16 Ekim 2014

Ayumi Takano ile Hori Restaurant'ta Japon yemekleri ve kültürü keşfi.

Dün akşam, Grand Hyatt'ın içindeki geleneksel Japon restoranı Hori'deydik.

Gezi Parkı'nın tam karşısında, şehrin göbeğindeki bu restoran, daha kapısındayken ferah girişi ve minik ağaçları ile, dışarıdakinden bambaşka bir ortam sunacağının vaadini verdi. Asıl süpriz ise içeri girdiğimde beni bekliyordu: "Tatami Odası" olarak anıldığını öğrendiğim, ayakkabıları çıkartarak içeri girilen oda. Bizim yer sofrasının yükseltilmiş ve konforlu hali gibi. Sırtı yaslamak için minik ayaksız taburelerde oturuyorsunuz.

Hori'de bu odalardan üç tane var. Her biri sekiz kişilik, iki tanesi birleşerek daha kalabalık gruplara servis yapmaya hazır. Japonlar bu odaları, kız kıza dedikodu yapmak için, gizli konuşmaların yapılacağı iş yemekleri için veya sadece dışarıdan daha soyut biçimde daha rahat sohbet etmek üzere kullanıyorlarmış.

Garsonlar da ayakkabılarını çıkartarak, dizlerinin üzerinde ve her şeyi iki elle tutarak servis ediyorlar. Tek elle bir şeyi uzatmak, Japon kültürüne göre yeteri kadar nazik olmayan özensiz bir hareket sayılıyormuş.



Bu odada sekiz kişi, kahkahaların ve ilk defa tattığımız bazı Japon yemeklerinin şaşırtıcı lezzeti karşısında duyduğumuz hayret ve mutluluk mırıltılarının arasında tam beş saat geçirdik. Önümüz hiç boş kalmadı. Gelen her yemek tadı kadar, görsel olarak da şölen kıvamındaydı. Abartısız olarak şunu söyleyebilirim ki, damağım uzun zamandır bu kadar keşif yapmamış, gözüm bu kadar ardı ardına şık sunum görmemişti.

Bu geceyi daha özel ve keyifli hale getiren kişi ise şüphesiz Ayumi Takano idi. Kendisi bundan yıllar önce "Her şey çok güzel olacak." ile hayatımıza girmiş, daha sonra pek çok dizi ve reklam ile karşımıza çıkmıştı. Bilmediğim ise, ayrıca pek çok tiyatro oyununda oynamış. Japon olduğu için Japon kültürüne ait her türlü sorumuzu cevaplayarak, bize pek çok şey öğrettiği gibi, gerçekten inanılmaz güzel Türkçesi ile Türkiye'de yaşadığı komik olaylarla da kahkahalarımızın sesini yükseltti.

Türkçesi şaşırtıcı derecede iyi. Şaşırtıcı diyorum çünkü pek çok yabancı gibi, kitap Türkçesi ile sınırlı konuşmuyor. Şarabı tarif ederken "doygun" kelimesini kullanıyor, "maharet" gibi daha eski kelimelere konuşmasında yer veriyor, bir anda "Boşver, götüüür!" diye sokak dilinden bir espri patlatabiliyor. Türkiye'ye 1997 yılında gelmiş. İlk başlarda oyunculuk yaparken, Türkçe bilmediğini, yalnızca metinleri ezberleyerek oynadığını ifade ediyor, daha sonra Türkçe öğrenmiş. En büyük şansının ona bu dili doğru şekilde öğreten tiyatrocular ile arkadaşlığı olduğu fikrinde. Şaşırtıcı bir başka detay da, yüksek lisansını da Marmara Üniversitesi'nde yapmış olması. Sınavı nasıl kazandığı konusunda şaşkın sorularımıza süper bir cevap patlatıyor: "Çift sayılar" ile ne kastedildiğini anlamak çok zor oldu!"


Fıstık gibi bir kadın, enerjisi çok yüksek. Hem Japon kültürünü, hem Türk kültürünü bilmesi ile, bize o sofrada tam bir kültür elçisi oluyor. Ayrıca annesinin beslenme uzmanı, babasının şef olduğunu öğreniyorum. Mutfak ile yakın ilişkilerinin sırrı bu sanırım.

Kendisinin "Ayumi'nin Mutfağı" isimli bir kitabı var.  Yalnızca Türkiye'de bulunması mümkün içeriklerden hazırlanan Japon yemeklerine ve tariflerin yanı sıra, Japon kültürüne ilişkin pek çok  yer vermiş kitabında. Misafirlerinize havalı bir davet vermek veya bir arkadaşınıza ev hediyesi almak isterseniz harika bir seçenek olabilir.

