05 Mayıs 2016

I don’t know where I am going, but I am on my way.*


2016 başlarken, bu sene beni nelerin beklediği hakkında hiçbir fikrim yoktu.

2015 yılının son günlerinde, yıllardır çalıştığım iş yerinden ayrılmış, bir kaç ayımı çalışmadan geçirmeye karar vermiştim. Dinlenerek ve seyahat ederek... Bu birkaç ayda yapacaklarıma ilişkin upuzun listeler hazırlamış, çeşitli istikametlere uçak biletleri satın almıştım.

Hayat bu ya, hiç bir şey benim kağıt üzerinde planladığım gibi gerçekleşmemişti.

2015 yılının en son gününde, hayatıma inanılmaz boyutta zevk katarak giren ve aylar boyunca beni çok heyecanlandıran adam ile yollarımızın ayrılması gerektiğini çok net biçimde görmüş; aynı gün yepyeni bir iş için sözleşme imzalayarak, İstanbul'dan ayrılmıştım.

2016 yılının ilk günlerine Teos'ta keyif çatarak başladıktan sonra, İstanbul'a döndüğüm gün yeni işime başlamıştım.

Yeni işim, benim için sadece bir işyeri değişikliği değildi. Komple bir değişiklik paketiydi. Yıllardır hukuk bürolarında avukatlık yaptıktan sonra, perakende sektöründe bir şirkette finansal dönüşüm departmanında işe başlamıştım.

Bugüne kadar işim dilekçe, sözleşme, dd raporu yazmak iken, bir anda word, bilgisayarımda asla kullanmadığım bir program haline gelmişti. Artık excell tabloları ve sunumlarla çalışıyordum. Butik hukuk bürolarında herkesin amacı "işin iyi ve hızlı" bitmesini sağlamak iken, burada iş rutinime ego savaşları ve entrikalar eklenmişti. Bugüne kadar Avrupa ülkeleri ile çalışıyorken, artık bambaşka ülkelerle çalışmaya, dolayısıyla alıştığımın dışında üslup ve çalışma biçimleri ile karşılaşmaya başlamıştım.

Değişiklikler bununla da bitmiyordu. Bugüne kadar Levent - Maslak hattında çalışan biri olarak, İstanbul'un benim için "çok uzak" bir noktasına her gün gidip gelmeye başlamıştım. Bu da uyanma saatimden, günde attığım adım sayısına kadar bütün rutinimi değiştiriyordu.

Diğer yandan da, hukuk bürolarında kölelik sistemine yakın çalışma şartlarından sonra, şirkette çalışmanın avantajları karşısında şaşkınlık yaşıyordum. Uzun kahvaltılar, langırt turnuvaları ile geçen saatler, fazla mesai kavramının hayatımdan çıkması...

Bütün bunlar olup biterken, bir de önce "Aşk ve Denge Yogası", ardından "Tantra" girdi hayatıma. Haftada azımsanamayacak miktarda saatimi bunlarla geçirmeye başladım. Gittikçe ve etkilerini gördükçe daha çok sardım.

Bu süreçte defalarca yollara düştüm; Adana'ya, Kartalkaya'ya, Alaçatı'ya, Teos'a, Selanik'e, Lüleburgaz'a, Meteora'ya, henüz bahsedememiş olsam da Budapeşte'ye gittim.

İstanbul'da çok gezdim, planladığım kadar olmasa da bol bol blog yazısı yazdım.



Özetle çok yoğun dört ay geçirdiğimi, ilk defa durup bir soluklanmaya fırsatım olduğunda, yani şu anda fark ettim.

Geride kalan bu dört aya bakıyorum, tantra, henüz bütün pratikleri uygulayarak mucizeleri tam anlamıyla yaşamaya fırsat bulamamış olsam bile, bu haliyle bile kendime yaptığım olağanüstü bir yatırımdı. İş yerinde, elbette daha yapılacak ve "daha iyi yapılabilecek" bir çok şey olmasına rağmen, bu süre içinde pek çok problemli süreci düzelten projeler ve süreçler tamamladım, krizler atlattım. Seyahatlerimin hepsi muhteşem keşifler, İstanbul'da geçen zamanlarımın hepsi kahkahalarla doluydu.

Her zamanki gibi bu sürede hayatımda en eksik kalan şey uyku oldu.

Şimdi yaz başlamadan önce bir mola zamanı. 

Siz bu satırları okurken, ben New York uçağında olacağım. Hıdırellez dileklerimi, uçağın camına yapıştırmayı planlıyorum. :))

Ve daha güzeli şu ki, New York sadece aktarma durağım. Özetle bir süre buralarda olmayacağım. Bu süre boyunca yazı da yazmayacağım, Mushaboom8'de size bol bol yetecek çoklukta, her ruh haline uygun yazı var nasıl olsa... 

Başlıktaki Voltaire'nin sözünde olduğu gibi, nereye gittiğimi bilmiyorum; ama bütün hücrelerimle hissediyorum ki benim için doğru bir istikamette emin adımlarla ilerliyorum.

Keyifle, aşkla, umutla, heyecanla kalın!





29 Nisan 2016

put down the map and get wonderfully lost: Meteora

Geçen senenin sonlarında Dedeağaç'a gittiğimde, lobide oturmuş, etraftaki dergileri ve turist rehberlerini kurcalarken, "Meteora" diye bir yerin fotoğraflarını görmüştüm.

Daha önce hiç duymadığım bu yer, o kadar güzel görünüyordu ki, hemen internetten araştırmaya başlamış, saatlerce hayranlıkla fotoğrafları incelemiştim. Seyahat etmeyi, keşfetmeyi seven ve çok garip istikametlere yollara düşen bir sürü kişi tanımama rağmen, Meteora'nın adını bile duymamış olmama şaşırmış, "Bu kadar harika bir yer neden pazarlanmıyor acaba?" diye sorgulamıştım.


Yunanistan'ın ortalarında olması nedeniyle, sağlam bir yolculuk gerektirdiğini hesaplamış, bir haftasonundan daha uzun bir boş vaktim olduğunda kesinlikle Meteora'ya gitmeyi kafama koymuştum.


Arada aylar geçti, ben zaman zaman Meteora fotoğraflarını ortaya çıkartıp, herkese "Yunanistan'da böyle bir yer var biliyor musunuz?" diye ilgi çekmeye çalıştım. Benim kadar hevesli kimseyi bulamadığım için Meteora, "gelecekte bir gün" yolu tutulacak istikametlerden biri olarak kalmaya devam etti.


Van seyahatinin yerine Selanik'i organize etmeye başladığımızda, Meteora'yı yeniden andım, "Acaba?" diyen iç sesimin etkisiyle bilgisayarın başına oturup Meteora ile Selanik arasının kaç kilometre olduğuna baktım. Çok yakın değildi; ama imkansız da değildi. Buket'e yazdım, "Acaba Meteora'ya da mı gitsek?"




Şans bu ya, Buket de en az benim kadar hevesli biçimde, orayı çok merak ettiğini açıkladı. Böylelikle biz Selanik'teki bir günümüzü Meteora'ya ayırmaya karar verdik. Yol 3 saat sürüyordu, sabah çok erken uyanırsak ve gidiş dönüş 6 saat yol yaparsak, pekala hem Meteora'yı gezebilir, hem de akşam İstanbul'a dönüş uçağımızı yakalayabilirdik.


Evdeki hesapların çarşıya uymayacağını göz ardı edebilecek kadar çok hevesliydik.


Ve bir önceki gece çok geç yatmış olmamıza rağmen sabah erkenden kalkıp, otelimizin önünden 8 numaralı belediye otobüsüne binip, otogarın yolunu tuttuk.



08:00'de otogardan hareket eden bir otobüs vardı ve onu kaçırırsak, bir sonraki otobüs oldukça geç bir saatte olduğu için Meteora'ya gitmekten vazgeçmek zorunda kalacaktık. Otogara 08:05'te girebildik, neyse ki otobüsümüz henüz kalkmamıştı. Otobüs bizi beklerken, biz hemen biletlerimizi alıp otobüse yetiştik ve hemen ikişer kişilik koltuk işgal ederek uyumaya başladık.


Benim hesaplarıma göre saat 12:00 gibi Meteora'da olacaktık. 4-5 saat Meteora'da takılıp, sonra direk havalimanına doğru dönüş yoluna geçebilecektik.


Gelgelelim saat 11:00 gibi vardığımız Kalambaka'da otobüs durdu, orada otobüs değiştirmemiz gerektiği söylendi. Biz indik, hangi otobüse bineceğimizi sorduk. Trikala otobüsüne binecekmişiz, ama o 13:15'te kalkacakmış. Hooppala! Planlarımız ilk darbesini böylelikle aldı.


Kendimizi Kalambaka diye bir şehrin otogarında oturmuş, Trikala otobüsü beklerken bulduk.


Daha da fenası, ben doğa harikalarının arasında manastır manzarasına karşı kahvaltı etme hayalleri içindeyken, Trikala'da açlıktan kıvranmaya başladım.




Önce otogardaki, hiç otogar konseptinde olmayan, inanılmaz şık bir cafe'de yemek servisi 15:00'te başlayacağı için, kahvaltı servisinden kalan kurabiyeleri tırtıklayarak bir frappe yuvarladım. Sonra daha otobüsün kalkmasına çok zaman olduğunu fark edip, biraya terfi ettim.




Haritada yerini bile bilmediğimiz Trikala'da saatler geçirdikten sonra, 13:15'te otobüsümüzün henüz gelmediği için fotoğraf çekilerek takılırken, başka bir perondaki otobüs motorunu çalıştırıp perondan çıkmaya başladı. "Bu bizim otobüsümüz olurmuş ve biz burada fotoğraf çekerken kaçırırmışız." diye şakalaştık.


Meğerse gerçekten o bizim otobüsümüzmüş ve biz neredeyse gerçekten fotoğraf çekileceğiz derken o otobüsü kaçırıp Trikala'da kalakalacakmışız.




Kalambaka'dan Trikala'ya 45 dakikalık ve Tirkala'dan Meteora'ya çıkan 15 dakikalık iki otobüs yolculuğu daha yaptıktan sonra sonunda Meteora'ya ulaştık.


Meteora'ya çıkan bu son otobüs yolculuğu da inanılmaz keyifliydi; çünkü sürekli yokuş yukarı çıkan yolda doğa sürekli daha güzel hale geliyor ve Meteora tepelerindeki tapınaklar harika manzaralar sunuyordu.






Meteora,  "gökyüzünün ortasında" / "gökte asılı bir yerde" anlamına geliyormuş. Buraların bir zamanlar deniz olduğunu ve su çekildikten sonra tepeciklerin ortaya çıktığını savunulsa da, doğruluğu veya yanlışlığı henüz ispatlanamamış. Tartışmasız olan tek şey, çeşitli doğa olayları sonucunda oluşan bu kayaların inanılmaz büyüleyici bir manzara sunduğu.


Daha önce burada yirmiyi aşkın manastır olduğu düşünülmekte; ancak bombalama ve yağmalamalardan sonra şu anda şu anda, bu tepelerin üstünde, tam uçurumun kenarına kurulmuş altı tane heybetli manastır var ve bütün bölge UNESCO'nun Dünya Mirasları listesinde.














En tepeye çıkıp, uçurumların uçlarına yerleştirilmiş manastırların büyüleyici manzarasına bakarken, aslında İstanbul'a dönüş uçağımızı kaçırma riskini almaya başlamıştık; çünkü bir saat içinde tekrardan önce Trikala'ya, sonra Kalambaka'ya ulaşıp, 16:00'daki Selanik otobüsünü yakalamamız gerekiyordu. O otobüsü kaçırırsak, Selanik'ten İstanbul uçağımızı da kaçıracaktık.


Gelgelelim manzara o kadar harikaydı ki, bu riske kesinlikle değiyordu.


















Bol bol fotoğraf, bol bol adrenalin sonucunda, 16:00 otobüsünü yakalamayı da, sonra oldukça yakışıklı bir taksiciyle keyifli bir sohbet ile vaktinde havalimanına varmayı da başardık.


Aylardır sayıkladığım Meteora'ya gitmek, bana inanılmaz bir yorgunluk ve çok zor geçen bir pazartesiye malolduysa da, kesinlikle değdi. Mutlaka yapılacaklar listenize öncelikle kendi ülkemizdeki benzer bir örnek olan ve nefes kesen Sümela Manastırı'nı, sonra komşudaki az bilinen harika Meteora'yı mutlaka ekleyin derim.


Otobüsle Selanik'ten gidiş dönüşün kişi başı maliyeti 70 euro civarında ve otobüs saatleri çok sık değil; o yüzden arabayla gitmek de iyi bir alternatif olabilir.




Tepeden çekilmiş, harika bir video paylaşarak bu yazıyı kapatıyorum. Dünyada keşfedilecek o kadar çok harika yer var ki, her seyahatimle daha fazlasını keşfetme heyecanına kapılıyorum.



Keşfederek kalın!

26 Nisan 2016

Selanik -2: iheart, Ble, Sempriko, Agora, Tokyo Club

Selanik'in en iyi barları arasında sayılan Tabya Bar'da buz gibi birer lokal bira yuvarlayıp güneşin tadını çıkarttıktan sonra, hem biranın sadece 4 euro olmasından, hem de güneşli havadan mutlu biçimde ayaklanıyoruz.

Listemizde bu civarlarda bir kahveci bir de pastane var; ama artık acıkmaya başladığımız için bunların peşine düşmek yerine, telefonlarımızdan gözümüze kestirdiğimiz restoranın lokasyonunu alıp oraya doğru yürümeye başlıyoruz.


Selanik'in harika taraflarından birisi de bu: Metro veya taksi peşinde koşmaya hiç gerek yok. Ayakkabılarınız rahat olduğu ve çok tembel bir yapıda olmadığınız sürece her yere yürüye gidebilirsiniz.








Şans bu ya, özellikle peşine düşmemiş olmamıza rağmen, listemizdeki kahveci tam karşımıza çıkıyor: i heart. Ve o kadar güzel görünüyor ki, pas geçemiyoruz.

Kahvelerimiz hazırlanırken, tavana dizilmiş bavullar, çerçevelenip duvara asılmış kitaplar arasında keyifle dolanıyoruz. Kalpli karton bardaklardaki kahvelerimizi elimize tutuştururken, nereden geldiğimizi soruyorlar. Bir tanesi Türkçe ders alıyormuş, "Nasılsınız?", "Öpüyorum." gibi kelimeleri ardı ardına sıralıyor. Diğeri iki hafta önce İstanbul'daymış, ne kadar harika bir şehir olduğunu anlatıyor bize.



Espresso'larımızı devirip tekrar yola çıkıyoruz. Karşıdan karşıya geçerken bu sefer de listemizdeki diğer adres olan Ble Pastanesi ile burun buruna geliyoruz. Vitrindeki beyaz çikolatalı, bitter ve sütlü çikolatalı olmak üzere üç çeşit profiterole karşı koymam imkansız.



Hepsinden birer top alıyor, elimde profiterol kasem, ağzımda kaşığım ile kendimden geçmiş halde, önümden yürüyen Buket'i takip ederek, avare avara yürüyorum. Bir ara Buket, profiterolün tadına bakmak için dönüyor ve elimdeki kasenin çoktan boşalmış olduğunu fark ediyor. :))






Selanik'in Nişantaşı'sı olarak tabir edebileceğim bistrolar ve tasarım butiklerle dolu sokaklardan geçtikten sonra, sahile varıyoruz. Sahil hattında dizi dizi cafe ve barlar var, hepsi de tıklım tıklım dolu.

Şehrin en sembolik alanlarından biri olan Aristoteles Meydanı'nda biraz oyalandıktan sonra, yemek için gözümüze kestirdiğimiz restoranın peşinde koşarken kayboluyoruz. Aynı caddeden iki kere yürüyoruz, ki bu cadde hiç de cazip görünüşlü bir cadde değil. Telefondan aldığımız lokasyona göre, Sempriko'nun önüne geldiğimizde, etrafta Sempriko tabelası olan hiçbir restoran bulamıyoruz. En sonunda, alakasız bir kahvecinin şemsiyelerini kullanan bir yere girip Sempriko'yu soruyoruz ki, tam da orasıymış. "İki kişiyiz." diyoruz, "Sıraya girin." diyorlar.

Orada bizden başka turist olmamasından mutlu biçimde -lokallerin takıldığı restoranlar güzeldir-, kaldırımın basamaklarına oturup, önümüzden geçen leziz karidesleri ve çok yakışıklı adamları izliyoruz.



Sonunda sıra bize geliyor ve iki kişilik masamıza kuruluyoruz. Bir şişe reçine şarabı, garsonun özel tavsiyesi olan peynir, deniz börülcesine benzer inanılmaz lezzetli bir yeşillikle servis edilen karides, biberiyeli beyaz bir sosla sunulan ahtapot söylüyoruz. Sağımızdaki solumuzdaki masalara gelen bütün tabaklar inanılmaz iştah açıcı görünse de, birkaç saat sonrası için başka bir yerde yemek rezervasyonumuz olduğu için, ben her zamanki kontrolcü tavrımla, "Daha fazla sipariş vermeyelim." desem de, Buket kaşla göz arasında bir de midye siparişi sıkıştırıveriyor araya. Ne de iyi yapıyor, çünkü midye de acayip lezzetli.






Keyifle karnımızı doyuruyor, bize servis yapan çok yakışıklı garsondan sürekli bir şeyler istiyor ve güneş batarken ayaklanıyoruz. Ödediğimiz hesap toplam 34 euro olunca, reçine şarabının da etkisiyle Selanik'e mi yerleşsem diye düşünmeye başlıyorum.

Güneş Selanik'i terk ederken, biz de sokağı terk edip otelimize geri dönüyoruz. Enerji toplamak için, ben lobide kahve ve sigara eşliğinde internete bağlanarak yayılıyorum; Buket de hızlı bir uykuyla enerji toplamayı tercih ediyor. Ben yatarsam kolay kolay kalkmam biliyorum, 22:30'da başına dikiliyorum, "Seni lobide bekliyorum 23:00'e kadar, sonra çıkıyorum." diyorum. Tahmin ettiğimden çok daha tazelenmiş biçimde 23:00 gibi tekrar sokağa çıkıyoruz.

Agora Oyzeri'deki rezervasyonumuz saat 20:00 içindi; ama biz rezervasyonumuzdan çok sonra gitmiş olsak da, sokakta kolayca kendimize yer bulabiliyoruz. Cips gibi ince ince hazırlanmış patates kızartması, karides saganaki, ızgara peynir ve lakerda içkilerimize eşlik ediyor.




Barlar sokağı olarak nitelendirebileceğimiz Fragkon'daki mekanlara şöyle bir göz attıktan sonra, gece için gözümüze kestirdiğimiz bir adrese yol alıyoruz.


Gelgelelim biz merdivenlerden terasa doğru çıkarken, inen bir ekip "Kapanmış orası." diyor, böylelikle birkaç alt kattaki Tokyo Club'a giriyor ve birkaç saat dans ediyoruz.



Saat 3:00'e yaklaşırken, birkaç saat sonra yola çıkacağımızı hatırlıyoruz, "Hadi diyoruz, bu gecelik eğlence bu kadar." Çünkü ertesi gün için nasıl ulaşacağımız hakkında hiç bir fikrimiz olmayan Meteora'ya gitmeyi ve sonra Selanik'e geri dönüp uçağımızı yakalamayı planlıyoruz.


Pinterest'im

Instagram'ım