güzel yazılar ve sözler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güzel yazılar ve sözler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Kasım 2014

Kanında mürekkep, aklında aşk. Erotik Edebiyat ve Günlük Tanrıçası: Anais Nin

Bir akşamüstü, Beyoğlu Sahaf Festivali'nin son saatlerinde, hava yavaş yavaş kararırken ve Tepebaşı'nın şiddetli rüzgarı içime işlerken, kitap yığınlarının arasından Anais Nin'in adı gözüme çarptı. 

Elli yıl yazar olmak için uğraşan ancak bir türlü adını duyuramayan,  yıllar yıllar sonra 11 yaşından beri tuttuğu günlükleri, modern kadınlar tarafından kutsal kitapmışçasına sahiplenilen Anais Nin'in günlüklerini okumak ne zamandır aklımdaydı. 

Bulduğum kitap, günlüklerinden biri değildi. Hakkında Elizabeth Barille tarafından yazılan bir biyografiydi. Çok yüksek beklentiye girmeden kitabı aldım. Okumaya başladığım zaman ise büyülendim. Hem 1903- 1977 yılları arasında yaşamış olan Anais Nin'in bugünkü şartlar altında bile pekala yadırganabilecek genişlikteki ilişki anlayışından, hem de biyografi yazarının Anais Nin'i anlatış biçiminden.



Yazarın çok sıkı bir araştırma yaptığı ve Anais Nin'in uslubuna ne kadar iyi uyum sağladığı, Anais Nin'in günlüklerinden yaptığı alıntıların, kitabın genel dili ile uyumundan belli. Anais Nin'in hayatını ders kitabı gibi dikte etmiyor ve tamamen kronolojiye ve olaylara bağlı kalarak anlatmıyor, şiirsel bir üslüpla duygularını yaşatarak aktarıyor.

Anais Nin, İspanyol ve Küba kökenli bir ailenin kızı olarak Fransa'da dünyaya geliyor. Babası, Anais Nin'in fotoğraflarını çekip, onu övgülerle şımartırken, geçirdiği bir hastalık döneminde çirkinleştiğinde, babasının ona karşı ilgi ve şefkati kayboluyor. Bu yüzden Anais Nin, hayatı boyunca görünüşüne oldukça takıntılı kalıyor. "İçte, yalnızca bir dinim oldu: Güzellik..." 



Ve sürekli günlük yazıyor. "Yazmak! Kafamdan geçen her şeyi yazmak! Kafamda mürekkep var benim." diyor. 



Oldukça başarılı bir iş adamı olan Hugo Guiler ile evleniyor, kocası ve yazar olma hayalleri ile birlikte New York'tan Paris'e taşınıyor. Kocası ona oldukça şaşalı bir hayat sunarken, Henry Miller ile tanışıyor.



Henry Miller, o zamanlar tanınmış bir yazar değil, yokluk içinde. Anais Nin'in tabiriyle aralarında, iki yazar arasında olan şeytansı alışveriş başlıyor. Bu alışverişte veren genellikle Anais oluyor, elbiselerini satıp Henry'e bir çalışma alanı kuruyor, her şekilde onu destekliyor ve Henry Miller, Yengeç Dönencesi ile adını duyurduğunda, Anais hala sayfası bir dolardan erotik hikayeler yazıyor. Yine de geçmişe baktığında o bohem, neşeli ve tasasız günlerini seviyor Anais.

"Seviştiklerinden daha çok yazdılar birbirlerine. Birbirlerine yazdılar çünkü birbirlerini seviyorlardı'dan çok, yazmayı seviyorlardı. Sözcükler onların etiydi."

Daha sonra Henry Miller'ın eski sevgisi olan June ile bir ilişki yaşayam Anais Nin, hemcinsiyle yaşadığı bu ilişkiden "Bir kadına kur yaparak, yaşamımı bir erkek gibi yönetmenin zevkini yaşıyorum." diye bahsediyor.


Tüm coşkuları denemek, tüm yerlere basmak, tüm rolleri sırtlanmak, orada burada olmak, o yatakta ve bu yatakta olmak istiyor.  Terapisti Otto Rank ile yaşadığı ilişkiyi, kendisinden oldukça genç olan Rupert Brook ile olan ilişkisi takip ediyor. 



Bütün bu fırtınalı ilişkiler boyunca hugo Guiller ile evli kalıyor. Hugo onu koruyor, Rupert ona gençliğini veriyor.

Hayatına giren herkese büyük ilham veriyor. "Anais hayır demeyi bilmiyor, özellikle yaratan kadınlara. Benzerlerine. Onlara bağlanıyor. Yardım ediyor. Ona bu pek az yapılırken..." 



Kimse onun kitaplarını basmadığı için kendisine yayınevi kuracak kadar hırslı bir kadın düşünün. Kocasının kolunda davetten davete gezip evde oturmak yerine, harf dizmeyi öğreniyor, kitap basıyor. Bu dönemde yazdığı kitaplarının kurgularını hep günceleri besliyor. Yavaş yavaş adı duyulmaya, kitapları satmaya ve konferanslara çağırılmaya başlıyor. Yirmi yıl boyunca bekledikten sonra... Gelgelelim günlüklerini yine de kimse yayınlamaya yanaşmıyor. 

Anais Nin, Oscar Wilde'ın yazdığı gibi, , "Bir sanat eserine dönüşmeyi, bir sanat eseri yaratmaktan daha çok önemsiyor." Yazdığı romanlar bugün çok eleştirilse de, yaşadığı hayata kimse burun kıvıramıyor. 

Derken günlükleri yayınlanıyor. 1966 yılında! İlk baskı bir haftada satılıyor, üniversiteler onu aralarında paylaşamıyor. Ama bunun keyfini çok uzun süremiyor, çünkü kanser, çünkü acı çekiyor. 



Anais, 14 Ocak 1977 yılında hayatını kaybettiğinde, Rupert Brook onun küllerini alarak, bir helikoptere atlıyor, kucağında deniz haritası Anais'ten bir işaret bekleyerek parmağını haritanın üzerinde dolaştırıyor ve parmağnın harita üstünde durduğu Santa Monica koyuna doğru külleri savuruyor. Anais'in yazdığı gibi; "Okyanus, küllerini dünyanın bütün kumsallarına bırakıyor."




Kitaptan çok sevdiğim birkaç cümle: 

Erkekleri güçsüz kılan güçlü kadınlar değildir. Kadınları çok güçlü kılan, güçsüz erkeklerdir.

Burnumu yeniden pudralıyorum. Bir çay daha ısmarlıyorum. Saatime bakıyorum. Zamanım az. Bununla birlikte onu savurganca harcıyorum.

Hayır. Ahlaksız değil. O masum. Kötülüğün dibine kadar masum.

Roman yaşamın ters çevrilmişidir. Zamanı parçalara ayırır. Coşkuları dondurur. Gerçek bir kaçış düşüncesine dayanamayacak kadar sıkıntılı değil miyiz? 


07 Ocak 2014

- Ne iş yapıyorsun? - Ben mi? Ben zenginim.

Bazı insanlar bir mekanın müdavimi olmayı sever. Garsonlar onu bilsin, gittiğinde herkesle selamlaşıp ayak üstü hal hatır sorabilsin, kahve dediğinde "sade filtre kahve, yanında da sıcak süt" gibi uzun açıklamalar yapmasına gerek kalmadan istediği önüne gelsin, hesaplarda ona tanıdık hatırlı bir indirim yapılsın veya arada sırada "Bu da bizim ikramımız" diye bir şeyler konsun masaya ister.

Kulağa harika geliyor biliyorum, ama İstanbul'da işler malesef böyle olmuyor. Bir mekan keşfediyorsunuz, tam aradığınız yer. Yemekler lezzetli, kokteyller özenli, kahve mis kokulu, servis tıkır tıkır. Tamam diyorsunuz, artık buradayız. Bir iki gidiyorsunuz, gittikçe daha çok seviyorsunuz. Sonra pat diye popüler oluyor, sizin kimse yokken orada olmanız kimsenin umurunda olmuyor: "Rezervasyonuz var mıydı? Üzgünüm bu akşam doluyuz."larla karşılanıyorsunuz veya daha da kötüsü bütün o özen yok oluyor. Beğendiğiniz her şey aslında, tanına kadarki reklamlar kısmıymış, baktılar iş yapıyorlar, servis ve lezzet kötüleşmeye başlıyor.

İstisnalar elbette ki var ama çok azlar, gerçekten.

O yüzden ben, her zaman yeniyi denemekten yanayım. Yeni açılan mekanlarda "tamam biz olduk" güveni oturana kadarki dönem, bence o mekanın en güzel dönemi oluyor.

Bu nedenle her ay İstanbul konseptli İstanbul Life, Time Out İstanbul, Trendsetter İstanbul gibi dergileri okuyorum, İstanbul havadisi veren mail listelerine üye oluyorum. İçime sinenleri, Foursquare'deki listeme ekliyorum, bir yerde arkadaşlarımla buluşmaya karar verdiğimizde o listeye göz atıyorum "Şöyle bir yer var, ne dersiniz?" diyorum.

İstanbul mekanları hakkında yazdığım yazılara şöyle bir göz attım; pek çoğu artık yok, bir kısmı da yeni veya keşif olmaktan çıkıp herkes tarafından bilinen mekanlara dönüştü. O kadar yüksek bir değişim sirkülasyonu var ki, sürekli bir yerler kapanıyor, açılıyor ve yukarıda anlattığım gibi değişiyor ki, yazdığım mekan yazılarının izini sürüyorsanız, yakın tarihli olanları dikkate alın, gazete misali geçmiş tarihli olanlara pek itibar derim ben, yoksa kefil değilim :)


Gelelim yenilere ve aslında yeni olmamakla birlikte yeni keşfettiklerime:

Wolf Junior: Burası aslında bir waffle'cı, ama aklınıza bizim şimdiye kadar bildiğimiz şeker bombası waffle gelmesin. Çok daha geniş ve sıradışı bir waffle yelpazesi sunuyorlar size. Waffle hamburgerleri ve sandiviçleri, bir de herkesin mutlaka deneyin dediği mac - cheese isimli bir spesyalleri var.



Şişhane metrosu yakınlarına yerleşen bu yepyeni mekan, yüksek tavanı ve kocaman camları ile oldukça ferah. Dekorasyonu tavandan sarkan kavanoz şişesi içine yerleştirilmiş ampuller gibi eğlenceli detayların dışında oldukça sade ve alıştığımızın aksine masalar dip dibe yerleştirilmediği için içinizi açıyor.



Yemeklere gelirsek, biz mac-cheese çok methedildiği için bir tane ondan söyledik bir de humuslu zeytinli waffe sandiviç.... Mac - cheese, bir tabağın içinde eritilmiş peynirler ve hamur karışımı. Lezzetliydi, ama bence öyle anlatıldığı gibi olağanüstü bir şey değildi. Gelgelelim humus, salatalık, zeytin kombinasyonu, waffle hamurundan sandiviçin içine gerçekten çok yakışmıştı, onu çok ama çok sevdik.

"Tuzlu waffle?" diye önyargılı olmayın, ama menüden doğru seçim yapın.

Zorlu: İstanbul yepyeni bir alışveriş merkezine daha kavuştu. Alışveriş merkezinin kışın sıcak, yazın soğuk olmak gibi bir avantajı olmasını, ailelerin hem ev ihtiyaçlarını gidermek, hem çocuklarını oyalamak için alışveriş merkezini bir haftasonu etkinliği olarak görmesini anlıyorum; ama ben alışveriş merkezi insanı değilim. Evimin muhiti bana tüm mağazaları alışveriş merkezi konsepti dışında zaten sunuyor, bir tek kitap ve market alışverişi için işten eve dönerken sık sık Cityse uğruyorum.

Yine de yeni bir alışveriş merkezi açılınca merak ettiğimden Zorlu'nun yolunu tuttum. Zorlu'ya dair en sevdiğim şey Beymen oldu, çünkü gerçekten çok büyük ve kırtasiye, aksesuar, eğlenceli ıvır zıvırlar bakımından diğer Beymen mağazalarına kıyasla çok daha fazla seçenek var.


Zorlu'ya gelmişken Jamies Olivercığımızın, Jamies Italian'ına da uğramamazlık etmedim tabii ki. Yorumlar hep servisin çok kötü ve yavaş olduğu yönündeydi, ama ben servisten oldukça memnun kaldım; hızlı ve güleryüzlülerdi.

Yakın bir tarihte uzun bir İtalya gezisi yaptığım için ukalalık yaptığımı da düşünmekte serbestsiniz; ama iyi bir İtalyan restoranı olmadığını söylemeliyim.  Yediğim safranlı risotto İstanbul'da yediğim en ortalama risottolardan biriydi, üstelik rengi sapsarı olmasına rağmen safranın tadı sıfıra yakındı. Bir daha yemek yemek için gideceğimi düşünmüyorum. Bence en güzel yanı kadeh şampanya ve riesling servis etmeleriydi. İstanbul'da bu kadar çok mekan var, menülerinde kadeh şampanya ve riesling yok, sadece astronomik bir fiyata şişe açtırabiliyorsunuz. Alışveriş üstüne bir kadeh riesling yuvarlayıp sohbet etmek için güzel bir alternatif olabilir.