Hori, onun İstanbul'da en beğendiği Japon restoranıymış. Bunda büyük bir haklılık payı olması lazım, çünkü hafta içi bir gün olmasına rağmen, içerisi tıka basa doluydu. O kadar çok Japon vardı ki, kendimizi bir Japonya simülasyonu içinde hissettik. Sanki Ayumi bizi almış, Japonya'ya götürmüş, orada bir restoranda yemekleri anlatıyor gibiydi.

Çubuğu doğru biçimde tutmanın Japonya'da oldukça önemli olduğunu, bir yemek programında hatalı tutuşun çılgın gibi bir tepkiye neden olduğunu öğrenince, hemen Ayumi'den tutuşumuzu düzeltmesini istedik. Bir önemli bilgi daha aldık, asla iki çubuk sofrada duran aynı yemeğe dokunmamalıymış. Bu, yalnızca cenazelerde yaptıkları bir şeymiş.

Gelelim yemeklere... Açılışı araştırmalara göre sıkı bir yağ yakıcı olduğu söylenen Wakame Yosun Çorbası ile yaptık. Çorba Japon kültüründe oldukça büyük bir öneme sahip. Hatta eskiden "Bana her sabah Miso Çorbası yapmak ister misin?" demek, evlenme teklifi etmekmiş.


Çorbamızın yanına Wafu Salatası eşlik etti. Japonya'da her salataya mutlaka susam yağı ekleniyormuş. Sosu gerçekten oldukça lezzetliydi. Salatamızın üstünde de, güneşte kurutulup rendelenmiş torik balığı vardı: Katsuobushi. John Lenon'un "Shaved Fish" isimli yedinci albümü de buna atıf yaptığı biçimde eğlenceli bir bilgiyi paylaşayım.


Ardından palamuttan yapılan Katsuo Tataki masamızdaki yerini aldı. Palamut filetoları, hafif isli bir tat alması için azıcık ateşe gösterilditen sonra servis ediliyormuş.


Peşinden Sashimi Toro geldi. Sashimi, çok taze balığın çiğ halde dilimlere kesilmesi biçiminde hazırlama yöntemi; toro ise yağlı ton balığı demekmiş.


Gecenin asıl yıldızı ise tereddütsüz Matsutake mantarıydı. Her yıl yalnızca bir buçuk ay bulunabildiği için çok kıymetli ve özel. Değişik bir rahiyası olmasının yanında, Japonlar için "baharın geldiğini müjdelediğinden" ayrıca çok romantik bir anlamı var.



Ika Butter Itame, kalamar seven herkesin kalbini çalabilir. Gerçekten Japon mutfağının kalamarı bizimkinden kat be kat lezizmiş. Mutlaka ama mutlaka tadılması gerekenlerden.


Vee sushi; hepimizin en aşina olduğu Japon tadı. California Roll, Crunch Roll, Ebitem Roll, Spicy Shake Maki ve Unagi Maki. İstanbul'da nerede sushi yiyelim, derseniz, bence Hori'de...


Bizim sushileri nefes almadan mideye indirdiğimiz sırada, Ayumi bir Tokyolu olarak en sevdiğinin "Natto Maki" olduğunu söylüyor. Natto, fermante edilmiş soya fasülyesi, özellikle Tokyo'da kahvaltıda çokça tüketilirmiş. Zengin protein kaynağıymış. Merakla talep ediyoruz ve tadıyoruz; ama hiçbirimizin favorisinin o olmadığını söyleyebilirim.


Yemek molası olarak önümüze kesilmiş havuçlar geliyor, yanında sarımsaklı miso sosu "nuki miso to yasal" ile. Sarımsaklı miso ile havuç kombinasyonu masamızda büyük ilgi görüyor.

Yurtdışında pek çok şehirde "Suzuki Usuzukuri bulabileceğiniz restorantlar" diye listelere denk gelmişliğim vardı, ilk defa Hori'de tadıyorum. İncecik ve leziz.


Önümüze konulan altında ateşi yanan minik tencerelerde pişen Tori Kamameshi ise, tavuklu pilav. "Pilavları çok tatsız tuzsuz oluyor." önyargımızı tamamen yıkıyor. İçine ekstra yağ eklemiyorlarmış, ama tavuğun yağlı kısmını kullandıkları için pilavın tadını dengeliyor. Hiç de tatsız tuzsuz değil, gayet lezzetli.


Kapanışı, marcha ice ile yapıyoruz. Yeşil çaylı dondurma ve yanında da yeşil çay eşlik ediyor.


Japon mutfağına dair önyargılarınız olduğunu biliyorum. Ama dün gece anladım ki, bu hatalı ve eksik bilgiden kaynaklanan bir şey. Doğru biçimde keşfetmek için Hori iyi bir adres. Tadın ve keşfedin.

Risksiz denemeler yapmak isterseniz, Türkiye'de ilk alışılan Japon lezzeti sushilerden söyleyin, Ika Butter Itame'yi de atlamayın. Yanına da menüden rastgele bir seçim yapın. Veya garsonlara danışın. Bize servis yapan garsonun, yemeklere hakimiyeti karşısında büyülendim. "Bunun içinde ne var?" diye sorduğumuz garsonların "Bir sorayım." diye yanımızdan ayrılmasına ve tekrar yarım yamalak bilgiyle gelmesine alışkınız ya, bu bakımdan Hori büyüleyici. Bize servis yapan kişi, yemeklere o kadar hakimdi ki, sormadan edemedim. "Nasıl bu kadar çok şey biliyorsunuz?" diye. Hori'nin mutfağında yetişmiş, iki sene öncesine kadar Japon yemeği tatmamış bile. Ziyafetin sonunda yeşil çaylı dondurmayı da unutmayın.

Enerjisi ve hikayeleri ile keyfimize keyif katan, ayrıca Japon kültürü hakkında bizi aydınlatan Ayumi'ye, menajeri Ersu'ya, yepyeni web sitesi "Istanbul in Ink" ile bugün açılışını yapan Sheldon'a, keşfime yemek bilgileri ile eşlik eden Deniz, Tat Dedektifi, Gurukafa ve tabii hayatıma son zamanlarda pek çok keşif katan Cem'e ,bizi ağırlayan Hori restorant ekibine ve restoranın logosunu aile arması ile şenlendiren sahibi Shunichi Horikoshi'ye ve tabii şefe çoook teşekkür ederim.


Bu arada atlamadan, Ayumi'nin Mutfağı, İş Bankası Kültür Yayınlarından, kuşe kağıda baskılı, 198 sayfa.



Lezzet ve keşifle kalın!! 

13 Ekim 2014

Köşkte yemek, sahilde piknik, merhaba yeni yaş!


Aslında doğum günü kutlamalarıma oldukça önceden başlamıştım. Benim doğum günümde Berlin'de olacak Marthacım ile cin tonikleri devirerek, güzel anılarımız anmış, şimdiden geleceğe uzanan her zamanki gibi upuzun bir sohbet eşliğinde erkenci bir kutlama yapmıştık.

Asıl doğum günümde ise, ilk kutlamayı ofiste yaptık. Mumlarımı üfleyip, leziz bir pasta kestikten sonra, haftasonu ofiste bırakmaya kıyamayacağım kadar renkli ve mutlu edici buketim kucağımda ofisten çıktım. Doğum gününün cumaya gelmesi harika bir şeymiş!


Akşam Mr. Feelgood organizasyonu ile istikametimiz Moda'daki Saklı Köşk oldu. Bu köşk, gerçekten adı gibi saklı. Moda'nın bütün o curcunasından uzakta, giderken "yanlış sokağa mı girdik?" diye düşündürecek sessiz ve boş bir sokağın üstünde. Köşkün, oldukça ferah ve keyifli bir de bahçesi var. Bahçenin aydınlatması da çok güzel. Ne yediğinizi görmenizi engelleyecek, ne de gözlerinizi alacak, tam kıvamında yumuşak bir aydınlatma...


Masaya oturduğumuz gibi, oldukça şık bir biçimde servis edilen süzme yoğurt, balzamik ve zeytinyağından oluşan aperatifimiz geldi. Onu atıştırırken, menüye göz attık. Tercihimiz kırmızı mercimek favası, Çerkez tavuğu, mücver ve deniz mahsullü içli köfteden yana oldu.




Yediğimiz her şey gerçekten lezzetliydi; ama özellikle deniz mahsullü içli köfteye bayıldık. Çok şaşırtıcı, çok radikal; ama damağı hiç rahatsız etmeyen, daha fazlasını isteten bir lezzet. Buraya yolunuz düşerse mutlaka tadın derim. Ayrıca bütün dünyadan biralardan oluşan oldukça zengin bir bira menüsü var, bira meraklısıysanız bu bahçede keyifle uzun saatler geçirebilirsiniz.


Ertesi gün sabah, yani yeni yaşımın ilk gününde, koşa koşa vize merkezine gittim. Bir günde vize çıktığını hiç duymamıştım, o yüzden eksik evrak gibi bir sıkıntı var diye endişeyle fırlamıştım yataktan. Altı aylık vizeye kavuşmuş olarak, yeni yaşıma şanslı bir başlangıç yaptım.

Doğum günü kutlaması için bu sene bir restoran veya bar konsepti istememiştim. Zaten aylardır oradan oraya koşturuyordum, keyif çatmaya fırsat bulamıyordum. Kendi doğum günümde de süslü ve gergin bir ortam istemiyordum. Bu yüzden kafaya koymuştum, doğum günü pikniği organize edecektim. Davet ettiğim pek çok kişinin havaya ilişkin soru işaretlerini, beni piknikten caydırma çalışmalarını görmemezlikten geldim. Kimse gelmese de ben süslü bir piknik ortamında keyif çatarak kutlayacaktım yeni yaşımı.

Yogitamın yardımı ile son alışverişleri tamamladıktan sonra, Caddebostan Sahil'de Yogitam ve Mr. Feelgood ile birlikte hayalimdeki pikniği kurmaya başladık.






Köpeğini gezdirenlerin, sahilde koşanların şaşkın bakışları altında, kafamızda neşeli taçlar ile altın rengi balonlarla süslediğimiz ağaçlar altında, neşeli aksesuarlarla çok keyifli bir piknik ortamı yarattık. Bütün gün boyunca içtik, yayıldık, sohbet ettik. Hatta hava karardı, biz pikniği bitirmedik, herkes gittikten sonra, süper tatlı bir çift ile geceye kadar o pikniği sürdürdük.








Ayşem bellini ve plastik kadehlerle,  Tuğçem süper tatlı bir peçete ve Bozcaada ganimetleri ile, piknik ortamına daha da renk kattı.




Süpersonik hediyelerimi ayrıca paylaşacağım. Yeni yaşıma girerken yanımda olan ve çok güzel dileklerini ileten herkese çooooooooooooook ama çooooooooook teşekkür ederim.

Hep keyifle ve her an hayattan zevk alarak kalalım!

10 Ekim 2014

Hatırladıklarımı yazdım, unuttuklarımdan yana sefam olsun. Ben güzel bir yaş devirdim.

İtalya'da, elimde leziz bir kahve, boynumda fotoğraf makinem ile başlamıştım bu yaşıma. Uzakta. Keyifli. Meraklı. Gezgin.

Bitti. Bu gün benim doğum günüm!


Makyajımı silmeden uyuduğum geceler oldu. Sonra sabahları işe giderken takside, vicdan azabıyla göz altlarıma anti aging kremlerle masajlar yaptım. Belki göz altıma bir kaç kazayağı eklendi. Birazı çalışmaktan, ama çoğu gülümsemekten.  

Uykusuz çok gece geçti. Bir kısmı okuyarak, bir kısmı çalışarak, bir kısmı hayal kurarak, bir kısmı aşkla... Endişeyle geçenler de olmuştur mutlaka, ama onları unuttum.

Bu yaşımda, çok ruj çok göz altı kapatıcısı bitirdim. Bildiğim kadarıyla kimseyi kırmadım. Hayal kırıklığına uğrattıklarımın şerefine güzel şaraplar içtim. 

Fotoğraf makinemin denklanşörüne milyonlarca kere bastım. Bir o kadar da kameraya gülümsedim. 
Küpelerimi kaybettim, bikinilerimi soldurdum, belki bir daha hiç yolumun düşmeyeceği şehirlerin yollarında çok ayakkabı eskittim. 

Bol bol sayısal loto oynadım, ufak tefek paralar kazandım. Onlarla da ancak kahve içmişimdir. Bu yaşımda en çok kahve tükettim.

Valizler topladım, yüzlerce kere uçtum, geri döndüğümde onları boşaltmayı hep erteledim. Daha valizlerimi boşaltmadan yeni biletler aldım. Gittim, geldim, gittim, geldim. Her seyahate çıktığımda, çalışarak hırpaladığım ruhumu cilaladım. Öpücüklerle uyandığım sabahlarda, geçmiş hayal kırıklıklarımı tamir ettim. Hesabıma yatan her maaşta, geleceği hakkında endişelenen, üniversite öğrencisi eski halime bir selam çaktım, o gelecek endişesi ile geçen yılların hatırına kendime pahalı şımarıklıklar ısmarladım.

Lezzetli sofraların keyfini sürdüm; ama kendimi kitaplarla, müzikle ve seyahatlerle besledim. Mutlu olmayan insanın hiçbir zaman iyi iş çıkaramayacağını öğrendim, mutlu edildiğim sürece harikalar yarattım. Yetişemediğimde "Canım sağolsun, gerisini de başkaları düşünsün." demem gerektiğini öğrendim. Hatırladıklarımı yazdım, unuttuklarımdan yana sefam olsun. Ben güzel bir yaş devirdim.

Geriye yüzlerce GB fotoğraf, birkaç bin lira para, bolca anı, biraz kredi kartı borcu, 142 blog yazısı, milyonlarca yapılacak şey ve bir devrilmiş yaş daha kaldı. Merhaba 29!


Pinterest'im

Instagram'ım