23 Temmuz 2014

Bekar Metropol Kadınına Küçük Evde Yaşama Rehberi - 1: Mutfak

Hep böyle şeylerin şuursuz insanların başına geleceğini, benim yaşamayacağımı düşünürken, bir ATM dolandırıcılığı da benim başıma geldi.

Sabahın köründe, henüz banka açılmamışken, Nispetiye Caddesi Garanti Bankası şubesinin önünde taksiden indim, para çekmek için kartımı soktum, şifremi girdim ve ATM dondu. Ankara'ya duruşmaya gidiyordum, oyalanacak zamanım yoktu, taksiye biner binmez Garanti'yi aradım. 06:32'de. Herhalde onların işlemi yapması da biraz zaman alıyormuş ki, 06:34'te hesabımdaki bütün para çekilmişti. Benim işlem yapmaya çalıştığım ATM'nin hemen yanındaki Akbank ATM'sinden... Muhtemelen ben taksiye biner binmez, düzeneği kuranlar gelip kartımı aldılar. Hala çok fazla soru işareti var aklımda, şifremi nasıl aldıkları, ben hemen ardından Garanti Bankası'nı arayıp kartı iptal ettirmeme rağmen parayı nasıl çektikleri, aynı ATM'de üç aynı vaka yaşanmasına rağmen bankanın önlem almakta nasıl bu kadar aciz olduğu, müşteri memnuniyeti kapsamında nasıl bankanın hiçbir icraat göstermeyip pervasızca "hukuki yolları takip edebilirsiniz." dediği... Pek çok "nasıl?".

Elbette ki bütün param o hesapta durmuyordu; ama vadeli hesabımdaki parayı bozduramadığımdan, hafta sonu boyunca parasız kaldım. Kredi kartımla olağan hayatımı devam ettirebilirdim veya teklif eden arkadaşlarımdan borç alabilirdim elbette; ama fırsat bu fırsat dedim ve hiç bir şey yapmadığım bir haftasonu geçirdim.

Ve fark ettim ki, benim gerçekten çok uzun zamandır plansız bir saatim dahi olmamış. Son üç aydır zaten New York, Teos, Antalya, Mardin, Almanya, Polonya derken yalnızca iki haftasonu İstanbul'daydım. Onların da hepsinde İstanbul'da planlarım vardı, sokaktaydım.

Hafta içlerinde eve gelişlerim zaten geç saatlerdi. M&A döneminde evde olduğum saatlerde de oldukça yoğun biçimde çalıştım, diğer zamanlarda da eve gelip duş alıp yatıp uyudum. Özetle şöyle evde uzun uzun oturmayalı çok uzun zaman olmuştu.

Evi de otel gibi kullanıyordum. Gel, üstündekileri kirliye at, duş al, uyu, temiz kıyafetler giy, çantanı hazırla ve çık.


Vaktim varsa ve canım isterse muhteşem temizlik yaparım. Gelgelelim, "ya hep ya hiç" mantığındayım. Yapmaya başlarsam, bütün dolap içleri dökülecek, atılcaklar ayıklanacak, dolaplar silinip eşyalar yerleştirilecek falan filan. Benim kadar biriktirmeye meraklı bir insan söz konusu olunca, o dolap içlerinin dökülüp yerleştirilmesi demek zaten kafadan üç gün!

O yüzden başlığa aldanıp, sürekli derli toplu bir evde yaşadığım fikrine kapılmayın. Tam tersine, evim genellikle oldukça dağınık, her köşeden dergiler, kitaplar, çantalar ve kahve fincanları çıkıyor. "En iyi öğretirken öğrenilir" mantığından yola çıkarak, bu konu hakkında yazılar yazmaya kalkarak, bunu nasıl başaracağımı öğrenmeyi planlıyorum.

Bu konuda en başarılı olduğum alan olan mutfaktan başlayacağım. İstanbul'da şehir merkezinde yaşıyorsanız muhtemelen mutfağınız oldukça küçüktür, hatta içi yenilenmiş veya yeni bir ev ise açık mutfaktır.

Benim açık mutfağım sadece bir mutfak değil, evde geçirdiğim zamanın büyük çoğunluğunu geçirdiğim alan. Misafirlerim geldiğinde, blog yazılarını yazarken filan hep o mutfak tezgahının önündeki bar taburesinde takılıyorum.


Küçük, fonksiyonel ve şık bir mutfağa sahip olmak için önerilerime gelince:

1) Çeyiz düzer gibi setler almaktan vazgeçin. Çalışıyorsanız zaten evde maksimum bir öğün yemek yiyeceksiniz, sürekli yemekli misafir ağırlamayacaksınız, ağırladığınız insanlar da ya yakın arkadaşlarınız ya da sevgiliniz olacak. O yüzden misafirlik yemek takımına da, çatal bıçak setine de ihtiyacınız yok. Evde gümüş parlatana kadar, gidip saçınıza fön çektirseniz daha iyi kullanmış olursunuz zamanınızı.

Tek set alın. Kırıldığında, bozulduğunda, rengi attığında da atın gitsin. Aynı masada birbirinden farklı tabaklar bulunması - özellikle uyumlu olacak şekilde ve kasıtlı olarak ayarlanmamışsa - çok kötü ve zevksiz bir şey. Annenizin zamanında kupon biriktirip aldığı ve siz eve çıkınca da size itelediği tabakları atın gitsin. Bir tane zevkinize göre set alsanız yeter. Ben mesela dörtlü tabak takımımla - dört kahvaltı tabağı, dört çukur tabak, dört düz tabak - gül gibi geçinip gidiyorum.

2) Evim küçük diye kullanacağınız şeyleri almaktan vazgeçmeyin. Vazgeçeceğiniz şey nitelik değil, nicelik. Üç tane yemek seti almazsanız, sushi için soya sosluğuna kadar her şeye yetecek yeriniz olur.

Aldığınız bütün parçalarda da en azından bir rengi tutturursanız, sofraya bunları koyduğunuz zaman, uyumlu ve şık bir görüntü çıkar ortaya.


3) Günde üç öğün evde yemek pişirmiyorsanız veya kendinizi adadığınız hobiniz yemek pişirmek değilse, on tane tencereye de ihtiyacınız yok. Bir pilav tenceresi, bir büyük, bir küçük boy tencere, sos tenceresi ile krep tavası, yapmak istediğiniz her şeye yeter. Üstelik de dolapları boşaltıp temizlemeniz ve yerleştirmeniz de oldukça kısa sürer.

4) Açık mutfağınız varsa, her şeyin dolapların içinde olduğu, ortalıkta ocak ve kahve makinesi dışında hiçbir şey olmayan bir alan olmasın burası. Şişeler, güzel görünümlü, aksesuarlar, çiçekler ile donatın.



Mesela dolap içlerinde bakliyat koymak için yeterli yeriniz yoksa, bir rafa onları şık kavanozlar ile dizin. Benim Napoli'den aldığım makarnalar mutfağımın yıldızı.



5) Evde nereye koyacağınız bilmediğiniz ama atmak da istemediğiniz şeyleri, renklerine göre gruplandırıp bir alanda toplarsanız, güzel göründüğünü keşfettim, aklınızda bulunsun.


6) "Küçük evde yaşıyorsanız, biriktirici olmayın." diyebilecek son insanım. Minimallik bana göre değil, hatıralar bence bir alana ruhunu veren tek şey. O yüzden minimalizme karşıyım. Zaten karşı olmasam da, beğendiğim her şeyi alıp eve getirme arzumu dizginleyemediğim aşikar. Sadece iyi durumda olan şeyleri biriktirin.

Kupanızın ağzı çatlamışsa, tencerenizin bir sapı yerinden oynuyorsa, bulaşık deterjanı koyduğunuz sabunluk biraz paslanmışsa, bir ev aletiniz bozulmuşsa ve bir aydır tamir ettirmediyseniz atın gitsin. Anneniz anneanneniz saklıyordu, siz de öyle alıştınız; ama devir değişti. O zamanlar bir şeyleri bulmak zormuş, seçenek az, fiyatlar uçukmuş. Şimdi istediğiniz her şeyi online olarak alabilirsiniz ve her ürünün her keseye göre farklı fiyat alternatifleri mevcut.

Evde tutmaya devam ettiğiniz eski ve bozuk şeyler - keyifli retro radyolar, saatlerden bahsetmiyorum tabii ki- güzel olan diğer şeylerin de güzelliğine gölge düşürüp, genel havayı bozacaktır.

7) Kutulardan faydalanın, her şeyi kutulayın. Çaylarınızı, kurabiye kalıplarınızı, ya lazım olursa diye sakladığınız ıslak mendilleri filan çekmecenize koymadan önce kutulara yerleştirin. Böylece çekmeceleriniz daha düzenli duracaktır.




8) Dolap üstlerindeki alanları kullanın. Mesela benim buzdolabım ile tavan arasındaki alanda kocaman kutuların için parti aksesuarlarım duruyor.

Evin geri kalanında da çalışmalarım devam ediyor, o kısımlarla ilgili olarak da çook yakında huzurlarınızda olacağım. :)))  Benden hamarat olanlardan da tavsiyelerini bekliyorum.

Düzenle ve keyifle kalın!


21 Temmuz 2014

Sleepless long nights that is what my youth was for

Sabaha karşı Opener Festival boyunca konaklayacağımız Sopot'ta trenden iniyoruz.

Check-in saatimize daha çok var, kahvaltı edecek veya en azından kahve alacak bir yer bulalım kendimize diyoruz. Hava inanılmaz soğuk, sanki temmuz ayında değiliz! Deniz kıyısında bir şehirde kalacağız diye çantamda taşıdığım bikinilerden utanıp, Varşova'da H&M'den aldığım sweatshirt'ü üstüme geçiriyorum.

Deniz kıyısına gidiyoruz, bembeyaz kumların üzerine oturup sigaramızı yakıp güneşin doğuşunu izliyoruz. Karşımızda 515.5 metre uzunluğu ile Avrupa'nın en uzun ahşap iskelesi uzanıyor, yanımızdaki duvarda sprey ile "Love Sopot or Die" yazıyor. Güneş kendini gösterdikçe sahilde yürüyüş yapanların ve ATV ile kumları dağıta dağıta geçenlerin sayısı artıyor.






Saat 7:00 olunca, artık bir yerlerin açılmış olması umudu ile sonu sahile çıkan ve şehrin tek hareketli kısmı olan Monte Cassino'ya çıkıyoruz. 1945'te açılmış Andrzej Szydlowski isimli pastaneye oturup, tam çavdar ekmeğinden yapılmış lezziz sandiviçler yiyip, sabah kahvemizi içiyoruz. (İhtiyacınız olursa, bu bölgede kahvaltı edebileceğiniz en erken açılan yer burası.)


Check-in saatimiz gelince de istasyona beş, Monte Cassino'ya on dakika uzaklıktaki airbnb'den ayarladığımız evimize gidiyoruz. Giderken beklentimiz çok düşük, çünkü eve ilişkin bütün açıklamalar sitede Lehçe yapılmıştı ve fiyatı  uygundu. Eve girdiğimiz anda mutluluktan ölüyoruz, çünkü ev gerçekten harika. Merdivenlerinde koşturup, yatağa kendimizi atıyoruz, kıyafetlerimizi günler sonra valizden çıkarıp dolaba yerleştiriyoruz..i

Alt katında mutfak ve banyo var, üst katı yatak odası. Televizyonda HBO gibi ücretli kanallar bile var, ev tertemiz, lokasyon harika. Bu taraflara yolunuzu düşürmeye niyetlenirseniz, bu evi şiddetle tavsiye ederim.

Günler sonra yerleşik hayata geçmenin, bir dolabımız ve yayılacak zamanımız olmasının tadını sonuna çıkarıyoruz.


Dinlendikten sonra Opener Festival'in yolunu tutuyoruz.

Festivale ilişkin olarak her  detayı, benim gitmeden önce aklıma takılan ve arayıp da cevabını bulamadığım her şeyi içeren bir Opener Festival rehberi hazırladığım için kronolojiyi biraz bozmuş oldum, o yazıya göz atmak için tık!



Sopot bu civarda yaşayanlar için bir nevi yazlık görevi görüyor; ama Türkiye'nin denizleri ile kıyaslayınca, deniz bizim için hiç cazip değil. Bembeyaz harika kumları var; gelgelelim hava da su da buz gibi.

Buraya yolunuz düşerse takılabileceğiniz yerler Monte Cassino ve sonundaki sahil hattı ile sınırlı.




Minik ve sempatik bir şehir olduğundan çok fazla ve kapsamlı mekan tavsiyesinde bulunmam da mümkün olmayacak. Verebileceğim en işe yarar tavsiye, tuvalet hakkında: Yanınızda mutlaka bozuk para taşıyın. Çoğu mekanın müşterilerine kullandırabileceği tuvaleti yok, o yüzden sıkıştığınızda seçeneğiniz ya umumi tuvalet ya da Mc Donalds'ın tuvaleti ve her ikisi için de 2 - 3 zloty bozuk paranız olması şart.



La Crema, kahvaltı olarak minik tostlar, güzel tatlılar yiyip, kahve içebileceğiniz oldukça şık bir yer.

İkinci de sahildeki Flaming &Co. Yemek porsiyonları çok küçük ve çok uzun zamanda geliyor, o yüzden yemek yemek için değil, harika mojitosundan içmek için gidin. 

Yemeği ne yapacağız derseniz, sahil hattı boyunca dizilen hot dog arabalarından şaşmayın :)






Sopot bana hakkında yazacak çok malzeme vermedi; ama oldukça pratikti. Daha oradaki ikinci günümde her şeyi elimle koymuş gibi bularak, kahvaltılık bir şeyler alıp, marketten votkaları kapıp, Monte Cassiono'da şöyle bir salınıp, biraz euro bozdurup şıp diye eve gelebiliyordum.

Yazı yavan kalmasın diye,  Opener'da bu sene sahneye çıkan gruplardan bazılarının parçalarından oluşan bir playlist ile kapatıyorum. Fena taktik değil, değil mi? :)

(Elektronik severlerdenseniz, listenin sonlarına doğru yol alınız.)

19 Temmuz 2014

Heineken Opener Festival Rehberi

Berlin, Varşova gezi notlarımı paylaştıktan sonra, sıra geldi gitme asıl nedenimden bahsetmeye: Heineken Opener Festival.

Ne zamandır aklımda, niyetimde olan bir şeydi, yurtdışında yapılan bir müzik festivaline katılmak. Heineken Opener Festival'ini gözümüze daha aylar öncesinden kestirmiştik; ama line-up açıklandıkça coşku ve heyecanımız arttı; çünkü bayılarak dinlediğimiz pek çok kişi ve grubu canlı dinleyebilecektik.

Gitmeden önce aklımıza takılan pek çok sorunun cevabını, internette pek çok blog ve web sitesinde festival hakkında yazılanları okumamıza rağmen bulamadığımızdan, sonunda "hadi bakalım artık bahtımıza ne çıkarsa" diyerek bilinmezliklerle yola çıktık.

Festivalde dört gün geçirmiş ve bayılmış, kapsamlı bir Opener Festival rehberi sunmaya hazır olarak huzurlarınızdayım. Aklıma gelebilecek her türlü detayı paylaşmaya çalışacağım; ama yine de gitmeye niyetlenir ve bu yazıda cevabını bulamadığınız bir şey takılırsa aklınıza, memnuniyetle onları da cevaplarım.



Festival Nerede Yapılıyor? Oraya nasıl gidebilirim? 

Festival, Polonya'nın en tepesinde, Baltık Denizi'nin kıyısındaki Gdynia şehrinde yapılıyor. Daha doğrusu, şehirde de değil, şehrin dışında Gdynia Kosakowa Havalimanı'nda...

Açıkçası ben Polonya'ya gitmeden önce bu kadar sıkı line-up'a sahip olan bir festivalin niçin başka bir ülkede yapılmadığını dahi sorgulamıştım. Ne de olsa Polonya, diğer Avrupa ülkeleri ile kıyaslayınca turistik cazibesi o kadar da yüksek olmayan bir ülke...

Polonya'da geçirdiğim haftada bu sorumun cevabını çok net olarak buldum. Bu ülkede inanılmaz bir müzik zevki var. Taksiciden, yoldaki evsize; Nero gibi zincirlerden, yoldaki hot dog arabasına kadar herkes çok güzel şeyler dinliyor. Polonya'da gezinirken duyduğumuz şarkılar ya gerçekten çok sevdiklerimizdi, ya da ne olduğunu merak edip, hemen telefona davranıp Shazamlama isteği uyandıracak kadar güzellerdi. Bulunduğumuz hiçbir yerde "Bu müzik de ne böyle?" demedik ki, bilirsiniz İstanbul'da taksiler ve hatta bazı restoranlar müzik seçimleri ile insana baygınlık geçirtebilir.


İkincisi de Polonya'nın inanılmaz bir genç nüfusu var. Mesela Türkiye'nin de genç nüfusu oldukça yüksek; ama şehirde yaşayan, bu tarz müzikler dinleyip, festival peşinde koşacak kesim, Polonya'nınki ile kıyaslayınca gerçekten solda sıfır.

Tamam ama neden daha büyük bir şehir değil de çoğumuzun bugüne kadar adını duymadığı Gdynia derseniz, cevabından çok emin olamamakla birlikte, benim varsayımım bu kadar kalabalık bir kitle şehirdeki hayatı ve trafiği bloke edebileceğinden...

Gdynia'ya ulaşmak için en yakın havalimanı Gdansk'ta. Ben İstanbul'dan buraya doğrudan uçan bir havayolu bulamadım; ama dönerken Pegasus'un Gdansk'tan Antalya'ya uçağı olduğunu keşfettim. Bu uçuşun peşine düşebilirsiniz veya Polonya'da herhangi bir başka şehre uçup tren ile ulaşımı sağlayabilirsiniz.

Bu noktada, Türkiye'den Polonya'ya direk uçuşların da gereksiz pahalı olduğunu söylemeliyim. Ben baktığımda karşılaştığım fiyatlar, THY ile New York'a gidiş dönüş direk uçak biletim ile kapışabilir vaziyetteydi. Bu nedenle bana sorarsanız Almanya'ya uçun, tren ile geçin Gdynia'ya. Hem biraz daha gezmiş olursunuz :)

 

Festival boyunca nerede kalacağız? Festival alanına nasıl ulaşacağız?

Biz tam festival insanıyız, her türlü koşulda yaşarız, festival ruhunu sonuna kadar yaşamak istiyoruz derseniz çadırınızı kapıp giderek festival çadır alanında konaklayabilirsiniz. Üstelik içki almak için festival alanına kadar gitmenize bile gerek yok, çadır alanına yakın barlar, yiyecek standları ve hatta diğer bütün ihtiyaçlar için market bile kurulmuştu. Ancak Baltık Denizi kıyısına gittiğinizi unutmayın, gündüz güneş ısıtsa da, gece hava gerçekten çok soğuk oluyor. Polonyalılar soğuğa alışkın, zibidi gibi giyinmiş dolanabiliyorlar ortalıkta; ama siz çadırda konaklamaya kalkmadan önce soğuk direncinizi dürüstçe göz önünde bulundurun derim.

İlla festival alanında konaklamak istiyorsanız da bir şekilde karavan bulun kendinize. Karavanlar çadırlardan farklı, alandan çıkışa daha yakın bir yerdeydi; ama karavancıların ortamları süper güzel, keyifleri pek yerindeydi.

Böyle çadır ve karavan maceraları peşinde değilseniz, Gdynia'da pek çok hostel ve otel mevcut. Ancak şehrin küçük olduğunu ve bütün kapasiteyi karşılayacak bir konaklama sunamayacağını hatırlayın, çook önceden yerinizi ayarlayın.

Biz konaklamayı ayarlamaya kalktığımızda Gdynia'da yalnızca gecesi 300 euro gibi fiyatlarda olan otellerde boş yer kalmıştı. O yüzden Gdynia'ya yakın Sopot diye bir şehirde, airbnb'den ayarladığımız bir evde kaldık. Tekrar gitmeye niyetlensem, tekrar da aynı yerde kalmak isterim, bilinçsizce harika bir tercih yapmışız. (Sopot ve evden daha sonra detaylı olarak bahsedeceğim.) Yani illa ki Gdynia'da konaklamak zorunda değilsiniz, trenle birkaç durak gitmeyi göze alırsanız Sopot harika bir alternatif, tren yolculuğunu daha da uzatmaya razıysanız civardaki en büyük şehir olan Gdansk'ta bile kalabilirsiniz.

Ulaşıma gelince... Gdynia'nın tren istasyonu ile festival alanı arasında düzenli ve ücretsiz servis hizmeti mevcut. Üstelik de kusursuz işliyor. Rock'n Coke'ta saatlerce servis beklemişliği olan biri olarak, festivalin dağıldığı saatte çıkıp, o kalabalığa rağmen servis beklememe gerek kalmadığında tam puanı verdim organizasyona.



Peki ya Sopot veya Gdansk'ta kalıyorsanız, servisin kalktığı noktaya kadar nasıl gideceksiniz? Festival bileti ile birlikte SKM bileti satılıyor, bu SKM bileti bu hatta işleyen trene ücretsiz olarak binmenizi sağlıyor. Konser bilekliği ile birlikte kolunuza takıyorsunuz, festival boyunca bilet filan uğraşmadan istediğiniz gibi biniyorsunuz trene. Hatta riski seviyorsanız, SKM bileti almadan da takılabilirsiniz; çünkü festival boyunca bir kere bile bilet kontrolüne ben rastlamadım. Tren yalnızca 4:00 ile 06:00 arasında çalışmıyor, onun dışında her zaman var.

Örneğin bizim Sopot'taki evimizden çıkıp festivale gitmemiz tren, servis ve servisten indikten sonra alana giriş yaklaşık bir saat kadar sürüyordu. İstanbul bazında düşününce hiçbir şey...

Festival biletini nereden alacağım?

Festival ve SKM biletini online olarak Altershop'tan alabiliyorsunuz. Aldığınız online bileti, basıp yanınızda götürmeniz yeterli, festival alanına ilk girişte bunları teslim ederek, bilekliklerinizi alıyorsunuz.



Organizasyon nasıl? Festival neye benziyor? 

Türkiye'nin festival konusunda daha çok fırın ekmek yemesi gerektiğini anlatacak kadar iyi bir organizasyon. Hiçbir şey aksamıyor, hiç bir şey insanı germiyor festival alanında. Festival alanının pek çok yerinde tuvaletler var. Ve benim yıllardır olması gerektiğini savunduğum üzere, kadın-erkek diye ayrılmadıklarından, hiçbir zaman öyle uzun uzun tuvalet sırası beklemek zorunda kalmıyorsunuz. Heineken de parayı akıtmış, aynı şey bira için de geçerli. O kadar çok bira standı var ki, dilediğiniz anda hemen biranıza kavuşabiliyorsunuz.

Sıra yalnızca popüler yemek standlarında oluyor. Bir hamburgerci vardı mesela, inanılmaz lezzetliydi, yemeğe kalktığınızda en az 30 dakikayı gözden çıkarmanız gerekiyordu. Yine de çok açım ne yesem fark etmez, dediğiniz anda hiç beklemeden yiyecek bir şeyler alabileceğiniz garantili.



Organizasyona ilişkin bizim yadırgadığımız tek şey, yeme içme alanlarının, sahnelerden ayrılmış olmasıydı. Festival alanında üç ayrı, kapıdan giriş yapılarak geçilen ve çıkılan yeme içme alanı düzenlenmişti. Buraya kadar tamam; ama elinizde içkiniz ile sahneye geri dönmeniz yasaktı. Yani bira içerek konser izlemeniz yasak. Kapıda sırf bira içenlerin konser alanına geçişini önlemek için dikilmiş pek çok güvenlik çalışıyor. Bize çok saçma ve garip geldi.


Festivale gelince... Konserlerle hiçbir alakası olmayan biri bile burada oldukça iyi vakit geçirebilir. Festival alanında, tamamen hit şarkıları çalan, mağara gibi tasarlanmış, kocaman bir silent disco var. Bugüne kadar hep minicik silent discolar gördükten sonra, buradaki bana çok büyükleyici geldi ve içeride gerçekten çok eğlendim. Ayrıca tiyatro sergilenen bir sahnesi, ödüllü filmleri gösteren bir sinema salonu, canlı defilelerin yapıldığı Fashion Stage, ilk yardım gibi eğitimlerin verildiği çadırlar var. Yani yalnızca müzikten oluşan bir festival değil Opener Festival.



Festival için şöyle can alıcı tavsiyelerin var mı?

1) Gördüğünüz üzere, festivale ilişkin fotoğraflarım çok sınırlı ve boktan. Çünkü içeri belli bir megapikselin üzerinde çekim yapan fotoğraf makinesi sokmak yasak. Fotoğraf çekmek istiyorum ben ne yapacağım derseniz, ya bir Lomo alın kendinize analog harikalar yaratın, ya da festivalden çok önce bir e-mail atın size istisna tanınmasını talep edin. Böyle bir sistem olduğunu ben keşfettiğimde başvurular kapanmış olduğundan, faydalanmam mümkün olmadı.


2) Festivalde satılan tek alkollü içecek, Heineken sponsor olduğundan, bira. Başka bir seçenek yok. Yukarıda bahsettiğim gibi, birayı da konser alanına sokmanız yasak. İlk gittiğimde bunlardan habersiz olduğum için tedbirsiz yakalandım; ama sonraki günlerde marketlerden küçük şişe votkalar alarak gittim festivale. Kapıdaki üst ve çanta araması çok üstün körü olduğundan, hiçbir sıkıntı yaşamadan da votkalarım ile girdim içeri. Sahnelerin olduğu alanda alkolsüz içecek satan standlardan meyve suyunuzu alıp, votkalı kokteylinizi yapabilir, konserinizi izlerken de afiyetle içebilirsiniz.




3) Kalın kıyafetler mutlaka götürün. Hava pek belli olmuyor. Festivalin ilk iki günü, kazak üstüne sweatshirt ile takıldık biz geceleri. Son günlerde ise hava bir anda ısındı; ama yine de akşam t-shirt ile gezilecek kadar sıcak olmuyor.

4) Festival alanı gerçekten çok büyük. Tent Stage'te bir konser dinlerken, ana sahneye gitmeye karar verdiğinizde o gidiş kırk dakikadan uzun sürüyor. O yüzden line-up'a sıkı çalışın, neleri izlemek istediğinize kararınızı verin. Yoksa oradan oraya savrulurken, bütün konserleri kaçırabilirsiniz. :)


5) Güvenlik açısından hiçbir endişe taşımayın. Ben kız başıma bile gidebilirmişim. İçip sapıtan, saçmalayan kimseye rastlamadığım gibi, gecenin bir vakti tren istasyonu da 18 yaş altı kızların bile tek başlarına seyahat edebileceği kadar güvenli.


Çok fazla konser izledik, içlerinden özellikle dinlemek için yanıp tutuştuğum Black Keys, Metronomy ve Pearl Jam tabii ki çok iyiydi. Gitsek mi gitmesek mi diye düşündüğümüz Foals şaşırtıcı biçimde harikaydı, aklınızda bulunsun bir yerde konserlerine denk gelirseniz, sahne performansları olağanüstü.


Müzikle kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım