23 Ekim 2014

Roma 1. gün: Alışveriş, Pastificio, Angelina, Rene, bol şarap, bol bira, bol sohbet

Yıllar içinde, benimle birlikte seyahat anlayışım ve seyahatten beklentilerim de çok değişti.

Hayatımın uzun bir döneminde, seyahat etmek benim için müze gezmekle aynı şeydi. Gittiğim şehirlerde, tek amacım gezebildiğim kadar çok müze gezmek oluyordu. Bir noktadan sonra aynılaşmaya başladılar. Sanat tarihi ve akımları hakkında derin bir bilgiye sahip olmayınca, aralarında bağlantı kurma ve kıyaslama gibi iddialı açılımlarda bulunamadım. 

Bu arada üniversiteli oldum. Seyahat ettiğim her yerdeki alkol çeşitlerine ve gece hayatına odaklanmaya başladım. O dönemde gittiğim bazı şehirlere ilişkin tek deneyimim gece kulüpleri oldu örneğin. Bu gün dönüp geriye baktığımda saçmalık gibi gelen bu ilgi, o yıllarım için hayatımdaki en anlamlı şeydi.

Sonra turistik olan her şeyi aşağıladığım, alternatifin peşinde koştuğum bir dönem başladı. 

Hepsinden ayrı ayrı keyif aldım. Ufkum genişledi, keşfettim, şaşırdım, büyülendim, yadırgadım... Artık ortaya karışık seyahatler beni tatmin ediyor. Biraz turistik kısımlarını görmek, yiyebildiğim kadar çok lokal lezzetlerini tatmak, sokaklarında anlamsızca yürüyüp insanları seyretmek, değişik veya çok özel müzeleri varsa onları gezmek ve alışveriş sokaklarını görmek istiyorum. 

Bütün bu değişen seyahat anlayışımda, değişmeyen tek şey, çılgınlar gibi yürümem oldu. Benimle seyahate çıkan herkesi en başından "Ben çok fazla yürürüm." diye uyarsam da, tam olarak neyi kastettiğimi ancak birlikte seyahate çıktığımızda anladılar. Spor meraklısı Mr.Feelgood bile sekiz günün sonunda "Sen normal değilsin, yeter artık, biraz uzan, dinlen." demeye başladı şaşkınlıkla.


Annemle Roma'daki ilk günümüzü, geçen seneki en favori adreslerimizi bir kere daha ziyaret etmeye ayırdık. Güzel sokaklarda gezerek, acele etmeden sokak gösterilerini izledik, ekimin sonunda değilmişiz gibi parıldayan güneşin içimizi ısıtmasına kendimizi bıraktık.









Roma'daki en uzun alışveriş caddesi Via Del Corso. Bu cadde boyunca nispeten makul fiyatlı mağazalar sağlı sollu cadde boyunca uzanıyor. Ama asıl havalı vitrinler, iddialı tasarımlar ve sıradışı sunumlar görmek isterseniz, bir paralelinde İspanyol Merdivenleri'nin önünden uzanan Via Del Babuino doğru adres. Metronun Spagna durağı, sizi bu caddenin üzerine çıkartıyor.



Karnımız acıktığında Pastificio'nun yolunu tutuyoruz. Pastifico, bir ucu Via Del Babuino, bir ucu Via Del Corso'ya çıkan Via Delle Croce üzerinde bulunuyor. Bu sokaktan geçen sene şurada ve şurada bahsetmiştim.

Pastificio'yu, öğle saatlerinde önündeki upuzun kuyruktan tanıyabilirsiniz. Sabah dükkanı açıyorlar, arka kısımdaki atölyede taze makarnayı hazırlıyorlar ve öğlen 1:00'de satışa başlıyorlar. Geçen sene gittiğimizde, yalnız iki çeşit makarna çıkıyordu ve bu makarnalar bitince içeriyi temizleyip kepenkleri indiriyorlardı. Galiba talep varsa, makarna da çok olsun demişler, bu sene makarnalar bittikçe, yeni çeşitleri tak tak çıkartıyorlardı.


Pastificio'da oturacak bir yer yok. Ya makarnanızı içerideki tezgahlara koyup ayakta karnınızı doyuracaksınız, ya da bizim gibi, paketinizi alıp İspanyol Merdivenleri'ne kurulup, lezzetle kendinizden geçerken, çılgın turist kalabalığına tepeden bir bakış atacaksınız.





Karnımızı doyurduktan sonra, tekrar ayaklanıyoruz, Termini istikametine doğru yürümeye başlıyoruz. Ekim ayında olmamıza rağmen, güneş bizi şaşırtıcı şiddette yakınca, bir anda karşımıza çıkan ve kuytu serinliğe kurulmuş Angelina'da bir espresso molası vermeye karşı koyamıyoruz.




Ardından Spagna'dan metroya binip, Termini durağına gidiyoruz. Geçen sene fiyatları yüksek olduğu için alıp almamak konusunda tereddüte düştüğüm, sonra da bütün kış boyunca ayağımdan çıkarmadığım el yapımı deri ayakkabılar satan bir ayakkabıcı bulmuştuk. Bir çift daha almadığıma pişman olmuştum, bu pişmanlığımı gidermek var aklımda.




Spagna metrosundaki duvar resimlerine de bayıldım. Sahi bizim metrolarımız niye hala bu kadar karaktersiz ve tek tip diye düşünmeden edemiyor insan.








Biraz yürüyerek kilisenin karşısındaki sokaktan giriyoruz ve bizim ayakkabıcı Rene işte karşımızda! Ne yazık ki, Çin işi ürünler İtalya'da da her yeri işgal etmeye başlamış, bizim o güzelim ayakkabıcımızın sol vitrini hala İtalyan işi ayakkabılarla doluyken, sağ tarafı tamamen Çin işi, kötü dikişli ve sahte deriden ucuz ayakkabılar kaplamış. 



"Çok yakında mağazayı kapatıyoruz." diye açıklıyor satıcı adam. Sanki kendimi bilgim bileli gelip buradan ayakkabı alıyormuşçasına üzülüyorum; ama kapanış sebebiyle o kadar indirimli ki her şey. Geçen sene bir ayakkabıya verdiğim paraya, bir ayakkabı, bir de bot alıp çıkıyorum.

Yakın zamanda Roma'ya yolunuz düşerse bu mağazayı bulun. Çorap gibi inanılmaz rahatlıkta, tam işte giyilebilecek ve Türkiye'de kesinlikle bulamadığım, hem zarif görünen hem de az topuklu şahane ayakkabılar alabilirsiniz.


Alışverişin verdiği mutlulukla, hemen sokağın köşesindeki bir pub'a atıyoruz kendimizi, buz gibi Peroni'leri söylüyoruz. Muhabetimiz koyu, laf lafı açıyoruz, kahkahalarımız ortamı şenlendiriyor. Tam hesabı ödemek için kalktığımızda, bir İtalyan erkek grubu kollarını açıyor, "Ooo, gidiyor musunuz?" Evet, diyorum. "Gitmeyin, gitmeyin." ısrarlarına aldırmayıp, yürümeye başladığımızda, bağırarak ikinci soru geliyor. "Fransız mısınız?" "Hayır, Türküz." Arkamızdan Türkçe "Sizi seviyoooruuuz!" diye bağıran bir İtalyan erkek grubunu bırakarak, başka bir turistik meydan olan Piaza Del Popolo'nun yolunu tutuyoruz.




Telaşımız yok, kafamız da keyfimiz de, muhabbetimiz de güzel. Gece yarısına kadar İtalyan şaraplarını ardı ardına devirirken, hayattan, ilişkilerden, gelecekten, geçmişten laflıyoruz. O akşam o şaraplar ve o sohbet ile, uzun zamandır İstanbul'da beni yoran, üzen, bıktıran, şevkimi kıran her şeyi tamir ediyorum. Enerjimi, yaratıcılığımı, fikirlerimi şarj ediyorum. Ben uzakta olmayı çok ama çok seviyorum.

22 Ekim 2014

İstikamet Roma, konaklama Airbnb: Veni, vidi... ıhmmm vino vino!! :)

Gece çok çılgın bir bekarlığa veda partisinden doğru hava limanına yol alıyorum, birlikte seyahat etmekten inanılmaz keyif aldığım annemle...

İstikametimiz yine İtalya. Tam bir sene önce, Napoli'den, Milano'ya kadar her anından inanılmaz keyif aldığımız bir İtalya turu yapmıştık. Yemeğe de, şaraplara da, alışverişe de doyamamıştık, hepsinin tadı damağımızda, keyfi aklımızda kalmıştı.

O yüzden, bu sene anneme doğum günü hediyesi düşünürken, aklıma gelen en güzel ve en anlamlı hediye Roma bileti olmuştu.


Bu sefer öyle uzun ve mobil bir seyahat yok önümüzde, üç gün boyunca Roma'da olmayı planlıyoruz. Duty Free'de parfümler deneyip, eğlenceli fotoğraflar çekilerek vakit geçiriyoruz.

Vogue olağan üstü şık bir sigara paketi tasarlamış bu arada, gerçekten mücevher gibi. Gördüğüm anda vurulup bir tane kapıyorum, sigara kartonundan ziyade, şık bir clutcha benziyor.



Alitalia ile ilk seyahatimiz oluyor. Koltuk aralıkları, ucuz hava yollarına kıyasla daha geniş, Türk yolcular oldukça azınlıkta olduğundan, viyaklayan veletler yok. Ama en güzeli karton bardakları:


Yol boyunca bir kahve içmek dışında mışıl mışıl uyuyorum. Havalimanından Leonardo Express adı verilen trenle kişi başı 14 Euro'ya Roma Termini (Central) tren istasyonuna ulaşıyoruz. Oradan metroya atlayıp, her zamanki gibi Airbnb'den ayarladığım eve gidiyoruz.


Son bir yıl içinde yaptığım seyahatlerin tamamında Airbnb'den ayarladığım evlerde konakladık. Hepsi inanılmaz güzel lokasyonlarda, oldukça şık evlerdi. Şehir dışındaki oteller yerine, bir servet bayılmadan şehrin göbeğinde kalma fikrini sevdiğim için de uzun süredir tek tercihim Airbnb oluyordu.

Gelgelelim ev sahibiyle saat 10:00'da buluşmak üzere anlaşmış olmamıza rağmen, kapıda yarım saat beklememize rağmen gelen giden olmuyor. Ev sahibini telefonundan arıyorum; kapalı!


Çıldırmış halde kendisine mesajlar attıktan sonra, Airbnb'ye upuzun bir e-mail döşüyorum. Geriye yapılabilecek tek şey kalıyor: Yakınlarda bir yerlerde oturup beklemek.

Via del Corso'yu kesen ara sokaklardan birine oturuyoruz, kahvaltı niyetine panini sandiviçler söylüyoruz. Kesmiyor, birer de şarap siparişi veriyoruz. Nasıl olsa tatilde ve Roma'dayız, kahvaltıya şarap eşlik edebilir.

Şarapla bizim keyfimiz yerine gelmişken, ev sahibinden mesaj geliyor, anahtarları Via del Corso'da bir mağazaya bırakmış. Koşa koşa anahtarları teslim alıyorum, eve yerleşiyoruz.


Ev Via Di Gesu Maria'nın üstündeki lokasyonu ve iç tasarımı ile şahane, gelgelelim oldukça özensiz bir şekilde bırakılmış: yeterince temiz değil, nevresim takımı ve havlu yok!!

Bu noktada Airbnb'yi müşteri memnuniyeti konusunda takdir etmem gerekiyor. Çünkü şikayetimi ilettiğim anda, nevresim ve havlu bedeli olacak tutarını, ödediğim ücretten mahsup edip iade ettiler ve ayrıca özür mahiyetinde, bir sonraki seyahatim için hiç de fena olmayan bir meblağ hediye çeki verdiler.

Hala bilmeyen kaldı mı emin değilim; ama Airbnb nedir? diye sorarsanız; Airbnb evini misafirlere kiralayan kişileri organize eden bir web sitesi. Airbnb'ye üye oluyorsunuz, (benden hediye çeki kazanmak için tık!) daha sonra ister evinizin tamamını ya da bir odasını günlük olarak kiraya veriyorsunuz, isterseniz de seyahatlerinizde dilediğiniz lokasyonda ve dilediğiniz bütçedeki bir evi veya odayı kiralıyorsunuz.

Her telden ev bulmanız mümkün, uçuk fiyatlara tasarım ve mimari harikalar da var, oldukça uygun fiyatlara başınızı sokabileceğiniz bir dam da...

Bugüne kadar New York, Berlin, Sopot, Varşova ve Krakov'da pek çok Airbnb evinde kaldım. Tek başıma seyahat ediyorsam, oda kiralamayı tercih ediyorum. Çünkü ev sahibi ve evde kalan diğer kişilerle sohbet etmek, onlardan şehre dair bir şeyler öğrenmek oldukça keyifli oluyor. Annem veya sevgilimle seyahat ederken ise, daha rahat olmak için bütün evi kiralamaktan yana oluyorum.

En çok sorulan soru şu oluyor: Güvenli mi? Daha önce konaklayanların yazdığı yorumları dikkate almanızda fayda var. Şahsen ben hiç yorumu olmayan bir evde kalmam. Diğer yandan bütün bu süreç boyunca Airbnb ev sahibi ile sizin aranızda bir köprü vazifesi görmesinin yanı sıra, kontrolü de elinde tutuyor. Kiraladığınız yer ile ilgili ilk 24 saat içinde herhangi bir sorun bildirdiğiniz takdirde, ev sahibine hiçbir ödeme yapmıyor ve size benzer özelliklere sahip bir konaklama ayarlıyor. Ev sahibiyseniz de, evinizde oluşabilecek her türlü hasara ilişkin güzel bir sigorta yapıyor.

Eğer "Her gün nevresimim değişsin, elimin altında SPA olsun, oda servis gelsin gitsin." taraftarıysanız, Airbnb hiç sizin tarzınız değil. Ama otel odası değil, daha samimi, daha sıra dışı bir yerde kalmak istiyorum derseniz, dilediğiniz tarzda bir evi mutlaka bulursunuz.

Bu arada, geçenlerde bir isimsiz yorum vardı blogta, sesimi merak ediyordu. O sırada blogta hiç video olmadığını fark ettim ve o yorumdan ilham alarak birer dakikalık kısa videolar çektim bu seyahatte. Çok amatörler kabul ediyorum; ama değişiklik her zaman iyidir :)

Buyrun Roma'daki evimiz huzurlarınızda:



Seyahatle kalın!

16 Ekim 2014

Ayumi Takano ile Hori Restaurant'ta Japon yemekleri ve kültürü keşfi.

Dün akşam, Grand Hyatt'ın içindeki geleneksel Japon restoranı Hori'deydik.

Gezi Parkı'nın tam karşısında, şehrin göbeğindeki bu restoran, daha kapısındayken ferah girişi ve minik ağaçları ile, dışarıdakinden bambaşka bir ortam sunacağının vaadini verdi. Asıl süpriz ise içeri girdiğimde beni bekliyordu: "Tatami Odası" olarak anıldığını öğrendiğim, ayakkabıları çıkartarak içeri girilen oda. Bizim yer sofrasının yükseltilmiş ve konforlu hali gibi. Sırtı yaslamak için minik ayaksız taburelerde oturuyorsunuz.

Hori'de bu odalardan üç tane var. Her biri sekiz kişilik, iki tanesi birleşerek daha kalabalık gruplara servis yapmaya hazır. Japonlar bu odaları, kız kıza dedikodu yapmak için, gizli konuşmaların yapılacağı iş yemekleri için veya sadece dışarıdan daha soyut biçimde daha rahat sohbet etmek üzere kullanıyorlarmış.

Garsonlar da ayakkabılarını çıkartarak, dizlerinin üzerinde ve her şeyi iki elle tutarak servis ediyorlar. Tek elle bir şeyi uzatmak, Japon kültürüne göre yeteri kadar nazik olmayan özensiz bir hareket sayılıyormuş.



Bu odada sekiz kişi, kahkahaların ve ilk defa tattığımız bazı Japon yemeklerinin şaşırtıcı lezzeti karşısında duyduğumuz hayret ve mutluluk mırıltılarının arasında tam beş saat geçirdik. Önümüz hiç boş kalmadı. Gelen her yemek tadı kadar, görsel olarak da şölen kıvamındaydı. Abartısız olarak şunu söyleyebilirim ki, damağım uzun zamandır bu kadar keşif yapmamış, gözüm bu kadar ardı ardına şık sunum görmemişti.

Bu geceyi daha özel ve keyifli hale getiren kişi ise şüphesiz Ayumi Takano idi. Kendisi bundan yıllar önce "Her şey çok güzel olacak." ile hayatımıza girmiş, daha sonra pek çok dizi ve reklam ile karşımıza çıkmıştı. Bilmediğim ise, ayrıca pek çok tiyatro oyununda oynamış. Japon olduğu için Japon kültürüne ait her türlü sorumuzu cevaplayarak, bize pek çok şey öğrettiği gibi, gerçekten inanılmaz güzel Türkçesi ile Türkiye'de yaşadığı komik olaylarla da kahkahalarımızın sesini yükseltti.

Türkçesi şaşırtıcı derecede iyi. Şaşırtıcı diyorum çünkü pek çok yabancı gibi, kitap Türkçesi ile sınırlı konuşmuyor. Şarabı tarif ederken "doygun" kelimesini kullanıyor, "maharet" gibi daha eski kelimelere konuşmasında yer veriyor, bir anda "Boşver, götüüür!" diye sokak dilinden bir espri patlatabiliyor. Türkiye'ye 1997 yılında gelmiş. İlk başlarda oyunculuk yaparken, Türkçe bilmediğini, yalnızca metinleri ezberleyerek oynadığını ifade ediyor, daha sonra Türkçe öğrenmiş. En büyük şansının ona bu dili doğru şekilde öğreten tiyatrocular ile arkadaşlığı olduğu fikrinde. Şaşırtıcı bir başka detay da, yüksek lisansını da Marmara Üniversitesi'nde yapmış olması. Sınavı nasıl kazandığı konusunda şaşkın sorularımıza süper bir cevap patlatıyor: "Çift sayılar" ile ne kastedildiğini anlamak çok zor oldu!"


Fıstık gibi bir kadın, enerjisi çok yüksek. Hem Japon kültürünü, hem Türk kültürünü bilmesi ile, bize o sofrada tam bir kültür elçisi oluyor. Ayrıca annesinin beslenme uzmanı, babasının şef olduğunu öğreniyorum. Mutfak ile yakın ilişkilerinin sırrı bu sanırım.

Kendisinin "Ayumi'nin Mutfağı" isimli bir kitabı var.  Yalnızca Türkiye'de bulunması mümkün içeriklerden hazırlanan Japon yemeklerine ve tariflerin yanı sıra, Japon kültürüne ilişkin pek çok  yer vermiş kitabında. Misafirlerinize havalı bir davet vermek veya bir arkadaşınıza ev hediyesi almak isterseniz harika bir seçenek olabilir.

Hori, onun İstanbul'da en beğendiği Japon restoranıymış. Bunda büyük bir haklılık payı olması lazım, çünkü hafta içi bir gün olmasına rağmen, içerisi tıka basa doluydu. O kadar çok Japon vardı ki, kendimizi bir Japonya simülasyonu içinde hissettik. Sanki Ayumi bizi almış, Japonya'ya götürmüş, orada bir restoranda yemekleri anlatıyor gibiydi.

Çubuğu doğru biçimde tutmanın Japonya'da oldukça önemli olduğunu, bir yemek programında hatalı tutuşun çılgın gibi bir tepkiye neden olduğunu öğrenince, hemen Ayumi'den tutuşumuzu düzeltmesini istedik. Bir önemli bilgi daha aldık, asla iki çubuk sofrada duran aynı yemeğe dokunmamalıymış. Bu, yalnızca cenazelerde yaptıkları bir şeymiş.

Gelelim yemeklere... Açılışı araştırmalara göre sıkı bir yağ yakıcı olduğu söylenen Wakame Yosun Çorbası ile yaptık. Çorba Japon kültüründe oldukça büyük bir öneme sahip. Hatta eskiden "Bana her sabah Miso Çorbası yapmak ister misin?" demek, evlenme teklifi etmekmiş.


Çorbamızın yanına Wafu Salatası eşlik etti. Japonya'da her salataya mutlaka susam yağı ekleniyormuş. Sosu gerçekten oldukça lezzetliydi. Salatamızın üstünde de, güneşte kurutulup rendelenmiş torik balığı vardı: Katsuobushi. John Lenon'un "Shaved Fish" isimli yedinci albümü de buna atıf yaptığı biçimde eğlenceli bir bilgiyi paylaşayım.


Ardından palamuttan yapılan Katsuo Tataki masamızdaki yerini aldı. Palamut filetoları, hafif isli bir tat alması için azıcık ateşe gösterilditen sonra servis ediliyormuş.


Peşinden Sashimi Toro geldi. Sashimi, çok taze balığın çiğ halde dilimlere kesilmesi biçiminde hazırlama yöntemi; toro ise yağlı ton balığı demekmiş.


Gecenin asıl yıldızı ise tereddütsüz Matsutake mantarıydı. Her yıl yalnızca bir buçuk ay bulunabildiği için çok kıymetli ve özel. Değişik bir rahiyası olmasının yanında, Japonlar için "baharın geldiğini müjdelediğinden" ayrıca çok romantik bir anlamı var.



Ika Butter Itame, kalamar seven herkesin kalbini çalabilir. Gerçekten Japon mutfağının kalamarı bizimkinden kat be kat lezizmiş. Mutlaka ama mutlaka tadılması gerekenlerden.


Vee sushi; hepimizin en aşina olduğu Japon tadı. California Roll, Crunch Roll, Ebitem Roll, Spicy Shake Maki ve Unagi Maki. İstanbul'da nerede sushi yiyelim, derseniz, bence Hori'de...


Bizim sushileri nefes almadan mideye indirdiğimiz sırada, Ayumi bir Tokyolu olarak en sevdiğinin "Natto Maki" olduğunu söylüyor. Natto, fermante edilmiş soya fasülyesi, özellikle Tokyo'da kahvaltıda çokça tüketilirmiş. Zengin protein kaynağıymış. Merakla talep ediyoruz ve tadıyoruz; ama hiçbirimizin favorisinin o olmadığını söyleyebilirim.


Yemek molası olarak önümüze kesilmiş havuçlar geliyor, yanında sarımsaklı miso sosu "nuki miso to yasal" ile. Sarımsaklı miso ile havuç kombinasyonu masamızda büyük ilgi görüyor.

Yurtdışında pek çok şehirde "Suzuki Usuzukuri bulabileceğiniz restorantlar" diye listelere denk gelmişliğim vardı, ilk defa Hori'de tadıyorum. İncecik ve leziz.


Önümüze konulan altında ateşi yanan minik tencerelerde pişen Tori Kamameshi ise, tavuklu pilav. "Pilavları çok tatsız tuzsuz oluyor." önyargımızı tamamen yıkıyor. İçine ekstra yağ eklemiyorlarmış, ama tavuğun yağlı kısmını kullandıkları için pilavın tadını dengeliyor. Hiç de tatsız tuzsuz değil, gayet lezzetli.


Kapanışı, marcha ice ile yapıyoruz. Yeşil çaylı dondurma ve yanında da yeşil çay eşlik ediyor.


Japon mutfağına dair önyargılarınız olduğunu biliyorum. Ama dün gece anladım ki, bu hatalı ve eksik bilgiden kaynaklanan bir şey. Doğru biçimde keşfetmek için Hori iyi bir adres. Tadın ve keşfedin.

Risksiz denemeler yapmak isterseniz, Türkiye'de ilk alışılan Japon lezzeti sushilerden söyleyin, Ika Butter Itame'yi de atlamayın. Yanına da menüden rastgele bir seçim yapın. Veya garsonlara danışın. Bize servis yapan garsonun, yemeklere hakimiyeti karşısında büyülendim. "Bunun içinde ne var?" diye sorduğumuz garsonların "Bir sorayım." diye yanımızdan ayrılmasına ve tekrar yarım yamalak bilgiyle gelmesine alışkınız ya, bu bakımdan Hori büyüleyici. Bize servis yapan kişi, yemeklere o kadar hakimdi ki, sormadan edemedim. "Nasıl bu kadar çok şey biliyorsunuz?" diye. Hori'nin mutfağında yetişmiş, iki sene öncesine kadar Japon yemeği tatmamış bile. Ziyafetin sonunda yeşil çaylı dondurmayı da unutmayın.

Enerjisi ve hikayeleri ile keyfimize keyif katan, ayrıca Japon kültürü hakkında bizi aydınlatan Ayumi'ye, menajeri Ersu'ya, yepyeni web sitesi "Istanbul in Ink" ile bugün açılışını yapan Sheldon'a, keşfime yemek bilgileri ile eşlik eden Deniz, Tat Dedektifi, Gurukafa ve tabii hayatıma son zamanlarda pek çok keşif katan Cem'e ,bizi ağırlayan Hori restorant ekibine ve restoranın logosunu aile arması ile şenlendiren sahibi Shunichi Horikoshi'ye ve tabii şefe çoook teşekkür ederim.


Bu arada atlamadan, Ayumi'nin Mutfağı, İş Bankası Kültür Yayınlarından, kuşe kağıda baskılı, 198 sayfa.



Lezzet ve keşifle kalın!! 

Pinterest'im

Instagram'ım