13 Şubat 2016

Aşk ve Denge Yogası, Dişil Enerji, Giden Erkekler ve Bereket

Gittikçe hayatın bizim sandığımızdan çok daha basit olduğunu düşünmeye başlıyorum. Dip notlar aramayı bıraktığımızda, gerçekten karşımıza çıkanları değerlendirdiğimizde, bazı şeyleri görmezden gelmek yerine sessizce tepkisizce hislerimizi takip etmeye başladığımızda her şey çok daha kolay hale geliyor. 

Hislerimizi bastırmak yerine onlarla yüzleşmek gerektiğine ve hayatın parçalarının inanılmaz bir bütünlük oluşturduğuna artık tüm kalbimle inanıyorum.



Bundan iki ay önce harfi harfine şöyle yazmışım :"Üzerimde bütün haftanın yorgunluğu ve beni 'hayal ettiğim kadar mutlu' etmeyen adamın hayal kırıklığı vardı."

"O"nunla, yazın ortalarında, mutlulukları ve mutsuzlukları ile üç seneye yakın süren ilişkimi bitirir bitirmez tanışmıştım. O üç yıl süren ilişkim, dışarıdan bakınca harika görünen bir ilişkiydi ve artık evlenirsek hangi semtte yaşayacağımızı bile planlamaya başlamıştık. Diğer yandan, karşımdaki adam ile hayal önceliklerimiz ve hayata yaklaşımımız o kadar farklıydı ki, o ilişki beni ve hayallerimi kısıtlar hale gelmişti. Birlikte yaptığımız Tel Aviv seyahatinde yaptığımız uzun sohbetler, hayattaki arzularımızın bambaşka olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. İstanbul'a döndükten sonra karşılıklı oturup ayrılık konuşmasını yaptığımız gün, içten içe kendime söz vermiştim. Bir süre yalnız kalmak, dinlenmek, kendi içime çekilmek konusunda. Ve tastamam o gün, her zamanki gibi hayat bana bütün tükürdüklerimi yalatarak karşıma "O"nu çıkardı. 

"Ben galiba yıllar içinde duyarsızlaşmışım veya bende eksik bu hisler" dediğim her şeyi O'nunla hissettim. İstanbul'da geçirdiğimiz olağanüstü iki haftadan sonra, San Francisco- İstanbul arası devam eden mesajlaşmalar ve telefon konuşmaları sonucunda ben kendimi San Francsico'da buldum ve rüya gibi günler yaşadım onunla. 

Ben İstanbul'a döndükten sonra, deneyimlediği her şeyi benimle paylaşma arzusu duyuyor,
"özlemenin dışında yeni bir his daha eklendi hayatıma, şimdi keşke burada olsan bunu sen de deneyimleseydin." gibi mesajlarla aklımı başımdan alıyordu. "Sana başka hiç kimsenin yaşatamayacağı hisler, duygular, deneyimler yaşatmak istiyorum." diyordu. Hayat motivasyonu "keşfetmek" olan beni tam noktamdan vuruyordu.

Ve sonra İstanbul'a taşındı. O gün tam şöyle yazmışım: "Bu gelişmenin gerektirdiği kadar sevinemiyorum bile. Sadece onu yeniden gördüğüm için mutluyum. İstanbul'da olduğunu benimsemek için, zamana ihtiyacım var. Onunla güzel zamanlara..."

Ve o güzel zamanlar bir türlü gelmedi. Karşımdaki adam, benim tanıştığım, yanına San Francisco'ya gittiğim bütün güzellikleri benimle paylaşmak isteyen adam değildi. Aynı şehirde yaşamıza rağmen birlikte hiç bir şey keşfetmiyorduk. Diğer yandan birlikte çok iyi muhabbet ediyorduk, gün içinde on dakika kadar telefonda konuştuğumuzda veya buluşup sahilde yürüyüş yaptığımızda bütün ruh halimiz değişiyor, sesimiz cıvıldamaya başlıyordu. Bu yüzden bekledim. Yeni taşındı, bir alışsın dedim. İş ile ilgili sorunları var, onlar bir yoluna girsin, dedim. Bekledim. Bekledim. Bekledim. Kendimi ona motive tutarak bekledim. Bir noktadan sonra huysuzlaşmaya başladım. Tek taraflı motivasyonumu sürdüremez hale geldim. O benim kendimi ifade etme çabalarımı, aramızdakileri isimlendirme, bir boyut üste taşıma çabası olarak görüp rahatsız olmaya başladı. Benimse içten içe istediğim tek şey tanıştığım, bayıldığım adam olmasıydı. Bana zaman ayırması, koklayarak öpmesi, hayatındaki güzellikleri benimle yaşamayı arzulaması...



İşte bundan iki ay kadar önce aslında bunun olmayacağını anlamış ve gerçekten mutsuz olmaya başlamıştım. Ama birlikte iyi vakit geçirdiğimiz için ve o İstanbul'daki hayatını yoluna koyduğunda her şeyin yoluna gireceği ihtimalini kaybetmek istemedeğim için beklemeye de devam ediyordum. İşte, Level Up'ta oturmuş, bunları konuşuyorduk. O gün Level Up'ın sahibesi Melis "Serdar ile tanışmalısın. Sana çok iyi gelecek." demişti.

Ben Serdar Prem'i takibe aldım; ama katılabileceğim hiç bir etkinlik yapmıyordu o günlerde. Hayat bu ya, tam "O"nunla ciddi bir kavga edip de "Ben bu şekilde devam edemeyeceğim. Mutsuz oluyorum." dediğim ve hayatımda büyük bir değişiklik yaparak yepyeni bir işe başladığım hafta, Serdar Prem "Aşk ve Denge Yogası" modülünün başlayacağını duyurdu. Bir işaret olarak algıladım ve hemen kaydoldum. Nerede yapılacağını bile bilmiyordum. Ve derslerin yapılacağı "aşkhane" benim evime 60 metre uzaklıkta bir yer çıktı.

Daha önce biraz yoga yapmış biri olarak, ilk derste az çok neler yapacağımızı tahmin edebiliyordum. Ama harika biçimde yanıldım. Saatlerce dans ettik! Kundalini enerjimizi çıkardık ve ben gerçekten göğüs kafesimin önünde bir güneş olduğunu hissettim. İkinci derste endoskopi ağızlığı kullanarak nefes çalışması yaptık. Nefes alıp vererek kafayı bulabileceğinizi biliyor musunuz? Ben o akşam öğrendim. 



Derslerden sonra kendimi o kadar iyi hissediyordum ki, harika şeyler oluyordu. Yıllardır konuşmadığım, çok sevdiğim ama uzun zamandır denk gelmediğim kendisi harika, kelimeleri harika bir insandan: "Sen ne güzel kadınsın. Ne güzel ruhun var. Seviyorum seni. Dünyanın öbür uçlarında olsak da severim. Bir tanesin. İyicil. İyi kalpli. Taş gibi. Mis ruhlu. Rengarenk. Ferah." diye bir mesaj aldım. Enerjiye inancım yüze katlandı.

"Ben mi uyduruyorum, gerçekten hayatıma somut bir etkisi var mı?" diye merak ederek bir test yaptım. Dersten çıkmış, bütün enerjilerimi toplamışken, bir video yükledim instagram'a. Bir saat içinde onlarca direkt mesaj yağdı. Mesajların ortak noktası şuydu, yaptığım şeyin ne olduğunu bilmiyorlardı, ama harika hissettiriyordu.

Böylelikle ben bu "Aşk ve Denge Yogası"na sardım. Hatta o kadar ki Serdar artık, "Sana buraya bir yatak atacağım kenara." diye takılıyor bana, sürekli oralardayım.

Bu hafta bir akşam, "O"ndan upuzun bir mail aldım. Benim gözümdeki parıltıyı, enerjimi ne kadar sevdiğini satırlarca anlatıyordu. Durup durduk yerde böyle bir mail atmasının bir sebebi olmalıydı, sevgi açıklamalarını hızlıca okuyarak, "saadede gelelim" kısmına indim. Bir başkasıyla görüşmeye başladığını açıklıyordu. Önce öfkelendim. Egom delice merak etti: "Ne zamandan beri?" Böylelikle her şey anlam kazanacaktı çünkü, kendimi temize çekecektim. Her şeyin bozulması benim yüzümden değilmiş, diyebilecektim gönül rahatlığıyla. Çünkü hayatıma giren her adam, hayatımda olma arzusuyla egomu belki de gereğinden fazla büyütmüştü. Hep arzulanan ve istenen olmaya alışmışken, şimdi egom kuduruyordu. Aynı zamanda içten biçimde üzüldüm, bir şeylerin bitmesine değil, çoktan bitmişti zaten, aramızda sandığım kadar olağanüstü bir şey olmadığı ile yüzleştiğim için...

Sonra gözlerimi kapattım. Yogadan öğrendiğim her şeyi aklımdan geçirdim. "Hislerini bastırma, takip et, tanıklık et, anlamaya çalış." Öfkelerimi, hayal kırıklıklarımı, mutsuzluklarımı, egomu izledim. Bastırmadım, yok saymadım, sorgulamadım. Sadece izledim. Sonra kalktım yogaya gittim, dans ettim, nefes çalıştım, hayatımın en derin uykularından birini bir yoga matı üzerinde, gözümde lavanta kesesiyle uyudum. 

Ve uyanıp oradan çıktığımda her şey çok netti: Ben bir adama değil, o adamın bana kurdurttuğu hayallere tutulmuştum. Ve o hayaller aslında aylardır gerçekleşmiyordu. Karşımda gerçekten olan kişi ise, bana hiç bir şey vermiyor ve enerjimden faydalanıyor ve bunu başka yerlere akıtıyordu. İyi bir şey yaptığını sanarak yazdığı upuzun mail bile bunun ispatı gibiydi. Tantranın temeline göre ise, erkek kadını beslemeli ve kadına iyi bakmalı. Çünkü kadın, dişil enerjidir, yaratıcıdır, berekettir. Erkek kadına ne kadar iyi bakarsa, bu karşılıklı ve coşkulu bir enerji akışına dönüşüp, iki kişiyi harikalaştırabilir.  




Bütün bu sürecin sonunda, "Söylenmesi ve konuşulması gereken şeyler var, onları da zamanla konuşuruz. Gerçekten seni hiç bir zaman üzmek istemedim, hatta üzmemek için her türlü özeni kendi çapımda göstermeye çalıştım. Çünkü senin üzülmen, beni üzer. Yazdıkça veda konuşması gibi geliyor. Hoşuma gitmedi." diye bir mesaj attı. Baktım, gülümsedim. Konuşulması gereken hiç bir şey yoktu, ben kendi içimde bütün boşlukları doldurmuştum. Üzmemek farklı bir şeydi, çok pasif bir şeydi. Oysa ki mutlu etmesi ve bunu hayatındaki bir şeylerden fedakarlık ederek değil, çaba harcamadan, içinden gelerek yapıyor olmasını arzulardım. "Zaten bir veda konuşması bence. Belki de söylenmesi ve konuşulması gereken hiçbir şey yok ve büyük saçmalıyoruz her zamanki." gibi dedim ve hayatımda bir macerayı daha kapattım. Ve öfkelenerek, o kişinin kötü yanlarını hatırlayıp kendimi soğutarak değil, yeni öğrendiğim gibi, "güzel anlar için minnettar olarak, yaşattığı deneyimleri kabullenerek."

Aşk ve denge yogası, benim bazı şeylere yaklaşımımı ve bakışımı büyük ölçüde değiştirdi. İçimde dişil enerji diye çok kıymetli bir şey olduğunu keşfettirdi. Bana çok iyi geldiği için ve paylaştığım fotoğraflara "Keşke bununla ilgili bir yazı yazsan." diye yorum yapanlara cevaben bu yazıyı yazmak istedim. Merak ederseniz, haftada bir gün mum ışıkları ile aydınlanan bir çemberin etrafında oturup, canımızın istediği konulardan sohbet ediyoruz. Ortamı deneyimlemek, Serdar ile tanışmak isterseniz, çarşamba akşamları 20:00'de yapılan bu sohbet tamamen ücretsiz. Bu hafta çarşamba şarabımla birlikte orada olacağım. Merak ederseniz, detaylar için bana yazabilirsiniz. Bu vesileyle tanışmış da oluruz hem. :)

Aşkla kalın!

Bu aralar harika şarkılarla günlerimi renklendiren bir adam sayesinde keşfettiğim ve her gün dinlediğim şu şarkıyı da paylaşmadan geçemeyeceğim:




Dip Not: Aşk ve denge yogasından bahsederken, kalpli bir şeylerden daha iyi görsel gelmedi aklıma. :) Balonların olduğu geceden ayrıca bahsederim. En kısa zamanda :)

08 Şubat 2016

Tinderella - 1: Şarjım bitiyor, adamlar bitmiyor.

Cuma akşamı kızlarla bende buluşup biraz sohbet ettikten sonra dışarı çıkmaya niyetliyiz; ama dışarıda şakır şakır yağmur yağdığı için bir türlü çıkasımız gelmiyor. Evde koltukta yayılıyor, bira içip fıstık yiyerek sohbet ediyoruz. Konu her zaman olduğu gibi, erkeklere geliyor. O gün haberdar olduğum erkek sepeti'ni gösteriyorum kızlara.

Bir arkadaşım "İyi bundan sonra yeni işe başlayanlara, doğum günü olanlara abidik gubidik çubuğa geçirilmiş meyve yerine, elinde balonlarla az giyinmiş yakışıklı adam yollayalım." diyor. Fikre çok gülüyoruz. Geyik uzadıkça leşleşiyor, kahkahalar yükseliyor.


Başka bir arkadaşım diyor ki, "Tinder candır. Ben çok ekmeğini yedim Tinder'ın."


Hala içindeki romantizmi öldürememiş, markette çarpışmalara, kitapçıda aynı kitaba uzanmalara filan inanan gelenekselci ben, burun kıvırıyorum direk. "Ya bana öyle aplikasyonları çok çaresiz, çok vasat  insanlar kullanırmış gibi geliyor." diye itiraz ediyorum.


"Yanılıyorsunuz, dışarıda tanışabileceğimden çok daha iyi adamlarla tanışıyorum." diyor ve telefonundan bir kaç fotoğraf gösteriyor, gerçekten yakışıklı adamlar. Muhabbetleri anlatıyor, kulağa eğlenceli geliyor. Adamlar ayrıca gayet kariyerli, iyi okullardan mezun olmuş tipler.


"O zaman yüklüyorum." diyorum. Birlikte profilimi oluşturuyoruz. Ben saf saf bakınırken soruyorum. "Bu maviler çerçeveliler ne? Aktif kullananlar mı?" Gülüyorlar. Onlar bana süper like yollayanlarmış.


Benim gibi bilmeyenler varsa, özetleyeyim, bilenler bu paragrafı pas geçebilir. Profilinizi oluşturduktan sonra, yaş aralığı ve ne kadar yakınınızdakileri göstersin diye bir kilometre aralığı seçiyorsunuz. Sonra ekranınıza bu seçtiğiniz kriterlere uygun adamlar düşüyor. Fotoğrafı sol tarafa atarsanız beğenmedim, sağa atarsanız beğendim anlamına geliyor. Beğendiğiniz adamlar, beğendiğinizi görmüyor. Ancak iki taraf da birbirini beğenmişse, mesajlaşma kısmı açılıyor. Yani sizin ilgilenmediğiniz birisi de sizi mesaj atarak darlayamıyor. Çok beğendiyseniz, yukarı doğru attığınızda "super like" oluyor. Onu karşı taraf görebiliyor.


Kızlar gidiyor, ben Tinder'a gömülüyorum. İlk bir kaç dakika herkesi inceliyorum. Tek tek fotoğraflarına bakıyorum, profillerine yazdıklarını okuyorum filan. Gerçekten ne ararsan var. Hani ilk bakışta "korkunç aman" diyeceğim tipler de var. İlk fotoğrafı çok güzel olup, ikinci veya üçüncü fotoğrafa bakınca, inanılmaz kıro detayları fark edilenler de var. Ama gerçekten gayet yakışıklı, iyi işlerde çalışan, esprili profiller yazmış hoş adamlar da azımsanamayacak kadar çok.


Özetle ne ararsan var. Bütün meslekler, bütün tipler, bütün tarzlar. Yakından tanıyıp çok sevdiğim arkadaşlarım da var, şirketten tanıdığım insanlar da, çok yakın arkadaşlarımın eski sevgilileri de...


Şarjım bitiyor, adamlar bitmiyor. Sonu yok. Hiç bitmeyen bir erkek yığını, parmağının ucunda.


Olaya oldukça deneysel yaklaşıyorum ya, beğendiğim beş adamı sağa atıyorum. Sonra da yatıp uyuyorum.


Sabah uyanıyorum, kahvemi içerken telefonumu şarja takıp Tinder açıyorum.




Bir süre sonra sırf sola atmak bile inanılmaz keyif vermeye başlıyor. "Biz erkekler için üzülüyoruz bir de! Baksana sonsuz bir kaynak var dışarıda." diye düşünmeye başlıyorum. Kimseyle görüşmesen, konuşmasan bile, bakıp sola atmak inanılmaz bir özgüven ve mutluluk veriyor.


Bir süre sonra otomatiğe bağlamış halde, sürekli sola atıp duruyorum. Sonu gelecek mi diye merak ediyorum. Sol sol sol sol sol sol takılırken, tam yine bir fotoğrafı sola atarken, kalakalıyorum: "O" karşımda duruyor, klasik papyonlu fotoğrafıyla. O kadar sonsuz kaynak, o kadar şımartıyor ki, neredeyse "O"nu bile sola atacaktım. Son bir hamle ile durduruyorum, tabii ki "O"nun yeri ayrı, hemen sağa atıyorum.


O anda fark ediyorum ki, dışarıda bir yerde karşılaşsam oldukça ilgimi çekecek adamları bile sola atıp geçiyorum. Üstelik evde darmadağınık saçlarımla, üstümde pijamamla oldukça saçma görünürken, cillop adamları "beğenmeme" ukalılığı yapabiliyorum. Harika bir his!


Sonu yok. Hiç bitmeyen bir erkek yığını.


Üstümü giyinip evden çıkıyorum. Çok sevdiğim bir kız arkadaşım ile buluşacağız, Cihangir'den canım eski komşum da bu civarlardayız, onu da çağırıyorum. İkisi daha önceden Tinder'dan tanışıyor çıkıyor mu?! Bir kız, bir erkek tarafı bulmuşum, tabii ki gündemimiz Tinder.


Hem çok komik, hem çok romantik anılarını dinliyorum. Komşucumun telefonunu alıp, erkek açısından kızlara bakıyorum. Kızlar sayıca erkeklere kıyasla çok az, birkaç tanesini sağa sola atınca bitiveriyorlar. Halbuki ne kadar azmetsem de, erkeklerde sonunu ben henüz göremedim. Ayrıca, bir erkeği sağa attığınızda, sohbet etmeme ihtimaliniz yok. Çünkü kadın sayısı o kadar az ki, o adam zaten çoktan beğenmiş oluyor veya birkaç dakika sonra beğeniyor. Yani özetle çok erkeksi bir uygulama gibi görünse de, kadınlar on sıfır filan önde.


"Ben çok önyargılıydım bu uygulamaya." diye açıklıyorum.


Komşucum itiraz ediyor. "Anlamıyorum bu önyargıyı. Ciddi bir ilişkisi olmayan ve evli olmayan adamların hepsi bunu kullanıyor zaten. Bana tek bir erkek gösteremezsin bekar olup Tinder kullanmayan." diyor.

Kız arkadaşım ekleme yapıyor. "Evli ve ilişkisi olan adamlar da var ayrıca." diyor.
Özetle sokaktaki herkesin bu mecrada olduğunu öğreniyorum.

Ben sürekli elimde telefon, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle birkaç adamla sohbet ediyorum. Bütün gün yelkende olduğu için yorgunluktan ölüp, cumartesi fena dağıtma arzusu içinde olan da var;   köpeğini sevip viskisini içip akşam hangi filmi izlesem diye düşünen de; çok keyifli tinder maceralarını benim gibi bir acemiyle paylaşan da... Oldukça keyifli sohbet ediyoruz, geyik yapıyoruz.


Bizimkiler takılıyor bana, "Kızım ne o öyle, günlerce mesajlaşacak mısın bu adamlarla? Böyle bir şey değil bu." diye.


Bence mesajlaşmak gayet eğlenceli, üstelik karşımdaki adamlar da oldukça temkinli. "Akşam ne yapacaksın?" diye sorduktan sonra, "Korkma hemen yanına damlayacak bir yamyam değilim, hatta bir adım ötesi fular takacak adamım." gibi esprili açıklamalar yapıyorlar.


O beni arıyor, Tinder'da görmüş. "Super like yolla bana." diye tuttuyorum. 24 saatte bir tane yollayabiliyormuş. "Tabii ki bana yollayacaksın bugünkü hakkını." diyorum. Geyik yapıp, çok eğleniyoruz.




Gece iki kız, iki erkek, Efendi'de oturmuş kokteyllerimizi içip, Tinder hakkında konuşurken, sosyal bir deney yapmaya karar veriyoruz. Bir mekanda kızların kendileri ile tanışmak isteyen erkeklere tepkileri ile tam tersini test edeceğiz. Kendimize test için bir kadın ve erkek seçmeye çalışıyoruz. Tinder'daki o sonsuz seçeneklere alışınca, bir mekandaki sınırlı sayıda insan arasından bir tane bile, şöyle hoş bir adam veya kız bulamıyoruz. Çalan m
üziklerin keyfini çıkarmaya başlıyoruz.





Bu uygulamayla hayatınızın aşkını bulabilirsiniz diyemem; ama kesinlikle harika insanlarla tanışıp, güzel anlar paylaşabilirsiniz. 

Ve ben Tinder'dan harika bir şey öğrendim. Daha güzel, daha yakışıklı, daha daha daha'nın sonu yok. Her zaman "daha iyi"si var ve bunu kovalamak çok tüketici bir şey. Daha iyi, daha yakışıklı, daha bilmem ne olmak zorunda değil. "Kiminle mutlusunuz?" Asıl soru bu. Birlikte mutlu olduğunuz birisi yoksa, eğlenmenize bakın.

Dip Not: Tabii ki sosyal çözümlemeler, maceralar ve değerlendirmelerle devamı çoook yakında!

04 Şubat 2016

3B: Boris, Balat, Banksy

Yatağa yattığımda hava aydınlanmak üzere ve ertesi gün için 3B planımız var: Boris, Balat, Bansky. 

Pazar sabahları erkenden babam bana kahvaltıya geliyor, kapı zilinin çalmasıyla uyanıyorum. Nasıl olsa sabah babamın gemesiyle uyanırım diye düşünerek alarm kurmuyorum.

Gözümü açtığımda saat 11:30!! Babam gelmeyeceğini söyleyen bir mesaj atmış. Kızlar benden haber bekliyorlar, kaçta Boris'e gidelim diye. Telefonu duymayacağım kadar baygın uyumuşum.

"Fena uyumuşum" diyorum, "15 dakikaya evden çıkarım."

"Çüşş, jet lag olacaksın." diye takılıyorlar bana. 



Gerçekten de 15 dakika sonra, elimde gözlerimi açık tutabilmek için kocaman bir bardak kahve ile evden çıkıyorum. İlk istikamet Boris. Bal kaymağını çok methettikleri, Yenikapı'daki kahvaltıcı. 

Gelgelelim tam nerde olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. 

Taksici abi "Beşiktaş'ta kahvaltıcı yok mu ki, Yenikapı'ya sadece kahvaltı için mi gidiyorsunuz?" diye soruyor şaşkınlıkla. "Bal kaymağı çok iyiymiş." diyorum. 

Dikiz aynasından beni on beş dakika kadar şaşkınlıkla süzüyor. Gözü omzumda asılı kameraya takılıyor. "Haa iş için gidiyorsunuz, gazeteci misiniz?" oluyor ikinci sorusu. 


İçimden "Bir adam için San Francisco'ya gitmişliğim var, bal kaymak için Yenikapı'ya mı gitmeyeceğim?" diyorum. Dışımdan ise, "Yok, gazeteci değilim. İş için de değil, kahvaltı etmek için gidiyorum." diyorum.


Taksici abi dikiz aynasından beni süzerek anlam vermeye çalışırken, ben haritadan adresi bulup yolu tarif ediyorum. Tam Boris'in sokağa girecekken, bir araba yolu kapatmış, giremiyoruz. 


"İsterseniz siz beklemeyin, ben yürürüm buradan." diyorum. "Yok yok, ben merak ettim gittiğiniz yeri." diyor. 

Oldukça salaş ve sıradan görünen Boris'in önüne geldiğimizde "Burası mı, emin misiniz?" diye teyit etme ihtiyacı duyuyor. "Evet evet." diyorum. 

Beşiktaş'tan kalkıp oraya kahvaltıya gelmem, o kadar anlamsız geliyor ki taksiciye, işi gücü kalmamış bir deli olduğumu düşündüğünü anlayabiliyorum. 


"Bacım, sen nolur nolmaz, akşama kadar oyalanma buralarda." diye uyarıyor beni. "Merak etme abi." diyip kahkahalar atarak iniyorum taksiden.

Sevgili Buket içeride beni bekliyor. Su bardağında çaylarımızı içerek, kahvaltımızı ediyoruz.






Beşiktaş'tan kalkıp sırf kahvaltı etmek için buraya gelmeye gerek yok; ama başka bir planla kombinlendiğinde gerçekten oldukça leziz bir kahvaltı etmek için çok iyi bir adres Boris. Özellikle kavurma ve bal kaymak leziz.





Oradan çıkışta Yenikapı'nın yeni kahvecisi No:11'in yolunu tutuyoruz; ama kapalı. Bence en açık olması gereken gün pazar. Kapalı olması saçma. Kahvemizi içmek için Balat'a Coffee Department'a yol alıyoruz. 

Kahvemizi içerken, Vintage İstanbul'un çok tatlı sahibesi Özge ile karşılaşıyoruz. Yine burada tanışmıştık; ama bir türlü butiğini ziyaret etmeye fırsatımız olmamıştı. Kahvelerimizi içtikten sonra, semtin dünya tatllısı köpeği Latte önderliğinde yürümeye başlıyoruz. Nasıl akıllı bir köpek, Özge'yi görünce istikametin Vintage İstanbul olduğunu hemen anlıyor, önden gitmeye başlıyor, arada sırada arkasını dönüp bizi kontrol ediyor.



Vintage İstanbul, adından da anlaşılacağı üzere bir vintage butik. Şehirdeki onlarca versiyonundan ayrılan iki tarafı var: Birincisi burada gerçekten "giyilebilir" ve "kullanılabilir" parçalar satılıyor. İkincisi de fiyatlandırma parçalarla oldukça orantılı. Vintage butiklere girip de giyebileceğiniz hiç bir şey bulamıyorsanız veya beğendiğiniz her şeyin afaki fiyatlara olmasından sıkıldıysanız buraya mutlaka yolunuzu düşürün derim. Özellikle de herkesten farklı ve özgün parçalar giymeyi sevenlerdenseniz...



Vintage İstanbul'dan çok içimize sinen birkaç parça aldıktan sonra, Karaköy'de Global'in içinde kurulan The Art of Banksy sergisine gidiyoruz. Sokak sanatının ilahları arasında yer alan Banksy'nin eserleri tuvallere basılmış ve burada sergileniyor. Londra metro durağı uyarlamaları, Banksy eserlerinin basıldığı şekerlerle dolu şekerci dükkanı gibi, şehir ruhu yaratan düzenleme oldukça keyifli.






Özetle, serginin düzenlemesi ve sergilenenler çok keyifli ve muhtemelen daha önce görmediğiniz bazı eserleri burada keşfedebilirsiniz. Sadece bence o kadar sponsora rağmen, serginin giriş ücretinin 40 TL olması biraz abartılı. Eleştirebileceğim tek şey bu.

Günler uzamaya, havalar ısınmaya başlamışken, şehirdeki harika şeylerin peşine düşmeyi unutmadan kalın!




Pinterest'im

Instagram'ım