15 Ağustos 2016

Bir haftamın özeti: Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti.*

Pazartesi:

Hava henüz aydınlanmadan önce Belgrad'dan İstanbul'a uçuyorum.

Beklenecek bir valizim de, duty free kurcalayarak aylaklık edilecek zamanım da yok. Cüzdanımın derinliklerinden aylardır kullanılmamış İstanbul kartımı buluyorum. Kabin boy valizimle önce metroya, ardından tramvaya biniyorum. "Kapalıçarşı" durağında onlarca turistle birlikte tramvaydan iniyorum.

Daha önce binlerce kere yürüdüğüm, arnavut taşlı yoldan İstanbul Üniversitesi'nin heybetli kapısına doğru ilerliyorum.

"En son geldiğimden beri kaç yıl geçti acaba?" diye düşünüyorum, bulamıyorum. En az beş sene!

Kapıdaki güvenlik, öğrenci kimliğimi soruyor. Amerika'da alkol istediğimde, 21 yaşın üstünde miyim diye kimliğimi istedikleri anlardaki gibi bunu da bir iltifat olarak alıyorum. "Eski mezunlardanım ben." diyerek baro kimliğimi uzatıyorum. "Ooo, hayırlı olsun." diyor güvenlik. "Çok oldu ben avukat olalı, hayırlı olsun yıllarını da geçtik." diyorum gülerek. "Yeniden hoş geldiniz o zaman." diyor.


Kapıdan içeri girip, rektörlük binasının önündeki kocaman heykele doğru yürürken, kardeşimin "Sezo be, bu kapıdan içeri öğrenci girmek için ne uğraşmıştın. Şimdi de buradan çıkabilmek için on katı uğraşıyorsun." demesi geliyor aklıma. Gülüyorum. Zaman ne kadar çabuk geçiyor.

İçeride attığım her bir adım, kendi geçmişimde seyahat gibi. O bahçede nice arkadaşlıklar kurduk, nice sırlar, nice gerginlikler paylaştık. Her sınav döneminden sonra, notların asıldığı ahşap panoların önünden duygusuzca yürürken, o panoların önünde heyecanla beklemiş olan yıllarıma gülümsüyorum anlayışla.

Zaman kaybetmeden, öğrenci işlerine giriyorum, onaylı diploma ve transkripte ihtiyacım var.

"Oraya git onay al, buraya git bunu yap."lar arasında koştururken terliyorum. Hava çok sıcak, prosedür çok fazla. En sonunda yapmam gerekenleri bitirip, bekleme kısmına geçince, havuzlu bahçede oturuyorum. Öğrencilik yıllarımdaki gibi kötü bir kahve içerek...


Eskiden tanıdığım bir arkadaşımla yıllar sonra karşılaşmışım gibi hissediyorum. Bana güzel anıları tekrardan yaşatıyor; ama o bıraktığım yerde kalmış. Benden sonra hiçbir şey değişmemiş, bana katabileceği, beni heyecanlandırabileceği hiç bir şeyi kalmamış. Her köşesi ezberlenmiş, cezbediciliği sona ermiş... Bende ise değişen çok şey var, yaşadığım çok şey. Aramıza artık kapatılamaz bir uzaklık girmiş gibi...

Bunu fark ettiğimde, koşarak içeri giriyorum. "Hepsinden beşer tane yapabilir miyiz?"

Beş transkript, beş diploma suretinin bana sonsuza dek yeteceğini düşünüyorum. Bir daha görüşmemek üzere, vedalaşıyorum heybetli bina ile...


Salı:

İşten eve dönerken, korkunç bir trafiğin ortasında sıkışıp kalmış, spora vaktinde yetişebilecek miyim diye kaygılanırken ve kendimi gerçekten yorgun hissederken, "Yaşamak istediğim hayat bu mu?" diye sorguluyorum kendimi.

Notlarımı aldığım ve yanımdan ayırmadığım defteri açıp, yaşadığım hayatın artıları ile eksilerini yazıyorum. Artıların sayısı eksilerden çok olunca, rahatlıyorum. Defterin başına kendime not yazıyorum: Akışa kendini gereğinden fazla kaptırma. Her şeyi, her zaman sorgulamaya devam et. Her konuda, sürekli "İstediğim bu mu?" diye kendine sormayı unutma.

Evin kapısından içeri girdiğimde, bütün yorgunluğuma rağmen, sokak kapısının tam karşısındaki aynadaki yansımamdan siyah elbise ve siyah topuklu ayakkabılarım ile hiç fena görünmediğimi fark ediyorum.


Hayata dair öğrendiklerimi alt alta yazıyorum. (Elbette çok daha fazlası vardır, ama ilk anda aklıma gelenler bunlar oluyor):

- Bir kadının ne kadar yorgun olsa da iyi kesimli siyah bir elbise ve topuklu ayakkabıyla her zaman iyi görüneceğini öğrendim.
- Asla siyah, lacivert, kırmızı değil; aksine sıradışı renklerde valizler kullanmanın ne kadar pratik olduğunu öğrendim. (Uzaktan tanırsınız, asla başkasınınki ile karışmaz.)
- Not almanın ne kadar faydalı olduğunu, hiç unutmayacağını sandığın şeyleri bile unutabileceğini, defterlerin önemini öğrendim.
- Her yeni günün büyük ya da küçük bir şeyler öğrenmek için bir fırsat olduğunu öğrendim. Küçük bilgilerin ne kadar zaman kazandırabileceğini ve hayatı kolaylaştırabileceğini de...

Çarşamba:


İşten çıkışta markete uğrayıp eve geldikten sonra, akşam yemeği niyetine hazırladığım hafif şeyleri yerken, şirkette kurduğumuz sinema klübünün o haftaki filmi olan A Home at the End of the World'ü izliyorum.

Sevginin kalıplara sığamayacağını, kalıplara uymayan bazı sevgilerin ne kadar büyük olabileceğini ve herkesin "sevgi"den anlayış ve beklentisinin farklı olabileceğini gösteren bir film. Merakla, heyecanla, oturduğum yerden hiç kımıldamadan izliyorum hepsini.

Sonra sevgi hakkında kafa yoruyorum epeyce. Sevdiğim insanlar hakkında da... Hislerimi ne kadar ifade ettiğimi sorguladığımda, bazılarını ne kadar gizlediğimi fark ediyorum. İçimi dökme ihtiyacı duyuyorum ve kendimi babama upuzun bir mail yazarken buluyorum.

Az sonra beni arıyor, "Kredi kartımı yolluyorum. Hadi kendine bir bilet al. Birlikte güzel bir hafta sonu geçirelim."

Perşembe:



Dengemi alt üst eden bir akşam yaşıyorum. Çok keyifli olabilecek bir akşam yemeği, umduğumdan çok farklı biçimde akıyor ve sonuçlanıyor.

Bütün gece, "Dışarıya, özellikle erkeklere verdiğim mesajda bir yanlışlık mı var?" diye kendimi suçlayıp duruyorum. Topluma göre rahat ve kafama göre bir hayat sürüyor olmam, her adamın beni elde edebileceği algısına mı neden oluyor? Veya insanlara gösterdiğim genel güleryüz ve sıcak yaklaşım özellikle erkekler tarafından yanlış anlaşılmaya bu kadar mı müsait?

Cuma:

Ertesi sabah gerçekten çok erken bir saatte uçağım olduğu için, havalimanına yakın oturan bir arkadaşıma yazıyorum. "Akşam için planın var mı?" ile başlayarak, ertesi gün sabah 7:00'de uçacağımı, müsaitse onda kalmayı planladığımı, ama değilse lütfen benim için plan değiştirmemesini,  söylüyorum. "Yahu uymasa bile veririm anahtarı, sen yabancı mısın? Seni gayet sevdiğimi biliyorsun. Burası senin de evin. Öyle şeyler konuşmaya bile gerek yok." gibi tatlı-ötesi cümleler kurduğu için, akşam işten çıkışta hiç çekinmeden ona gidiyorum.


Çeşit çeşit sushi ile karnımızı doyurduktan ve her zamanki gibi ondan uçaklar hakkında yepyeni bir şeyler öğrendikten sonra - Uçağın kanatlarının benzin dolu olduğunu biliyor muydunuz?- bütün gece süren bir sohbete başlıyoruz.

Mum ışığında koltukta uzanmış, bira şişelerimizi tokuşturarak, hiç bir maske takmadan, hiç laf kıvırmadan, bütün dürüstlüğümüz ile birbirimize bir sürü gizemimizi açarak saatler geçiriyoruz.

Burnumda onun parfümünün harika kokusu varken, "Ne acayip." diye düşünüyorum. Yanımdaki adamı inceliyorum, aslında gerçekten çok yakışıklı bir adam olmasına rağmen, onunla sevgili olmak gibi bir arzuya hiç kapılmadığımı fark ediyorum. Belki de birisi hakkında çok fazla şey bilmekten kaynaklanan bir şeydir bu, diye akıl yürütüyorum. Diğer yandan birbirimizi çok uzun yıllardır tanısak da, görüştüğümüz zamanların azlığına rağmen, kendimizi birbirimize bu kadar yakın hissedebiliyor olmamıza bayılıyorum. Bazı kişilerle hiç bir kalıba sokamadığım, klasik etiketlere yerleştiremediğim, tek sıfatla tanımlayamadığım şeyleri paylaşmayı genel olarak seviyorum galiba.

Saat 5:00'te alarm çalıyor. Yarım saat ertelemeden bir zarar gelmez, diyerek o huzurlu mayışık anın biraz daha tadını çıkartıyorum.

Cumartesi:

Sabah erkenden İzmir'e geliyorum. Babam ile birlikte, çok sevdiğim boyozlardan onlarca alıyoruz. Bütün gün sahilde güneşlenirken, boyoz yemeyi planlıyorum. Akşam da balık yemeye gideceğiz nasıl olsa...

Eve girdiğim anda, kendimi çok bitkin hissediyorum. "Ben bir saat uyuyayım." diyorum. Üstümdeki elbiseyi bile çıkartmadan yatağa bırakıyorum kendimi.

Sonra babamın saçımı okşamasıyla uyanıyorum. "Üç saat oldu kızım sen uyuyalı. Denizi kaçırma istersen?"

Yataktan kalkıyorum, ama kendimi berbat hissediyorum. "Sanırım ateşim var." diyorum. Babam eczaneye gidip derece aldıktan sonra 39 derece ateşim olduğunu fark ediyoruz. İlaçları alıp, uyumaya devam ediyorum. Bir ara kalkıp mercimek çorbası içmek dışında sürekli uyuyorum. Yatakta kitap okumaya çalıştığımda bile sızıyorum.


"Yorgunluk"tan diyenler oluyor, "Nazar." diyenler daha büyük çoğunlukta. Umarım ilkidir diye düşünüyorum; çünkü ikincisine karşı ne yapılabilir hiç bir fikrim yok.

Daha önce kardeşimi hastane yerine İstinyepark'a alışverişe götüren babamın, alternatif tedaviye inancı büyük. "Hadi iyileş, yarın seni Urla'ya şarap turuna götüreyim." diyor.

Pazar:

Sabah 7:00'de gözlerimi açıyorum. Canım delicesine kahve çekiyor. Kahvemi içtikten sonra, ateşimi ölçüyorum. Tamamen normal. Dolaptan incir alıp yiyorum, midem de garip bir tepki vermiyor. Mutlulukla bikinimi giyiyorum, deniz çantamı hazırlıyorum, tıkırtılarımdan uyanan babamın sesi geliyor içerden: "Kızım, nasılsın?"

"Çok iyi. Hatta denize gidiyorum." diye şakıyorum. Deniz kıyısında mis gibi yağlara bulanarak ve Elif Şafak'ın son romanına gömülerek saatler geçirdikten sonra, öğlene doğru eve dönüyorum.



Babamla birlikte, pazar sabahlarımızın vazgeçilmezi olan Bademler Köyü'ne doğru yola çıkıyoruz. Zeytinyağlı, patatesli kaşarlı gözlemeler ve çay ile kahvaltımızı yaptıktan sonra, istikametimiz önce Uzbaş Botanik Bahçesi oluyor.





Yemyeşil bir bahçenin ortasında inanılmaz güzel bir ev var. Ama ondan daha ilgi çekici şey, bahçesindeki ağaçlar. Arabadan indiğimiz anda, çok tatlı bir genç kız gelip bize rehberlik yapmaya başlıyor. Tarçın ve mantar ağaçlarından sonra, 12 ayrı çeşit palmiyeyi teker teker bize tanıtıyor.

O kadar farklı çeşitlerde palmiyenin mevcut olduğundan bile haberim yoktu o ana kadar. Üstelik de hepsini başka zamanlarda, başka yerlerde görsem muhtelemen farklarını aklımda bu kadar net tutamazdım; ama hepsi yan yana olunca, o kadar net ki!

Uzbaş Botanik Bahçesi'nden sonra hemen biraz ilerisindeki Urla Winery'e geçiyoruz. Dışındaki upuzun havuz gözden kaçabilecek gibi değil; ama babam özellikle havuzun dibindeki farklı renk karoymuş gibi görünen camları gösteriyor, "Bunlara dikkat et."



Az sonra mahzeni ve üretim tesisini gezerken, o havuzun altındayız. Mahzende yapay ışıklandırma yok. Havuzdan süzülen bu ışık ile aydınlanıyor içerisi. Deniz altı gibi bir his veriyor, bayılıyorum.


Gezimiz tamamlanınca, tadım odasına geçiyoruz. Daha önce dünyanın bambaşka köşelerinde tadım yapan biri olarak, tadım faslının oldukça amatör olduğunu söylemeliyim. Görevlinin tek yaptığı şey, bardaklara şarap doldurmaktan ibaret. Kapsamlı bir bilgi, şaraplar hakkında bir hikaye kesinlikle aktarılmıyor. Hatta damak tadımıza uygun değil, aksine rastgele şaraplar dolduruluyor bardağa.

Urla Nero d'Avola & Urla Karası 2014 bile servis edildiğinde, Urla Karası'nın aslında kaybolan bir yerel üzüm olduğunu, yeniden fidesinin bulunması ve uzun çabalar sonra canlandırıldığını, ısrarla sormam sonucu öğrenebiliyorum ancak. Ki bence orada en pazarlanması gereken detaylardan biri bu, "hikayeler satar" en temel pazarlama stratejielerinden malum.


"Olsun" diyorum. "Yine de Türkiye'de böyle şeyler olması bile güzel. Baksana içerisi ne kadar kalabalık. Zaman içinde gelişir her şey. Önemli olan başlaması, mevcut olması."

Türkiye'de bu sene içtiğim açık ara en iyi şarap Kapadokya Argos'taki 2010 Kalecik Karası'ydı. Urla Winery'deki şarapların hiç biri alıp da İstanbul'a taşıma arzusu göstereceğim kadar gönlümü fethetmiyor. Bir tek Urla Symposium, çiçekli kokusu ile oldukça hafif, tam deniz kıyısında buz gibi içmelik keyif çatmalık bir şarap. Onu da alıp İstanbul'a götürüp evde içmenin bir alemi yok.

Elimde bölgedeki bütün şaraphanelerin haritası ile oradan ayrılıyorum. Mutlulukla, keyifle. Neden Urla, ileride Türkiye'nin Toscanası olmasın ki?


O gün daha fazlasını gezmeye zamanımız yok. Ama en kısa zamanda her birine uğramaya niyetliyim.  İzmir'de Reyhan Pastanesi'ne uğrayıp, tatlı ve kahve keyfi yaptıktan sonra, babamla vedalaşıyorum.

Artık -ve sonunda- upgrade etmiş olmanın mutluluğu ile CIP'de kendime bir fincan filtre kahve doldurup tekrar kitabıma gömülüyorum. İstanbul'a ulaşana kadar.

Haftamın en dolu dolu günü, pazar günü oluyor.
Kendimi güvende hissediyorum. Tazelenmiş, sıfırlanmış, enerji dolmuş. İnsan ne kadar büyürse büyüsün, ailesinin desteğine, bunu duymaya ve görmeye ihtiyacı oluyor sanırım.

Eve girdiğimde keyfim yerinde, dans ediyorum. "Excuse me, was you saying something? Uuuu Uuuu you can't tell me nothing!"

Mutlu haftalar!
KaydetKaydetKaydetKaydetKaydetKaydet

Hiç yorum yok:

Pinterest'im

Instagram'ım