazar keyfi yapıyoruz.




Akşam yemeği için Fransız Restoranı Chez Maman'a geçiyoruz. O'nun Brezilyalı bir arkadaşı yanımda oturuyor ve kendisini daha ilk saniyede seviyorum; çünkü aynen benim gibi masaya gelen her yemeğin fotoğrafını çekmeden, yenilmesine kesinlikle izin vermiyor, erkekleri sevdiğini ama lezzetli yemekleri erkeklerden daha çok sevdiğini açıklıyor. Tutkulu insanları sevdiğimi, yemeğe tutkulu insanları daha çok sevdiğimi;  lezzetli yiyecek ve içeceklere karşı hiç bir zaman heyecanlanmayan, sadece karnım doysun diye yemek yiyen insanlara güvenmediğimi ve sempati beslemekte zorlandığımı o anda fark ediyorum.

"Escargot yer misin?" diye soruyorlar. Escargot'un ne olduğu hakkında hiç bir fikrim olmadığını beyan ettiğimde büyük şamata kopuyor, hemen sipariş veriliyor, ne olduğu bana sürpriz olacakmış. Ve pestolu sarımsaklı salyangozlarım az sonra önümde. Hepimiz hem fikiriz o kadar çok sosla yer şey yenilebilir ve sunumu kesinlikle çok şık.


Herkes farklı yemekler sipariş ediyor, herkes herkesin yemeğine sulanıyor, sohbetler ediliyor, karınlar harika biçimde doyuyor ve pazar günü bitiyor.

Lezzetli yemeklere karşı tutkulu kalın!

05 Eylül 2015

Çok çılgın bir brunch deneyimi için harika adres: San Francisco'daki Red Door Cafe

Sabah gözlerimi açıyorum, ilk gördüğüm şey, odasının fotoğrafını yolladığında bayıldığım masa oluyor. Yarım altıgen şeklindeki uzun pencerelerin dışında yemyeşil ağaçlar görünüyor ve önünde çekmecesiz, dümdüz ve geniş bir masa var. O kadar huzurlu ve güzel bir köşe ki orada oturup saatlerce derin derin düşünüp, yazılar yazılabilir, hayaller kurulabilir, kaçış planları yapılabilir...

Bir önceki gün, upuzun uçak yolculuğunun sersemliği, kafamın güzelliği derken tam olarak kavrayamamışım galiba. İlk defa o anda tüm hücrelerimle hissediyorum, bir aya yakın süredir planladığımız anı yaşadığımızı... Beni kavrayan kol O'nun, San Francisco'dayım ve günlerden pazar. Nasıl güzel bir sabahtır o! Biraz daha sokuluyorum, O gözlerini açıyor ve pazar günü başlıyor.

O'nu San Francisco'ya uğurladıktan sonra, haftasonu ben de atlayıp Çeşme'ye gitmiş, gerçekten inanılmaz eğlenceli bir haftasonu geçirmiştim. Sonra benim haftasonum bitmiş, İstanbul'a geri dönmüş, havalimanına ayak basmışken, saat farkı nedeniyle O'nun pazar günü daha yeni başlamıştı. Ben haftasonu bittiği için hüzünlüyken, O bana harika bir brunch masası fotoğrafı yollamıştı, şampanya veya köpüklü şarap ile hazırlanan mimosa bardakları içeren... Nasıl içim gitmişti!


Şimdi aynısını deneyimleme zamanım olduğu için pek keyifliyim. Çabucak üstümü giyiniyorum ve San Francisco'da kaldığımız günlerde ulaşımımızın temelini oluşturacak Uber ile Red Door Cafe'nin yolunu tutuyoruz.

İçerideki masalar dolu olduğu için kapıda dikiliyoruz. Çok eğlenceli bir kurallar listesi var, okuyorum; ama sadece espri olsun diye asıldığını düşündüğümden olsa gerek -veya gözlerim şiş olduğu için- hiç güneş gözlüğümü çıkarmadan, menüyü inceleyip ne yiyeceğime karar veriyorum.


Biraz sonra içeriden AD çıkıyor. Minicik şort, derin dekolteli tshirt giymiş, duruş dimdik, bir gram yağ içermeyen bacaklarından birinde vişne dövmesi var. Çok özgüvenli, çok kadın, çok erkek, çok enerjili.


Bana ters bir bakış attıktan sonra, O'na büyük bir ilgiyle sarılıyor. Sonra bana bakıyor, "Çıkar o gözlüklerini." diye buyuruyor, çıkartıyorum, şöyle bir süzdükten sonra, "Çok daha iyi." yorumunu yapıyor ve sonra "Şu kaltağa gününü göstereyim diye çıkmıştım dışarıya, ama benim yakışıklı Türk erkeğimin yanında geldiğin ve güzel gözlerin olduğu için, al bakalım" diyerek elime korkunç bir oyuncak bebek tutuştuyor.

Daha sonra anlıyorum ki, bu korkunç oyuncak bebekler, bize servis yapmayı kabul ettiği anlamına geliyor, yani çok kıymetli. Çünkü AD, Red Door Cafe'yi yalnızca cumartesi ve pazar günleri brunch saatlerinde açıyor ve yalnızca canının istediği kişileri mekana kabul ediyor. "Yazacakları sikim yorumlar hiç umurumda değil. Ben yalnızca istediğim kişilere hizmet ederim." diye açıklıyor durumu. Ben kapıda dakikalarca dikilip sonra gitmek zorunda kalana da, AD'nin dışarı çıkıp laf soktuklarına da şahit oldum. Ve o an anlıyorum, beni gerçekten de O'nun hatırına kabul ettiğini...



Eğer açık fikirli değilseniz, cinsel içerikli konuşmalardan veya eşcinsellerden azıcık bile rahatsız oluyorsanız, Red Door Cafe kesinlikle size göre değil. Uzak durun, gitmeye kalkarsanız da AD size ağzınızın payını öyle bir verecek kapasiteye sahip ki, şok olursunuz.

Diğer yandan, eğer rahat biriyseniz, Red Door Cafe'de brunch deneyimi kesinlikle ve kesinlikle atlamamanız gereken bir şey. Hayatımda hiç bu kadar eğlenceli bir brunch yapmamıştım. Cafe'den ziyade kabaredeymişsiniz gibi bir ortamda olup bitiyor her şey.


AD'nin enerjisi inanılmaz; kapıda bekleyenleri inceliyor, her masa ile ayrı ayrı sohbet ediyor, beğendiği erkeklere sulanıyor, kadınlara laf atıyor, herkese fantastik ve edepsiz hikayeler anlatarak şov sergiliyor, "benim kahvaltımda kivi yok" diyen adamların kucağına çıkıp ağızlarına dilini sokup, "tamam tamam kiviyi buldum." duyana kadar rahat bırakmıyor, kahvaltı etmeye gelen eski dostlarını coşkuyla karşılıyor, onlarla ne zamandır nasıl tanıştığını hepimize anlatıyor, tuvalete giden yakışıklıların peşinden içeri girmeye kalkıyor... Asıl inanılmaz olan da bütün bunlarla aynı zamanda, masalardan hiç bir şeyi eksik etmiyor ve leziz kahvaltıları da o hazırlıyor.

Masaya önce dildo geliyor, mimosalar ile birlikte. Ardından gerçekten çok lezzetli ve tıka basa doyurucu kahvaltılar... Bu arada hepsinin ismi ayrı matrak, bir fikriniz olması için menüyü paylaşıyorum.


Ben "Dump your wife and lick my snatch" yiyorum, O'nun için menüde olmayan özel bir spesiyal hazırlıyor.



Kahkahalar atarken, mimoslarınızı nasıl içtiğinizi anlamıyorsunuz bile. Kesinlikle yaptığım en çılgın brunch olarak hafızama kazınıyor ve AD'yi çok seviyorum. Zaten nasıl sevmeyebilirim ki, "aynı adama bayılmak" kadar temel bir ortak yanımız var. :))

O'na,"Lütfen bir dahaki sefere bu kadar seksi olmayan, şişman ve çirkin bir kadın getir yanında." diyerek bana sevgisini gösteriyor.

Red Door Cafe'den çıkmadan önce, AD ile, O'nu ortamıza alıp süper komik fotoğraflar çekilerek brunch faslını kapatıyoruz. (Bu fotoğrafları hiçbir yerde paylaşmamaya söz verdiğim için şu an ne kadar pişman olduğumu anlatamam!)

Çıktığımda karnım tok, keyfim yerinde, "Piyangodan veya lotodan parayı vurursam, İstanbul'un en şık yerine bir cafe açıp AD'yi getirmenin ve İstanbul'un ağzına sıçmanın" hayalini kuruyorum.

'Farklı'yı eleştirerek değil, keyfini çıkararak kalın!

03 Eylül 2015

Gecesi kayıp San Francisco: Nara Sushi, Bergerac, Audio, The Public Works.

Cuma gecesi, tanıştığım gün benim bütün ezberlerimi bozan ve inanılmaz sevdiğim abim ile buluşuyoruz. Kadeh kadeh leziz şarap yuvarlarken, ben bombayı patlatıyorum: "Ben bir adamla tanıştım, yarın da onun yanına San Francisco'ya uçuyorum." O da kahkahayı patlatıyor. Göster bakalım şu çocuğun fotoğrafını diyor. Fotoğraflar gösteriliyor, dedikodular yapılıyor, biraz daha şarap içiliyor. Sohbet onunla her zaman çok keyifli. Vedalaşırken, "Dünyanın en güzel şehirlerinden biri San Francisco. Tadını çıkar, başına bir iş gelirse, işler planladığın gibi gitmezse beni ara." diyor. Eli kolu her yere uzanır; ama ben içten içe her şeyin harika olacağını biliyorum, hissediyorum, yoksa zaten gitmeye kalkmazdım. 

Eve geliyorum, kabin boy bagajıma son eşyalarımı atıyorum, yapılacaklar listemizi yazdığımız defteri yanıma aldığımdan emin oluyorum ve yola çıkmaya hazırım.



Hazırım hazır olmasına ama uçağıma daha saatler var. Biraz jet-lag olmamak için strateji yapmaktan, biraz heyecandan uyumuyorum o gece. Sonra hiç bitmeyecekmiş kadar uzun bir uçak yolculuğu sonunda San Francisco'dayım. Havalimanından çıkıyorum, arabanın içinde onu görüyorum, 4 numaralı kapının önünde beni bekliyor. Sarıldıktan sonra, arabanın içinde yan yana havalimanından şehre gidiyoruz.

Birbirimizi en son öğle molasında ben ofisten çıkıp onun evine vedalaşmaya gittiğimde görmüştük ve şimdi son görüştüğümüz yerden binlerce kilometre uzaklıktaki başka bir kıtada onun yanındayım. İnanılmaz. O benden daha şaşkın. Ben buraya geldiğimden beri, en yakın arkadaşlarım bile kesin geleceklerini söylemelerine rağmen gelmediler ve şimdi senin burada olduğuna inanamıyorum, diyor. "Seyahatperestliğe olan inancını tazeledim mi?" diye takılıyorum. Kesinlikle!

Eşyalarımı evine bıraktıktan sonra, hemen evden çıkıyoruz. Arabayı anahtarla değil, telefonla kilitleyip açmasını şaşkın halde izliyorum. Gülüyor, o şehirde her şeyin bir telefon uygulaması olduğunu anlatıyor bana. Bu da saatlik araba kiralama uygulamasıymış. Başka insanların arabalarını, onlar kullanmadıkları zaman saatlik olarak kiralayabiliyormuşsun ve hiç anahtar kullanmadan telefonla arabayı kilitleyip açıyormuşsun. Her şeyin applicationlar üzerinden ve herkesin birbirine güvendiği şekilde işlediğini gerçekten sonraki günlerde bizzat deneyimliyorum.



İlk istikametimiz Alamo Square'deki, bir postkart klasiği olan, Vikyoriyan tarzda inşaa edilmiş Painted Ladies'in karşısındaki park oluyor.

Parkta biraz takıldıktan sonra, Polk Street'teki Nara Sushi'ye gidiyoruz.




Önce birer soğuk bira söylüyoruz. Ardından buzların üzerinde servis edilen istiridyeler geliyor. Geçen kış istiridyeden korkunç bir şekilde zehirlendiğim için, ömrümün sonuna kadar bir daha ağzıma sürmemeyi planlıyordum; ama o kadar harika görünüyorlar ki tabii ki dayanamıyorum.



İstridyeden sonra deniz kestaneli ve tunanın bonfile halinden sushiler yiyoruz. 




Lezzetten ölebilirim. Tam o sırada "Tam senlik bir şey var burada, onu mutlaka tatmalısın."diyor. Böylece Shrek geliyor masamıza. Onu yerken hissettiğim şey aşk, bu kadar lezzetli bir şey olamaz. Nasıl o kadar muntazam birleştirdiklerini çözemediğim bir avokado topunun içinde, soslu tuna, karides tempura ve yengeç var.



O saniyeden sonra O'na yemek seçimi ve damak tadı konusunda gözüm kapalı olarak güveniyorum.

Gece ilk durağımız Bergerac oluyor. Burası devasa ev partisi kıvamında bir bar. Karşılıklı yerleştirilmiş kocaman deri koltuklar, ayakta takılan insanlar, upuzun bir bar. Ev partisi konseptinden ayıran en temel şey ise, o upuzun barın arkasında inanılmaz lezzetli kokteyllerin hazırlanması... High Noon Tea isimli early gray çay ve cin ile hazırlanan kokteyl benim aklımı başımdan alıyor. Sadece lezzet olarak değil, birkaç tane sonra gerçekten sarhoşum.

İçeride tanıştığım bir adama henüz bugün San Francisco'ya geldiğimi açıkladığımda, "Vaay, çok şanslısın, şehrin en kaliteli ve keyifli barındasın şu anda." cevabını alıyorum. Gülüyorum, O'na bakıyorum, bardan bize yeni içkiler alıyor, dönüp bana gülümsüyor. Evet, gerçekten şanslıyım. Ve bu sadece o gece Bergerac'ta bulunduğum için değil.



Sonra üst kattakş Audio'ya çıkıyoruz. DJ kabinin arkasındaki hipnotize eden ışıklandırma çok iyi, Wad Ad da harika gaz veriyor, gerçekten eğlendiriyor, saatlerce dans ediyoruz.



The Public Works'te Atish'i dinlemeye gitmeden önce Bergerac ile Audio'nun birkaç bitişiğindeki krepçi karavana uğruyoruz. Krep muhteşem lezzetli. O'nun "Bu şehirde her yerdeki yemek iyi ile başlıyor. Çok iyi veya çok çok iyiler. Vasat bir şey yok." derken abartmadığını o anda kavrıyorum.

Gecenin sonrası pek yok bende. Saçma sapan triplere giriyorum, bir yandan O'nu orada kaybetmekten çok korkuyorum, bir yandan da o kafayla San Francisco'da olduğum için kendimi güvensiz hissediyorum. Eve gelişimizi veya beni yatağa taşıdığını filan kesinlikle hatırlamıyorum. Sadece merdivenleri çıkmakta ne kadar zorlandığım var o saatlere ilişkin hafızamın derinliklerinde.



Hatırladığım şeyler ise, mutlaka ve mutlaka San Francisco'ya giderseniz yapmanız gereken şeyler: Nara'da Shrek yemek, Bergerac'ta High Moon Tea içmek ve Audio'da dans ettikten sonra krebe yumulmak.

Bir de hayal meyal eve geldikten sonra izlediğimiz ve sonraki günlerde daha çok gülmemize neden olacak Turkstar Fatih... Yerler kaymıyor yalnız! :)

Pinterest'im

Instagram'ım