18 Ağustos 2016

Ibıza - 3: I chill harder than you party!

Mosaic by Maceo gecesi bitip Ibıza Pacha'nın kapısından dışarı çıkıyoruz. Havanın ne kadar aydınlık olduğuna inanamıyorum. Bütün gece kafamın üstünde taşıdığım güneş gözlüğümü takarken, saate bakıyorum. "Sabaha karşı filan değil, düpedüz sabah olmuş." diyorum şaşkınlıkla.

Dans etmekten baştan aşağı ter içindeyim. Sabahın erken saatlerindeki esinti içime işliyor, üşüyorum.

Ayıklığından şüphe ettiğin anlardaki "Sadece ben mi?" şüphesi vardır ya, reflekssel olarak bizim kızlara bakıyorum, herkesi üşüyor görünce rahatlıyorum.

Diğer yandan açlık, üçümüz için de üşümekten daha baskın. Çünkü en son 12 saat kadar önce bir kaç çeşit tapas atıştırmıştık ve o saatten beri aralıksız dans ediyoruz. Beş dakika yürüme mesafesindeki Prince Bakery'e gidiyoruz. İçimizden biri bira içmeye devam ediyor, diğerleri için kahve zamanı. Bunlara bir kaç çeşit taze hamur işi eşlik ediyor kahvaltı niyetine.

Pacha'dan çıkanlarla, derin bir uyku üzerine henüz uyanıp kahvaltıya gelenleri, yalnızca kılık kıyafetlerine bakarak ilk bakışta ayırt etmek mümkün. Etrafı gözlemlemek ve yorumlamak çok eğlenceli olabilir o sırada; ama algımız kısıtlı, enerjimiz dipte.

Karnımızı biraz doyurduktan sonra, kaldığımız otele gidiyoruz. Plaj çantalarımızı hazırlıyor, bikinilerimizi giyiyor, çıkıyoruz.

O gün için planımız, Isla de Espalmador'a gitmek. Sakin, huzurlu, rahat rahat uyuyacağımız güzel bir denize ihtiyacımız var.

Bunun için öncelikle Ibıza'dan, hemen karşısındaki ada Formentera'ya geçmemiz gerekiyor.


Formentera feribotları Old Town'dan kalkıyor, üç ayrı firmaya soruyoruz, üçünün de fiyatı ayrı. Tabii ki en ucuzundan yana (30 euro gidiş-dönüş) tercih yapıp, en yakındaki cafede kahve içip gözlerimizi açmaya çalışarak feribot saatimizi bekliyoruz.


Formentera'dan da bembeyaz boyanmış ahşap minik bir tekneye biniyoruz. (Bu da gidiş dönüş 22,5 euro) Denizin ortasında püfür püfür bir esintiyle giderek, harika yatları ve gittikçe daha berrak bir maviye dönüşen denizi izlemek acayip keyifli.




Sonunda Isla de Espalmador'a varıyoruz. Burası hayatımda gördüğüm en beyaz uçsuz bucaksız kum. En sakin sahil. En berrak su. En harika deniz. Gerçek olamayacak kadar güzel. Kumun üzerindeki pembe tuz parçaları da ortama daha masalsı bir hava veriyor.


Kendimizi suya bırakıyoruz, onlarca fotoğraf çekiliyoruz, yüzüyoruz, dalıyoruz, çıkıyoruz.




Bu su keyfimiz sona erdiğinde fark ediyoruz ki, etrafta şezlong ve şemsiye kiralayabileceğimiz tek bir tesis bile yok. Çantamızdan havlularımızı çıkarıp, güneşin altında, bembeyaz ve incecik kumun üstüne seriyoruz. Mis kokulu yağlarımıza bulanıp, güneşlenmeye başlıyoruz.

Zaman geçtikçe susuyoruz, acıkıyoruz. "Hadi" diyoruz, "hem sahil boyu bir yürüyelim, hem de sahilin sonunda restoran gibi bir yerler var, onları keşfedelim." Upuzun sahili yürüyüp, uzaktan restoran olduğunu varsaydığımız binaların yakınlarına geldiğimizde, hepsinin özel mülk ve ev olduğu gerçeği ile yüzleşiyoruz.

"Bunlar evse, market nerde?" diye meraklanıyoruz. Sahilde güneşlenen, oralı oldukları belli teyzelerin yanına gidip soruyoruz. "Restoran veya market nerede bulabiliriz?"

Aldığımız cevaba inanamıyoruz. Restoran da yok adada, market de yok.

Durumun o anda farkına varıyorum: Suyumuz yok. Yiyeceğimiz yok. Gölge yok. Market yok. Formentera'ya dönen ilk tekne de saat 16:00'da, yani dört saat sonra!!

Neyse ki deniz harika, en kötüsü olası bir kriz durumunda, açıkta demirlenmiş lüks teknelere yüzer yardım isteriz, diye şakalaşıyoruz. Deniz ile kumsal arasında mekik dokuyarak harika ortamın tadını çıkartırken, tek eksiğimiz gerçekten soğuk bir bira.

Biraz sonra, Bahar, bizim adaya geldiğimiz tekneyi işaret ediyor: "İyi de bu adamlar da burada saat 16:00'ya kadar bekliyorlarsa, mutlaka bir şeyler aldıkları bir yer olmalı." Bir anda gözümün önüne, teknede asılı fiyat listeleri geliyor. Bira, su, cips... Aynı anda, aydınlanıyoruz: "Eee, bizim tekne orada olduğuna göre, onlardan satın alabiliriz." Evreka evreka! Tekneye bir koşuşumuz ve soğuk bira ile cips bulmanın mutluluğu ile bir dönüşümüz var ki, ıssız çölde vaha bulmuş gibiyiz.

Bira ile cipse kavuştuktan sonra keyfimiz tabii ki artıyor. Ben orada güneşin altında uyuyakalıyorum. Uyandığımda saate bakıyorum: 16:15. Panikle kalkıyorum, bizim kızlar da derin bir sohbete dalmış. Yattığımız yerden doğrulup bir bakıyoruz ki, bizi Formentera'ya götürecek tekne çoktan açılmış gidiyor.

Tekneyi kaçırıyor, cennette kalıyoruz! Neyse ki bir saat sonra son bir sefer daha var.



Yakınlardaki bir çamur banyosundan söz ediliyordu. Teknenin gelmesini bekleyeceğimiz bu bir saatte onu bulmaya karar veriyoruz. Sahilden çalılıkların arasına girdiğimizden yalnız birkaç dakika içinde, yemyeşil bir botanik bahçesinin içindeyiz. Bu kadar kısa mesafede, mavinin yerini, yeşile bırakması o kadar büyüleyici ki!



Çamur banyosu denilen göl, aşırı derecede sülfür kokuyor. Kesinlikle alıp da vücuda sürülecek gibi görünmüyor. Yine de o yeşilliğin arasında yürümek bile bize acayip keyif veriyor.

Sahile geri döndüğümüzde, son Formentera teknesi de hareket etmek üzere. Aceleyle sahilde neyimiz varsa, çantalarımıza sokuşturup, koşarak tekneyi yakalıyoruz.

Formentera'da marinaya yakın bir yerde karnımızı doyurmak için hoşumuza gidecek bir yer ararken, El Marino'yu çok beğeniyoruz. Oturup, bütün gün yalnızca bir bira ve bir cips ile idare etmiş olmanın göz açlığı ile kıtlıktan çıkmışçasına donatıyoruz masayı. Keyiften ölebiliriz.



Karnımız doyduktan sonra Ibiza'ya geri dönüyoruz. Akşam balkonda, bütün vücudumuzu after-sun losyonlarına bulamış olarak, cin tonik ve sigaralarımızı içip, dedikodu yaparak ojelerimizi tazeliyoruz.

Orada otururken farkına varıyorum; daha önce seyahat ettiğim hiç bir yer bana bir gün içinde bu kadar farklı ruh hallerini bir arada yaşatmamıştı.

24 saat içinde, Dalt Villa'da minik bir tapasçıda diz dize oturup tarihi kaleyi izleyerek sangria kadehlerini tokuşturabiliyor;  gecenin ilerleyen saatlerinde kendini minik bir salonda yalnız 10-20 kişi ile DJ setinin önünde delicesine dans ederken bulabiliyor; dışarı çıkınca güneş gözlüklerini takıp minik bir tekne ile muazzam denizi olan bir adaya gidebiliyor; duş niyetine bu harika denize girebiliyorsun. Lüks, salaşlık, sabaha kadar eğlence, el değmemiş kumsallar bir arada!

"Bu gece artık sakin bir gece geçirmeye ihtiyacım var." diyorum. Bir önceki gece hiç yatağa girmemiş olduğumu hatırlayarak.

Giyindikten sonra, bakkaldan elimize birer bira alıp, keyfimize göre yürümeye başlıyoruz. Biramız bittikçe yolun üstündeki bir markete girip yenisini alıyoruz. Eş zamanlı olarak, anahtarlık, çakmak, havlu gibi Ibiza hatıralıkları da satın alıp çantalarımıza tıkıştırıyoruz.


Bora Bora'dan başlayan yürüyüşümüz Paseo de Figueretas'ta sona eriyor. Little Ibiza'da oturuyoruz. Sokağın ortasında kağıt fenerler ve renkli kumaşlardan şemsiyeleri ile çok güzel bir ortam sunuyor Little Ibiza. Kokteylleri inanılmaz lezzetli ve kuvvetli. Birer kokteyl bizi harika yapmaya yetiyor.



Little Ibıza'dan kalktığımızda saat 3:00. "En sakin gecemizin 3:00'te bitmesi!" diyerek gülüyoruz. İstanbul'a selam yolluyoruz: Bebeğim, I chill harder than you party!

15 Ağustos 2016

Bir haftamın özeti: Hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti.*

Pazartesi:

Hava henüz aydınlanmadan önce Belgrad'dan İstanbul'a uçuyorum.

Beklenecek bir valizim de, duty free kurcalayarak aylaklık edilecek zamanım da yok. Cüzdanımın derinliklerinden aylardır kullanılmamış İstanbul kartımı buluyorum. Kabin boy valizimle önce metroya, ardından tramvaya biniyorum. "Kapalıçarşı" durağında onlarca turistle birlikte tramvaydan iniyorum.

Daha önce binlerce kere yürüdüğüm, arnavut taşlı yoldan İstanbul Üniversitesi'nin heybetli kapısına doğru ilerliyorum.

"En son geldiğimden beri kaç yıl geçti acaba?" diye düşünüyorum, bulamıyorum. En az beş sene!

Kapıdaki güvenlik, öğrenci kimliğimi soruyor. Amerika'da alkol istediğimde, 21 yaşın üstünde miyim diye kimliğimi istedikleri anlardaki gibi bunu da bir iltifat olarak alıyorum. "Eski mezunlardanım ben." diyerek baro kimliğimi uzatıyorum. "Ooo, hayırlı olsun." diyor güvenlik. "Çok oldu ben avukat olalı, hayırlı olsun yıllarını da geçtik." diyorum gülerek. "Yeniden hoş geldiniz o zaman." diyor.


Kapıdan içeri girip, rektörlük binasının önündeki kocaman heykele doğru yürürken, kardeşimin "Sezo be, bu kapıdan içeri öğrenci girmek için ne uğraşmıştın. Şimdi de buradan çıkabilmek için on katı uğraşıyorsun." demesi geliyor aklıma. Gülüyorum. Zaman ne kadar çabuk geçiyor.

İçeride attığım her bir adım, kendi geçmişimde seyahat gibi. O bahçede nice arkadaşlıklar kurduk, nice sırlar, nice gerginlikler paylaştık. Her sınav döneminden sonra, notların asıldığı ahşap panoların önünden duygusuzca yürürken, o panoların önünde heyecanla beklemiş olan yıllarıma gülümsüyorum anlayışla.

Zaman kaybetmeden, öğrenci işlerine giriyorum, onaylı diploma ve transkripte ihtiyacım var.

"Oraya git onay al, buraya git bunu yap."lar arasında koştururken terliyorum. Hava çok sıcak, prosedür çok fazla. En sonunda yapmam gerekenleri bitirip, bekleme kısmına geçince, havuzlu bahçede oturuyorum. Öğrencilik yıllarımdaki gibi kötü bir kahve içerek...


Eskiden tanıdığım bir arkadaşımla yıllar sonra karşılaşmışım gibi hissediyorum. Bana güzel anıları tekrardan yaşatıyor; ama o bıraktığım yerde kalmış. Benden sonra hiçbir şey değişmemiş, bana katabileceği, beni heyecanlandırabileceği hiç bir şeyi kalmamış. Her köşesi ezberlenmiş, cezbediciliği sona ermiş... Bende ise değişen çok şey var, yaşadığım çok şey. Aramıza artık kapatılamaz bir uzaklık girmiş gibi...

Bunu fark ettiğimde, koşarak içeri giriyorum. "Hepsinden beşer tane yapabilir miyiz?"

Beş transkript, beş diploma suretinin bana sonsuza dek yeteceğini düşünüyorum. Bir daha görüşmemek üzere, vedalaşıyorum heybetli bina ile...


Salı:

İşten eve dönerken, korkunç bir trafiğin ortasında sıkışıp kalmış, spora vaktinde yetişebilecek miyim diye kaygılanırken ve kendimi gerçekten yorgun hissederken, "Yaşamak istediğim hayat bu mu?" diye sorguluyorum kendimi.

Notlarımı aldığım ve yanımdan ayırmadığım defteri açıp, yaşadığım hayatın artıları ile eksilerini yazıyorum. Artıların sayısı eksilerden çok olunca, rahatlıyorum. Defterin başına kendime not yazıyorum: Akışa kendini gereğinden fazla kaptırma. Her şeyi, her zaman sorgulamaya devam et. Her konuda, sürekli "İstediğim bu mu?" diye kendine sormayı unutma.

Evin kapısından içeri girdiğimde, bütün yorgunluğuma rağmen, sokak kapısının tam karşısındaki aynadaki yansımamdan siyah elbise ve siyah topuklu ayakkabılarım ile hiç fena görünmediğimi fark ediyorum.


Hayata dair öğrendiklerimi alt alta yazıyorum. (Elbette çok daha fazlası vardır, ama ilk anda aklıma gelenler bunlar oluyor):

- Bir kadının ne kadar yorgun olsa da iyi kesimli siyah bir elbise ve topuklu ayakkabıyla her zaman iyi görüneceğini öğrendim.
- Asla siyah, lacivert, kırmızı değil; aksine sıradışı renklerde valizler kullanmanın ne kadar pratik olduğunu öğrendim. (Uzaktan tanırsınız, asla başkasınınki ile karışmaz.)
- Not almanın ne kadar faydalı olduğunu, hiç unutmayacağını sandığın şeyleri bile unutabileceğini, defterlerin önemini öğrendim.
- Her yeni günün büyük ya da küçük bir şeyler öğrenmek için bir fırsat olduğunu öğrendim. Küçük bilgilerin ne kadar zaman kazandırabileceğini ve hayatı kolaylaştırabileceğini de...

Çarşamba:


İşten çıkışta markete uğrayıp eve geldikten sonra, akşam yemeği niyetine hazırladığım hafif şeyleri yerken, şirkette kurduğumuz sinema klübünün o haftaki filmi olan A Home at the End of the World'ü izliyorum.

Sevginin kalıplara sığamayacağını, kalıplara uymayan bazı sevgilerin ne kadar büyük olabileceğini ve herkesin "sevgi"den anlayış ve beklentisinin farklı olabileceğini gösteren bir film. Merakla, heyecanla, oturduğum yerden hiç kımıldamadan izliyorum hepsini.

Sonra sevgi hakkında kafa yoruyorum epeyce. Sevdiğim insanlar hakkında da... Hislerimi ne kadar ifade ettiğimi sorguladığımda, bazılarını ne kadar gizlediğimi fark ediyorum. İçimi dökme ihtiyacı duyuyorum ve kendimi babama upuzun bir mail yazarken buluyorum.

Az sonra beni arıyor, "Kredi kartımı yolluyorum. Hadi kendine bir bilet al. Birlikte güzel bir hafta sonu geçirelim."

Perşembe:



Dengemi alt üst eden bir akşam yaşıyorum. Çok keyifli olabilecek bir akşam yemeği, umduğumdan çok farklı biçimde akıyor ve sonuçlanıyor.

Bütün gece, "Dışarıya, özellikle erkeklere verdiğim mesajda bir yanlışlık mı var?" diye kendimi suçlayıp duruyorum. Topluma göre rahat ve kafama göre bir hayat sürüyor olmam, her adamın beni elde edebileceği algısına mı neden oluyor? Veya insanlara gösterdiğim genel güleryüz ve sıcak yaklaşım özellikle erkekler tarafından yanlış anlaşılmaya bu kadar mı müsait?

Cuma:

Ertesi sabah gerçekten çok erken bir saatte uçağım olduğu için, havalimanına yakın oturan bir arkadaşıma yazıyorum. "Akşam için planın var mı?" ile başlayarak, ertesi gün sabah 7:00'de uçacağımı, müsaitse onda kalmayı planladığımı, ama değilse lütfen benim için plan değiştirmemesini,  söylüyorum. "Yahu uymasa bile veririm anahtarı, sen yabancı mısın? Seni gayet sevdiğimi biliyorsun. Burası senin de evin. Öyle şeyler konuşmaya bile gerek yok." gibi tatlı-ötesi cümleler kurduğu için, akşam işten çıkışta hiç çekinmeden ona gidiyorum.


Çeşit çeşit sushi ile karnımızı doyurduktan ve her zamanki gibi ondan uçaklar hakkında yepyeni bir şeyler öğrendikten sonra - Uçağın kanatlarının benzin dolu olduğunu biliyor muydunuz?- bütün gece süren bir sohbete başlıyoruz.

Mum ışığında koltukta uzanmış, bira şişelerimizi tokuşturarak, hiç bir maske takmadan, hiç laf kıvırmadan, bütün dürüstlüğümüz ile birbirimize bir sürü gizemimizi açarak saatler geçiriyoruz.

Burnumda onun parfümünün harika kokusu varken, "Ne acayip." diye düşünüyorum. Yanımdaki adamı inceliyorum, aslında gerçekten çok yakışıklı bir adam olmasına rağmen, onunla sevgili olmak gibi bir arzuya hiç kapılmadığımı fark ediyorum. Belki de birisi hakkında çok fazla şey bilmekten kaynaklanan bir şeydir bu, diye akıl yürütüyorum. Diğer yandan birbirimizi çok uzun yıllardır tanısak da, görüştüğümüz zamanların azlığına rağmen, kendimizi birbirimize bu kadar yakın hissedebiliyor olmamıza bayılıyorum. Bazı kişilerle hiç bir kalıba sokamadığım, klasik etiketlere yerleştiremediğim, tek sıfatla tanımlayamadığım şeyleri paylaşmayı genel olarak seviyorum galiba.

Saat 5:00'te alarm çalıyor. Yarım saat ertelemeden bir zarar gelmez, diyerek o huzurlu mayışık anın biraz daha tadını çıkartıyorum.

Cumartesi:

Sabah erkenden İzmir'e geliyorum. Babam ile birlikte, çok sevdiğim boyozlardan onlarca alıyoruz. Bütün gün sahilde güneşlenirken, boyoz yemeyi planlıyorum. Akşam da balık yemeye gideceğiz nasıl olsa...

Eve girdiğim anda, kendimi çok bitkin hissediyorum. "Ben bir saat uyuyayım." diyorum. Üstümdeki elbiseyi bile çıkartmadan yatağa bırakıyorum kendimi.

Sonra babamın saçımı okşamasıyla uyanıyorum. "Üç saat oldu kızım sen uyuyalı. Denizi kaçırma istersen?"

Yataktan kalkıyorum, ama kendimi berbat hissediyorum. "Sanırım ateşim var." diyorum. Babam eczaneye gidip derece aldıktan sonra 39 derece ateşim olduğunu fark ediyoruz. İlaçları alıp, uyumaya devam ediyorum. Bir ara kalkıp mercimek çorbası içmek dışında sürekli uyuyorum. Yatakta kitap okumaya çalıştığımda bile sızıyorum.


"Yorgunluk"tan diyenler oluyor, "Nazar." diyenler daha büyük çoğunlukta. Umarım ilkidir diye düşünüyorum; çünkü ikincisine karşı ne yapılabilir hiç bir fikrim yok.

Daha önce kardeşimi hastane yerine İstinyepark'a alışverişe götüren babamın, alternatif tedaviye inancı büyük. "Hadi iyileş, yarın seni Urla'ya şarap turuna götüreyim." diyor.

Pazar:

Sabah 7:00'de gözlerimi açıyorum. Canım delicesine kahve çekiyor. Kahvemi içtikten sonra, ateşimi ölçüyorum. Tamamen normal. Dolaptan incir alıp yiyorum, midem de garip bir tepki vermiyor. Mutlulukla bikinimi giyiyorum, deniz çantamı hazırlıyorum, tıkırtılarımdan uyanan babamın sesi geliyor içerden: "Kızım, nasılsın?"

"Çok iyi. Hatta denize gidiyorum." diye şakıyorum. Deniz kıyısında mis gibi yağlara bulanarak ve Elif Şafak'ın son romanına gömülerek saatler geçirdikten sonra, öğlene doğru eve dönüyorum.



Babamla birlikte, pazar sabahlarımızın vazgeçilmezi olan Bademler Köyü'ne doğru yola çıkıyoruz. Zeytinyağlı, patatesli kaşarlı gözlemeler ve çay ile kahvaltımızı yaptıktan sonra, istikametimiz önce Uzbaş Botanik Bahçesi oluyor.





Yemyeşil bir bahçenin ortasında inanılmaz güzel bir ev var. Ama ondan daha ilgi çekici şey, bahçesindeki ağaçlar. Arabadan indiğimiz anda, çok tatlı bir genç kız gelip bize rehberlik yapmaya başlıyor. Tarçın ve mantar ağaçlarından sonra, 12 ayrı çeşit palmiyeyi teker teker bize tanıtıyor.

O kadar farklı çeşitlerde palmiyenin mevcut olduğundan bile haberim yoktu o ana kadar. Üstelik de hepsini başka zamanlarda, başka yerlerde görsem muhtelemen farklarını aklımda bu kadar net tutamazdım; ama hepsi yan yana olunca, o kadar net ki!

Uzbaş Botanik Bahçesi'nden sonra hemen biraz ilerisindeki Urla Winery'e geçiyoruz. Dışındaki upuzun havuz gözden kaçabilecek gibi değil; ama babam özellikle havuzun dibindeki farklı renk karoymuş gibi görünen camları gösteriyor, "Bunlara dikkat et."



Az sonra mahzeni ve üretim tesisini gezerken, o havuzun altındayız. Mahzende yapay ışıklandırma yok. Havuzdan süzülen bu ışık ile aydınlanıyor içerisi. Deniz altı gibi bir his veriyor, bayılıyorum.


Gezimiz tamamlanınca, tadım odasına geçiyoruz. Daha önce dünyanın bambaşka köşelerinde tadım yapan biri olarak, tadım faslının oldukça amatör olduğunu söylemeliyim. Görevlinin tek yaptığı şey, bardaklara şarap doldurmaktan ibaret. Kapsamlı bir bilgi, şaraplar hakkında bir hikaye kesinlikle aktarılmıyor. Hatta damak tadımıza uygun değil, aksine rastgele şaraplar dolduruluyor bardağa.

Urla Nero d'Avola & Urla Karası 2014 bile servis edildiğinde, Urla Karası'nın aslında kaybolan bir yerel üzüm olduğunu, yeniden fidesinin bulunması ve uzun çabalar sonra canlandırıldığını, ısrarla sormam sonucu öğrenebiliyorum ancak. Ki bence orada en pazarlanması gereken detaylardan biri bu, "hikayeler satar" en temel pazarlama stratejielerinden malum.


"Olsun" diyorum. "Yine de Türkiye'de böyle şeyler olması bile güzel. Baksana içerisi ne kadar kalabalık. Zaman içinde gelişir her şey. Önemli olan başlaması, mevcut olması."

Türkiye'de bu sene içtiğim açık ara en iyi şarap Kapadokya Argos'taki 2010 Kalecik Karası'ydı. Urla Winery'deki şarapların hiç biri alıp da İstanbul'a taşıma arzusu göstereceğim kadar gönlümü fethetmiyor. Bir tek Urla Symposium, çiçekli kokusu ile oldukça hafif, tam deniz kıyısında buz gibi içmelik keyif çatmalık bir şarap. Onu da alıp İstanbul'a götürüp evde içmenin bir alemi yok.

Elimde bölgedeki bütün şaraphanelerin haritası ile oradan ayrılıyorum. Mutlulukla, keyifle. Neden Urla, ileride Türkiye'nin Toscanası olmasın ki?


O gün daha fazlasını gezmeye zamanımız yok. Ama en kısa zamanda her birine uğramaya niyetliyim.  İzmir'de Reyhan Pastanesi'ne uğrayıp, tatlı ve kahve keyfi yaptıktan sonra, babamla vedalaşıyorum.

Artık -ve sonunda- upgrade etmiş olmanın mutluluğu ile CIP'de kendime bir fincan filtre kahve doldurup tekrar kitabıma gömülüyorum. İstanbul'a ulaşana kadar.

Haftamın en dolu dolu günü, pazar günü oluyor.
Kendimi güvende hissediyorum. Tazelenmiş, sıfırlanmış, enerji dolmuş. İnsan ne kadar büyürse büyüsün, ailesinin desteğine, bunu duymaya ve görmeye ihtiyacı oluyor sanırım.

Eve girdiğimde keyfim yerinde, dans ediyorum. "Excuse me, was you saying something? Uuuu Uuuu you can't tell me nothing!"

Mutlu haftalar!
KaydetKaydetKaydetKaydetKaydetKaydet

12 Ağustos 2016

Ibıza-2: Blue Marlin, Jondal Desire, Dalt Villa, Pacha Ibiza, Maceo Plex, Raxon ve Hayatımın en lezzetli birası

Ibiza'daki ikinci günümüze, öğle saatlerinde şiş gözlerle yataktan kalkarak başlıyoruz.

Montana'da görüp, tam benlik bir seyahat eşlikçisi olduğuna karar vererek aldığım, fincanın içinde filtre kahve demleyen aparat sabahın yıldızı oluyor. Lizbon'dan aldığımız kahveyi, Montana'dan getirdiğim bu alet ile demliyoruz. Yanına da Ibıza'nın tuzlu çikolatasından bir paket açıyoruz. 

Böylece, dünyanın çeşitli noktaları, bizim havuz ve karın kası manzaralı balkonumuzdaki sabah keyfimizde toplanmış oluyor.


Bir önceki gece DC-10'de yollarımız ayrıldığından ve üçümüz de odaya farklı saatlerde döndüğümüzden, birbirimize kısaca neler yaptığımızı özet geçiyoruz. Ardından da hemen üstümüze bikinilerimizi giyip, plaj çantamızı hazırlayıp evden çıkıyoruz. 

Çünkü saat 14:00'te Blue Marlin'de yemek rezervasyonumuz var. 

Duymuşsunuzdur illa ki, bu sene Bodrum'a da bir şube açan Blue Marlin, İbiza'nın en meşhur beach club'larından biri. 

Blue Marlin'in restoranındaki masamıza yerleşmiş, ne yiyeceğimize karar vermeye çalışırken, "Ibıza Jupiter" ve "Are You Berry" isimli kokteylleri içerek serinliyoruz.



Yemek tercihimizi de sushi'den yana yapıyoruz. Önümüze gelenler, bir plaj restorandan beklentimin çok ötesinde, hayatımda yediğim en başarılı sushiler arasında sayabilirim.

İbiza'da Blue Marlin'deyim, kahvaltı olarak sushi yiyor ve kahve yerine de kokteyl yudumluyorum. Para ile mutluluk satın alınabilir mi? Evet, evet, evet!


Daha Ibıza'ya gitmeden önce, Blue Marlin'e rezervasyon yaptırmak istediğimizde, web sitelerinden yalnızca VIP yatakların rezervasyon opsiyonunu bulabilmiştik. Bir seyahat parası harcamamızı gerektirecek VIP yatak ile işimiz yoktu, tek istediğimiz beach club'ın havasını soluyabileceğimiz şezlonglardı; ancak web sitesi üzerinden böyle bir rezervasyon opsiyonu sunulmuyordu.

O yüzden tipik Türk pratikliği ile "Yemek rezervasyonu yaptırıp, içeri girelim. Sahile geçmenin bir yolunu buluruz." demiştik. Gerçekten de öyle oldu. Yemeğimizi yerken, şezlong istediğimizi bildirdik, boş kalan şezlonglardan üçüne de bizi aldılar.


Yolunuz düşerse işinize yarayacak bir bilgi olarak, Ibıza Blue Marlin'de şezlong bedeli kişi başı 18 euro, bu şezlong bedeline ek olarak, kişi başı en az 50 euro tutarında harcama yapmanız bekleniyor. Bu 50 euroluk harcama kotası, restoranda yiyip içtiklerinizi değil, yalnızca şezlongunuza servis edilen yiyecek ve içecekleri kapsıyor. Üç tane kokteyl alabilirsiniz bu fiyata. Zaten hiç bir şey almasanız veya aldıklarınız daha az tutsa da ödüyorsunuz bu bakiyeyi.



Blue Marlin'den aklıma kazınan üç şey var: 
1) Servis yapan garsonların yakışıklılığı. 
2) Çalan müziklerin güzelliği. 
3) Cin, St. Germain (mürver şurubu), kakule, vanilya, lime, taze mango ve passion fruit ile hazırlanan "Jondal Desire" isimli kokteylin lezzeti. Blue Marlin'e yolu düşen herkes bu konuda hemfikir, Jondal Desire, içtiğimiz en iyi yaz kokteyli.

Bütün gün Jondal Desire içerek güneşlendikten ve yüzdükten sonra, gün batımı ile birlikte ayaklanıyoruz. Nasıl olsa oteldeki duştan da tuzlu su akıyor, diyerek duşumuzu sahilde alıyoruz ve otel odamıza yalnızca üstümüzü değiştirmek için uğruyoruz.



Akşam yemeği için istikametimiz adanın tarihi kısmı olan Dalt Villa. Buraya bayılıyorum. Yanyana dizilmiş çok zevkli kıyafetler satan butikler, sıra sıra tapas barlar ve hepsine yukarıdan bakan 16. yüzyılda inşaa edilmiş tarihi kale ile, sakin bir İspanyol kasabasına ışınlayan bir ortam sunuyor.

Sonraki günlerde sürekli bunu deneyimleyeceğimi o sırada henüz bilmiyorum; ama Ibıza'yı sıra dışı kılan şey bu: Nasıl bir ortam isterseniz, onu bulabiliyorsunuz. Bütün günümüzü geçirdiğimiz Blue Marlin ile Dalt Villa, iki başka şehir kadar farklı. 

Akşam yemeği için La Bottega'dan yana tercihimizi yapıyoruz, bir sürahi sangria ve bol bol tapas sipariş ediyoruz. Acı toz biber serpilmiş olarak servis edilen pulpo gallega soframızın göz bebeği oluyor.

Karnımız doyduktan sonra, Pacha Otel'in avlusunda içkilerimizi içip, hayat hakkında derin bir sohbete dalıyoruz. Saat gece yarısını gösterdiğinde, istikametimiz tabii ki Pacha.,

Çünkü Maceo Plex'in ev sahipliğinde Mosaic gecesi var. Club kültürümü oldukça yükselten sevgili Bahar'dan bugün öğrendiğime göre, Maceo Plex, o geceden daha sonra da, 24 saat içinde en uzun performası sergileyen DJ olarak dünya rekoru kırmış. Detayları merak ederseniz tık!


Pasha'daki kitle, DC-10'deki gibi gerçekten müzik dinlemeye ve dans etmeye gelmiş bir kitle değil. Burada amaç daha çok, birileriyle tanışmak gibi görünüyor ve o kalabalığın bir kısmını da gerçekten kötü bir kitle oluşturuyor.

Diğer yandan, kesinlikle çok daha havalı ve etkileyici bir ortam vaad ediyor. Tuvaletlerindeki dinlenme yataklarından, sahnedekinden farklı bir DJ'in çaldığı sigara odasına, dansçılarından, ışıklarına kadar içerideki her şey  "eğlenmek" için hem gaza getirmek hem de konfor sunmak üzere kurgulanmış. 

Maceo Plex kabindeyken, birbirimizi kaybediyoruz, dağılıyoruz, ama dans etmekten vazgeçmiyoruz.

Gece bir noktada Bahar'dan mesaj geliyor, "Yukarı gelin, burası harika."

Üst kattaki sigara odasına çıkıyorum. Kim oldukları hakkında hiç bir fikrim olmayan iki DJ kabinde, harikalar yaratıyorlar. Herkes ana sahnede olduğu için, burası oldukça boş. On kişi ya var ya yok. Evimin salonunda, harika DJ'ler çalıyormuş gibi hissediyorum. Mutluluktan ölebilirim. Delicesine dans ediyorum. 

Bir ara kendimi büyük ölçüde dans ve müzikte kaybetmişken, ne kadar susadığımın, kaç saattir dans ettiğimin farkında değilken, Bahar elime bir bira şişesi tutuşturup, "Şundan bir yudum alır mısın?" diye bağırıyor kulağıma. Bir yudum içiyorum. O soğuk bira, o anda dünyadaki en güzel şey. Sanki o güne kadar hiç içmediğim, o saniye tanıştığım bir mucize. Hayat pınarı.

"İnanılmaz." diyorum. Gülüyor. "Değil mi? Sadece ben mi böyle hissediyorum, diye sorguluyordum." diye cevap veriyor.

Hemen bir şişe soğuk bira aldıktan sonrasında benim için saat kavramı yok. Kızlarla birbirimizi kaybediyoruz, sonra hep dans etmeye devam ediyoruz.




Birbirimizi tuvalette bulduğumuzda, oradaki yatağın üzerine biraz uzanıyoruz ve ne kadar yorulduğumuzu o saniye fark ediyoruz.


Tuvaletten çıktığımızda Pacha bomboş. Bütün kalabalık gitmişken ve ışık gösterileri bitmişken, içerisi leş gibi görünüyor.

Pacha'yı kapatmanın gururu ile poz verdikten sonra, kalabalık ile birlikte dışarı çıkıyoruz. Sabah olmuş. Sabaha karşı filan değil, gerçekten ışıl ışıl bir gün başlamış. 

Gözlüklerimizi takıyoruz, yüzümüzde sersem gülümsemelerimiz ile Ibıza'da yeni güne başlıyoruz. 
KaydetKaydetKaydetKaydet

Pinterest'im

Instagram'ım