22 Ağustos 2015

Ama şimdi... "Hatırladığım dünlerin, hayalini kurduğum yarınlardan daha fazla olmasını" reddediyorum.

- Mantıklı hareket etmekten ne kadar uzaklaşabilirsin?
- Şimdilik San Francisco kadar.

Şöyle durup geriye baktığımda hayatı hep iki uçta yaşadığımı görüyorum. Bazen toplumun bütün ideal kalıplarına uygun, sorumluluk sahibi, çalışkan, kibar bir kadın oluyorum. Ebeveynlerin bakıp da "Kızım sana benzer umarım." dedikleri cinsten. 

Düzenli hayat, düzenli ilişki, düzenli iş...

Bunlar bir arada olunca eğlenmek de düzenli oluyor. Büyük sürprizlere kapalı eğlenceler: Yakın dostlarla yenilen lezzetli yemekler, evde huzur içinde koltuğa yayılıp şarap içmeler, önceden bileti alınmış konserler, aylar öncesinden planlanmış seyahatler...

Bu senaryonun içinde kendimi oldukça beğeniyorum bazen. Topuklularımı, beyaz gömleğimi giyip işe gidiyorum, çok çalışıyorum, haftasonları kendimi sevdiğim adamın kollarına bırakıyorum, huzur buluyorum, dinleniyorum. Geleceği planlıyorum, önümdeki yılları adım adım tasarlayabiliyorum bu dönemlerde. 

Sonra sıkılıyorum. Sınırlardan, kurallardan, sorumluluklardan, öngörülebilirlikten. Aynada gördüğüm yapması gerekenlerden yorulmuş, donuk bakan kadından... Her hücremle belirsizlikleri özlüyorum, heyecanı özlüyorum, plansızlığı özlüyorum. Yakıp yıkıyorum, yıllarca emek harcadığım her şeyi. Gözüm kara oluyor, zehir zemberek! 

Kendimi her şeyi yapabilir hissediyorum. Uyku isteğim kayboluyor, gecelerim uzuyor, alkol tüketimim artıyor, kahkahalarım çoğalıyor. Her sabah yataktan büyük bir heyecanla kalkıyorum, cep telefonumun her çalışı yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştiriyor. Daha bir kaç önce tasarladığım o gelecek, bana o kadar yabancı geliyor ki; sanki başka biri çizip koymuş önüme ben ilk defa görüyorum. 

Maceraperest, öngörülemez, heyecanlı ve tutkulu bir kadına dönüşüyorum.

Son birkaç yıldır, pazar sabahları ekilemez bir planım var: babamla kahvaltı etmek. Geçen hafta pazar sabahı babamı, yalnızca birkaç saat uyumuş olarak karşılamış, bize kahve hazırlarken, "Sen yüzüne bir şey mi yaptırdın?" diye sordu. Ben anlamayınca, açıkladı. "Çok farklı görünüyorsun. Çok güzel, çok dinlenmiş." Güldüm. "Hayatımın son zamanlardaki en az dinlenmiş günlerini yaşıyorum." diye cevapladım. İnanamadı, kafamı sağa sola çevirip inceledi. "Son zamanlardaki yorgun halin gitmiş, bambaşka çok güzel bir kadın gelmiş." dedi. 

O zaman kavradım. Çok az uyuyordum, çok geziyordum, kendime pek bakmıyordum; ama son zamanlarda "mantık" filtremi kaldırmış, canım ne isterse onu yapıyordum. Mantık ve sorumluluk kavramlarının yokluğuydu farkı yaratan...

Diğer yandan, bal gibi biliyorum ki, bir süre sonra bundan da yorulacağım. Belirsizlik ve hız uzun vadede fazlasıyla yorucu oluyor. Yine kendime çizgileri belli bir yaşam çizecek, ertesi günümü öngörebilir olacağım. Ben bu filmi son on senede iki kere izledim.




Ama şimdi... "Hatırladığım dünlerin, hayalini kurduğum yarınlardan daha fazla olmasını" reddediyorum.

Hiç planlamadığım bir anda hayatıma giren, bana harika şeyler hissettirdikten sonra da boynuma Hawai çiçeği takarak benden 11.000 kilometre uzaktaki hayatına geri dönen adamın yanına gidiyorum. 

Birlikte onun evinden çıktığımız son gün, ben on adım uzaklıktaki ofisime yürürken, yanımdan geçerken, kornaya basıp el salladığında, korktuğum kadar çok hüzünlenmediğimi şaşırarak fark etmiştim. Çünkü içten içe onu yeniden göreceğimi biliyordum. O da benzer biçimde bana, "Sanki seni daha çok göreceğim gibime geliyor." demişti.

Ne zaman ve nasıl olacaktı bilmiyorduk; ama ikimiz de bir şekilde yeniden görüşeceğimize inanıyorduk. Bir zaman, bir yerde...


Yine de, bundan bir ay önce, birlikte harika zaman geçirmiş olmamıza ve yeniden birbirimizi göreceğimize inanmamıza rağmen, birisi "Bu adam San Francisco'dayken de siz sürekli konuşmaya devam edeceksiniz." dese gülerdim muhtemelen. Bir ay boyunca, ikimizin de kendi hayat curcunalarına  rağmen sürekli iletişim içinde kalacağımızı düşünemezdim. Çünkü çok uzak olacaktık, uzaklık yetmezmiş gibi aramızda da 10 saat fark olacaktı.


Şu an dönüp bu bir aylık süreye baktığımda, whats up call'lar, fotoğraflar, videolar, yemek nispetleri olmadan tek bir gün bile geçirmediğimizi şaşkınlıkla fark ediyorum. Ben kafam güzel ona sardığımda o toplantıda oluyordu; o bana gecenin sonunda geleneksel hale gelmiş 'shit face' fotoğrafını yollarken, ben işe gidiyordum.


Bu bir ayda, hayatımda pek çok şey oldu, çok eğlendim, çok gezdim; ama bir yandan da alakasız zamanlarda onu yanımda istedim. Merak ettim. O anda yanımda olsa neler söylerdi, neleri sever, nelerden hoşlanmazdı diye. 


Ve şimdi, onunla vedalaştıktan bir ay sonra, şu anda kabin boy bagajım ve pasaportum ile havalimanına doğru yola çıkıyorum.  O,  "Hala sana sarılana kadar geleceğinden şüphe etmiyor değilim. Ama geliyor gibisin, oldukça inandırıcı." diyor, ben de sanırım ancak onu havalimanında karşımda gördüğümde "Valla gerçekten geldim." diyeceğim. Hala inanamıyoruz bu büyük maceranın gerçekliğine...

Gittiğim gibi de Wad Ad'ı dinleyerek dans edecek olmamı da, oradaki günlerimin harika geçeceğine bir işaret olarak alıyorum; çünkü ben aylarca her sabah bu şarkıyı dinlemiştim, beni keyiflendiriyor diye! :)




Dip Not: Tahmin edersiniz ki, bir süre San Francisco'yu, Napa'yı, Big Sur'u ve O'nu keşfetmekle meşgul olacağım için yeni yazı eklemeye fırsatım olmayacak. Tekrar görüşünceye kadar çok öpüyorum. Maceralara açık kalın!


Dip Not 2: Böyle her şeyi yazıyor olmamı eleştirenler, bu yazılar yüzünden "Düzgün adam"ları kaçıracağım diye endişelenenler, sizin "düzgün adam" diye nitelendirdiğiniz, hayalleri, maceraları olmayan, her bir günü bir önceki günün aynısı olarak yaşayan adamları çok seviyorsanız, alın sizin olsunlar. Beni düşündüğünüz için gerçekten teşekkür ederim; ama benim hikayelerimden, deneyimlerimden heyecanlanmayan bir adamla gerçekten mutlu olmama imkan yok. Yani sizin "düzgün adam" diye tabir ettiğiniz adamlarla... Benim tutkuyla arzuladığım eğlenceli, açık fikirli, hikayelerimden maceralarımdan keyif alabilen, bunları kabullenebilen ve hatta yenilerini ekleyen adam. 

"Öyle bir adam yok, hayal dünyasındasın." diyorsanız da, eyvallah. Ben hikayelerimle mutluyum. Bunları paylaşmanın, hiç yolunuzun kesişmediği güzel insanların sizin için heyecanlanmasının, yazdıklarınız sayesinde umut dolmasının, yakınlık hissetmesinin güzelliğini kelimelerle anlatabileceğimi sanmıyorum. O yüzden yepyeni bir maceraya gidiyorum ve sonra yazmaya kesinlikle devam edeceğim.

Çünkü bence hayat, toplumun genel doğrularına takılmayınca çok daha keyifli. Belki de Murathan Mungan'ın dediği gibi: "Hayatın öldürmediği bir şey vardı onda. Belki de son darbeyi yememişti daha."

Keyifle kalın!


19 Ağustos 2015

Overplanning kills magic: Dizaina Beach Edition!

Bir yere uçak bileti aldıktan sonra, zaman zaman bilgisayar başına geçer ve rastgele linkten linke atlayarak,  o şehir hakkında bloglar , seyahat tavsiyeleri ve orada yaşayanların yazdıkları arasında gezinirim.  Orada yaşamış arkadaşlarım varsa, tavsiyelerini alırım. İlgimi çekenleri seyahat defterime not ederim. Böylelikle mutlaka görmek, tatmak ve almak istediklerim şekillenir aklımda. 

Diğer yandan da her şeyin planlı olmasını tercih etmem. Her seyahatin, gezgine sürprizleri olduğuna inanırım ve adım adım her şey planlanmış olursa, o sürprizleri görmeden geçmekten korkarım. Ve genellikle seyahat bittiğinde en keyifli anlar o spontanelik içinde karşımıza çıkanlar olur.


Buna sayısız örnek verebilirim. Beyrut'tayken, bizim listemizde olmayan ve orada tanıştığımız sevgili Ramzi'nin peşinde gezdiğimiz Doğu Beyrut harika bir deneyimdi; Pisa'da karnımız acıktığında nerede yemek yiyeceğimize karar veremezken, karşımıza çıkan ve kocaman bir göbeği olan saatçinin ağzının tadını bildiğine karar verip, ortak bir dilimiz bile olmamasına rağmen, bizi saçma ara sokaklara götürmesine izin verdiğimizde yediğimiz pizzanın tadı hala damağımızda; Prag'ta tam köprüyü geçecekken fark ettiğimiz köprünün hemen altındaki restoranda oturup buz gibi Pilsener Urquell'leri yuvarlamak orada bulunduğumuz her gün keyifle yaptığımız bir şey haline gelmişti...

Eğer listemizde o an yapılması şart bi şeyler olsa bunların hiçbirini fark etmemiş ve deneyimlememiş olacaktım.

Bunun son örneğini de Figueres'te yaşadık.

Dali Müzesi buraya gidişimizin temel amacıydı, Dali Müzesi'ni gezdikten sonra, hemen Barselona'ya dönmeyi planlıyorduk; ama programımız spontaneliğe izin verecek rahatlıktaydı. Ve Figueres bize harika bir sürpriz yaptı. Tam gittiğimiz gün Figueres'in La Ramblasında Dizaina Beach Edition etkinliği vardı. Tek günlük bu etkinlikten haberdar olup, katılmayı planlasak bu kadar denk gelebilir miydi emin değilim.




Kocaman bir meydan düşünün, bol ağaçlıklı. Meydanın arka tarafında, takı ve çanta ağırlıklı olmak üzere yerel tasarımcıların ürünlerinin satıldığı tezgahlar var. Meydanın çeşitli yerlerinde kum havuzları ve içlerinde mavi beyaz çizgili şezlonglar. Meydanın girişindeki heykelin eline de konsepte uygun çizgili bir şemsiye yerleştirilmiş. Hemen altında kurulmuş sahnede çok keyifli bir grup çalıyor. Etrafta da barlar ve atıştırmalık bir şeyler satan standlar var. Her şey beach konseptine uyumlu aksesuarlarla süslenmiş ve hepsi çok zevkli.





Barselona'ya dönüşümüzü hemen erteliyoruz. Bardan içeceklerimizi alıyor, kum havuzunun içindeki şezlonglardan ikisine yayılıyor, konseri izlerken keyifle sohbet edip içmeye başlıyoruz. 

Kendime arkadaki tezgahlardan çok sevdiğim bir kolye alıyorum. Bana sürprizlere ve spontenliğe kollarımı açmayı hatırlatsın diye.

Her şeyi planlamadan, hayatın size getirdiği güzellikleri ıskalamadan kalın!

Dip Not: Lokal bir gazetenin kapağını da paylaşmadan geçemeyeceğim. En öndeki iki kıza dikkat :))



17 Ağustos 2015

“Take me, I am the drug; take me, I am hallucinogenic” diyen Dali'nin peşinde Figueres

Gece oldukça geç yatmış olmamıza rağmen sabah erkenden kalkıyoruz. Çünkü o gün Salvador Dali'nin doğmuş olduğu Girona şehrine bağlı minik İspanyol kabası Figueres'e gitmeye niyetliyiz.

Resepsiyonda çalışanlara sorduğumuz onlarca soru ve internetten yaptığımız araştırmalar sonucunda buraya gitmenin en iyi yolunun Passeig de Gracia metro durağı ile aynı yerden kalkan RENFE isimli trenlere binmek olduğunu öğreniyoruz.


Passeig de Gracia'ya kadar kahve içmeden gitmemiz ihtimal dahilinde dahi bulunmadığından yolumuzun üzerindeki çok tatlı Panaria isimli fırında çok lezzetli bir sandviç ve bir kahve ile kahvaltımızı yaptıktan sonra yola devam ediyoruz.




Kişi başı tek yön 12 Euro karşılığında biletlerimizi aldıktan sonra, Barselona ile vedalaşıp Figueres'e doğru yola çıkıyoruz. Aralarındaki mesafe yaklaşık 140 kilometre ve iki saatten biraz az süre sonra Figueres'e ayak basıyoruz.


Tren istasyonunun hemen çıkışında, bir turist noktası var. Orada hangi ülkeden geldiğinize ve geliş amacınıza ilişkin bir liste doldurduktan sonra, elinize kasabanın bir haritasını tutuştuyorlar.



Aslında o kadar minik bir kasaba ki, harita olmadan da pekala Dali Müzesi'ni bulabilirsiniz. İstasyondan sonra dümdüz devam edince, çok güzel parklı bir meydana çıkıyorsunuz, oradan sağa döndüğünüzde zaten sokak Dali ruhu kokmaya başlıyor.




Çok geçmeden de tepesinde kocaman yumurtalar kondurulmuş kocaman bir bina karşınıza çıkıyor. Çok tatlı matrak ve abuk detaylar da binayı süslüyor.






Müze gezmeyi hiç sevmem diyenlerin bile inanılmaz keyif alabileceği bir müze burası. Çünkü her bir köşede ayrı bir sürpriz karşılıyor gezenleri. İçerideki her şey abartılı, abuk, şaşırtıcı ve güzel. Bugüne kadar Dali eserlerinin sergilendiği pek çok sergi gezdim, hiç biri Dali'yi bu kadar iyi yansıtmıyordu. O yüzden bir fırsatını bulursanız buraya gitmenizi şiddetle tavsiye ederim.


Müzeyi gezerken Dali'nin her dönem takıntı haline getirdiği bir obje olduğunu fark edeceksiniz. Bir dönem taşlara takmış, taşları birbirine insan formunda tutuşturarak resimlerini yapmış; bir dönem sandalyelere takmış, sandalyeleri kullanarak çeşitli heykeller yapmış; bir dönem Gala'ya takmış sürekli onu resmetmiş...










Müzenin salonlarının arasında yürüdüğünüz koridorlarda da Dali'nin pek çok heykeli var. Bütün bu eser zenginliği arasında, müzenin şüphesiz dört kısmı en çok ilgi çeken ve fotoğraflanan dört kısmı var.


Bunlardan ilki müze binasının avlusu. Avludan görünen cam kubbenin altında, Dali ve sevgilisi Gala uyuyor. Her bir pencerenin önündeki altın rengine boyanmış vücut figurlerinin süslediği avlunun ortasında, siyah bir Cadillac araba, üzerinde bir kadın figürü ve en tepesinde de bir zamanlar Gala'ya ait olan bir kayık var. Kayığın altından sarkanlar ise prezervatifmiş! Bu eserin adı da "Yağmur ve Cadillac"







İkincisi merdivenlerden çıkıp mercekten baktığınızda, 30'lu yılların ünlü Hollywood yıldızı Mae West'in yüzünü gördüğünüz, iki tablo, bir burun ve dudak şeklinde bir koltuktan oluşan eser.





Üçüncüsü "Büyük Salon" olarak anılan kısım. Burada Labyinth adlı eseri bütün bir duvarı kaplıyor ve bu benim hayatımda gördüğüm en büyük tablo.






Bu salonda bu devasa tablo kadar heyecan verici ikinci bir şey ise, Dali'nin ayağı ile çizdiği rivayet edilen, sütunların arasına yerleştirilmiş tablo. Çünkü bu tabloya ilk baktığınızda gördüğünüz şey Gala'nın çıplak vücudu iken, daha dikkatli baktığınızda Abraham Lincoln'ü görüyorsunuz. 



Son olarak da yatak odası mobilyalarının taşınmış olduğu salondaki tavan gerçekten çok ama çok eğlenceli.






Müzeden çıktığımızda sarhoş gibiyiz, Dali'nin “Take me, I am the drug; take me, I am hallucinogenic” derken ne kadar haklı olduğunu deneyimlemiş durumdayız. Gerçekten bu müzeden çıktığınızda, vücudunuza uyuşturucu almış gibi algınızın değişeceğini garanti edebilirim.

Burnumuza gelen leziz kokuları takip ettiğimizde hemen müzenin çıkışının karşısındaki sokakta bulunan Cataluna Amor Meu'nun önünde buluyoruz kendimizi. Soğuk bir bira içip, biraz tapas yemek için oturuyoruz. Gerçekten leziz kokuların hakkını veriyor, tapaslar oldukça lezzeti. Ama düşünebildiğimiz tek şey tabii ki yalnızca Dali ve Gala!





Molamızdan sonra da tasarımlarını Dali'nin yaptığı mücevher müzesini geziyoruz. Burayı atlamanız oldukça olası, çünkü müzeden çıkışta, böyle bir kısım olduğuna ilişkin hiç bir hatırlatma yok. Bu nedenle, aklınızın bir kenarında bulunsun. Fazla doz Dali güzeldir.




Keşifle ve absürd kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım