20 Ağustos 2014

Hayatımın kadınını meyveli yoğurt alır gibi seçmek istemiyorum, benim istediğim bir karşılaşma, beklenmedik bir şey!*

Olağan bir iş günü... Eve giriyorum, güzel bir kahve demliyorum, mutfağımdaki bar taburesinin üstüne oturuyorum. Neler yapmam gerektiğini düşünmeye başlıyorum. Ütü yapmam lazım, üçüncü kez ziyaret edeceğim ve yine çok heyecanlı olduğum Roma için airbnb'den ev bakmam lazım, cumartesi gideceğim düğünde elbisemin altına hangi ayakkabıyı giyeceğime karar vermem lazım, bir dilekçe yazmam lazım, kredi kartıma ödeme yapmam lazım...

Sonsuza kadar uzayabilecek ve kesinlikle zamanımın yetmeyeceği bir yapılacaklar listesi oluşturmak üzereyken, gözüm, son aldığım ve henüz kütüphaneme yerleştirmediğim kitaplara takılıyor. En üstte, hayatımda duymadığım Patrice Leconte isimli bir Fransız yazarın, sırf kapağına vurulduğum için aldığım romanı duruyor: Kısa Saçlı Kadınlar.



Elime alıp, ilk sayfasını açıyorum. "Adım Thomas, hoş biriyim, bir kırtasiye dükkanında çalışıyorum, kısa saçlı kadınlardan hoşlanırım. Ve hayatımın kadınını bulmak için üç yıldan az zamanım kaldı." yazıyor. İlgimi çekiyor, okumaya devam ediyorum. O kadar güzel akıyor ki, karnım acıkınca bile bırakmak istemiyorum kitabı, midemi bastırsın diye bir kaseye süzme yoğurt koyup onu kaşıklarken okumaya devam ediyorum.

Aslında  kitabın olağanüstü bir kurgusu yok. Thomas isimli başkahramanımız, kırtasiye malzemelerine bayıldığı için bir kırtasiyecide çalışmaya başlıyor. Her zaman, çok yakında öleceğine inanan annesi, her pazar yaptıkları aile yemeğinde "Ne zaman bana bir erkek torun vereceksin?" diye isyan ettiğinden, kendisine bir hedef koyuyor: 30 yaşından önce hayatının kadınını bulacak.

Hayatının kadını nerede nasıl bulacağını bilmiyor. En yakın arkadaşı "Hayatının kadınını arayarak bulamazsın." dese de, o yalnız tek bir şeyden emin: Bu kadın, kısa saçlı olacak.



"Uzun saçlı çok güzel kızlar da vardır, öylesine söylemiyorum bunu, öyle kızlar tanıdım, hatta bazen onlarla çıktım bile, ama kısa saçlı olma cesaretini gösterselerdi çok daha güzel olacaklarına eminim. Saçlarını kısa kestiren bir kadın kendini kabul eden kadındır, kendini kadın hissetmek için aldatıcı bir kadınlık simgesiyle uğraşmaya ihtiyaç duymayan kadındır."

"Kısa saçlı kadınlar diğerlerinden daha güzeldir. Rahattır. Daha eğlencelidir. Daha akıllıdır. Daha ışıltılıdır."

"Saçlarını yeni kestirmiş olanlar küstahlık ve şaşkınlık renklerinin birbirine karıştığı bir bayrak açmışlar gibi görünürler, sanki güç bir engeli aşmaktan gurur duyuyormuş ama kararlarını sindirmekte biraz zorlanıyormuş gibidirler."

Bu kitap, Thomas'ın hayata dair analizleri, hayatının kadınını arayışları ve yalnızca cinsellik odaklı maceraları eşliğinde günlük hayatını anlatıyor. Okuması, kolay ve çok keyifli. Kitaptan sevdiğim bazı kısımlar:

- Thomas ne dersin, neşeli bir karamsar olmak mı daha iyi, yoksa hüzünlü bir iyimser mi?
- Bilmiyorum anne... Neşeli iyimseri denesen.
- Neşeli iyimser hiçbir yere varamaz, küçük cüce ya da büyük devden başka bir şey olmaz.

Hayatınızın kadınıyla ilgili en büyük sorun, eğer böyle biri varsa tabii, büyük olasılıkla bir yerlerdedir, ama uygun zamanda aynı yerde değilseniz, onunla asla karşılaşmama tehlikesi vardır. Onun için de aynı şey söz konusu elbette. Dolayısıyla rastlantının büyük payı var. Hayatınızın tek bir kadını olmadığını, çok, hatta birçok kadını olduğunu düşünmeniz, karşılaşma şansını arttırarak insanı biraz rahatlatır.

(Kısa Saçlı Kadınlar - Patrice Leconte - Doğan Kitap - 145 sayfa)



Masal gibi, melodi gibi, kısa ve akıcı olan bu kitap tam bir mutlu sonla bitiyor. Bittiğinde yüzümde kocaman bir gülümseme. Aklımda "Acaba saçlarımı kısa mı kestirsem?" fikri...

Dip Not: Bu arada, şu yazımda "Mushaboom Klüp mü kursak?" diye bir fikir ortaya atmıştım, ilgi göstermeniz acayip hoşuma gitti. Fikir benden oldu, ama büyütüp geliştirmek, içini doldurmak, hem işlevsel, hem de keyifli bir hale getirmek için yardımınıza ihtiyacım olacak. Beyin fırtınası yapmak için pazartesi günü toplanalım dedik. "Süper fikirlerim var", "Açıkçası bir fikrim yok, ama tanışalım, bir kahve içelim." diyenleri bekliyorum. Bu pazartesi veya sonrasında bu tip aksiyonlardan haberdar olmak isterseniz: e.sezenturker@gmail.com'a bir bilgi yollayın! Sevgiler :)


18 Ağustos 2014

Yarının Oyunları-Poz, BookSerf, Masaj, Taze Makarna, Garson ve Mutlu

Her ne kadar önümüzdeki otuz günün konseptini ev olarak belirlemiş olsam da, İstanbul'da olup bitenlerden de uzak kalmadım. Bu aralar keşfettiklerim huzurlarınızda:

1) Yarının Oyunları: Poz

Aznavur Pasajı'ndaki ikincikat'ta da zamanında pek çok güzel oyun izlemiştim. in-yer-face akımının yeni yayıldığı, bağımsız tiyatroların sayısının bu kadar bol olmadığı günlerdi. ikincikat'ın bilet fiyatları, diğerlerine kıyasla öğrenci bütçesine daha uygundu ve izlediğim her oyun güzel çıkıyordu. Dadanmıştık. Uzun süredir ihmal etmiştim. Bu arada, Karaköy'de bir bina alarak, yeni bir sahnede daha oyun sergilemeye başlamışlar.


Yogitam bilet alıp hadi gidiyoruz diyince, Poz'u izlemek için yolunu tuttuk. Karaköy'deki bu sahne, bizim sabahları kahvaltıya, akşamları yemeğe gittiğimiz Karaköy kısmında değil, tam tersine tünelden Unkapanı istikametinde. Issız yollarda, tinerciler eşliğinde yürürken, "Doğru yere mi gidiyoruz?" diye düşündürtecek bir bölgede.

Seyircilerin oyları ile konu başlıkları belirlenmiş ve seçilen başlıklar Dönüşüm, Ahlak, Adalet ve Medya olmuş. Firuze Engin, Deniz Madanoğlu, Özer Arslan ve Sabahattin Yakut, her biri yalnızca on kere oynanacak dört oyun yazmış. Bu serinin adını da "yarının oyunları" koymuşlar.



Biz bu seriden "Poz"u izledik. Zamanında çektiği bir fotoğraf ile yıldızı parlamış ve ünlü olmuş bir habercinin, ölümünün birinci yılında, bir meslektaşı onun hakkında bir belgesel çekmeye karar veriyor. Bu belgesel için, mefhumun seçimlere hazırlanan dul eşi, en sevdiği öğrencisi, yıllarca kendisine yardım etmiş sağ kolu ve belgeseli çekecek haberci olmak üzere dört kadın bir evde toplanıyor. Onlar anılarını, tanışmalarını, en sevdikleri yönlerini tartışırken, bilinmeyen gerçekler yavaş yavaş ortaya dökülüyor ve maskeler düşüyor. En asinin, uysallığı, en güçlünün zayıflığı, en sadık olanın sadakasizliği derken, oyunun temposu sonuna kadar hiç düşmüyor. İzlerken bazen geriliyor, bazen hüzünleniyor, bazen de kahkahalar atıyorsunuz.

Kaçırılmaması gereken bir oyun, son zamanlarda izlediklerimin en iyisi.

2) Bitti Gitti - BookSerf

BookSerf uzun zamandır sosyal medya üzerinden uzaktan uzaktan izlediğim bir oluşumdu.

Öğrenci ve yaratıcı sektörde bağımsız çalışanların, artan fiyat kitapları karşısında düzenli kitap almasının bütçelerini zorlaması gerçeği ile yola çıkmışlar. Kütüphanede tozlanmaya bırakılan kitapları, hem işe yarar hale getirmek, hem de sosyal paylaşımı arttırmak için BookSerf'ü kurmuşlar. Kendi deyişleri ile hayalleri" İnsanların birbirleriyle kitaplarını paylaştığı, okumayı onlar kadar seven insanlarla tanışıp edebiyatı ve hayatı konuştuğu bir site kurmak."




Defter yapım atölyesine katılımcı olmak için, iş çıkışında Asmalımescit'in yolunu tuttum. Kafamı kaldırmış, "Bitti Gitti" yazan bir yer ararken, yanıma bir amca geldi. "Erbil'i mi arıyorsun?" diye sordu. "Erbil kim ki?" dememe kalmadan, beni bir binaya sokup, ikinci kata çıkardı ve doğru yerdeydim!



Erbil ve Kerem BookSerf'ün kurucularıymış orada öğrendim. Eğlenceli avizeler, pin hole kamera ile çekilmiş fotoğraflar ile dolu çok eğlenceli bir ortamda, armutlu kokteylimi yudumlayıp, yamuk bir defter yaparken tanıştım onlarla ve daha bir sürü süper kişiyle. İnsanda, "Allah'ım her şeye rağmen, ne güzel şeyler oluyor şehirde!" diye düşündürtüyorlar.

Gidin, tanışın, kitap bağışlayın. İki haftalığına kitap ödünç almak için, illa ki kitap bağışlamanız da gerekmiyor.

3) Taze Makarna: Casa Rosso Cafe 

İstanbul'da pek çok İtalyan restoranında yediğiniz makarna, evde yaptığınızdan pek farklı olmaz, her siparişte "Bunu ben evde de yapardım!" diye hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü, bilirsiniz, İtalya'da yediğiniz makarnaların lezzetli olmasının sırrı, paketle satılan makarnaları değil, kendi yaptıkları taze makarnaları kullanmalarıdır.

Kadıköy'de hiç aklınıza gelmeyecek bir ara sokakta, Casa Rosso isimli bir İtalyan restoranı var. Biz gittiğimizde bomboştu, o yüzden beklentilerimizi çok yüksek tutmadan birer tabak makarna söyledik. Ve gerçekten İstanbul'da yediklerimin arasında en iyisiydi.




Servis çok iyi değil -tek masa olmamıza rağmen, servis yavaştı ve hesap hatalı geldi- ama lezzet fiyat oranı çok iyi. Aklınızda bulunsun.

4) Masaj Keyfi

Bu kadar koşturmanın arasında, kendime bir jest yapmak için, kampanya sitelerinden birinden masaj kuponu aldım ve yeni açılan otellerden LaSagrada'ya gittim. Genellikle fırsat kuponu ile gittiğim yerlerde, sanki babalarının hayrına bedavaya hizmet sunuyorlarmış gibi bir tavır ile karşılaştığımdan buna alışkındım. Olumlu anlamda şaşırtıldım.

Otel yepyeni olduğundan, soyunma odaları, duşlar gıcır gıcır. Telefonda da, oradayken de hizmet harika. Masaj da alıştığımız üzere Balililer Taylandlılar tarafından değil, Türkler tarafından yapılıyor. Mis gibi yağlar eşliğinde, omuzumdaki kulunçlar teker teker açıldı. Çıktığımda yeniden doğmuştum.



Her seferinde olduğu gibi, ayda bir kere kendime masaj ısmarlamaya karar verdim. Bir saat içinde insanın vücuduna ve ruhuna bu kadar olumlu etki eden başka bir şey henüz keşfedemedim.

Arada kendinize masaj ısmarlayarak şımarmayı unutmayın! :)

5) Garson ve Mutlu

Aslında bir ara sosyal medyada dolanan linki sizinle paylaşmak üzere bir kenara kopyalamıştım, sonra unuttum.

Kitap alışverişine çıktığımda,  giriş kısmında "Sezen'e, Onunla tanışmasam acaba kim olurdum diye düşündüğüm tek insana, O olmasaydı okuyacağınız bu hikaye olmayacağı için..." yazan kitaba takıldım. O Sezen ben olmasam da, yine de çok hoşuma gitti.

Kurumsal hayattan garsonluğa geçen, bunu yaparken de gerek ailesine, gerek sosyal çevresine sürekli açıklamalar yapmak ve mutlu olduğunu ispatlamak zorunda kalan Fulsen Türker'in, samimiyetle yazdığı gerçek hikayesini büyük bir keyifle okudum.

Elbette ki,  "kurumsal hayat korkunç, aman kaçalım, hepimiz başka işlerde çalışalım" demek yanlış olur. Ben mesela, Fulsen'in aksine, alternatif pek çok sektörde de çalıştıktan sonra, kurumsal hayatta huzuru bulanlardanım.  Sadece hepimiz kurumsal işlere uygun olmayabiliriz, hepimiz keyifli biçimde çalışabileceğimiz bir çalışma ortamı ve patron bulamayabiliriz. Bu kitap, insanın mutlu olmak için illa ki toplum tarafından kendisine biçilen role, mutsuz olmak pahasına uymaması gerektiğini anlatıyor.




Kitaptan sevdiğim bazı kısımlar:

Ortalıkta görünmediğim için meraklanıp arayıp soran eşe dosta yoğun çalıştığım yalanını söyledim. Oysa o temmuz sıcağında üzerimdeki atleti bile değiştirmeden ve kanepenin sağ köşesinde yerimden kımıldamadan komşumun kablosuz internetini kullanarak sezonlarca dizi izliyordum. Çok konuşan beynimi susturmak için daha etkili bir uyuşturucu keşfetmedim.

İki, bazen bir buçuk günlük haftasonunu yaşamak için bütün hafta çalışan bir nesiliz sonuçta. Haftasonu kaçamakları, haftasonu lezzet durakları, haftasonu hobileri... Hayatta tüm yapmak istediklerini kırk sekiz saate sığdırmaya çalışan milyonlarca insandan bir kaçının yolu Dodo'ya düşüyor.

Zenginlik neydi? Dünyanın filmlerini izliyor, dünyanın kitaplarını okuyor, dünyanın ressamlarının ruhlarına kadeh kaldırıyor ve her anımızı çakırkeyif yaşıyorduk.

Bir sabah yataktan keyifsiz kalktıysan, kahvaltı yap geçer. Akşamdan kalmaysan mutlaka kahvaltı yap, tüm sanrılar sona erer. Keyifsiz değilsen, yine de kahvaltı yap. Kahvaltının daha güzelleştiremeyeceği bir gün, değiştiremeyeceği bakış açısı yoktur ve dünya üzerindeki hiçbir antidepresan, kızarmış ekmek kokusu ve tavada cızırdayan yumurtanın sesi, bıçağı sıyırırken parmağına bulaşan beyaz peynirin tadı kadar etkili değildir.

Teyzem de toplumun verdiği müfredata uygun yetiştirilmiş çocuklardan. (...) Mezun oldu, muhasebeci oldu. On beş yıldır aynı şirkette çalışıyor. Arada evlendi, çocuk yaptı, boşandı. Araba aldı, ev aldı, son beş yılda çok kilo aldı.

Bir de hayatımda yemediğim kuru incirli yumurtadan bahsediyordu kitap. "Gidip de dönen, dönüp de anlatan yok ama şayet cennet diye bir yer varsa, o yasak elmanın dünya üzerindeki iz düşümü kuru incirle sahanda çırpılmış yumurta demekdir" şeklinde. En kısa zamanda deneyeceğim.

(Garson ve Mutlu, OkuyanUs Yayınları, Dizüstü Edebiyat 28, 320 Sayfa)

6) Ayrıca eski ofis arkadaşları ile buluşmak, Off Pera'nın sıkış tıkışlığında avaz avaz şarkı söyleyerek dans etmek, yağmur altında konser dinlemek harika şeyler. İş güç içinde boğulup, içinizdeki zibidiyi tamamen terk etmeyin!





Dün Küçükçiftlik Park'taki Beirut konseri inanılmazdı. Yağmur yağmasa bu kadar eğlenceli olur muydu emin değilim; ama Teletabi kılığında, ayağımızdan şıpır şıpır, üstümüzden hışır hışır sesler gelirken dans etmek harikaydı!



Kapanışı da bir Beirut şarkısı ile yapalım bunun şerefine:




İyi haftalar!

16 Ağustos 2014

Önümüzdeki 30 günün konsepti: Eve Dönüş

Kişisel gelişim kitapları ile dalga geçmek, onları saçma bulmak ve kitapçıda o raflarda takılanları küçümsemek gibi yaygın bir kabul var, biliyorum. Buna rağmen, ben o kitapları sevenlerdenim. 

Elbette ki bir kitap okuyunca hayatımız değişmiyor, elbette içinde yazan her şey olağan üstü bilgiler olmuyor; ama ben bu tip kitapları okuduğum zaman, hayatım hakkında daha fazla düşünmeye başlıyorum, kendimi sorguluyorum ve her kitaptan öyle ya da böyle ilham alıyorum. 

"Bekar Metropol Kadınına Küçük Evde Yaşama Rehberi - 1: Mutfak " yazısında bahsetmiştim, "En iyi öğretirken öğrenilir" mantığından yola çıkarak, düzenli ve şık bir eve sahip olmak hakkında yazılar yazmayı planladığımdan ve yazarken öğreneceğimi umduğumdan... 

Bunun için de bana ilham vereceğini ve yol göstereceğine inanarak bir kitap aldım: Gretchen Rubin tarafından yazılan Mutluluk Projesi - Ev.



Gretchen Robin, bir yıl boyunca hayatında değiştirmek istediği şeylerin bir listesini yapıyor ve bu doğrultuda yapması gerekenlerden yola çıkarak her ay belli konu veya konular için çaba harcıyor, yaşadıklarını da kayıt altına alıyor. 

Kitabı okumaya başladığım zaman büyük hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim. Kitap, konu ile alakasız pek çok detay verilerek şişirilmiş ve yazarın pek çok kararı başkasına yol gösteremeyecek kadar kişisel. 

Üstelik de yazar karakter olarak,  mutsuzluğa mahkum olduğunu düşündüğüm ve kesinlikle benzemek istemediğim bir kadın. Kızıyla yapacağı planlarda bile "Çarşamba gününün en verimli saatlerinden vazgeçmek benim için kolay olmayacaktı, çünkü ben her zaman çalışmak isterim." diyor. Çalışmak dediği de, işte bu mutluluk projesi hakkında yaşadıklarını kayıt altına almak. Mutluluk projesi hakkında çalışmak için, kızıyla geçireceği zamanın hesabını yapan bir anne bana çok ironik ve çaresiz geldi. 

"Bir çift olarak çok çalışır ve fazla aylaklık etmeyiz. Neredeyse hiç içki tüketmeyiz. Bilgisayar başında uzun zaman geçiririz. Çok fazla tatil yapmayız. Çevremizden ender olarak uzaklaşır ve rutinlerimizi değiştirmeyiz." biçiminde tarif ettiği evliliği ise, benim hayatım boyunca fobik bir biçimde korktuğum tek düze, gelişmeye ve keşfetmeye kapalı evliliklerden biri.

Bütün bunlara rağmen kitabı sonuna kadar okudum. Her ne kadar yazara sempati duymasam ve üslubunu beğenmesem de, üzerinde uzun süre çalışılmış ve konu hakkında çok fazla kaynak taranarak hazırlanmış bir kitap. Bu nedenle de, pek çok laf kalabalığının arasından cımbızla çekme zahmeti yaratsa da, ben güzel yol göstericiler buldum kendime.

Elbette ki, kendimden yola çıkarak, benim işime yarayanları seçtim, ama inanıyorum ki aralarında mutlaka siz de işinize yarar bir şeyler bulabilirsiniz.




1) Her şeyi aynı anda yapamazsın, bölerek ilerle.

Ben sürekli yapmak istediği şeyler hakkında listeler oluşturanlardanım. Listemde para biriktirmekten, motor kullanmayı öğrenmeye; yüksek lisans tezimi hazırlamaktan, evde düzenli olarak yemek pişirmeye kadar her şey var.  Bir kere daha çok net biçimde anladım ki, hepsine aynı anda başlamaya heveslendiğimde, somut bir ilerleme kaydedemiyorum.  

Kitaptan ilham alarak, her aya bir konsept koymaya karar verdim. Ofisteki iş yoğunluğum değişken olduğu ve sürekli yeni bir şeylere merak salan bir yapıda olduğum için, oturup da bir senemi planlamam mümkün değil. Bu yüzden, her ay, o zamanki ihtiyaç ve keyfime göre konsepti belirlemek, benim karakterime de yaşam tempoma da daha uygun.

Önümdeki otuz günün konseptini ev olarak belirledim. Uzun zamandır, sürekli bir yerlerden bir yerlere koştuğum için evle hiç ilgilenmemiştim. Fark ettim ki, düzenlemem, atmam, almam, değiştirmem ve arşivlemem gereken pek çok şey var. Önümüzdeki otuz gün evde iş başındayım! :) Hedefim hem sakin bir kaçış noktası olacak, hem de bana enerji ve keyif verecek bir ortam yaratmak. 

İlhamım da Samuel Johnson'ın "Evde mutlu olmak, tüm tutkuların en üst düzey sonucu, her girişim ve çabanın yönelme eğiliminde olduğu sondur." sözü.




2) Her şey olabildiğince basitleştirilmelidir, ama olabildiğinden daha basit de olmamalıdır.

Bunu Einstein söylemiş. Pekala ev için de geçerli. Dolapların içi sıkış tıkış işe yaramayan bir sürü eşya ile dolu, gereğinden fazla mobilya ile sıkış tıkış doldurulmuş, dağınık ve kalabalık bir yaşam ortamının konforlu olamayacağı bir gerçek. 

Ama tapınakta yaşayan Budistler de değiliz. İlgi duyduğumuz, peşine düştüğümüz, topladığımız şeyler var. Bunu abarttığımız zaman, biriktirdiklerimiz zaman, mekan ve enerji tüketiyor. Ama sırf lazım olursa diye tutulan gereksizler elenir ve geriye kalan parçalar, güzel yerleştirilirse dekoratif de olabilir, eve karakter de katabilir.

Kitaptan bir alıntıyla, "Daha fazlasıyla ya da daha azıyla mutlu olabileceğimizi öne sürmek, her kitabın 100 sayfa uzunluğunda olması gerektiğini iddia etmek gibidir.  Basit ve sade tut eğilimi, fazla genişlettiğim takdirde beni yoksullaştıracaktı."




3) Faydalı rutinler geliştir.

Kitaptan bir alıntıyla: "Yenilik ve rekabetin mutluluk getirdiği doğrudur ve yaşamlarındaki rutin eğilimleri yenen, yeni şeyler deneyen, yeni yerlere giden insanların mutlu olduğuna da sık sık rastlanır. Ama rutin olgular da mutluluk getirebilir insana."  

Andy Warhol da aynı doğrultuda şöyle demiş, "Ya tek bir kez, ya her gün. Bir gün heyecan verici bir şey yapar ve bunu her gün yapmaya devam ederseniz heyecan verici olarak kalacaktır. Ama aynı şeyi iki kez ya da rastgele günlerde yaparsanız öyle olmadığını görürsünüz."




4) Keşif günleri yap.

Yazarın, kızıyla yaptığı keşif günleri fikrini çok sevdim. Her hafta aynı gün, aynı saatte birlikte şehirde keşiflere çıkıyorlar. Gidilecek istikameti bir hafta anne, bir hafta kızı seçiyor. Bence nitelikli zaman geçirmek ve ilişkiyi güçlendirmek için harika ve keyifli bir yöntem. 

Çocuğum yok, ama aynısını yogitam ile yapmaya karar verdik. Her hafta bir keşif günümüz olacak, planlar bir hafta benden, bir hafta ondan...


5) İlgini çekmiyorsa iyi iş çıkaramazsın.

Yazarın babası, avukatmış. Meslektaş olmamızın yanı sıra, sayısız iş dünyası organizasyonuna, siyasi ve toplumsal aktiviteye katılıp, avukatlığın eğlenceli görünmesini sağlayan bir kariyer yapmış olması da oldukça ilgimi çekti. Onun da öğütlerinden birine bayıldım:

"Onlara yapmaları gerektiğini düşündükleri işlerle uğraşmalarını öğütlerim. Bir şeyle senin ilgini çektiği için uğraşmalısın. İlgini çekmiyorsa iyi iş çıkaramazsın, o şeye gerektiği kadar asılamazsın." 




6) Para mutluluğu satın alamaz; ama akıllıca harcandığı zaman mutlu bir yaşama çok ciddi katkıda bulunur. 

Para ile ilişkimi özetleyen bir cümle. Bazen çok iyi paralar kazanan; ama  kendisine hiç yatırım yapmayan insanlarla karşılaşıyorum. Bazen de tam tersi ortalama bir maaş ile oldukça zengin hayatlar sürenlerle...

Tabii ki para harcamanın doğrusu şudur denilebilecek, herkes için geçerli bir yöntem yok. Ama mutlu ve keyifli bir hayata hizmet etmediği sürece ne kadar fazla olduğunun da bir anlamı olmuyor.

7) Temiz alanlar temiz kalır, pis alanlar daha fazla pislenmeye meyilli olur. 

Bu cümleyle de, evimde bazı yerler hiç dağılmazken, bazı yerlerin bir türlü toplanamamasının sırrını çözdüm. Gerçekten insan, düzenli tertipli bir yeri dağıtmaya kıyamıyor ve ıvır zıvırlarını hep aynı dağınık çekmeceye, rafa vs. atıyor. Dolayısıyla her yer tertipli olmadıkça, tamamen düzenli bir eve kavuşmam mümkün olmayacak.

Bir de kitabı okurken, bir ilham daha aldım. Yazar, bir okuma kulübü kurmuş. Her ay belli kitaplar seçiyorlar, herkes okuyor, sonra bir araya gelip o kitaplardan bahsediyorlar. Bir Mushaboom kulup mu kursam dedim.  İlla ki kitap olması şart değil, pratik parti tarifleri olur, eye liner çekmek olur, yeni bir cafeyi hayırlamak olur... Her ay bir gün, bir sürü kadın toplansak, bir yerlerde oturup kahve içsek, keşiflerimizi ve hayat tüyolarımızı paylaşsak, keyifli birkaç saat geçirsek fena mı olur? :)

En harikasından bir haftasonu olsun! 

Pinterest'im

Instagram'ım