türkiye'den seyahatler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye'den seyahatler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Eylül 2016

Life is a magic combination of kissing and dancing!

Gözlerimi açıyorum. Hava aydınlanmış, ben evimdeki koltuğun üzerinde, hala üzerimde bir önceki günden kalan elbisemle yatıyorum ve muhtemelen en az 10 saattir uyuyorum. Saatin kaç olduğunu kontrol etmek için telefona uzanıyorum, önce henüz 6:00 olduğunu farkedip rahatlıyorum. Sonra zaten bugün işe gitmeyeceğimi, tatil olduğunu hatırlıyorum. Nasıl güzel!

Bütün uykumu aldığım için daha fazla uyumak gibi bir isteğim yok. Benim uyuduğum bütün o saatlerde gelen whatsup mesajlarını okuyup cevaplıyorum. Bir kahvaltı planı ve bir spor dersi ekleniyor bomboş güne. Mesajlardan bir tanesini ise bilerek en sona saklıyorum. 

"Artık Londra'ya dönme zamanım geldi. Müthiş bir haftasonu geçirdim ve bunun temel nedeni tabii ki sendin. İyi ki seni tanımışım. İnsanları mutlu etme gücüne sahip harika bir kadınsın. Gülümsemeye, olağandışı enerjini etrafa yaymaya, hayatın tadını çıkarmaya hep devam et. Sana o kadar yakışıyor ki."

Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yattığım yerde dönüyorum. Onun İstanbul'a da gelmesini çok içten istiyorum. Tabii ki geleceğini söyledikten sonra ekliyor, "Hem bakarsın beklenenden daha uzun kalırım."

Ona Türk kahvesi falı deneyimi yaşattığımızda, bir yere gidip beklenenden daha uzun kalması çıkmıştı falında. Ama fala göre bu daha uzun kalma nedeni olacak kadın koyu renk saçlıydı. "Etrafımda olman harika olur." diye cevaplıyorum. "Ama ben saçımı boyatmak istemiyorum!!" diye fala gönderme yapıyorum ben de. Gülüyor, "İstersem hikayeyi değiştirebilirim.". Buna bayılıyorum, "Ama lütfen hikayenin içinde her zaman dans, öpücük ve soğuk bira olduğundan emin ol." diyorum. Gülüyoruz, kesinlikle aynı fikirdeyiz.


Başa saralım...

Cumartesi sabahı saat 6:30'da şirketten bir arkadaşım ile Sabiha Gökçen'de buluşuyoruz. Birbirimizle tanıştığımız anda kanımız kaynamıştı; ama birlikte hiç şirket dışında zaman geçirmemişken, kalkıp Çeşme'ye gidiyor olmamızın sıra dışı olduğu şüphesizdi.

Aynı anda havalimanının kapısında olmamızı, yanyana yürürken, "Aaa!" diyerek birbirimize dönmemizi, buluşmak için saat belirlesek bu kadar eş zamanlı gidemeyecek olmamızı tatilin harika geçeceğine bir işaret olarak alıyorum. İşaretleri severim. 

İzmir'e uçtuktan sonra, hiç zaman kaybetmeden Çeşme'ye doğru yola çıkıyor ve bizden bir gün önce oraya gitmiş olan diğer seyahat arkadaşlarımızın yanına, Su'dan Palace'ın altına Aheste'ye kahvaltıya gidiyoruz.




İstanbul'dan ayrılırken oldukça kapalı ve yağmurlu bir hava bırakmıştık arkamızda. Yalnızca birkaç saat sonra, güneşli bir bahçede, yeşilliklerin ve bembeyaz yatakların arasında, pancarlı portakal suları, çeşit çeşit peynirler, taze meyveli yoğurtlar, sucuklar masamıza dizilirken, keyiften dört köşeyiz.


Üç kızın arasında tek erkek olarak kalan Fransız erkeğimiz, her şeyin fotoğrafını çekmemizi şaşkınlıkla izlerken ve instagramı yeni yeni kullanmaya başladığını açıklarken, Instagram Husband videosunu açıp, eline tutuşturup onu uyarıyorum: "Herkes üç kızla takıldığın için çok şanslı olduğunu söylerken, sen sürekli fotoğraf çekmekten bezmeye hazır ol!"



Uzun ve keyifli bir kahvaltı ettikten ve üzerine keyif kahvelerimizi içtikten sonra, Airbnb'den kiraladığımız harika eve gidiyoruz. Hacımemiş'teki evin konumu harika, mutfağın açıldığı, rüzgar estikçe tepeden mor begonvillerin saçıldığı minik avlu ise aşık olunası. O avluda çok keyifli koca bir gün geçirilebilir; ama Chill-Out Festival dolayısıyla Fun Beach'te bir gün bizi bekliyor.









Sahnenin önündeki minderlerimize yerleştikten sonra, biraz geziyor, biraz içiyor, biraz yüzüyor, biraz güneşleniyor ve müziğin tadını çıkartıyoruz. Bizim kızlar fotoğraf turuna çıktığında, kendiliğinden benim fotoğraflarımı ve videolarımı çekip duran Fransız erkeğimizin Instagram Husband olma yolundaki azminden gurur duyuyorum.

"Pastörsüz Efes içmenin" ölmeden önce yapılması gereken şeyler arasında olduğunu söyleyen tanıtım ekibini dinliyor, Pastörsüz Efes'i shot yaparak büyük bir keyifle yuvarlıyoruz. O sırada bir Poloroid fotoğrafımızı çekmek istiyorlar. Çekilen fotoğrafımızı ona uzatıyorum, "Yağmurlu Londra günlerinde iyi gelir." diyorum. Fotoğrafa bakıyor, "En harika çiftiz!" diyerek çantasının içine özenle yerleştiriyor. Ardından da dudaklarıma bir öpücük konduruyor. "Bir Fransızla french kiss, çok eğlenceli" diyorum. Ben işin hala eğlence kısmındayım, tatlı bir şakalaşma olarak alıyorum bunu. O sırada henüz bilmiyorum, o andan sonrasında ayaklarımın hiç yere basmayacağını, uzun zamandır olmadığı kadar aklımın başından gideceğini...


Geceden benim için geriye kalanlar, uzun zamandır görmediğim bir sürü harika insanla festivalde karşılaşmanın harikalığı -ki hiçbiriyle ne konuştuğumu hatırlamıyorum-; line-up'tan tamamen habersizce gittiğimiz için sahneye Kadebostany'nin çıkmasının bizde yarattığı coşku ve delice dans etmemiz; bir de tabii ki, neden "French do it better." diye bir deyişin var olduğunu öğrenmem :)






Ertesi sabah, çok uzun zamandır olmadığı kadar güzel bir şekilde uyandırılıyorum. Hayatımda hep böyle olmuştur; özlediğim davranışlar ve hisler, her zamanki gibi hiç ummadığım bir anda beni buluyor. Mis gibi bir duş aldıktan sonra, Çeşme'deki ikinci ve son günüme hazırım.

Güne başlamak için tek eksiğimiz kahve olduğu için, pancake ve kahve için evimizin çok yakınındaki Bom-dia'ya gidiyoruz. Pancake ve kahve ile sabah keyfi yaparken, etrafımızdaki masalara gelen kahvaltıya karşı koyamayarak, bir de kahvaltı siparişi veriyoruz.



Uzun ve keyifli bir kahvaltının üstüne, Fransızımıza, Türk kahvesi falı deneyimi yaşattıktan ve tipik bir Türk yaklaşımıyla "nah çekmeyi" öğrettikten sonra, marketten biralarımızı alarak avlumuzun keyfini çıkarmaya gidiyoruz.

Bahçeye taşıdığımız vantilatör, harika müzikler, buz gibi biralar, tatil moodu, keyfimiz her şey o kadar güzel ki! Mutluluğun resmi benim için gerçekten o avluda geçirdiğimiz saatler.

(Bu arada Çeşme'ye giderseniz bu evi çok şiddetle tavsiye ederim. Ev sahibemiz de gerçekten çok tatlı bir kadındı. Henüz üye değilseniz de bu linkle kaydolun indirim de kazanın.)

Çok sevdiğim bir arkadaşım daha bize katıldıktan ve biralarımız bittikten sonra, Before Sunset kapanış partisine doğru yol alıyoruz.






O gün, Before Sunset, normaldeki halinden oldukça farklı. Çok çok çok daha kalabalık. Sahildeki yatakların yerini, havlularını dip dibe sermiş insanlar doldurmuş durumda. Yine de bence hala Çeşme'deki diğer beach'lerden çok daha güzel bir konseptte, gün batımını orada izlemek harika ve hazırladıkları kokteyller çok lezzetli.



Bütün geceyi dans ederek, gülerek, şakalaşarak geçiriyoruz. Fransızın tshirtuna, aramızda "kumanda" geyiği yaptığımız bir ışık takıyorum. Canım istediğinde ışığın ritmini değiştirebiliyor veya kapatabiliyorum. Kapattığımda dans etmeyi bırakıp hareketsiz duruyor. Oldukça eğleniyoruz. Gelgelelim herkes ışığı ile onu iron-man'e benzettiği için bir anda inanılmaz popülerleşiyor. Etrafını kızlar çevirmişken, kulağıma eğilip, "Tamamen seninim. Sen ne istersen onu yaparım." dediğinde büyük bir aydınlanma yaşıyorum. Bir anda Türk erkekleri ile sorunumun tamamen bu olduğunu fark ediyorum. Kurdukları tek bir güzel cümlede, sanki bunu bir vaad olarak algılayacakmışızcasına korkuyorlar.

"Sana bayılıyorum." deseler, sanki evlenme teklif etmişler gibi devasa bir olay haline getireceğimizi düşünüyorlar. Güzel cümleler kurma ve iyi zaman geçirdikleri kadınları hayatlarına dahil etme konusunda inanılmaz cimriler.... Bu hemcinslerimin kabahati mi, yoksa Türk erkeleri zaten büyüme şekilleri mi böyle bilmiyorum; ama ben o gece, karşımdaki adamla hiç gerilmeden, birbirimizden ne kadar hoşlandığımızı konuşabilmeye, Londra'ya gelmemi istediğinde rahatlıkla daha güneşli bir yerde buluşmayı talep edebilmeye bayılıyorum. Sonrasında onu bir daha görmeyecek bile olsam, o anda orada hissedilen bütün o güzel hislerin dile getirilebilmesi o kadar harika ki!



Gecenin ilerleyen saatlerinde seyahat arkadaşlarımızdan biriyle ufak bir tatsızlık yaşıyoruz, ama az sonra bizim Fransız ile apaçi dansı yapmaya başlayan bir adam gecemizi kurtarıyor. Dans ederken, benim biramı isteyen Fransız'a şaka olsun diye nah yapıyorum. Adam Türkçeden tam bir çeviri ile "Bunun bir geri dönüşü olur?" niyetine, "This has a come back?" diyor. Ardından da benim yanıma gelip, "Bacım sen erkek arkadaşının yanında dans et istersen." diyor.

Şirkete döndüğümüzde, ilk molada "Bacım, this has a come back." dansı yapmaya karar vererek kahkahalara boğuluyoruz.

Saat 2:30 olduğunda parti bitiyor, benim de İstanbul'a dönüş için yola çıkma vaktim geliyor. Eve kapı arkadan sürgülenmiş olduğu için pencereden atlayarak girdikten ve taksi bulabilir miyim gerginliği yaşadıktan sonra, çarşamba günü şirkette buluşmanın çok eğlenceli olacağı iş arkadaşımla vedalaşıyorum. Ardından da o haftasonunu benim için oldukça sıradışı bir hale getiren Fransız ile... "Şu an hemen gitmelisin, yoksa seni burada alıkoymak zorunda kalacağım." diyor. Kikirdeyerek ve hiç uykusuz şirkete gidiyorum.



Hayatımın en zor iş gününde, hala Çeşme'de olan ekipten nispet fotoğrafları alarak ve şirket arkadaşımın o gün boyunca bir tarafında Fransız, diğer tarafında bir eski aşkım ile güneşlenmesinin absürdlüğüne gülerek günü bitiyorum. Bütün bir gün boyunca tek hayalini kurduğum şey yatak; ama eve geldiğimde kendimi koltuğun üzerine bırakmamla, oldukça uzun bir uykuya dalmam bir oluyor.

Sabah uyandığımda, Facebook nostaljileri kısmından fark ediyorum, geçen sene tam bu gün San Francisco'dan döndüğümü... Artık hiç bir özel veya duygusal bir anlamı olmayan, yalnızca çok geçmişte kalan eğlenceli bir hikayeye dönüşmüş olsa da, şunu fark etmemi sağlıyor: Sanırım ben her 30 Ağustos'ta bambaşka bir ülkede yaşayan bir adam sayesinde yerden yükseliyorum.

Bir de hiçbir beklentim olmadan çıktığım tatillerin hep harika hikayelere dönüşmesine gerçekten bayılıyorum.

Yerden yükselerek kalın!
KaydetKaydetKaydetKaydetKaydetKaydet

15 Ağustos 2016

Bir haftamın özeti: Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti.*

Pazartesi:

Hava henüz aydınlanmadan önce Belgrad'dan İstanbul'a uçuyorum.

Beklenecek bir valizim de, duty free kurcalayarak aylaklık edilecek zamanım da yok. Cüzdanımın derinliklerinden aylardır kullanılmamış İstanbul kartımı buluyorum. Kabin boy valizimle önce metroya, ardından tramvaya biniyorum. "Kapalıçarşı" durağında onlarca turistle birlikte tramvaydan iniyorum.

Daha önce binlerce kere yürüdüğüm, arnavut taşlı yoldan İstanbul Üniversitesi'nin heybetli kapısına doğru ilerliyorum.

"En son geldiğimden beri kaç yıl geçti acaba?" diye düşünüyorum, bulamıyorum. En az beş sene!

Kapıdaki güvenlik, öğrenci kimliğimi soruyor. Amerika'da alkol istediğimde, 21 yaşın üstünde miyim diye kimliğimi istedikleri anlardaki gibi bunu da bir iltifat olarak alıyorum. "Eski mezunlardanım ben." diyerek baro kimliğimi uzatıyorum. "Ooo, hayırlı olsun." diyor güvenlik. "Çok oldu ben avukat olalı, hayırlı olsun yıllarını da geçtik." diyorum gülerek. "Yeniden hoş geldiniz o zaman." diyor.


Kapıdan içeri girip, rektörlük binasının önündeki kocaman heykele doğru yürürken, kardeşimin "Sezo be, bu kapıdan içeri öğrenci girmek için ne uğraşmıştın. Şimdi de buradan çıkabilmek için on katı uğraşıyorsun." demesi geliyor aklıma. Gülüyorum. Zaman ne kadar çabuk geçiyor.

İçeride attığım her bir adım, kendi geçmişimde seyahat gibi. O bahçede nice arkadaşlıklar kurduk, nice sırlar, nice gerginlikler paylaştık. Her sınav döneminden sonra, notların asıldığı ahşap panoların önünden duygusuzca yürürken, o panoların önünde heyecanla beklemiş olan yıllarıma gülümsüyorum anlayışla.

Zaman kaybetmeden, öğrenci işlerine giriyorum, onaylı diploma ve transkripte ihtiyacım var.

"Oraya git onay al, buraya git bunu yap."lar arasında koştururken terliyorum. Hava çok sıcak, prosedür çok fazla. En sonunda yapmam gerekenleri bitirip, bekleme kısmına geçince, havuzlu bahçede oturuyorum. Öğrencilik yıllarımdaki gibi kötü bir kahve içerek...


Eskiden tanıdığım bir arkadaşımla yıllar sonra karşılaşmışım gibi hissediyorum. Bana güzel anıları tekrardan yaşatıyor; ama o bıraktığım yerde kalmış. Benden sonra hiçbir şey değişmemiş, bana katabileceği, beni heyecanlandırabileceği hiç bir şeyi kalmamış. Her köşesi ezberlenmiş, cezbediciliği sona ermiş... Bende ise değişen çok şey var, yaşadığım çok şey. Aramıza artık kapatılamaz bir uzaklık girmiş gibi...

Bunu fark ettiğimde, koşarak içeri giriyorum. "Hepsinden beşer tane yapabilir miyiz?"

Beş transkript, beş diploma suretinin bana sonsuza dek yeteceğini düşünüyorum. Bir daha görüşmemek üzere, vedalaşıyorum heybetli bina ile...


Salı:

İşten eve dönerken, korkunç bir trafiğin ortasında sıkışıp kalmış, spora vaktinde yetişebilecek miyim diye kaygılanırken ve kendimi gerçekten yorgun hissederken, "Yaşamak istediğim hayat bu mu?" diye sorguluyorum kendimi.

Notlarımı aldığım ve yanımdan ayırmadığım defteri açıp, yaşadığım hayatın artıları ile eksilerini yazıyorum. Artıların sayısı eksilerden çok olunca, rahatlıyorum. Defterin başına kendime not yazıyorum: Akışa kendini gereğinden fazla kaptırma. Her şeyi, her zaman sorgulamaya devam et. Her konuda, sürekli "İstediğim bu mu?" diye kendine sormayı unutma.

Evin kapısından içeri girdiğimde, bütün yorgunluğuma rağmen, sokak kapısının tam karşısındaki aynadaki yansımamdan siyah elbise ve siyah topuklu ayakkabılarım ile hiç fena görünmediğimi fark ediyorum.


Hayata dair öğrendiklerimi alt alta yazıyorum. (Elbette çok daha fazlası vardır, ama ilk anda aklıma gelenler bunlar oluyor):

- Bir kadının ne kadar yorgun olsa da iyi kesimli siyah bir elbise ve topuklu ayakkabıyla her zaman iyi görüneceğini öğrendim.
- Asla siyah, lacivert, kırmızı değil; aksine sıradışı renklerde valizler kullanmanın ne kadar pratik olduğunu öğrendim. (Uzaktan tanırsınız, asla başkasınınki ile karışmaz.)
- Not almanın ne kadar faydalı olduğunu, hiç unutmayacağını sandığın şeyleri bile unutabileceğini, defterlerin önemini öğrendim.
- Her yeni günün büyük ya da küçük bir şeyler öğrenmek için bir fırsat olduğunu öğrendim. Küçük bilgilerin ne kadar zaman kazandırabileceğini ve hayatı kolaylaştırabileceğini de...

Çarşamba:


İşten çıkışta markete uğrayıp eve geldikten sonra, akşam yemeği niyetine hazırladığım hafif şeyleri yerken, şirkette kurduğumuz sinema klübünün o haftaki filmi olan A Home at the End of the World'ü izliyorum.

Sevginin kalıplara sığamayacağını, kalıplara uymayan bazı sevgilerin ne kadar büyük olabileceğini ve herkesin "sevgi"den anlayış ve beklentisinin farklı olabileceğini gösteren bir film. Merakla, heyecanla, oturduğum yerden hiç kımıldamadan izliyorum hepsini.

Sonra sevgi hakkında kafa yoruyorum epeyce. Sevdiğim insanlar hakkında da... Hislerimi ne kadar ifade ettiğimi sorguladığımda, bazılarını ne kadar gizlediğimi fark ediyorum. İçimi dökme ihtiyacı duyuyorum ve kendimi babama upuzun bir mail yazarken buluyorum.

Az sonra beni arıyor, "Kredi kartımı yolluyorum. Hadi kendine bir bilet al. Birlikte güzel bir hafta sonu geçirelim."

Perşembe:



Dengemi alt üst eden bir akşam yaşıyorum. Çok keyifli olabilecek bir akşam yemeği, umduğumdan çok farklı biçimde akıyor ve sonuçlanıyor.

Bütün gece, "Dışarıya, özellikle erkeklere verdiğim mesajda bir yanlışlık mı var?" diye kendimi suçlayıp duruyorum. Topluma göre rahat ve kafama göre bir hayat sürüyor olmam, her adamın beni elde edebileceği algısına mı neden oluyor? Veya insanlara gösterdiğim genel güleryüz ve sıcak yaklaşım özellikle erkekler tarafından yanlış anlaşılmaya bu kadar mı müsait?

Cuma:

Ertesi sabah gerçekten çok erken bir saatte uçağım olduğu için, havalimanına yakın oturan bir arkadaşıma yazıyorum. "Akşam için planın var mı?" ile başlayarak, ertesi gün sabah 7:00'de uçacağımı, müsaitse onda kalmayı planladığımı, ama değilse lütfen benim için plan değiştirmemesini,  söylüyorum. "Yahu uymasa bile veririm anahtarı, sen yabancı mısın? Seni gayet sevdiğimi biliyorsun. Burası senin de evin. Öyle şeyler konuşmaya bile gerek yok." gibi tatlı-ötesi cümleler kurduğu için, akşam işten çıkışta hiç çekinmeden ona gidiyorum.


Çeşit çeşit sushi ile karnımızı doyurduktan ve her zamanki gibi ondan uçaklar hakkında yepyeni bir şeyler öğrendikten sonra - Uçağın kanatlarının benzin dolu olduğunu biliyor muydunuz?- bütün gece süren bir sohbete başlıyoruz.

Mum ışığında koltukta uzanmış, bira şişelerimizi tokuşturarak, hiç bir maske takmadan, hiç laf kıvırmadan, bütün dürüstlüğümüz ile birbirimize bir sürü gizemimizi açarak saatler geçiriyoruz.

Burnumda onun parfümünün harika kokusu varken, "Ne acayip." diye düşünüyorum. Yanımdaki adamı inceliyorum, aslında gerçekten çok yakışıklı bir adam olmasına rağmen, onunla sevgili olmak gibi bir arzuya hiç kapılmadığımı fark ediyorum. Belki de birisi hakkında çok fazla şey bilmekten kaynaklanan bir şeydir bu, diye akıl yürütüyorum. Diğer yandan birbirimizi çok uzun yıllardır tanısak da, görüştüğümüz zamanların azlığına rağmen, kendimizi birbirimize bu kadar yakın hissedebiliyor olmamıza bayılıyorum. Bazı kişilerle hiç bir kalıba sokamadığım, klasik etiketlere yerleştiremediğim, tek sıfatla tanımlayamadığım şeyleri paylaşmayı genel olarak seviyorum galiba.

Saat 5:00'te alarm çalıyor. Yarım saat ertelemeden bir zarar gelmez, diyerek o huzurlu mayışık anın biraz daha tadını çıkartıyorum.

Cumartesi:

Sabah erkenden İzmir'e geliyorum. Babam ile birlikte, çok sevdiğim boyozlardan onlarca alıyoruz. Bütün gün sahilde güneşlenirken, boyoz yemeyi planlıyorum. Akşam da balık yemeye gideceğiz nasıl olsa...

Eve girdiğim anda, kendimi çok bitkin hissediyorum. "Ben bir saat uyuyayım." diyorum. Üstümdeki elbiseyi bile çıkartmadan yatağa bırakıyorum kendimi.

Sonra babamın saçımı okşamasıyla uyanıyorum. "Üç saat oldu kızım sen uyuyalı. Denizi kaçırma istersen?"

Yataktan kalkıyorum, ama kendimi berbat hissediyorum. "Sanırım ateşim var." diyorum. Babam eczaneye gidip derece aldıktan sonra 39 derece ateşim olduğunu fark ediyoruz. İlaçları alıp, uyumaya devam ediyorum. Bir ara kalkıp mercimek çorbası içmek dışında sürekli uyuyorum. Yatakta kitap okumaya çalıştığımda bile sızıyorum.


"Yorgunluk"tan diyenler oluyor, "Nazar." diyenler daha büyük çoğunlukta. Umarım ilkidir diye düşünüyorum; çünkü ikincisine karşı ne yapılabilir hiç bir fikrim yok.

Daha önce kardeşimi hastane yerine İstinyepark'a alışverişe götüren babamın, alternatif tedaviye inancı büyük. "Hadi iyileş, yarın seni Urla'ya şarap turuna götüreyim." diyor.

Pazar:

Sabah 7:00'de gözlerimi açıyorum. Canım delicesine kahve çekiyor. Kahvemi içtikten sonra, ateşimi ölçüyorum. Tamamen normal. Dolaptan incir alıp yiyorum, midem de garip bir tepki vermiyor. Mutlulukla bikinimi giyiyorum, deniz çantamı hazırlıyorum, tıkırtılarımdan uyanan babamın sesi geliyor içerden: "Kızım, nasılsın?"

"Çok iyi. Hatta denize gidiyorum." diye şakıyorum. Deniz kıyısında mis gibi yağlara bulanarak ve Elif Şafak'ın son romanına gömülerek saatler geçirdikten sonra, öğlene doğru eve dönüyorum.



Babamla birlikte, pazar sabahlarımızın vazgeçilmezi olan Bademler Köyü'ne doğru yola çıkıyoruz. Zeytinyağlı, patatesli kaşarlı gözlemeler ve çay ile kahvaltımızı yaptıktan sonra, istikametimiz önce Uzbaş Botanik Bahçesi oluyor.





Yemyeşil bir bahçenin ortasında inanılmaz güzel bir ev var. Ama ondan daha ilgi çekici şey, bahçesindeki ağaçlar. Arabadan indiğimiz anda, çok tatlı bir genç kız gelip bize rehberlik yapmaya başlıyor. Tarçın ve mantar ağaçlarından sonra, 12 ayrı çeşit palmiyeyi teker teker bize tanıtıyor.

O kadar farklı çeşitlerde palmiyenin mevcut olduğundan bile haberim yoktu o ana kadar. Üstelik de hepsini başka zamanlarda, başka yerlerde görsem muhtelemen farklarını aklımda bu kadar net tutamazdım; ama hepsi yan yana olunca, o kadar net ki!

Uzbaş Botanik Bahçesi'nden sonra hemen biraz ilerisindeki Urla Winery'e geçiyoruz. Dışındaki upuzun havuz gözden kaçabilecek gibi değil; ama babam özellikle havuzun dibindeki farklı renk karoymuş gibi görünen camları gösteriyor, "Bunlara dikkat et."



Az sonra mahzeni ve üretim tesisini gezerken, o havuzun altındayız. Mahzende yapay ışıklandırma yok. Havuzdan süzülen bu ışık ile aydınlanıyor içerisi. Deniz altı gibi bir his veriyor, bayılıyorum.


Gezimiz tamamlanınca, tadım odasına geçiyoruz. Daha önce dünyanın bambaşka köşelerinde tadım yapan biri olarak, tadım faslının oldukça amatör olduğunu söylemeliyim. Görevlinin tek yaptığı şey, bardaklara şarap doldurmaktan ibaret. Kapsamlı bir bilgi, şaraplar hakkında bir hikaye kesinlikle aktarılmıyor. Hatta damak tadımıza uygun değil, aksine rastgele şaraplar dolduruluyor bardağa.

Urla Nero d'Avola & Urla Karası 2014 bile servis edildiğinde, Urla Karası'nın aslında kaybolan bir yerel üzüm olduğunu, yeniden fidesinin bulunması ve uzun çabalar sonra canlandırıldığını, ısrarla sormam sonucu öğrenebiliyorum ancak. Ki bence orada en pazarlanması gereken detaylardan biri bu, "hikayeler satar" en temel pazarlama stratejielerinden malum.


"Olsun" diyorum. "Yine de Türkiye'de böyle şeyler olması bile güzel. Baksana içerisi ne kadar kalabalık. Zaman içinde gelişir her şey. Önemli olan başlaması, mevcut olması."

Türkiye'de bu sene içtiğim açık ara en iyi şarap Kapadokya Argos'taki 2010 Kalecik Karası'ydı. Urla Winery'deki şarapların hiç biri alıp da İstanbul'a taşıma arzusu göstereceğim kadar gönlümü fethetmiyor. Bir tek Urla Symposium, çiçekli kokusu ile oldukça hafif, tam deniz kıyısında buz gibi içmelik keyif çatmalık bir şarap. Onu da alıp İstanbul'a götürüp evde içmenin bir alemi yok.

Elimde bölgedeki bütün şaraphanelerin haritası ile oradan ayrılıyorum. Mutlulukla, keyifle. Neden Urla, ileride Türkiye'nin Toscanası olmasın ki?


O gün daha fazlasını gezmeye zamanımız yok. Ama en kısa zamanda her birine uğramaya niyetliyim.  İzmir'de Reyhan Pastanesi'ne uğrayıp, tatlı ve kahve keyfi yaptıktan sonra, babamla vedalaşıyorum.

Artık -ve sonunda- upgrade etmiş olmanın mutluluğu ile CIP'de kendime bir fincan filtre kahve doldurup tekrar kitabıma gömülüyorum. İstanbul'a ulaşana kadar.

Haftamın en dolu dolu günü, pazar günü oluyor.
Kendimi güvende hissediyorum. Tazelenmiş, sıfırlanmış, enerji dolmuş. İnsan ne kadar büyürse büyüsün, ailesinin desteğine, bunu duymaya ve görmeye ihtiyacı oluyor sanırım.

Eve girdiğimde keyfim yerinde, dans ediyorum. "Excuse me, was you saying something? Uuuu Uuuu you can't tell me nothing!"

Mutlu haftalar!
KaydetKaydetKaydetKaydetKaydetKaydet

31 Mayıs 2016

Cappadox ve sonrası: Bar biziz bebeğim, tekel nerde sen onu söyle!

Cumartesi sabah erkenden uçağımıza biniyor ve Nevşehir Havalimanı'na iniyoruz.

İstanbul'dan Nevşehir'e uçarken de Nevşehir Havalimanı'ndan Kapadokta'daki otelimize gelirken Cappadox'a ilişkin herhangi bir beklenti içinde değiliz.

Çünkü değil herhangi bir beklentiye girip hayal kurmak, uykusuzluktan ölmek üzereyiz. O sırada hayattan tek istediğimiz şey yatak veya kahve. 

"Gün ölmesin" diye gün doğmadan aldığımız uçak biletlerine bir son vermeliyiz diye düşünüyoruz.



Uçhisar'daki otelimiz Hermes Cave Hotel'in terası, Uçhisar Kalesi'ne karşı harika bir manzara sunuyor. Odalarımız oldukça ferah. Üstelik Cappadox için gelmişken olabilecek en harika lokasyonlardan birinde bulunuyor, bütün etkinliklere servislerin kalktığı, her türlü bilet işlemlerinin yapıldığı alan on dakikalık yürüme mesafesinde.

Ancak o sırada Hande isyanlarda, "Şu an peri bacaları filan umurumda değil gerçekten. Şu koltukta uyumak istiyorum." diye söyleniyor. Hande upuzun, koltuk küçücük. "Sen o koltuğa sığmazsın ki bebeğim, hadi kahve isteyelim." diye cevap veriyorum. "Ben zaten dikine uyuyacağım." diye cevabı yapıştırıyor. O sırada, "dikine uyumanın" Kapadokya tatilimizin vazgeçilmez bir parçası olacağını henüz bilmiyoruz. :)

Sonraki günlerde her türlü talebimizle (sigara, havlu, kahve, süt vs vs.) içtenlikle ve koşa koşa ilgilenerek gönlümüzü fethedecek otel personeli ilk kıyağını bize check-in saatimizden oldukça erken bir oda vererek yapıyor. Hemen çantalarımızı odaya atıp, bir saatlik bir hızlı enerji depolama uykusu uyuyor, duşumuzu alıp odadan çıkıyoruz.



Uçhisar Meydanı'ndaki Babylon alanından biletlerimizi bastırıp, shuttle'a binip, ilk etkinliğimiz olan pikniğin yolunu tutuyoruz. (Önümüzdeki yıllarda bu etkinliğe yolunu düşürmeyi planlayanlara iki harika tavsiye gelsin: 1- Araba ile değil, shuttle ile gidin etkinliklere. Çünkü bu etkinlikte mekanlara hayal ürünü şiirsel isimler vermişler. Halka "Aşk Vadisi" dediğinizde kimse neresi olduğunu bilmiyor. Araba ile gelen herkes kaybolurken, biz shuttle ile oldukça rahat gittik. 2- Bazı etkinliklerde bilet kontrolü yapılmıyor, bilet bulamasanız da şansınızı deneyin, içeri girebilme ihtimaliniz oldukça yüksek. Hatta boşu boşuna bilet almışız diye düşündüğümüz, alakasız biletlerle alakasız etkinliklere girdiğimiz oldu.)








İlk katıldığımız etkinlik, Aşk Vadisi'ndeki Cappadox Piknik oluyor. Yeşilliklerin arasında, minderler ve örtülerle gerçek bir piknik alanı. Bir kenarda canlı müzik yapılıyor, diğer tarafta leziz yöresel yemeklerin olduğu bir stand var. Önce karnımızı doyurup, şarap kadehlerimizi tokuşturuyor, sonra müzik ve sohbet eşliğinde saatlerce çimlerde uzanıyoruz. Bütün yorgunluğumuza ve uykusuzluğumuza değecek kadar keyifli bir ortam; organizasyon, iyi ki gelmişiz dedirtecek kadar iyi: Biralar soğuk, yemekler lezzetli, etkinlikte bir tane saçma insan yok, atmosfer güzel.




Cappadox Piknik'in ardından, festivalden neredeyse bir hafta önce herkesten önce Kapadokya'ya giderek oranın muhtarına dönüşmüş sevgili Ece'yi görmek için Kale Konak Otel'in yolunu tutuyoruz. İstanbul'da bir türlü görüşemediğin güzel insanlarla, Kapadokya'da, harika bir manzaraya karşı, leziz kırmızı şarap yudumlarken kavuşmanın keyfini sürdükten sonra, meydandaki Centre'de makarna yiyerek karnımızı doyuruyoruz.

Kistar Otel'de Aşk ve Şifa İçin Kirtan Meditasyonu'na katılıp, mantralar söyleyerek rahatladıktan sonra, Bezirhane'deki Adam Hurst konserine gidiyoruz. Adam Hurst gerçekten harika bir müzik yapıyor, Bezirhane çok romantik bir konser alanı ancak bu ikisi bizim o andaki ruh halimize hiç uygun değil. Huzur doldukça, gözlerimiz kapanıyor.



Akşam daha önce bahsettiğim Cappadox'ta Son Gece etkinliğine katılıyoruz. Puslu ay, puantiyeli peri bacaları, şarjı olmayan telefonlarımız, salatalıklı votkalarımız, İlhan Erşahin ve Hüsnü Şenlendirici ile son zamanlardaki en keyifli gecelerimizden birini geçiriyoruz.


Otelimize ertesi gün öğlene doğru dönüyoruz. Bilseydik, hiç otel bile ayarlamazdık diye gülüşerek, duşumuzu alıyor, şarkılar söylüyor, makyajımızı yapıyor ve Argos'ta olan kızların yanına gidiyoruz.





Leziz mantı ile karnımızı doyurduktan sonra, dışarıda şakır şakır yağmur yağarken, şömine ve harika bir manzara eşliğinde, şallara dolanıp, harika tatlılar yiyoruz. O an tek eksiğimiz Adam Hurst. Keşke dün akşam değil, bugün burada olsaymış konseri diye düşünüyoruz.



Tatlıların hepsi oldukça lezzetli ama hepimizin favorisi, Türk kahveli sufle oluyor. Hani Kapadokya'da daha yörel lezzetler tavsiye etmem gerekir; ama tavsiyelerimin başını Argos çekecek: Mantısı harika, Türk kahveli sufle mutlaka tadılmalı ve en güzel kısım şu: Altında 1300 yıllık bir şapel ve şarap mahzeni var. İçeride de 20.000 şişe şarap... 

Argos'un kendi üzüm bağlarından üzümler toplandıktan sonra,  Turasan tesislerinde Argos'un şarapları üretiliyormuş. Bu şaraplar yalnızca burada satılıyor, başka hiçbir yerde yok. Kapadokya'ya gelmişken ziyaret etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Şarap tadımı yapmak isterseniz önceden rezervasyon yaptırmanızda da fayda var.








İstanbul'a dönüş zamanımız gelene kadar Argos'ta ödüllü şarapları yuvarlayarak keyif çatıyoruz. Dışarıda şakır şakır yağmur yağarken, tatilimizin sonuna geldiğimiz için de biraz hüzünlüyüz. Asıl eğlencenin o noktadan sonra başlayacağını nereden bilebilirdik ki?

Havalimanına doğru yola çıkarken, Başak, uçaktan korktuğunu ve biraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek, 10 şişe bira alıyor. Başka bir yer olmadığı için benim bacaklarımın arasında duran bira yığını, avaz avaz söylenen Türkçe şarkıların eşliğinde, yola çıktıktan on dakika sonra bitiyor. 

"Eh biraz daha bira alalım o zaman, havalimanında yokmuş." diyoruz. Direksiyondaki arkadaşımızın elinde bira şişesi ile "Hız limiti neymiş? Aşıp radara yakalanmayalım!" sorusundaki ironilere koparken, yolun ortasında birini görünce durup, "Nereden bira alabiliriz?" diye soruyoruz. Çocuk hepimizin elindeki bira şişelerine ve boş şişe yığınına bakarak "Siz bir doktora görünün!" deme gafletinde bulunuyor. Bizim arabadan cevap hızla geliyor: "Tekelin adı doktor mu?" 

Bizim kahkahalarımızın arasından çocuğun cılız sesi duyuluyor: "Siz bar mı arıyorsunuz, tekel mi?", "Bar biziz bebeğim, tekel nerede?"


Tekel molasından sonra bacaklarımın arasındaki bira şişesi sayısı otuza yükseliyor. Check-in yaptıktan sonra, havalimanının dışında kendimize bir yer bulup, biralarımızı içip, şarkılar söylemeye keyifle sohbet etmeye devam ediyoruz. Bir Türkiye klasiği olarak, eğlenen kızlar herkesi rahatsız ediyor. Bizi uçaktan indirmekle tehdit eden güvenliği "Beni Bozcaada'da atabilir misiniz?" gibi sorularla ayrı kahkaha konusu yaptıktan sonra, oldukça gecikmeli kalkan uçağımızla İstanbul'a geliyoruz.

Aklımızda gerçekliğini sorguladığımız güzellikle anlarla...

Keyifle ve özgür kalın!



Pinterest'im

Instagram'ım