06 Temmuz 2015

I would never call Jerusalem (Kudüs) beautiful or comfortable or consoling. But there's something about it that you can't turn away from.*

Tel Aviv'e gitmek için patronumdan izin istediğimde, Jerusalem (Kudüs)'den ne kadar etkilendiğini anlatmış, orayı iyi bir rehber eşliğinde gitmemi şiddetle tavsiye etmiş, pasaportumu ve orası için uygun bir kıyafeti yanıma almamı tembihlemişti. Böylelikle aklımdaki 'zaman kalırsa Jerusalem'e giderim' fikrinin yerini 'Jerusalem'e mutlaka gitmeliyim.' almıştı.

Bu yüzden de çantamı toplarken upuzun bir elbise, saçımı örtmek için bir şal ve uzun elbisemin dekoltelerini örtmek için bir hırka da almıştım yanıma.

Jerusalem'den bir önceki gün Tel Aviv'de sahilde güneşlenirken ve konu hakkında bir şeyler okurken heyecanımız o kadar arttı ki, bir gece Jerusalem'de konaklayacak biçimde planlama yapmadığımıza hayıflanmaya başlamıştık. Hemen o an gitmek istiyor, sabırsızlıktan ölüyorduk.

Gece otele döndüğümüzde, Müslüman olmayanları Mescid-i Aksa'ya almadıkları bilgisi ışığında, öyle sarı röfleli saçlarıma bir şal dolayıp içeri giremeyeceğimi kavramış, üstümde yalnızca iç çamaşırlarımla, google'dan türban bağlama videoları izleyerek, firketeler ve baş örtüsü ile ayna karşısında ciddiyetle çalışırken kendimi bu işe o kadar kaptırmıştım ki; ne kadar absürd göründüğümün farkına bile oldukça geç vardım. :)


Ertesi sabah çalan alarmlarımız ile erkenden uyanıp, Jerusalem'in yolunu tuttuk ve o civarlarda bir fırında kahve ve leziz hamurişleri eşliğinde kahvaltımızı yaptıktan sonra, ben baş örtümü bağladım. Artık hazırdım.



Jerusalem, Dünya'nın eski şehirlerinden biri ve uluslararası olarak kabul görmese de İsrail'in resmi başkenti. Bütün tarihi öneminin yanı sıra, hem Müslümanlık, hem Hristiyanlık, hem de Yahudilik, yani üç semavi din, bakımından kutsal yer olması oldukça sıra dışı ve büyüleyici.

Anladığımız kadarıyla Jerusalem'e gidenlerin çoğu, yalnızca kendi inancına göre olan kısmı ziyaret ederek, ibadetlerini tamamlıyor; ama bizim amacımız ve niyetimiz tamamını gezmekti.


Tesadüfen başlangıç noktamız Hristiyan bölgesi oldu ve bu kısımda kuşkusuz en etkileyici olan Kutsal Kabir Kilisesi (Church of the Holy Sepulchere) idi.

Burası İsa'nın göğe yükseldiği ve yeniden dirileceğine inanılan yer olduğu için Hristiyanlar nezdinde oldukça kutsal bir yer ve hayatımda gördüğüm en büyük kilise.

Ayrıca, Jerusalem'de kıyafet bakımında en sorunsuz girilip gezilebilen yerlerden biri burası. Mini etekliler de, başı örtülü olanlar da, dini kıyafetler içinde gezinenler de var. Kimse kimseyi garipsemiyor ve yadırgamıyor. İbadet edenler oldukça sessiz, ama oldukça tutkulu. Yerleri, taşları, kayaları öpüyorlar, ağlıyorlar...






Daha sonra, Musevi Bölgesi'ne geçtik. İkinci Tapınak'ın kalıntısı olan Ağlama Duvarı burada bulunuyor ve bu duvar Museviler için yeryüzündeki en kutsal ikinci yer.

Benim kafamda türban olduğundan, bütün turistler tıkır tıkır içeri girerken, güvenlik beni durdurarak pasaportumu görmek istedi. Pasaport fotoğrafımda gayet açık ve sarı saçlar görünce, nereden geldiğimi sordu. "İstanbul" dediğimde içeri geçmeme izin verdi.

Asıl bozulduğum şey ise, kadın ve erkek kısmının ayrı olmasıydı. Çünkü asıl coşkulu biçimde, öne arkaya sallanarak yapılan ibadet iç kısımdaydı ve benim bir kadın olarak oraya girmem yasaktı. Yalnızca uzaktan erkek kısmının açık alanını görmem mümkün oldu.

Burada da ibadetler duvara dokunularak yapılıyor. Duvarın her bir kıvrımında dileklerle dolu katlanmış kağıt parçaları var.



Son olarak Müslüman Bölgesi'ne geçtik ve Peygamber tarafından, "ziyaretler ancak üç mekana yapılır: Mekke'deki Mescidu'l Haram, Medine'deki mescit ve Kudüs'teki Mescid-i Aksa" diye buyurulan Mescid-i Aksa'nın kapısına ulaştık. Kıblenin daha önceleri Mescid-i Aksa kabul edildiğini de bir önceki gün araştırmalarımızla öğrenmiştik. 

Bu kısım çok heyecanlıydı; çünkü kapısından içeri girip giremeyeceğimiz şüpheliydi. Yalnızca Müslüman olduğunu ispat edenler içeri kabul ediliyor ve kapıdaki güvenliği bu konuda ikna etmeniz gerekiyor. Yanınızda pasaportunuz olmazsa, içeri giriş zaten yapamıyorsunuz; ama din hanesi bulunan kimlik de yanınızda olursa çok daha kolay olur her şey.

Adam benim pasaportumdaki başı açık fotoğrafıma şüpheyle baktıktan sonra, kelime-i şahadet getirmemi buyurdu. "Ohh, kolay yerden geldi." diye rahatlamama fırsat bırakmadan "Süphaneke?" diye ikinci sorum geldi. Onu okumaya başladığımda hayret ve takdirde kaşlarını kaldırdı, sonunu getirmeme gerek kalmadan, "Buyrun, hoşgeldiniz." diyerek içeri aldı.


Mimari açıdan kuşkusuz en etkileyici olan Müslüman Bölgesi'ydi. İçeride başı açık tek bir kadın bile yoktu ve hatta yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz kıyafetteyken, yürürken eteğimin altından azıcık ayak bileğim görünüyor diye  kınandım. Şaşkınlıkla "Ne yapabilirim ki?" diye sorduğumda, yaşlı bir teyze eteğini kaldırarak altından giydiği taytı gösterdi, sonra beni dizinin dibine oturtup dualar okudu.











Sıcaktan bayılmak üzereydim ve bir an önce başımı açıp, üstümdeki hırkayı çıkarmaya ihtiyacım vardı. Ayrıca, bütün bu gezintiden sonra midemiz gurulduyordu ve istikametimiz tabii ki belliydi. Yeryüzündeki en iyi falafeli yapan Abu Shukri'nin yolunu tuttuk.


Burası bilmezseniz, mutlaka önünden pas geçip gideceğiniz, karanlık eski püskü bir dükkan; ama falafeli ve humusu o kadar lezzetli ki; gerçekten onu yemek de bir çeşit ibadet kabul edilebilir.








Kendilerini inanılmaz adamış halde ibadet eden insanları görmek, daracık sokakların birinden döndüğünüzde bütün ortamın değişmesi, Hristiyan, Müslüman ve Yahudi bölgelerinin yalnız ibadet ettikleri binaların değil, insanlarının, kokularının, dükkanlarının bambaşka olması gerçekten çok etkileyiciydi. 

Kutsal yerleri gezmek kadar, Küdüs'ü çevreleyen kapıların her birinden çıkıp içeri girmek de oldukça etkileyici ve şaşırtıcıydı; çünkü kapının hangi dine ait bölgeye açıldığına bağlı olarak o kadar farklı ülkelere gitmiş gibi oluyorsunuz ki... Bir kapıdan içeri girdiğinizde gül suyu kokusu alıyorsunuz, diğerinden girdiğinizde sandal ağacı tütsüsü... Birinden girince sebze meyve pazarları karşılıyor, diğerinden girince meydanında bira satan marketlerin olduğu bir Ortaçağ Avrupa kasabası... Bir sokakta İsa heykelleri dizi dizi satılırken, diğerinde kırmızı bileklikler arasında kalıyorsunuz. 

Diğer yandan sesler bu kapıları, bu sınırları umursamaksızın karışıyor. Aynı anda ezan ve kilise çanları duyuluyor. Buranın ne kadar inanılmaz olduğunu oradan çıkıp normal hayatınıza döndüğünüzde daha net kavrıyorsunuz.



Bir de bir yerde, yolumuzu şaşırıp mezarlığın içinden yürümek zorunda kaldık. Dağların üstlerine kadar uzanan uçsuz bucaksız mezarların arasında oturup bir sigara içmek ve hayatı sorgulamak olağan üstüydü.

Bütün kutsal noktalarda hep aynı şey için dua ettim. Sevdiklerime sağlık, kendime hayat amacımı bulabilmeyi diledim. 

Ve Jerusalem'den ne kadar etkilendiğimi ancak birkaç gün sonra idrak edebildim. Gerçekten... Jerusalem'e gittikten sonra, tekrar aynı insan olarak çıkmanız pek olası değil. Günlerce aklınıza Jerusalem'den görüntüler geliyor, alakasız işlerle uğraşırken aslında bir yandan da orayı düşündüğünüzü fark ediyorsunuz. Mutlaka ve mutlaka herkesin deneyimlemesi gereken bir şey olduğunu düşünüyorum.



Jerusalem'e gidecekler için tavsiyeler:

- Central station'ın yanındaki otobüs durağından sürekli kalkan 480 numaralı otobüsler ile oldukça konforlu biçimde Jerusalem - Tel Aviv arasında yolculuk yapmanız mümkün. İndiğiniz yerden sonra tramvay ile dört durak giderseniz -ki bu mesafeyi yürümeniz de mümkün- Jerusalem'in kapılarından birine ulaşıyorsunuz.

- Mescid-i Aksa'yı görmek istiyorsanız, mutlaka yüzünüz hariç hiçbir yeriniz görünmeyecek bir kıyafet yanınızda olsun. Pasaportunuz olmazsa içeri girmeniz mümkün değil; ayrıca çeşitli duaları okumak şeklinde bir teste tabi tutulabileceğiniz aklınızda olsun.

- Abu Shukri'de falafel yemeyi kesinlikle atlamamalısınız. Gerçekten olağanüstü lezzetli.

- Sakın ola ki yarım günlük turlardan biriyle gitmeye kalkmayın, hiç bir anlamı olmaz. Tel Aviv'den kalkan bu turlara oldukça rağbet var; ama Jerusalem'in atmosferini solumak için yarım gün kesinlikle yetersiz.

- Sokaklarında kaybolmaktan endişe etmeyin, her sokağın bambaşka kokusu ve ortamı olması, kendinizi bir anda çatılarda, bir anda evlerin içinde bulmanız çok keyifli olacak.

- Elinizi kolunuzu sallaya sallaya giderseniz, hiçbir şey anlamadan geri dönersiniz. Mutlaka sizi gezdirecek bir rehberle anlaşın veya kapsamlı bir kitap alın. Çünkü oradaki her bir taşın, her bir binanın, her bir sokağın anlamı var. Ne olduklarını bilmezseniz, pekala önlerinden geçip gidersiniz.

Işıkla kalın!


03 Temmuz 2015

Tel Aviv - 2: Benedict All About Breakfast, Jaffa, Falafel, Sokak Lezzetleri, Spicehaus

Tel Aviv'de ikinci günün sabahında uyandığımızda sanki bir haftadır deniz tatilindeymişiz gibi bronzuz ve çok açız. Hemen defterimi açıyorum, kahvaltı için üç ayrı tavsiye not etmişim: Dallal, Benedict All About Breakfast ve Max Brener.

Birkaç güne sıkıştırılmış seyahatler yaptığım için normalde hiçbir şeyi kaçırmamak, mümkün olan en fazla şeyi deneyimlemek isterim; ama Tel Aviv'in o rahat ve keyifli havası beni bile ele geçirmiş durumda. Aralarından seçim yaparken tek kriterim, otele yakınlıkları ve böylece Benedict All About Breakfast'ın yolunu tutuyoruz.

Şehirde birden fazla şubesi olan Benedict, 24 saat açık bir kahvaltıcı. Yani isterseniz gece bir şeyler atıştırmak istediğinizde, isterseniz öğleden sonra güzel bir kahvaltı çektiğinde gidebiliyorsunuz. Günün her saati kahvaltı menüsü ile servis yapıyorlar. Yalnızca sabahın erken saatleri ve gecenin geç saatlerinde servis ettikleri bazı kahvaltı tabakları da var.

Filtre kahvelerimizi yudumlarken ve yan masalara gelen harika tabakları keserken, menüyü inceliyor ve sonunda bir Philedelphia Eggs Benedict, bir de pancake siparişi veriyoruz.



Kızarmış ekmeğin üzerinde biftek ve kuşkonmaz ile servis edilen Philedelphia Eggs Benedict inanılmaz lezzetli. Ki normalde yumurta yemeyen ben, bayıla bayıla yiyorum. Pancake yanında meyve salatası ile geliyor, o da çok kıvamında pişmiş. Uzun zamandır yaptığım en tatmin edici kahvaltılardan birini yapıyorum.


Kahvaltıdan sonra değişiklik olsun diye, bir önceki gün güneşlendiğimiz LaLa Land'den daha yukarıda bulunan Metzitzim Beach'in yolunu tutuyoruz. Burası daha az turistik, daha çok aileli bir plaj.

 Beyaz kumların üzerinde rengarenk giyinmiş insanlar o kadar harika görünüyor ki, çektiğimiz bütün fotoğraflar filtreli gibi çıkıyor. O gün hava biraz kapalı olduğundan güneşlenemeyeceğimizi düşünüp, sahil boyunca yürümeye karar veriyoruz.


Yukarı doğru sahil hattında yaptığımız yürüyüşün sonunda Tel Aviv limanına çıkıyoruz. Günlerden cumartesi olmasının da etkisi vardır, limandaki bütün mekanlar ve mağazalar tıka basa dolu. Sahilde çeşitli etkinlikler yapılıyor. Biz en çok Corona'nın çadırını beğeniyoruz, el kullanılmayan voleybol müsabakası var. Biraz ayakta göz attıktan sonra, izlemenin çok keyifli olduğuna karar verip hemen çadırdaki sandalyelere oturuyoruz. Hakemin her sayıdan sonra, elindeki bira şişesini izleyicilere kaldırıp lıkır lıkır içmesine gülerek, sonuna kadar izliyoruz.


Maçtan sonra limandaki kullan-bırak bisikletlerden birer tane kiralıyoruz. Bu yeşil bisikletleri, kredi kartınızla ödeme yaparak günlük olarak kiralayabiliyorsunuz. Sadece yarım saat kullanıp bırakırsanız da ücretsiz. Bu bisikletlerin en güzel yanı, aldığınız yere bırakma zorunluluğunuz olmaması, şehrin her tarafında bırakabileceğiniz alanlar var.





Bisikletin üzerinde fotoğraflar çeke çeke, sokaklarda dolanıyoruz. Bisiklet üzerinde şehre ilişkin bir kaç tespit yapıyorum: 1)Tel Aviv'de  tek tük frapan ve modern binaları saymazsak, binalar genel olarak oldukça eski. 2) İnsanlar gerçekten oldukça tarz giyiniyor ve hoş görünüyorlar. 3) Sırt dekoltesi ve elektrikli bisiklet şehirdeki en popüler şeyler.



Hayarkon Caddesi bittikten sonra sahilden dümdüz aşağıya devam ettiğimiz zaman önce karşımıza Etzel House çıkıyor. Etzel, İsrail kurulmadan önce aktif olarak çalışan militan bir grubun adı. Bu müzede de onların tarihleri ve İsrail ordusuna katılmaları anlatılıyor. Oldukça enteresan bir bina, yıkık dökük taş yapı, tamamen modern bir mimari ile tamamlanmış.



Etzel House'un ön kısmındaki Alma Beach ise sörfçülerin popüler sahili. Burada güneşlenmek için şezlonglar veya işletmeler yok. Köpekleri ve sörf tahtaları ile takılan gençler var.


Aynı sahil hattını aşağıya doğru takip ettiğiniz zaman Jaffa (Yafo) bölgesine ulaşıyorsunuz. Tel Aviv merkezinde çok fazla turistik şey yok, tarihi binaların pek çoğu bu bölgede bulunuyor. Çünkü daha ortada Tel Aviv yokken, şimdi şehir merkezi olan kısım kumdan ibaretken, Jaffa, Asurlular ve Persler tarafından kullanılmış bir yerleşim yeriymiş. Saat Kulesi, St. Peter Manastırı, Hapisgah Bahçeleri, Simon the Tanner'ın Evi gezilmesi gerekenlerin başını çekiyor.

Ama bunların hiçbiri ilginizi çekmiyorsa bile, Tel Aviv merkezden farklı olarak, avlulu ve taştan Arap mimarisi örneklerinden oluşan binalarla dolu sokaklarında gezinmek bile oldukça keyifli.




Dönüşte sahilde kocaman ve bembeyaz bir çadır şeklindeki Ola'da mola verip, Pina Colada yuvarlıyoruz. Ola'nın çok olağanüstü bir menüsü veya servisi yok, hatta oldukça turistik bir yer; ama denizin hemen önünde, püfür püfür esinti sağlayan çadırda oturup kokteyl yudumlamak çok hoşuma gidiyor.


Sabah ettiğimiz kahvaltı o kadar sıkıymış ki, bisikletlerimizi iade ettikten sonra bile canımız tam anlamıyla yemek yemek istemiyor. Sadece bir şeyler atıştırırken soğuk içecekler içmeye ihtiyacımız var. Cumartesi gününün onların resmi tatili olduğunu unutup Felafel Gabai'ye gidiyoruz, kapalı. Hemen aynı hizadaki W Lounge'a oturuyoruz. Karnıbahardan yapılan ve tahinle servis edilen değişik bir falafel ile açık etli bir sandviç söylüyoruz. Birer de soğuk bira. Mis.



Tel Aviv'de en sevdiğim şeylerden biri kesinlikle bu oldu. Nereye giderseniz gidin, güzel şeyler yiyorsunuz. Mesela İstanbul'da rastgele bir kafeye veya restorana oturduğunuzda, yemeğin büyük bir hayal kırıklığına dönüşmesi oldukça muhtemeldir. Tel Aviv'de ise defalarca, önünden geçerken rastgele mekanlara girdik ve her seferinde yediklerimiz şaşırtıcı biçimde lezzetliydi.


Bu sırada kapalı hava  kendini mis gibi bir güneşe bıraktığından, sahildeki açık kütüphanedeki kitaplara göz attıktan sonra, yine LaLa Land'de birer şezlonga kendimizi bırakıyoruz ve yüzüp güneşlenerek güneşi batırıyoruz.



Otele dönüp duşumuzu aldıktan sonra acıkıyoruz ve Dizengoff üzerinde bir şeyler yemek için otelden çıkıyoruz. Adı kesinlikle anlamadığım bir alfabede yazılan; ama Tel Aviv'in en iyi sokak yemeği olarak kabul edilen yere gidiyoruz. Dizengoff ile Frishman'in kesişim noktasına geldiğinizde zaten önündeki upuzun sıradan tanıyabilirsiniz.

Aynı işletmecilere ait iki mekan yanyana, ikisinin de önündeki sıra hatırı sayılır uzunlukta. Biri pita ekmeğinin içine patlıcan, haşlanmış yumurta, patates ve tahin konularak hazırlanan Sabich yapıyor, diğeri falafel. Tıka basa doyarken, lezzetten ölmek için buraya mutlaka ama mutlaka gidin.

Yemekten sonra o kadar dolmuş haldeyiz ki, biraz hazmetmek için sokaklarda geziniyoruz, banklarda oturuyoruz, etrafı izliyoruz.



Yediklerimizi biraz hazmettikten sonra, önünden geçerken dikkatimizi ve ilgimizi çeken Spicehaus'a oturuyoruz. Oldukça eski ve terk edilmiş bir binanın altında ve dışında "The East Jaffa Perfume Company" yazıyor. Vitrininde eski tip korseler ve sütyenler asılı. Gerçekte ise burası Spicehaus isimli bir kokteyl barı.





Yüzyıllar öncesinden kalmaymış gibi görünen menüsünde pek çok kokteyl seçeneği var. Kokteylleri dilerseniz tek kişilik sipariş edebileceğiniz gibi, dilerseniz orta veya büyük boy sipariş edip paylaşabiliyorsunuz. Ve sunumlar o kadar eğlenceli ki!

Lezzet bakımından favorimiz ise kesinlikle "Luck You" oluyor. Ertesi gün Jerusalem'e gidecek olmanın heyecanı ile Tel Aviv'deki ikinci günümüzü kapatıyoruz.




Keyifle ve keşifle kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım