02 Ağustos 2015

Prag 2: Muj Salek Kavy, Karluv Most, Prag Kalesi, Kampa Adası, Cafe Savoy ve yine Groove Bar

Prag'ta ikinci günümüz...

Işıl ışıl bir güneşin gözüme vurması ile erkenden uyanıyorum. Gelmeden önce aldığım iki kutu Alka Seltzer'i de valize atmayı unutmuşum, neyse ki akşamdan kalmalık seviyesi kıvamında, başım midem sağlam. Duşumu alıp, terasta bir kahve sigara keyfi yapmak için evin bütün dolaplarında kahve aramaya başlıyorum. Bulabildiğim tek kahvenin tadı çok kötü olduğu için  "Hadi çıkalım evden!" diye seyahat eşlikçimin başının etini yiyorum.

Karadeniz seyahatimde karar vermiştim oysa ki, bundan sonra valizime bir french press, biraz da filtre kahve atmaya... Yine kahvesizim!


İstikametimiz, Krizikova 105 numarada bulunan Muj Salek Kavy. Güneşin altında bir saate yakın yol yürüdükten sonra buraya ulaşıyoruz. Prag'ın cıvık cıvık turist kalabalığından uzaklaşıp, daha boş sokaklarda olmak iyi geliyor ve Muj Salek Kavy oldukça sempatik bir cafe.



Kafein depolayıp karnımızı doyurduktan sonra, tekrar turist kalabalığına karışmaya hazırız. Bir önceki gün Stare Mesto ile Josefov'u gezdiğimiz için, o gün niyetimiz köprüden karşı yakasını keşfetmek.

Yine de yolumuzun üstündeki Astronomik Saat Kulesi'nde durmadan geçmiyoruz. Bence şehirdeki en sıra dışı ve güzel şey bu Astronomik Saat Kulesi.



Efsaneye göre Karel Üniversitesi'nden usta Hanuş bu saat kulesini 1490 yılında inşaa etmiş. Saatin mükemmelliği karşısında büyülenenler, tekrar böyle bir eser yaratmaması için Hamuş'un gözlerine mil çektirmişler. Hamuş da ölmeden kısa bir süre önce saatin mekanizmasını durdurmuş. Ancak yüz yıllar sonra başka bir usta saati tamir ettimeyi başarmış ve şu anda bu saat çalışıyor.

Saat, üç kısımdan oluşuyor. Her saat başı bir havarinin çıktığı en üst kısım, saati gösteren ikinci kısım ve burçları gösteren kısım.


Turist kalabalığına ve sıcağa rağmen azimle Karluv Most Köprüsü'nün ayağına geldiğimizde, bir önceki gün keşfettiğimiz, tam köprünün ayağındaki o güzel terasın davetkarlığına karşı koyamıyoruz. Orası Prag ruhunu yaşamak için en güzel yerlerden biri. Nehrin kıyısında, Karluv Most Köprüsü'ne nefis bir bakış sağlıyor ve buz gibi Pilsener Urquell servis ediyor.



Büyük bir keyifle biraları devirdikten sonra, ayaklanıyoruz ve sonunda köprünün karşı tarafına geçiyoruz. İstikametimiz Prag Kalesi. Çek devletinin oluşum sembolü olan bu kale, farklı mimari üsluplarla inşaa edilmiş, saraylar, kiliseler, idari ve savunma yapılarından oluşuyor ve şu anda cumhurbaşkanlığı makamı.



Buradaki en görkemli yapı kesinlikle, yapımı 600 yıl süren ve gotik tarzın baş yapıtlarından kabul edilen Aziz Vitus Katedrali.






Kalenin bahçesinde keyif çatarak ve tepeden Prag'ı izleyerek saatler geçiriyoruz burada.

En sevdiğim Prag fotoğraflarım da, kalenin duvarlarından ayaklarımı aşağıya sarkıtarak oturduğum anda çekiliyor. Benimki çok tesadüfen oldu; ama buraya giderken yeşil tonlarında giyinmenizi tavsiye ederim :)



Kalenin bahçesini boylu boyunca yürüyerek, Mala Strana'ya iniyoruz. Kadife Devrim döneminde gençlerin buluşma noktası olan Kampa Adası'ndaki John Lenon duvar resminin önünden tesadüfen ne olduğunu bilmeden geçiyoruz, bu sefer de nehrin bu kıyısından şehri boylu boyunca yürüyoruz.





Doğu Avrupa ihtişamını taşıyan, Vitezna 5'teki, yine Ambiente Group'a ait Cafe Savoy'da bir mola veriyoruz. Yüksek tavanları, kocaman avizeleri, tiril tiril garsonları ve şarap someleri ile oldukça şık bir yer burası. Dışarıda fırtınalar koparken, şnitzellerimizi yiyoruz, şehirde son iki şişesi kalmış özel üretim, lezzetli bir şarap da ona eşlik ediyor.




Eve geri dönenen kadar yağmurdan sırılsıklam haldeyiz. Üstümüzü giyindikten sonra, Prag'ta son gecemiz için istikametimiz belli, bir önceki gece gibi gece klüplerine girip çıkarak risk almak istemiyoruz, Groove Bar'a gitmekte kararlıyız.

Groove'da kendimize güzel bir yer buluyoruz, ilk akşam üstü geldiğimizde tanıştığımız garsonu selamlıyoruz ve Greenteani'lerimizi söylüyoruz. İstanbul'da olmayan bir konsepti var Groove Bar'ın. DJ bangır bangır bir müzik çalıyor, ama içeride dans edilmiyor, içki içilip sohbet ediliyor. Kesinlikle turistik bir mekan değil ve müzikleri ile kokteylleri gerçekten harika. Prag'ta geri kalan bütün zamanlarımızı Groove Bar'da keyifle geçirebiliriz ve Prag'a gelen birine bir mekan tavsiye etmemiz gerekse kesinlikle burası olacağında hem fikiriz.

Greenteanileri ardı ardına deviriyoruz, süper tatlı garson ile sakalaşıp sohbet ediyoruz, şimdi hatırlamadığım bir sürü şeyden konuşuyoruz, başka şeyler de içiyoruz, sonra yine Greenteaniye dönüyoruz.

Sonra birisi yanımıza geliyor, Türkçe soruyor: "Ne içmemi tavsiye edersiniz?" "Greenteani" diyoruz tereddüt etmeden. İçkisini aldıktan sonra tekrar yanımıza geliyor. "Ne zamandır burada yaşıyorsunuz?" diye soruyor. O kadar orayı benimsemiş görünmemize gülüyoruz.

Prag'taki en mutlu ve en sarhoş saatlerimizi orada geçiriyoruz.



31 Temmuz 2015

Oysa bir gün... Kendine geri yürüyeceksin. Bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip dönüş yolunu kaybetmeyesin.

Elimde blush kadehim, arka fonda güzel bir müzik çalarken, koltukta rahatça oturuyorum. Karşımdaki oturan adam, beni çok iyi tanıyor. Çünkü o geçmişte bir zamanlar benim için Mr. Prozac 'tı. 

Bir zamanlar aklımı başımdan alan gözleri ile dikkatlice beni inceliyor. Biliyorum, cümlelerimdeki çelişkileri, aklımdaki karmaşayı, ruhumdaki pervasızlığı herkesten iyi o görüyor. Geçmişte karşısında oturduğum zamanlarda hep çok net bir kadındım, o yüzden bu halime sinirleniyor. Lafımı kesiyor, beni anlamaya çalışıyor. "Ne istiyorsun sen Sezen, kendini mesela birkaç yıl sonra nerede ne yaparken görüyorsun?" diye soruyor.

"Şu anda gerçekten hiçbir fikrim yok ve buna bayılıyorum." diye cevaplıyorum yüzümde kocaman bir gülümsemeyle. Konuşmak istemiyorum. Çünkü son zamanlarda pek düşünmüyorum, hiç bir şey hakkında... Hiç bir şeyi kurgulamıyorum, hayat bana ne sunarsa, onu yaşıyorum. O yüzden söyleyebilecek de fazla bir şeyim yok ve kalkıp dans etmeye başlıyorum. 



Bundan bir ay kadar önce kendimi tanıdığımı düşünüyordum. Düzenli bir hayat kurmuştum. Hayatta neler istediğim konusunda aklımda bir şeyler şekillenmişti. Büyük aşklar, büyük maceralar peşinde değildim. Beni mutlu etmeyen bir ilişkiyi, ayakta tutmak için didinip duruyordum. Bir yandan da sürekli seyahat ediyordum, düzenli olarak blog yazıyordum, bunların ikisini sıkça yaparak, hayatımdaki mutsuzluklarımı unutuyordum. Kaçarak ve yazarak hayatımı renklendiriyordum.

Derken bir gün dokuz yıl önce hayatımda olan, şimdi Londra'da yaşayan adamdan bir mesaj aldım: "Hani Yunanistan'a gidiyorduk biz?"  Adamın espri mi yaptığını yoksa ciddi mi olduğunu anlamaya çalıştığım iki günün sonunda, gidiş dönüş Prag biletim ve Prag'ta harika terası olan bir evim vardı. Gerçekten de birkaç hafta sonra, yıllardır görmediğim bu adamla Prag Havalimanı'nda buluştuk ve harika üç gün geçirdik. 

Bu Prag hikayesinin sonunu, herkesin büyük bir aşk hikayesi bekleyerek dinledi; ama hayır bu bir aşk başlangıcı değildi. Tatilin sonunda, Prag Havalimanı'nda birbirimizin yanağına dostane birer öpücük kondurup, birbirimize sarılıp "Kendine iyi bak" diyerek ayrıldık ve kendi hayatlarımıza geri döndük. Ama o adam sayesinde, maceraperest halimi hatırladım. Ve bunu çok özlediğimi fark ettim.



Kelimelerine taptığım Ece Temelkuran, her zamanki gibi yönümü bulmaya çalıştığım o anda imdadıma yetişti: 

"Kimin hayatını yaşıyorsun sen? Kendininkini mi? Öyle mi? Hep mi? Dursan baksan şimdi ne kadar kendin kaldın bu hayatta? Kendinde ne kadar sen varsın? Dursan baksan şimdi, kendini ikna ede ede ne kadar yol gittin kendinden, "olması gereken bu" diye "hayatın pek fazla numarası yok" diye, "zaten daha ne olacaktı" diye... "Burası iyi, güvenli" diye diye diye diye...

Ne kadar yol gittin kendinden kendine hikayeler anlata anlata? Düşünsene, o hikayelerle ne kadar çok zaman oyalandın aslında başkasının olan hayatlarda? Oysa bir gün... Kendine geri yürüyeceksin. Bu yüzden dikkat et de fazla uzaklara gidip geri dönüş yolunu kaybetmeyesin."

"Olması gereken bu" diye diye, içinde mutlu olmadığım bir ilişkiye hapsetmiştim kendimi. Karşımdaki adam, başka bir kadının tapabileceği pek çok harika özelliğe sahipti; ama benim aradığım arzuladığım hayalini kurduğum ilişki değildi yaşadığım. Geçmişte yaşadığımız güzel anlara teşekkürlerimi sunarak, çıktım o ilişkiden. Karşımdaki adamı, biraz üzdüm, biraz kırdım, biraz sinirlendirdim, biraz şaşırttım. Ama kendime geri yürümenin, kendimi bulmanın o harika hissine kavuştum.



Tamam, dedim, şimdi biraz yalnız kalma zamanı. Hayatımı, evimi, görünüşümü toparlama, borçlandığım uykuları ödeme, yavaşlama zamanı.

Hayat dalga geçercesine karşıma "O"nu çıkardı. Ve pat diye bütün yer ayağımın altından çekildi. Ezberlerim bozuldu. Kendi hissettiklerime, yaptıklarıma, söylediklerime inanamaz buldum kendimi. Yanında kendimi çok mutlu hissettim. Tekrar San Francisco'ya hiç dönmesin istedim. Her gece onun beni sarmalamasını, her sabah onun güzel uykulu yüzüne karşı sabah kahvemi içmeyi, bana hep o harika gülümsemesiyle bakmasını, her gün ofis camı ile onun yatak odasından karşılıklı birbirimize el sallamayı diledim. Bu kadar kısa zaman içinde bu kadar birbirimize alışmamız mantık dışıydı, ama gerçekti. 

Ve sonra vedalaşma günü geldi, boynumda "Sana şans getirecek. Taktıkça beni de hatırla" dediği Hawaii çiçekleri ile ona son defa sarıldım.

Sonra o San Francisco'ya döndü, ben Çeşme'ye gittim. Hayatın bana sürprizleri bitmemişti. Mr. Prozac ile Çeşme'de daha önceki iki ilişkimiz boyunca eğlenmediğimiz kadar eğlendik. Kafalar ve ortalık yeteri kadar karışık değilmiş gibi! Gittiğimiz her yerde, tanıştığımız herkes, birbirimize ne kadar yakıştığımızı söylüyordu.

Yine de aklımda hep "O" vardı, telefonun ucunda... Aramızdaki on saat farka rağmen, sürekli iletişim halindeydik. Ben bir dünyaları içmiş, çılgınlar gibi dans ederken, o öğle yemeği yiyordu; o bana kafası güzel "shit face" fotoğraflar yollarken, ben ofiste tıkır tıkır dilekçe yazıyor oluyordum. Ama hala yolladığı her fotoğraf, yazdığı her cümle beni çok mutlu ediyordu. 

Şimdi bu satırları, üstümde "o"nun giderken bana bıraktığı, o kokan tshirt ile yazıyorum. Dilimde "If you're going to San Francisco, be sure to wear some flowers in your hair."





Düşünmek, kurgulamak, beklentilere girmek, kendimi de, karşı tarafı da germek istemiyorum; hikayenin yüze kocaman bir gülümseme oturtacak bir sonu olması da şart değil zaten; ama hikayelerin peşinden gitmek gerektiğine inanıyorum. 

Kendimi bildim bileli, hikayeleri kovaladım. O yüzden biletim hazır ve bir ay kadar sonra, ben San Fransisco'ya uçuyorum ve "O"nunla bir klasik olan Highway 1 yollarına düşüyorum. Çok saçma, çok güzel bir hikaye bu ve bu yüzden inanıyorum ki çok maceralı, çok kahkahalı ve çok keyifli bir tatil olacak.

Blogu ihmal ettiğim için instagram yorumları ile, maillerle, whatsup mesajları ile sitem eden, hepinize ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum; çünkü beni çok mutlu ettiniz. Özlenmek ve merak edilmek kadar güzel bir şey var mı! 

Hayatım bu aralar çok garip, çok yoğundu, çok güzeldi, yazamadım. Ama şimdi kafamda her şey yerli yerine oturdu. 

Bugünden itibaren eski düzende huzurlarınızdayım. Anlatacak çok şey var... Öyle ya da böyle yaşanacak da çok şey var... Hayatın akışına güvenin, neşe ile kalın!


24 Temmuz 2015

Life is what happens to you while you're busy making other plans.*

Valizimin fermuarını tam kapatacakken aklıma geliyor. Poşetin içinde duran ve buram buram "O" kokan Popeye baskılı tshirtu çıkartıyorum. Kokusunu içime çekiyorum, yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Birlikte geçirdiğimiz her an, her mesajlaşma, her söylediği beni ne kadar mutlu etti bu adamın inanamıyorum.

Son iki haftada yaşadıklarımı ve hissettiklerimi düşününce, "Nasıl şanslı bir kadınım ben, ne kadar güzel bir hikayenin içinde buldum kendimi. Adam ne kadar güzel gülümsüyordu, sarılınca beni ne güzel kavrıyordu." diyorum.

O, San Fransisco'ya dönmeden önce onunla vedalaşmaya giderken biraz endişeliydim. Her şeyin kendiliğinden geliştiği ve harika aktığı o büyüyü bozacak şekilde duygusallaşmaktan veya vedalaştıktan sonra korkunç bir hüzünle dolmaktan korkuyordum. Öyle olmadı, tersine onunla yine harika vakit geçirdim, daha sonra birlikte yapacağımız bir sürü şeyi konuştuk, her şey yine çok doğal ve güzeldi. 

Kapıdan çıkmadan önce, ben boynumda onun Hawaii'deki iş görüşmesinden kalma çiçekli kolye ile antrede dans ederken, o, öğle molasını onun kollarında yemek yemeden geçirdiğim için bana buzdolabından yiyecek bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Bilmiyordu ki, o an umurumda olan en son şey yemekti. 

Elime bir poşet içinde Popeye tshirtunu tutuşturduğunda, bana en güzel hediyeyi vermiş oldu. 

Çünkü o tshirt benim onun evinde kaldığım gecelerdeki geceliğimdi. Gecenin bir yarısı olmasını umursamadan, İstanbul'a ayak bastığım gibi, havalimanından onun evinin yolunu tuttuğum gece, yatağın kenarında oturmuş, heyecanla Londra'da yaşayan çok sevdiğim Martha ile mesajlaşırken, gelip kollarımdan tutarak üstüme bir tshirt geçirmişti. O an mesajlaşmaya daldığım için tshirta hiç dikkat etmemiş, yatmadan önce dişimi fırçalamak için tuvalete gittiğimde aynada Popeye'yi fark edip, sevinçle ne güzel t-shirt bu diye dönmüştüm yanına.

Ve o vedalaşma gününde, evine gittiğimde de üstünde bu tshirt ile karşılamıştı beni. Şimdi son defa o evden çıkarken bu tshirt da benimle geliyordu, buram buram onun kokusuyla...

Evden birlikte çıktık. Ben on adım uzaklıktaki ofisime dönerken, o arabasıyla yanımdan geçerken kormaya basıp el salladı. O sırada hüzünlenmediğimi, aksine çok keyifli hissettiğimi fark ettim. İçten içe yeniden onu göreceğimi biliyordum, ama bir daha hiç görüşmesek bile bana harika bir hikaye ve pek çok güzel anı bırakmıştı.

Bal gibi biliyordum ki bir arkadaşım bana bunları anlatsa, "Ay, ne saçmalıyorsun, ergen gibi! Bu kadar kısa zamanda bir adama böyle şeyler hissetmen mümkün değil." diye kızardım. Ama mümkünmüş. "Acaba adam İstanbul'da yaşasaydı da bu kadar güzel olur muydu; yoksa gidecek olması mı her şeyi hızlandırdı" diye düşündüm. Cevabını bulmam mümkün değildi.

O gün öğlen vedalaştıktan sonra, ertesi gün uçağına binene kadar defalarca vedalaştık. Her seferinde iyi yolculuklar diledik, yatak odasına göz kulak olmaya söz verdim, birbirimize öpücükler yolladık, sonra yine konuşmaya başladık, yine vedalaştık. Vedalaşıp vedalaşıp konuşmaya devam ettik. En son, artık uçağı kalkarken, birbirimize attığımız ilk mesajların ekran görüntüsünü yollayıp, "Kimin aklına gelirdi ki?" yazdığında gözlerimi kapattım, onunla geçirdiğim bütün zamanları düşündüm.


Yaptığımız seyahat kuralları listesini anımsadım: Az uyku. Bol yürüyüş. Güzel yemekler yemek, daha fazla lezzet tadabilmek için asla aynı yemekten sipariş etmemek ve fotoğraf çekmeden masadaki hiç bir şeyi yememek. Bir daha asla oraya gitmeyecekmiş gibi şehri tüketme amacıyla gezmek. Birisinin yapmak istediği şey diğerinin ilgisini çekmiyorsa, bağımsız takılıp buluşma noktasında buluşmak. Asla trip atmamak, surat asmamak.

Birbirimizden ayrı geçirdiğimiz birkaç gün birbirimize her yerden yolladığımız saçma videolar ile fotoğraflar ve saatlerce arsız mesajlaşmalarımız geldi aklıma. Güldüm. Biraz da özledim.

İzmir havalimanında İstanbul'a dönmek için uçağımı beklerken ve o bir önceki geceden bahsederken,  "Çok hayallerimdeydin. Benle gibiydin. Gözümü ne zaman kapatsam seninleymişim gibi hissettim. Bilinç altıma işlemişsin, ben de şaşırdım." yazdığında, o an ona sarılmak için, gecenin bir yarısı olmasını ve ertesi gün işe gideceğimi umursamadan onun kollarına koştuğumu hatırladım.

Sabah üstümü giyinip mutfağa girdiğimde, onun erken kalkma zorunluluğu olmamasına rağmen, bana ızgara tost yapışını gözünde canlandırdım. Peru kahvesinin eşlik ettiği sucuklu tost ne güzel bir kahvaltıydı. Altında trunk, omzunda mutfak havlusu, tost hazırlarken ne kadar da seksi görünüyordu. 

Her gece onun evinde kaldığım için, "Senin gerçekten bir evin var mı acaba? Ya şehir dışında, ya bendesin." takılmalarını kikirdeyerek andım.

Bana gelmesini planladığımız gün "Güzelim çok istesem de bu gün gelemeyeceğim." mesajına ne kadar üzülmüştüm. Hayal kırıklığı ile cevap yazmadığımda "Özür dilerim. Biraz kötü hissettirdim sanırım. Ama yapmam gereken şeyler var. Blöf yapmıyorum, laf gevezeliği için söylemiyorum. San Fransisco'ya gelirsen cidden çok sevinirim. Hatta gelirsen belki ikimizin de görmediği bir yere kaçarız. New Orleans mesela. Veya Hawaii. Hayal değil bunlar. Karşı plazadaki kızla bu kadar kısa sürede bu kadar güzel şeyler paylaşmaktan daha elle tutulur şeyler bunlar." diye gönlümü ne güzel almış ve seyahat hayalleri ile ne kadar mutlu uyumuştum.

Ertesi gün "Akşam seni yemeğe davet edebilir miyim?" diye mesaj atıp, sonra bir toplantısı olduğu için, işinin kaçta biteceğine ilişkin net bir şey söyleyemediğinde, "Sen buraya gel, buradan birlikte geçeriz yemeğe." diyerek beni çok absürd bir yere çağırdığında, içten içe ona kızgın bir şekilde oraya gittiğimi, ancak onu gördüğüm an dünyanın en mutlu kadınına dönüştüğümü hatırladım gülerek. Toplantısını yaparken, şık gömleği, biçimli taranmış saçları, harika gülümsemesi ile ne kadar yakışıklı görünüyordu. Masanın altından dizlerini bana değdirdiği an, nasıl da mutlu olmuştum.

Birlikte İskele Restorant'ta yediğimiz akşam yemeğini canlandırıdım gözümde. Leziz lakerdaların, ahtapotların, tokuşan rakı kadehlerinin ve harika bir İstanbul manzarasının eşliğinde ne güzel sohbet etmiştik. Rakıya çok da bayılmayan ben, hayatımda ilk defa üç kadeh rakıyı keyifle yuvarlamıştım, her şey rakıya o kadar yakışıyordu ki. Daha fazlasını bile içebilirdim. Tuvalete gitmek için kalktığımda, onun "Gel buraya." diyip dudaklarımdan öpüşü ne kadar tatlıydı. Sonra yemekler bittiğinde, beni karşısından yanındaki sandalyeye oturtması ve sarılması, ah!

Sabah onu son görüşüm olma ihtimali olduğu için bir türlü yanından ayrılamamamı hatırladım. Kalkmış, giyinmiş, evden bir türlü çıkamamış, yatağa geri dönüp, yine onun kollarının arasına kıvrılmıştım. Ofise geç kalmıştım; ama keşke daha da çok geç kalsaydım. Ofise gittiğimde, çalışmaya başladığımda, MOC'ta kahvaltı ederken mesaj atmıştı. "Halbuki bu gün hastayım diyebilirdin. Sana buradan taze kahve getirirdim. Sonrasında bütün gün yatakta takılırdık, sushi siparişi verirdik, aptal aptal romantik komedi filmleri izleyip, dalga geçip gülüp eğlenebileceğimiz bir gün olabilirdi." diye. Şimdi biraz pişmandım yapmadığıma!

Daha sonra, o sabahı ima ederek, "Bugüne kadar kızlara yaptıklarımı sen bana yapıyorsun. Sabah bir uyandım, kadın gitmiş, yatakta ve evde tek başımayım." diye takılması geldi aklıma, güldüm. Kendisi San Fransisco'ya dönmüyormuş gibi "Beni bırakıp Çeşme'ye gidiyorsun." demelerini hatırladım, yüzümde gülümseme "tatlı bok" diye mırıldanırken yakaladım kendimi.

Onu özleyeceğimi söylediğimde, o gittikten sonra her gün onun yatak odasının camına karşı sabah kahvemi içecek olmanın ne kadar koyacağını itiraf ettiğimde, "Ben de seni özleyeceğim yavrusu. Seninle biraz daha tanımayı, senle daha bol gülmeyi, eğlenmeyi isterdim. Bunlar gönlümden geçenler, ama yazdıklarımı okuyunca veda mesajı gibi oldu. Hoşuma girmedi. Sadece sana kısa bir süre olsa da dokunmuş olmaktan çok memnunum ve sanki seni daha çok göreceğim gibime geliyor." demişti.


Ona son defa sarılfıktan sonra, ofiste "Sana şans getirecek. Taktıkça beni de hatırla" dediği Hawaii çiçekleri ile otururken, birlikte geçirdiğimiz günlerin özeti olarak yolladığı söz kulaklarımda çınlıyordu:  "Life is what happens to you while you're busy making other plans."

Beni bu kadar mutlu eden adam, benden 11.000 kilometre uzaktaki hayatına doğru yoldayken, ben de Çeşme'ye gidiyorum. Aklımda bu harika hikaye, Popeye çantamda...  Havalimanında birisi "Fizan'a da giderim." dediğinde içimden  "Yahu, San Fransisco, Fizan'dan daha uzak." diye düşündüğünü yakaladım. Güldüm. Üzüldüm. Karıştım. Sahi, her şey gerçek olamayacak kadar güzel değil miydi?

Ve o bana attığı son mesajla, bir kere daha başımı döndürdü: "Kısa da olsa her şeyiyle çok güzeldi. Çok küçük bir porsiyonda servis edilen çok lezzetli bir yemek gibiydi, tadı hala damağımda kalan..."

Hayatın sürprizlerini kabul ederek kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım