03 Mart 2015

#dahaiyiben

Bir sabah saat 5:00.

Havalimanındayım. Kazandığı paranın büyük bir kısmını uçak biletine ve seyahat etmeye harcayan bir kadın olmama rağmen, o gün havalimanında olmamın sebebi tamamen iş. Uçağımı bekliyorum. Bir elimde karton bardağın içinde mis gibi kokan kahvem, diğer elimde okuduğum romanım var.

Uçağa alım başladı mı diye kontrol etmek için kafamı kaldırdığımda, karşımdaki camdan  kendi yansımamı görüyorum. Gözlerim yansımama takılıyor. Ayağımda hafif topuklu Roma’dan aldığım deri ayakkabılarım var, üzerimdeki ceketin kupu harika, saçlarım fönlü, ojelerim yeni sürülmüş ve kırmızı. Dışarıdan bakınca hiç de fena görünmediğime karar veriyorum.

Ama aslında, makyajımın altındaki cildim bakımsız, kapatıcı ve göz kalemi ile kamufle edilmiş gözlerim yorgun. Yapmam gerekenler ve yapmak istediklerim arasında koşturmaktan, o yoğun tempoda iyi görünmeye çalışmaktan bitmiş haldeyim. Beni iyi gösteren kıyafetlere ve makyaj malzemelerine harcadığım paraların, kredi kartımda sonsuza kadar giden taksitlere bölünmüş olarak beklemesi de cabası.

Yani aslında güzel kıyafetler ve daha canlı gösteren makyaj hileleri ile dış görünüşüm kurtarılmış olsa da, yorgun, bezgin ve tükenmiş haldeyim.

O gün, o anda karar veriyorum:  Hayatımda bir şeyleri değiştirmem lazım.


Doğum günleri ve yeni yıllar değişim kararları almak için harika zamanlardır ya, yeni yıla başlarken, "2015 yılında yeniden doğmayı planlıyorum. Gerçekten. Kendimi ve hayatımı seviyorum; ama çok daha iyisini yaratabileceğime inanıyorum.” diyorum.

Çok güzel. Peki sonra?

Film veya romanlarda, ana karakter, işten istifa edip, varını yoğunu satıp, başka bir şehirde sıfırdan yeni bir hayata başlar. Veya küçük bir çanta ile bir sahil kasabasında inzivaya çekilip, sahilde uzun yürüyüşler yaparken hayatı hakkında düşüncelere dalar.

Ben İstanbul’da yaşayan herkes gibi trafikten, pahalılıktan, pislikten şikayet edip dursam da, başka şehre filan taşınmak istemiyorum. (En azından şimdilik)

Sabah erkenden kalkıp ofise gitmeye bayılmasam da, bazen gerçekten çok yoğun çalışmak zorunda da kalsam, temel prensiplerde anlaştığım bir ofiste, sevdiğim mesleğimi yapıyorum. İşimi değiştirmeyi de, başka bir sektöre atılmayı da planlamıyorum.

Elbette ki boğaza nazır kocaman teraslı ve kendi havuzum olan bir evde yaşamayı tercih ederdim; ama henüz piyangodan para çıkmadığına göre bunu da şimdilik pas geçmek zorundayım.

Bir süreliğine tek başıma bir tatile çıksam, hayatım hakkında enine boyuna düşünsem kararlar alayım desem, yıllık iznim zaten topu topu 15 gün. Seyahat etmek istediğim o kadar çok yer varken, yıllık iznimi inzivaya harcamak çok akıllıca bir hareket olmaz.



Peki ne yapacağım? Neyi değiştireceğim?

İşte o noktada gerçekçi olmaya karar verdim ve kendime günlüktakip listeleri oluşturdum. Uzun bir süre bu listeleri aksatmadan tuttum.

Bu sayede kendi hayatıma ve alışkanlıklarıma dışarıdan bakma fırsatı buldum. Çok kötü besleniyordum, kendime yeteri kadar iyi bakmıyordum, yapmak istediğim şeylere yeteri kadar zaman ayırmıyordum, dağınıktım, zamanımı yeteri kadar verimli kullanmıyordum...

Bu listeler sayesinde en azından değiştirebileceğim bazı şeyleri tespit ettim. Ama sorun şuydu ki, sadece tespit etmekle kaldım. Aradan bir ay geçti, hayatımda hala geçtim mucizevi değişimi, en ufak bir gelişme bile olmadı.

Önce “Tamam demek ki, elimden gelenin ve yapabileceğimin en iyisi bu. Çalışıyorum, hobi olarak blog yazıyorum, sık sık seyahate çıkıyorum. Demek ki, daha fazlası için zamanım ve enerjim de yok.” diyerek vazgeçtim.

Sonra her sabah kendimi çok daha zinde hissederek uyanma, aynada çok daha güzel bir kadın görme, hayatıma daha çok sığdırıp, daha huzurlu olabilme ihtimali beni yeniden cezbetti. 

İşte “Daha İyi Ben” projesi böyle doğdu.

Muhtemelen siz de hayatınızda bazı şeyleri değiştirmek istiyor ama nereden başlayacağınızı kestiremiyorsunuz, zamanı çok daha iyi kullanmayı, daha güzel görünmeyi, daha iyi bir hayat yaşamayı arzuluyorsunuz. O zaman hadi, birlikte başlayalım.



Ben kendime bana ilham vermesi için "Daha İyi Ben" isimli bir defter oluşturdum. İçine bana ilham veren bütün sözleri koymaya ve bayıldığım dergilerden alakasız resim ve kelimeleri kolaj yaparak renklendirmeye başladım. Çünkü çoğu zaman bu tip kes yapıştır işleri ile uğraştığım zamanlarda aklıma hep harika fikirler gelir. 


Bu defteri yaparken de aklıma bundan yıllar önce, hayran olduğum ve çok başarılı bulduğum bir fotoğrafçı ile yaptığım sohbette onun bana verdiği bir tavsiye geldi. "Sezen, her şeyi aynı anda yapmaya kalkıyorsun, sonra da şevkin kırılıyor. Tek tek git, biri bitmeden diğerine başlama." demişti.  Gerçekten de benim hayatımda değişiklik yapmak istediğimde en büyük hatam hala her şeyi aynı anda yapmaya kalkmak. 

Bu yüzden tek bir konu belirledim bu sefer: Ev.

Çünkü ev, bir sığnak olmalı. İnsanın yenilenebileceği, enerji toplayacağı, huzur bulacağı, içindeyken kendisini çok mutlu ve huzurlu hissedeceği bir alan. Oysa benim için "ev" uzun zamandır dağınıklığı ile beni yoran, yapılacak işler listemde oldukça fazla alan tutan bir şey.

Ev düzeni, yerleşimi ve dekorasyonu hakkında bir sürü kitap siparişi verdim. Öğrendiklerim, keşfettiklerim, yaptıklarım ile birlikte burada olacağım. Her hafta bir #dahaiyiben yazısı yazacağım.

Gelin hepbirlikte başlayalım. Birbirimizle bildiklerimizi, öğrendiklerimizi, aşamalarımızı paylaşalım, ilham verelim, öğretelim, öğrenelim. 

İlk yapmanız gereken kendinize bir defter almak. Ya çok beğendiğiniz bir defter alın, ya da sıradan bir defteri harika bir hale getirin. Ama önemli olan o defteri çok sevmeniz. Çünkü bütün #dahaiyiben serüveniniz o defterde olacak! 

İlk sayfasını açın ve hayal kurmaya başlayın. Hayatınızda neleri değiştirmek, neler yapmak, neleri başarmak isterdiniz? Saçma, delilik gibi mantık filtreleri uygulamadan hepsini yazın, listeniz istediğiniz kadar uzun olabilir. 

Daha iyi versiyonunuz için heyecanlanarak kalın!


01 Mart 2015

Aşk gidince sadece şefkat kalır.* Rio I Love You, Romeo & Giulietta, İki Kişilik Yaz

Sevgililer gününü içinde barındırması nedeniyle aşk ve kalp konseptli bir şubat ayını daha geride bıraktık. Kampanyalar, menüler, pastalar, vitrinler, dergi kapakları bu konseptten bolca nasibini aldı.

Yeterince kırmızı renk ve kalp şekli saldırısına uğradık ve bundan baydık.

Diğer yandan, evlilik, sevgililik, aşk, tensel çekim gibi ikili ilişkileri konuşmaktan, tartışmaktan ve bunları konu alan kitap, film ve oyunlardan galiba hiçbir zaman vazgeçemeyeceğiz.

Çünkü ne bilim, ne tecrübe, ne mantık kesin cevaplar verebiliyor bu konuda ve içinde çözülemeyen gizemler barındırıyor: Hayatlarının her saniyesini birbirine adamaya gönüllü olacak kadar birbirine aşık iki insanın, bir süre sonra birbirine tahammül edemez hale gelmesi; gerçekten isteyerek ve arzulayarak evlenmiş bir çiftin başka insanları tutkuyla arzulayabilmesi; olağanüstü güzel, hoş, nitelikli kadınların "Nasıl olabilir ki?" diye sorduracak kadar onların yanına yakıştırmadığınız adamlar yüzünden acı çekmeleri; bazı insanların hep mutlu ve güzel ilişkileri varken, bazı insanların bu ilişki konusundaki bahtsızlığı; birbirine inanılmaz yakışacaklarını düşündüğümüz arkadaşlarımız arasında yaptığımız çöpçatanlık girişimlerinin hüsranla sonuçlanması...

Bu ay "aşk" kokulu bir oyun, bir film, bir müzikal izledim.




Rio, I Love You:

Daha önce Paris ve New York versiyonları çekilen serinin üçüncü filmi Rio, I Love You.

10 yönetmen tarafından çekilen 11 hikayeden oluşuyor. Her biri bambaşka bir aşk hikayesi anlatıyor ve bu hikayenin başkahramanlarının yolu birbiri ile kesiştiğinden bir bütünsellik oluşturuyor. Ve tabii, hepsi Rio'da geçiyor. 

Bu film şu anda vizyonda değil; ama Başka Sinema  kapsamında şu anda sinema salonlarında gösteriliyor. Ben üniversitenin ilk yıllarında Cihangir'de otururken Alkazar Sineması vardı, bağımsız filmler oynardı bu sinemada. Canım sıkıldığında - ki o kadar boş zamanım vardı ki o yıllarda bu oldukça sık olurdu - gidip rastgele bir film izlerdim. Başka Sinema, bana Alkazar Sineması ruhu yaşattığı için, oldukça sıkı bir destekçisiyim.


Filmde anlatılan hikayelerin içlerinde benim favorilerim, İsa'dan telefon bekleyen çocuğun tatlılıktan öldüğü "O Milagre"  ile yaşlı adam ve genç kadının hikayesini anlatanı "La Fortuna" oldu; vampirli olan hikaye ise bence net kötüydü, o olmasa çok daha güzel bir film olurdu. 

Sadece kıştan sıkılan zihninize bol deniz, güneş ve yaz ruh hali aşılamak için bile izlenebilir bu film. Seversiniz veya sevmezsiniz, ama çıktığınız zaman iyimser bir ruh halinde olacağınızdan ve Rio biletlerinin fiyatlarını kontrol edeceğinizden eminim.

İki Kişilik Yaz

Alternatif ve sansürsüz tiyatro akımının İstanbul'daki öncülerinden DOT Tiyatro, benim için oldukça anlamlı ve özel. Çünkü Dot ile birlikte yayılan ve popülerleşen "in-yer-face" oyunları ile  ben gerçekten oldukça sık tiyatroya gitmeye ve bundan keyif almaya başladım. Ancak uzun zamandır DOT oyunları beni hayal kırıklığına uğrattığı için takip etmemeye başlamıştım ki, İki Kişilik Yaz ile yeniden gönlümü kazandılar.

Gizem Erdem ve Tuğrul Tülek'in performansı inanılmaz. Şarkı söylüyorlar, gitar çalıyorlar, dans ediyorlar ve oynuyorlar.



35 yaşındaki Helena ve Bob'un yolları bir barda kesişiyor. Bob yasa dışı işlerle uğraşan bir adam ve bir teslimat bekliyor, Helen başarılı bir boşanma avukatı ve o akşam buluşacağı adam tarafından ekilmiş.



Bağlanmaktan korkma, 35 yaşına gelmiş ve mutluluğu bulamamış olma, yapılması gerekenler, pişmanlıklar, korkular, unutulmuş hayaller gibi konuların harika bir oyunda karışımını bol kahkaha ile izliyorsunuz.

Mesaj olarak karşınızdaki kişiye "Hiç önemli değil." yazarken içinizden "Orospu Çocuğu" diye haykırıyorsanız, hayatınızdan mutsuzsanız, her şeyi boşverip gitmek istiyorsanız bu oyunda kendinizi bulacaksınız.

Yapılacaklar listenize mutlaka ve mutlaka ekleyiniz.

Romeo & Giulietta

Zorlu PSM uzun zamandır merak ettiğim bir etkinlik alanıydı. Londra, New York gibi seyahatlerimde bilet almak için çok geç kaldığımdan, bir türlü nasip olmayan ilk müzikal izleme deneyimim için tercihimi Romeo & Giuletta'dan yana yaptım.



Performansları ve dekor inanılmazdı. Özellikle arka fondaki üç boyutlu görüntüler müzikale inanılmaz bir etki katıyordu.

Yalnızca Zorlu PSM'in fiyat politikasını sıkı şekilde eleştirebilirim. Bu kadar iddialı bir projede dahi salonun yarısından fazlası boştu. Zira, biletler gerçekten oldukça pahalı ve bence ödenen fiyatı hakeder bir izleme açısı sunmuyor. Evet salondaki eğim çok iyi; ama balkonlar çok yukarıda ve çok geride. Ya fiyatları biraz düşürmesi ya da son dakika bileti gibi bir uygulama ile, satamadığı koltukları ulaşılabilir fiyattan satması lazım.

Açıkçası ben merakımdan gittim ve gerçekten keyifli zaman geçirdim; ama ödenen parayı hak eder miydi kısmını tartışabiliriz. Çünkü bir bilet, kampanyadan alınan bir uçak bileti ile kapışabilecek bir fiyata satılıyor.

Paylaştığım videodaki şarkının sözleri ise bir harikaydı: Biz dünyanın kralıyız. Biz seks, şarap, tanrıyız.

Aşkla kalın!



24 Şubat 2015

Kahramanmaraş'ta mutlaka yapmanız gereken beş şey

Kahramanmaraş'a  gezmek için giderseniz, şehrin dışında bulunan ve Yavuz Sultan Dönemi'nde yapılan Ceyhan Köprüsü, Döngel Mağaraları, 13. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen Eshabı Keyf gibi pek çok tarihi yeri de programınıza dahil edip dolu dolu bir haftasonu geçirebilirsiniz.

Ama iş sebebiyle yolunuz düşerse veya başka bir yere giderken uğrarsanız ve oldukça kısıtlı bir zamanınız varsa, yapmadan dönmemeniz gerekenler şunlar:

1. Dondurma Yemek

Maraş denildiğinde aklınıza gelen ilk şeylerden biri zaten dondurma oluyordur. Zaten dünyada "Lütfen dondurmaları, uçak altı bagajı olarak teslim ediniz." anonsu yapılan başka bir havalimanı daha olduğunu  hiç sanmıyorum. : )


Keçi sütü ve sahlep ile hazırlanan Maraş dondurması, bizim alıştıklarımıza kıyasla oldukça sert. Bıçakla bile kesmekte oldukça zorlanıyorsunuz.

Mevsim sebebiyle de olabilir, oturup "Dondurma istiyorum." dediğimde, "Tatlısı ne olsun?" diye sordular. "Sadece dondurma istiyorum." ısrarlarım da hiç bir şeye yaramadı. "Biz dondurmayı tatlının yanına servis ediyoruz"dediler. İyi ki de öyle olmuş gerçi, baklava ile enfes bir çift oldular.



Dondurma için en iyi adresler, Yaşar Pastanesi, Ferah Pastanesi ve Kervan Pastanesi.



Yaşar Pastanesi, bizim bildiğimiz, artık her şehirde şubesi olan Mado'nun üretim yeri. Üstelik de eski eşyalar ve ahşap döşemeleri ile oldukça enteresan bir ortamı var.

Yukarıda gördüğünüz tabak 11 TL. Şehrin sokaklarını arşınlamaya başlamadan önce enerji toplamak için harika bir seçenek.

2. Ulu Camii'yi Gezmek 




Dulkadiroğlu hükümdarı Süleyman Bey tarafından 1454 yılında yaptırılan bu camii, üçgen mihrabı, kare şeklindeki tabanı, motifleri ve camiden bağımsız minaresi ile oldukça güzel bir mimariye sahip.


Türkiye'de seyahat eden kadınlara vereceğim en temel tavsiyelerden biri de mutlaka kolay giyilip çıkartılan ayakkabıları tercih etmek ve boyunda her zaman bir şal taşımak olacaktır. Çünkü tarihi yapıların pek çoğu camii. Ayağınızdaki ayakkabıları giyip çıkarmak pratik değilse, bir süre sonra içlerine girmeye üşenmeye başlıyorsunuz, çok şey kaçırıyorsunuz. Ve buralara başınız açık giremediğiniz için ve bazı camiilerde ziyaretçiler için başörtüleri bulunsa da, leş gibi koktukları için boynunuzda bir şal olması çok işinize yarar.



3. Tarihi Konakların Olduğu Sokaklarda Gezmek

Ulu Camii'nin hemen bitişiğindeki Taş Medrese'nin yanından yukarı doğru çıkan merdivenleri çıkın ve bir üst paralelindeki sokağa çıkıp, canınızın istediği yöne gidin. Üstünde şuna benzer tabelalar olan onlarca evle karşılacaksınız.





Bu binaların en yenisi Osmanlı döneminde yapılmış, hepsinin birbirinden farklı mimarisi var. Ancak heveslenmeyin, hiçbiri müze gibi gezilebilir durumda değil. Hatta ben nefis bir taş ile çevrelenmiş, ahşap kapılardan birini biraz zorlayarak açma cesaretini gösterdim. İçerideki manzara korkunçtu, hemen uzaklaştım.



Yine de bu sokaklarda gezmek oldukça keyifli. Tarihi binalar kadar, araba ve duvar yazılarının da izlerini sürebilirsiniz.




4. Tarhana ve Maraş Çöreği Tatmak 

Maraş denildiğinde aklınıza gelen ilk şey dondurma olsa da, Maraş aslında tarhanası ile de meşhur. Tarhana denildiğinde aklınıza çorba gelse de, Maraş'ın tarhanası cips gibi bir şey.

Ben hiç sevmediğimi itiraf etmek zorundayım, ağzıma yayılan o ekşi tat beni oldukça rahatsız etti. Ama yöresel şeyleri İstanbul'a taşıma sevdam ile ofise de bu tarhana cipsinden getirdim. Tarhana çorbasını sevmeyenlerin içinden bile cips versiyonunu sevenler çıktı.

Maraş Çöreği de tuzlu kurabiye gibi. Kırmızı biber ve karabiberli olanı da var, zeytinli olanı da. Çok sıradışı olmasa da bence oldukça lezzetliydi, çantada taşıyıp acıktıkça yemek için güzel bir seçenek.

Hem de maksat yöresel lezzetleri tatmak sonuçta, o yüzden gitmişken ikisinden de tadın derim ben.

5. Çarık ve Maraş Bıçağı Almak 

Maraş'ın eski zanaatleri barındıran çarşılarının hepsi birbirinin içine geçmiş durumda. Kapalı Çarşı, Taş Han, Bakırcılar Çarşısı ve Külekçi Çarşı'nın hepsi aynı yerde. Birinden çıkıp, diğerine giriyorsunuz. O yüzden çarşılardan birini bulduğunuz zaman, düşünmeden dalın içeri.



Bu arada "külek" de kovaya benzeyen bir kap. Bir zamanlar içine tereyağı, bal, pekmez ve yufka ekmeği konurmuş, aynı zamanda buğday ve arpa ölçmek için kullanılırmış. Birim olarak "on külek arpa" gibi deyişler varmış. Ama malum kullanımı neredeyse tamamen bitmiş.

Ne yazık ki, bir zamanlar yalnızca yöresel el işlerinin satıldığı çarşılar ile aynı kaderi paylaşıyor bu çarşılar da. Çin malları hiç azımsanamayacak bir hakimiyet kurmuş. Yine de sokaklarında gezinerek güzel fotoğraflar çekmek pekala mümkün.




Güzelce gezip tozdunuz, fotoğraflar çektiniz. Şimdi alışveriş zamanı. Yakın zamanda oldukça geleneksel bir düğün planlamıyorsanız, Maraş'ın meşhur burması ve sim sırması ile bir işiniz olacağını sanmıyorum. O yüzden siz çarşılardaki her şeyi boşverin; ama mutlaka kendinize bıçak alın.



Benim bıçaklarım dönüşte oldukça matrak bir anıya sebep oldu. Bıçaklarımı üst üste yerleştirip güzelce sarmış ve valizime koymuştum. Havalimanı girişindeki x-ray'de güvenlik çantamı durdurdu, polisi çağırdı. İkisi baktılar baktılar, kendi aralarında konuştular. Sonra polis bana geldi, "Hanfendi çantanızdaki saç maşası değil mi?" diye sordu. Gayet net cevapladım: "Hayır, bıçak." Polis bir "Haydaaa" çektikten sonra, "Bıçak mı?" diye sordu. "Evet, Maraş bıçağı." diye cevapladım gururla. Aldığım cevap "Helal bacım." oldu. Sonra polis önce güvenliğe dönüp "Bıçakmış oğlum." dedikten sonra, inanılmaz bir olaymış gibi arkadaşlarını çağırarak, onlara çantamda bıçak taşıdığımı anlattı.
Şehirdeki tek sarı saçlı kadın sıfatımdan sonra, bıçaklı kadın da oldum böylelikle. : ))


Bir de Dedem Osmanlı Çarıkları'nı sakın atlamayın. Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Truva gibi pek çok filme deri ürünlerini vermiş minicik bir mağaza burası. İçeride oldukça şık tasarımlı onlarca çeşit çarık satılıyor.



Bunların özelliği Osmanlı döneminde nasıl yapılıyorsa, hala öyle yapılıyor olmaları. Tamamen deriler, elde yapılıyorlar ve tabanlarının altında vücudunuzdaki elektriği almak üzere kil var. Ben bir terlik aldım, hem çok havalı, hem de gerçekten hayatımda sahip olduğum en rahat terlik.


Muhtemelen daha birkaç kere daha Maraş'a yolum düşecek. Şehri iyi bilenlerin tavsiyeleri harika olur.


Bir de son not olarak bir konaklama tavsiyesi vereceğim. Maraş'ta bildiğimiz otel zincirlerinin hiçbirinin oteli yok, yalnızca Trabzon Caddesi'nin üzerinde Hampton by Hilton inşaatına denk geldim. Bu yüzden konaklayacak otel ayarlanırken, "şehir merkezinde olsun yeter" demiştim.

Oldukça merkezi bir konumda olan üç yıldızlı Otel Alcazar'da kaldım. Adından da tahmin edebileceğiniz üzere, çok sıra dışı bir tasarım filan beklememek lazım. Ama yeni, bakımlı, tertemiz; ayrıca uzun zamandır hayatımda gördüğüm en güler yüzlü ekip çalışıyor ve müşteri ile bu kadar ilgili olan bir otelde uzun zamandır kalmamıştım.

Otele check-in saatinden üç saat önce gittim. Beni odaya kabul etmelerini de beklemiyordum, yalnızca eşyalarımı resepsiyona bırakmayı rica edecektim. "Aaa, olur mu öyle şey!" diyip bir çay içmemi rica ettiler, bu sırada odam hazırlandı ve hemen odaya alındım. Minik çantamı taşıyan adama bahşiş vermek istedim, şimdiye kadar kaldığım otellerde burun kıvırıp küfredercesine kapıyı çarpmalarına neden olacak bir meblağ idi. "Siz misafirsiniz." diyerek reddetti, kabul ettimem için gerçekten on dakika boyunca rica etmem gerekti.

Daha bombası akşam duştan çıktıktan sonra kapım çalındı. Tersçe "Müsait değilim." diyerek azarladım, "Çok özür dilerim. Her şey yolunda mı diye kontrol etmek istemiştim." cevabı aldım. Birkaç saat sonra, bilgisayarımı açmış çalışırken, yine kapı çalındı. Ben "Yine noluyor?" diyerek kapıyı açtım, karşımda ikram olarak soyulmuş elma ve portakaldan oluşan bir meyve tabağı duruyordu. O an nasıl güzel gittiğini anlatamam.

"Biz markayız, bizde kalmak ayrıcalıktır." mantığındaki işletmelere o kadar alışmışız ki, gerçekten duygulandım. Fatura, taksi, sigara gibi her türlü talebimde de inanılmaz yardımcı oldular. Hala böyle işletmeler olduğunu deneyimlemek gerçekten harikaydı, umarım da hiç bozulmaz, hep böyle kalır.

Keşfederek kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım