bir doz ilham etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir doz ilham etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Mayıs 2014

Music’s playing so loud It all feels right!

"Her şey kendisine ayrılan zamana yayılır."

Kimin olduğunu bilmediğim bu sözü çok severim. Bazen bir işi yapmak için aylarım olur. Yaylanırım, sallanırım, başka şeylere kayarım, sonra sıkışınca, o işi inanılmaz bir konsantrasyonla umduğumdan çok daha kısa zamanda tamamlarım. 

Bu yüzden ajandamı sıkışık tutarım. Hiçbir şeye o işi tamamlamak için ihtiyacım olandan daha fazla zaman bırakmamaya çalışırım. Kendimi uyuşukluğa teslim etmemek için...

Bazen dinlenmeye yayılmaya da ihtiyacım olduğunu unuturum, kaldırabileceğimden fazla yüklenirim kendime. Aynaya bakıp da, matlaşmış bir cilt ve ifadesiz bakışlarımla karşılaştığımda fark ederim bunu. Bazen aynaya bile bakmıyorum galiba, fark edemiyorum, sonra ilk boş anımda o kadar güzel uyuyorum ki... Ve uyanınca o kadar mutlu oluyorum ki, sonradan anlıyorum daha fazla dinlenmeye ihtiyacım olduğunu.


Bazen de işler benim dışımda gelişiyor. Geçen hafta New York seyahatimi kesinleştirip, konaklama, uçak bileti gibi bütün detayları hazır hale getirdiğimde ve patronumdan o tarihler için izin aldığımda, ajandam bu seyahat için oldukça uygundu. Duruşma veya son günü o tarihlere gelen herhangi bir işim yoktu, her şeyi temizleyip, rahat rahat gidebilirdim. Aradan birkaç gün geçti, patronumdan bir e-mail geldi. Yeni bir M&A projesine başlıyorduk, iş harikaydı, bir parçası olmak heyecan vericiydi. Gelgelelim teslim tarihi, benim New York'ta olmayı planladığım tarihlere geliyordu!! Benim sorumluluğuma düşen kısmı, gitmeden önce bitirmem ve olası düzeltmeleri uzaktan yapmam konusunda mutabık kaldık. Tabii bu çok çalışmak demek oluyor, gerçekten çok.

O yüzden bu seferlik biraz kolaya kaçılmış bir yazı ile huzurlarınızdayım. Mazeretimmmmm vaaaaaaar, ama asabi değilim :))



Malum bir süre önce fotoğrafa merak saldım, babama doğum günümde bir DSLR fotoğraf makinesi aldırdım, İzzet Keribar'dan temel fotoğraf eğitimimi aldım, neredeyse her yere fotoğraf makinem ile gitmeye başladım, hemen ardından da bu blogta biraz değişiklik yapıp, daha büyük görsel yükleyebileceğim şekilde post alanını genişlettim. Tabii ki, oldu da bitti maşallah durumu yok, öyle temel eğitimi alıp ayarları öğrenince şahane işler çıkarmaya başlamıyor insan.  Kadraj dediğimiz şey, gözümüzün gördüğü gibi görmüyor çünkü. Bazen gözüme harika görünen bir şeyi çekiyorum, bir boka benzemiyor; bazen de laf olsun diye alelade bir şey çekiyorum, çok hoşuma gidiyor. O yüzden okumak lazım, pratik yapmak lazım, bu işi iyi yapanları takip edip görme becerisini arttırmak lazım.

Bu takip maratonumda karşıma çıkan JR'ı sizinle tanıştırmak istiyorum. Paris metrosunda bulduğu makineyle fotoğraf çekmeye başlayan Jr'ı diğer fotoğrafçılardan ayıran sıra dışı tarafı, bu fotoğrafları sergileme biçimi. Çünkü onları yasa dışı olarak, izin almadan şehirlerde sergiliyor. Kendisini de Dünyanın en büyük galerisinin sahibi olarak tanımlıyor. Ki Israil'den Şangay'a sergilerini düşününce hiç de yalan sayılmaz. :)



Benim favorim kesinlikle bu yazının en başındaki fotoğraf, baktığımda inanılmaz mutlu oluyorum. Bir baskısını evimde bir yerlere kesinlikle asacağım. 





Çok daha fazla JR isterseniz, web sitesi için TIK! Umarım ki en yakın zamanda İstanbul da onun devasa sergi alanının bir parçası olur. :)


05 Mart 2014

Flesh Bite. Sex Craze. Desire. Lust Life. Fetish Avatar

Antwerpen'desiniz, tarihi binaları çoktan talan edip molalarınızda biraları yuvarladınız veya bunlar zaten hiç umurunuzda bile olmadı, o zaman gelin, biraz ilham toplayalım.


Nationale üzerindeki Modernatie ve civarı, artık biraz modası geçmiş deyişle 'hipster üssü'.

Tam karşısındaki Kammenstraat, instagram yerine "Analog is the future" mottosunu savunanların sevgilisi Lomography mağazasını, çatlak kıyafetler satan Fish&Chips'i, saçlarına taze meyve suyu içerken rasta yaptırmak isteyenlerin toplandığı DreadLovers'ı barındırıyor.


Bu sokaktan çıkan başında korsan bayrağı dalgalanan incecik bir sokak var: Koopstraatje. Bir zamanlar baştan aşağı çiş kokan, insanların girmeye çekindiği bu sokağa, şehrin graffiti sanatçıları el atınca, o leş sokak, rengarenk bir cennete dönüşmüş.





Bir kadınsanız, bu civarlardayken mutlaka uğramanız gereken adreslerden birisi de moda müzesi olan MOMU.


Ben Royal Academy of Fine Arts'ın doğum günü kutlaması etkinliği için bu müzeyi kendisine mekan olarak seçmesi sebebiyle buradaydım. Öğrencilerin bugüne kadarki tasarım ve çizimlerini sergilerken, müzeyi çeşitli odalara bölmüş ve kapılarına, içerideki konsepte uygun kışkırtıcı kelime öbekleri yazmışlardı.


















Kapılardaki kışkırtıcı kelime öbekleri kadar, öğrencilerin yaptığı yaratıcı çizimlere de bayıldım.




Happy Birthday Dear Academie, süreli bir etkinlik olduğu için, gittiğiniz zaman sizi müzede bambaşka bir şey karşılıyor olacak; ama her seferinde ziyaretçileri şaşırtan bir detay mutlaka oluyormuş.

Ayrıca giriş katındaki kitapçının İngilizce arşivi de oldukça geniş, eğer moda, fotoğraf, çizim, mimari ile ilgileniyorsanız burayı da pas geçmeyiniz.


"Ne bu yahu, hep modadan bahseder oldun?!" diye sitem edenler varsa, haklısınız, valla ben de anlamadım,  nereye adım atsam kendimi moda ile alakalı bir etkinliğe davet edilmiş buluyorum. Moda şiddetle beni çağırıyor galiba :P

Şaka bir yana, ilham almak için sanatçı olmaya gerek yok bence, sergilerin, insanın ufkunu her zaman açıp, yepyeni bir bakış açısı kazandırdığına inanıyorum ben. Bu yüzden, sergideki şu tabloya bayıldım:


Ufkunuzu genişleterek kalın!

28 Aralık 2013

bir kutuda neşe, sağlık, sevgi, başarı, huzur

Yılbaşı demek benim için süs demek, renkli ışıklar demek, planlar yapmak demek ve tabii hediye demek. 

Hediye zor iş... Bir kere doğru hediyeyi seçmek için kafa patlatmak gerekiyor, hadi düşündünüz taşındınız bir fikriniz var, onu satan bir yer bulmak gerekiyor. Hediye size veriliyorsa da, işiniz zor. Hiç işinize yaramayacak veya zevkinize uymayan bir şey çıksa da paketten, çok mutlu olmuş gibi yapmanız lazım malum.

Biz ofiste yılbaşı çekilişi yaptık bir ay kadar önce. 
Kuralı da koyduk, kimse kimseye söylemeyecek hediye alacağı kişiyi... Bir aydır herkes çılgın bir yoğunlukta çalışsa da, stratejiler geliştirmekten geri kalmıyor. "Bence Sezen X'e alıyordur" gibi. Nerede iki kişi başbaşa kalsa, diğerini sıkıştırmaya başlıyor: "Sana kim çıktı?" 

Büyük olaylar çözülüyor, mütaalalar, dava dilekçeleri hazırlanıyor, ama ofisin gündeminden hediye mevzuusu bir aydır düşmüyor. 

Tabii ofise gelen her kargo ve her paket bir ipucu olduğu için, başka zaman kimsenin diğerine gelen paketi merak etmesi gibi bir durum söz konusu değilken, bu aralar her paketin üstü inceleniyor, sallanıyor, içinde ne var anlamaya çalışılıyor.

İşte tam da bu günlerde benim elime ofis çekilişi ile bağımsız bir paket geçti: İlk yılbaşı hediyem! Atölye Radika'dan...


Paketin içinden çıkan her şey çok zevkli ve güzel parçalardı; ama asıl üstündeki kartı okuduğumda daha da anlamlandı; çünkü hepsinin bir misyonu vardı. 2014'ü neşeli, sağlıklı, sevgi dolu, başarılı ve huzurlu geçirmemi sağlayacaklardı. Çok ince ve esprili bir detaydı bu. 


Bu yılbaşı paketinin yaratıcıları Alev ve Seda'ya, hem onlar, hem de Atölye Radika hakkında merak ettiğim her şeyi sordum. Hala yılbaşı hediyesi alamadığınız birileri varsa veya 2014'te düğün dernek planları içindeyseniz, bu söyleşi sizin için gerçekten çok faydalı olabilir :)

Biliyorum, bir ürün tasarımcısı, bir grafik tasarımcı iki arkadaşsınız. Peki ya Atölye Radika'nın hikayesi nedir? Kurumsal hayattan bir gün sıkılıp kafanız atıp da bir iş kuralım fikri mi gelişti, yoksa en başından beri aklınızda olan bir plandı da yavaş yavaş mı şekillendi?

Yaklaşık 3 senedir tanışıyoruz; özel bir şirkette aynı ekipte çalışıyorduk. İşimiz yaratıcılık ve tasarım ile ilgili olduğu için, sohbetler de bu yönde gelişiyordu. Tasarımı ile öne çıkan her ürün veya projeyi paylaşmak ve detaylarını tartışmaktan zevk alıyorduk. Kurumsal iş hayatından sıkıldığımız için değil, fakat kendimizi denemek üzere hobi olarak başladık araştırmaya ve üretmeye. Araştırdıkça yakaladığımız güzel detayları, kendi fikirlerimiz ile birleştiriyorduk. Böylece, Atölye Radika yavaş yavaş oluşmaya başlamıştı. Aile ve arkadaş çevremizde nişan, nikah ve doğum gibi kutlamalara tasarımlarımız ile eşlik ediyorduk. Hediye tasarımlarımız beğenildikçe ve konuya artan ilgimizi farkedince, bu hobimize bir koleksiyon ve kimlik oluşturarak devam etmek istedik.


Atölye Radika tamamen ikinizin eseri mi yoksa, gizli kahramanlar da var mı bu işin arkasında?

Atölye Radika, tasarım ve kimliği ile oluşurken eşlerimiz, ailelerimiz ve dostlarımızın fikirlerinden beslendi; tamamen ikimizin eseri fakat yalnız değiliz demek daha doğru! :)

Peki ikinizin arasında bir iş bölümünüz var mı? Tasarlayan, malzemeyi, fikri bulan, fotoğraflarını çeken gibi?

Uzmanlıklarımız farklı olduğu için bazen iş bölümü yapıyoruz; ama ikimizin zamanı ve enerjisine bağlı olarak bu iş bölümü de değişebiliyor. Her gün konuşarak, paylaşarak ve tartışarak iletişim kurmak iş bölümünün keskin çizgilerini kaldırıyor.

Önemli not: Bir balık burcu ve bir ikizler burcu, iyi iletişim kurarsa iş bölümü doğal ve yaratıcı bir süreçtir. :)


Ürünleriniz el yapımı kadar özenli, ama makineden çıkmış kadar muntazam. El yapımı mı Atölye Radika'da gördüğümüz her şey?

Detaylarda ve işçilikte özenli olmak ilk kuralımız; hafif yamuk, biraz bozuk, azıcık eksik gibi kaçamaklar yapmıyoruz, bu konuda takıntılıyız bile denebilir. :) Her şey el yapımı değil veya bizim elimiz ile yapılma değil, öyle olması da oldukça zor. Kişiye özel ve yüksek adetli siparişler ile çalışırken yetişmek zor, fakat el yapımı veya hissi veren doğal malzemeler seçerek çalışmayı tercih ediyoruz. Plastikten uzak duruyoruz; kağıt, cam ve tekstil kullanmayı çok seviyoruz. Yeni bir ürün grubumuz var: Defter. Yeni yıl ile beraber, yeni aksesuarlar (defter, minder, askı, çerçeve, vb.) tasarlamak ve Atölye Radika'nın el yapımı koleksiyonlarını oluşturmak istiyoruz.

Web sitenizde çeşit çeşit ürün var. Talipliler onlar arasından seçip sipariş mi veriyor? Yoksa ellerinde beğendikleri bir şeyin fotoğrafı ile kapınıza dayansa, sipariş üzerine üretim de yapıyor musunuz? Mesela ben evleniyorum diyelim, çok miktarda ürüne ihtiyacım var. Sizinle yaklaşık ne kadar zaman önceden iletişime geçmem gerekiyor? 

Kişiye özel tasarım yaptığımız için, hazırda "bitmiş ürün" bulunduramıyoruz. Daha önce çalıştığımız siparişlerin fotoğraflarını örnek olması için paylaşıyoruz; bazen örneklerin aynısı sipariş ediliyor, bazen ise malzeme renkleri ve içerik kişiye özel tercih edilebiliyor. İletişim için, teslimden en az 10 gün önce diyoruz, ama 500 adet ve üzeri siparişler veya karar vermekte zorlanan kişiler için bu süre daha uzun olmalı elbette. 

Nadir de olsa, farklı ve daha önce çalışmadığımız bir hediye isteği gelebiliyor. Örnek bir fotoğraf veya sözlü tarif ile gelen istekler, oldukça heyecan verici bir süreç. Atölye Radika'nın tasarım diline ve kalitesine uygun ürünler teslim etmek istediğimiz için, yeni tasarımı oluşturma sürecinde yeni şeyler öğrenme fırsatı bulmuş oluyoruz.



Bir de fikir olsun diye mesela bebek, nikah şekerleri için fiyat aralığınız nedir?

Nikah ve doğum hediyelerinde fiyat aralığımız 3,00TL-6,00TL arasında değişiyor. Daha önce çalışmadığımız bir hediye için ise, malzemeler için fiyat araştırması yaparak yeni bir fiyat teklifi sunuyoruz.

Çok klişe bir soru olarak, ilham kaynaklarınız? :)

Öncelikle hayaller ve isteklerden ilham alıyoruz; sonra ise, ortaya çıkan ürünler ve kullandığımız malzemelerin potansiyeli ile kendimizi geliştiriyoruz. Örneğin; bir nişan veya doğum için kutlama yapıyorsunuz ve ufak ama özel bir hediye ile mutuluğunuzu paylaşmak istiyorsunuz. Bu hediye sizin tarzınızı ve kutlama sebebinizi yansıtmalı, daha önce gördüklerinize göre fark yaratmalı ve tebessüm sebebi olmalı diye hayal ediyorsunuz. Bu süreçte doğru malzeme ile renklere karar verebilmek, ve sonundaki tatmin ile tebessüme varabilmek, bize ilham veren önemli detayları oluşturuyor. Malzeme gezileri, ürün/detay araştırmaları ve arkadaş tavsiyeleri ile yeni şeyler öğrendikçe hevesimiz ve ilham kaynaklarımız artıyor.


Sormadan edemeyeceğim bir şey, Radika bildiğim kadarıyla Egelilerin pişirmeyi pek sevdikleri bir ot. İstanbul'da da pek bilinmez, Egeli misiniz? Ve neden "Radika"?

Karahindiba çiçeği olarak da bilinen radika, çocukluğumuzun hafif bir esintide bile uçuşan tüylü çiçeğiydi. Bu tüylerin, hem hatıraları canlandıran hem de narinliği ve güzelliği temsil eden detaylar olduğunu düşünüyoruz. Detaylara ve hatıralara verdiğimiz önemi yansıtması için atölyemize Radika ismini verdik. Egeli değiliz, araştırmayı seviyoruz.

Egelilerin bu çiçeğin yapraklarını kullanarak yaptığı mezeyi de duyduk. 

Not: Üflerken dilek tutmayı unutmayın! ;)

Ürünlerin hepsi çocuklarınız gibidir eminim, ama özellikle sevdikleriniz vardır. İkinize ayrı ayrı en sevdiklerinizi sorsam...

Dantel şerit ile süsleyerek hazırladığımız lavantalı şişeler: Pembe olmadan romantik, demode olmadan nostaljik ve sıkıcı olmadan sakin bir havası var.


Maillerinizdeki uslüp ve dil harikaydı! Çok okur yazar olduğunuzu düşünüyorum, yanılıyor muyum? Konseptten biraz çıkalım, Mushaboom8cilere 2014 'te mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz birkaç kitap tavsiyesi isteyelim sizden.

Teşekkür ederiz!  Belki eskiden çok okur ve daha çok yazardık diyelim. Son aylarda dikkatimizi ve ilgimizi çeken kitaplardan tavsiye edebileceklerimiz şöyle:

Acaba Nasıl (Bilmeniz Gereken 500 Şey) / Derek Fagerstorm & Lauren Smith, NTV Yayınları
Gündelik hayata dair pratik ve ferekli/gereksiz her türlü bilgi harika illüstrasyonlar ile anlatılmış. Çok işe yarıyor ve çok eğlenceli bir kitap. Topuz yapalım, Nar soyalım, Kadın bluzlarını tanıyalım, Ağız içinde kiraz sapı düğümleyelim…

Gebelere Balon (Hamilelik Hurafeleri) / Bihter Dinçel & Elif Ezgi Uzmansel, Yitik Ülke Yayınları
Aynı dönemde hamile kalmış iki arkadaşın birbirlerine yazdığı detaylı ve samimi yazılardan oluşan bir kitap. Ve evet, birimiz 8 aydır hamile ;)

Atölye radika'nın gelecek hayalleri nedir? Bir dükkan, work-shop atölyeleri gibi bir şeyler bekliyor mu bizi? 
Henüz oldukça yeni ve gelişen bir süreçteyiz, ama hayalsiz olur mu? İlerde bir dükkan ve geniş bir atölyede toplantılar/kurslar olsun, bizim olsun.

Web siteleri için tık, Facebook için tık, Pinterest için tık. 

16 Haziran 2013

Apolitik diye yargılanan kuşak, Türkiye'ye demokrasi öğretiyor, üstelik orantısız güce orantısız zekayla!

Londra'dayız. Şehirdeki parkların büyüklüklerine ve insanların çimler üstünde keyif çatmalarına gıpta ile bakıyoruz. Kıyaslamak adettendir ya; İstanbul'da, şehrin göbeğindeki avuç içi kadar yeşil alanları sayıyoruz; Gezi Parkı'nın da adı geçiyor. Bilmiyoruz ve doğal olarak tahmin edemiyoruz, birkaç gün sonra Gezi Parkı'nın inanılmaz bir direnişe, birlik beraberliğe ve polis şiddetine konu olacağını... Konu kapanıyor.



Aradan birkaç gün geçiyor, cuma sabahı arkadaşlarımın Facebook'ta paylaştığı masumane ve olaysız Gezi Parkı fotoğraflarına bakıyorum. Ağaçlara sarılan insanlar, çimlerde kitap okuyanlar....



Akşam üstüne doğru olay şiddetlenmeye başlıyor, twitter'a daha sık göz atmaya başlıyorum. Akşam  toplantı kıvamında bir yemekteyiz, ben her fırsatta twitter'ı yokluyorum, Gezi Parkı bildiğimiz savaş alanı!  Fotoğraflar olmasa insanlar abartıyor diyeceğim. Masadaki sohbet bambaşka olduğundan kendi kendime çaktırmadan takip ediyorum.





Masadan kalkıyoruz, arabada eve dönerken annem ve babam ile tweet'leri paylaşmaya başlıyorum. Bir yandan insanların kalabalığı içimizi coşkuyla doldururken, bir yandan o insanlara uygulanan şiddet ve savaş alanı görüntüleri kanımızı donduruyor. Taksim'de olan arkadaşlarımla telefonda konuşup detaylarını alıyorum. Hiçbir şey abartı değil, herkes "Ben hayatımda böyle bir şey görmedim!" diyor. "İnanılmaz bir kalabalık ve film gibi bir savaş alanı" olarak tasvir ediyorlar.



Babam "Eve gidince izleriz haberlerde detaylarını." diyor. Gündeme çok meraklı olan anneannemin gözüne uyku girmemiştir zaten bunları izlemekten, ondan alırız havadisleri, diyoruz kendimizden çok emin.

Eve giriyoruz, anneannemin hiçbir şeyden haberi yok. "Nasıl olur?!" diyerek kumandaya sarılıyoruz. Yok! Haber kanalları dahil, hiçbir kanalda olup bitenden eser yok. Şok içinde bir yandan Digiturk kanallarını, bir yandan uydu kanallarını geziyoruz. Diziler var, haber kanalları alakasız olaylardan bahsediyor, tartışma programlarında "Taksim" lafı geçmiyor. Belki alt yazı geçiyorlardır, gibi iyimser bir tavırla daha yavaş taramaya başlıyoruz. O da yok! O gece, olup bitenden daha çok, medyanın bu kadar 'satılmış' olmasına öfkeleniyoruz.



O gece ben olmasam, twitter kullanmayan annem, babam ve anneannemin Taksim'de olanları ruhu duymayacak. Türkiye'deki çoğu insanın da ruhu bu yüzden duymadı. Halk TV'yi buluyoruz, olup bitenlerden bahseden tek kanal.




Ertesi gün erkenden gazeteleri kontrole çıkıyoruz, babam çok net: Manşetine koymamış hiçbir gazeteyi okumam, okutturmam. Gezi Parkı'ndan bahseden her gazeteyi alıyoruz, ya "kargaşa" gibi tabirlerle hiçleştirilmiş olup biten, ya da çok yetersiz bilgi var. 




Haber kaynağı ben oluyorum o andan itibaren. "Bak bakalım gelişme var mı?"
Gezi Parkı'ndan polisin çekilmesini, polis çekildikten sonra kanalların yayına başlamasını, bir gündür orada orantısız güç kullanımına direnmiş insanların, durduk yere olay çıkarmış gibi aksettirilmesini şok içinde izliyoruz.



Aradan günler geçti. Direniş bitmedi ve bozulmadı. Bütün Türkiye'ye yayıldı.
Medyanın ne kadar satılmış olduğuyla, demokratik yönetimden ne kadar uzakta bulunduğumuzla yüzleşmek kötü. Yaralanan, ölen, kör olan insanları, saldırıları izlemek iç acıtıcı.
Yine de...
Hayatımda ilk defa bu ülkeden çok umutluyum.
İnsanlar bir anda medenileşti, açılımlarla bölünen halk bütünleşti.
Halk kendi içinde örgütlenerek harikalar yaratıyor.
Türkiye'de inanılmaz şeyler oluyor.
Üstelik de bir yandan şiddete maruz kalırken, bir yandan inanılmaz bir mizah kullanıyorlar.
Sürekli gözlerim doluyor, sürekli duygulanıyorum.
Asıl yönetmesi, açıklama yapıp ortalığı yatıştırması gereken insanlar, ortalığı karıştırmak, insanları kışkırtıp birbirine düşürmek isterken, insanlar birbirlerine daha çok kenetleniyorlar.





Bazıları inatla anlamak istemese de şöyle bir gerçek var, bu hiçbir partinin marifeti değil, bu insanlar ortak bir partiye mensup değil. Bu insanlar özgürlük isteyen, artık canına tak etmiş harika insanlar. Biri içkisini içerken, diğeri namazını kılabiliyor. Bu ülkede ilk defa Beşiktaşlı, Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Göztepeli, Karşıyakalı, Kürt, Atatürkçü, türbanlı, ateist, içki içen, işçi, yükseklisans mezunu, ünlü, ünsüz, paralı, fakir fukara, yaşlı, genç, ülkücü, solcu, Türk, turist, fahişe, avukat, doktor, homofobik, transeksüel herkes bir arada aynı şeyi savunuyor.




Elbette ki, bu gruba dahil olmayan, polisin arkasına sığınıp, insanlara sopa sallayan veya evinde oturup olup biteni tasvip etmeyen bir grup var. Ama o grup bile, bu olup bitenin ne kadar inanılmaz olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Eskiden burnunun dibinde biri bıçaklansa, görmezden gelip yürüyen; hiçbir şeyini yabancılarla paylaşmayan bir topluluk olarak yaşıyorduk İstanbul'da. Şimdi insanlar evlerini hiç tanımadıklarına açıyor, camiiler revir oluyor, formayla yan yana dursa kan çıkacak taraflarlar kardeşlik pozları veriyor...

Bu aralar çok kitap okudum, hayatımda pek çok şey oldu, daha Londra keşiflerimden bahsedemedim. Ama şimdi sırası değil!

Bu direniş ile ilgili sorulacak çok soru, eleştirilecek çok şey, işlem yapılacak çok hukuka aykırılık var. Tek bir yazıya bunları sığdırmak da imkansız. Ben şimdilik, bayıldığım, harika olduğunu düşündüğüm şeyleri paylaşmak istiyorum. Hepsine yetişemem; ama bir kısmı, belki aralarında kaçırdıklarınız vardır diye, huzurlarınızda: 

Fotoğraflara göz atarken, dün Mr. Feelgood'un bana dinlettiği "Omuz Omuza" şarkısını arka fon olarak tavsiye ediyorum, Kanadalı grup Digits'ten, dinlemek için tık!




















CNN Turk'ten penguen belgeselinin tekrarını isteyen kişiyi  atladıyanız tık!

Uzun olmakla birlikte tarafsız ve güzel bir belgesel izlemek isterseniz de tık!

Pinterest'im

Instagram'ım