Mr. Feelgood ile evde film seanslarımız en sevdiğimiz aktivitelerden ve en son seçimimiz "La Grande Belleza"dan yana oldu. Bir zamanlar çok başarılı bir roman yazmış, ama yıllardır yeni kitap yazamayan orta yaş üstü bir yazarın hayatını anlatıyor bu film. Hayatını anlatıyor derken, bütün hayatını değil. Sadece birkaç gününe tanıklık ediyorsunuz. Sohbetlerine, gezdiği sokaklara, tanıştığı insanlara, yaptıklarına... Film Roma'da çekildiği ve başkarakterimiz Jep orta üstü bir gelir düzeyinde olduğu için hem şehir manzaraları, hem evler, hem kıyafetler tam bir görsel şölen filmde.

Filmin iyi mi kötü mu olduğu konusunda, Mr. Feelgood ile kavga bile ettik. Ona göre kurgu çok kopuk ve İtalya çok ön plandaydı. Bana göre film adamın aslında çok yazılacak konusu olmasına rağmen neden yazamadığını anlattığından o kadar fazla karakterin girmesi aslında tam olması gereken şeydi. Film beğenimiz çoğu zaman benzer çizgide olduğundan ve bu film konusunda iki uç görüşü savunduğumuzdan, size şiddetle tavsiye edemiyorum; ama gözlerinize ziyafet çektirmek isterseniz aklınızda bulunsun.


Bu filmi izlerken acıkınca ve canımız hep sipariş verdiğimiz şeyleri istemeyince, yemeksepetindeki puanları oldukça yüksek olan Midyeci XX'ten yana yaptık tercihimizi. Midye dolmalar oldukça lezzetliydi, siparişinizin yanında tekel siparişlerinizi de getirmeleri ayrı bir güzellik, aklınızda bulunsun.


Akaret'lere yeni açılan Hatay Antakya Mutfağı bir süredir dikkatimi çekiyordu, yogitam ile bir dedikodu faslı için tercihimizi oradan yana yaptık. Minik, sempatik bir mekan. Kahvaltılarının da güzel olduğunu söylüyorlar, onu denemeye henüz fırsatım olmadı; ama içinde 8 çeşit meze gelen meze tabağı ve zeytin salatası oldukça lezzetli ve doyurucu, fiyatlar uygun. Yalnız alkol ruhsatları yok, o mezeleri şöyle bir duble rakı ile yuvarlama hayaline kapılmayın.




Yeni mekanlardan bahseden bir yazıda Karaköy semtini anmadan geçmek mümkün değil malum. Dönüşümün en hızlı olduğu yer şu sıralar. Benim İstanbul'da kahve için en favori mekanım olan Karabatak da Karaköy'de. Yemek için gittiğimde ise Komodor'u çok seviyorum. Zeytinli ve incirli pizzası benim favorim.



Komodor'a gittiğimizde hemen karşısındaki steak house Baltazar'ı da gözümüze kestirmiştik ve sonunda gittik. Benim tavsiyem mix plate, içinde kaşarlı köfte, antrikot ve birkaç et çeşidi daha var. Hepsi oldukça lezzetliydi, ancak az pişmiş olarak geliyor, daha çok pişmiş istiyorsanız özellikle belirtmekte fayda var.





Çalan müzikler, servisin güzelliği ve dekorasyonuna harley motor koyanlara gönderme yaparcasına çok eski pıt pıt bir motor eklemeleri bizi tavladı. (Yazıdaki ilk fotoğraf da Baltazar'ın kapısından)

Pazar sabahı kahvaltısı ve kahvesi için alternatif bir önerim, Salacak Sahili Güzelleştirme ve Balıkçıları Koruma Derneği Lokali. Hemen arkasındaki Simit Sarayı'ndan kahvaltılıklarınızı alıp, burada oturup çayınız ve kahveniz ile, salaş ama Kızkulesi'ne karşı çok keyifli bir kahvaltı yapabilirsiniz. Önünde tabelası filan yok; ama mavi beyaz minicik bir klübe var sahilde, işte orası.

Karşımda tanıdığım en harika mimiklere sahip olan insan -babam- oturduğu için onu çekmekten mekanın fotoğrafını çekmeyi unutmuşum :))




Son olarak da Kadıköy'den bir mekan: Dunia. Yeni bir yer değil, ama menülerine yepyeni kokteyller eklemişler, ben tatlı içkileri seven biri olarak Bikini'yi beğendim. Ayrıca DJ kabininin yanında Shazam uygulaması açık bir pad olması, beğendiğiniz bir şarkı çalınca, gidip direk oradan Shazamlayabilme fikrini ben çok sevdim.


Keyifle, lezzetle ve keşifle kalın!

Dip Not: Başlık, La Grande Belleza'da geçen bir repliktendir. Yoksa o ben -henüz- değilim :))

05 Ocak 2014

Ben bu "gerçek" sözcüğünün hayattan çıkarılmasını istiyorum.

İlişki içinde olmanın olumlu ve olumsuz yanları var. Bu konuya ilişkin satırlarca liste hazırlanabilir, biri için olumsuz olan bir şeyi, bir başkası olumlu olarak değerlendirebilir.

Benim açımdan, ilişkinin en sevilesi yanlarından biri, sevgilimin arkadaşlarının benim de arkadaşım sayılması. ("Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık." gibi oldu, ama evet, öyle.) Normalde yeni insanlarla tanışmak ve kaynaşmak zaman alır, oysa sevgilinin arkadaşları ile muhabbetin tutuyorsa, o mesafeli dönemi hooop diye atlıyorsun.

Yeni evlerini hayırlamak için, Mr. Feelgood'un liseden yakın bir arkadaşı ve sevgilisinin yanına Şile'ye gittiğimizde düşündüm bunu. Onların evindeyken, sanki benim liseden bir arkadaşımın evindeymiş kadar rahat hissettim kendimi.

Duygusal açılımlarımı geçip keşiflere gelirsek, akşam yemeği için, kıyıya daimi demir atarak restorana dönüşen bir tekneye gittik: Papalina Balık Restoran. Arada sırada vuran dalgalarla şöyle hafiften sallandığımızda "Noluyor, o kadar içtim mi?" paniğiyle hatırladık teknede olduğumuzu, yoksa salaş ve samimi bir restoran havasında...

Masaya gelen her şey inanılmaz lezzetliydi; salata, hamsiler, karides güveç, kalamar, damla çikolatalı helva... Ve aynen tahmin edebileceğiniz gibi, fatura İstanbul'a kıyasla çok uygundu.





Karnımız doyduktan sonra, Şile gecelerini test etmek üzere, Panaroma Cafe'ye gittik.

Türkçe Pop benim oturup da özellikle dinlediğim ve takip ettiğim bir müzik türü değildir. Ama evde temizlik yapıyorsam, kalabalık bir grupla seyahat ediyorsam, çıkıp şöyle bir kurtları dağıtasım varsa, Türkçe poptan daha ideal bir şey düşünemiyorum. Hatta bazen kelimenin tam manasıyla pop damarım çıkıyor, fena halde canım çekiyor, Türkçe pop çalan bir yere gidip eller havaya moodunda dans etmeyi... Bu damarımı uzun zamandır besleyemediğim için Panaroma Cafe benim için büyük bir fırsattı.


Panaroma Cafe, adı her ne kadar "cafe" olsa da, tam bir akşam mekanı. Sahende canlı müzik yapan bir grup var, herkes biraları götürüyor. İçerideki kitle bana üniversite yıllarını ve Tophane'yi hatırlattı. Süslenip püslenip gelenler de var, eşofmanları ile takılanlar da... Sahnedeki adamın sesi güzeldi aslında; ama bütün şarkıları aynı müzik ve aynı tempo ile söylemeleri, yalnızca şarkı sözlerinin değişmesi yordu bizi, bir bira süresince dayanabildik, sonra eve geçip saatlerce sohbet ettik.


Öğlene doğru çok güzel bir manzaraya karşı gözlerimizi açtıktan sonra, brunch için istikametimiz Bilir Pattisserie oldu. Yer karolarına, kedisine ve İspanyol omletine bayıldım.



Sonra da kendimizi sokaklara vurup, saatlerce yürüdük.


Şile'nin en çok tezatlarını sevdim.

Arka fonda nefis bir deniz manzarası varken, manzaranın farkında bile olmayacak kadar ağır işler yapan işçileri, aynı yeşil alanın bir ucunda birisi paraşüt çalışırken, diğer ucunda birinin koyunlarını otlatmasını, apartmanın ön tarafı çok havalıyken, arka tarafının kullanılmayan eşyalar yığını olmasını...









İstanbul'a döndüğümde (Şile İstanbul il sınırları içinde, ama benim İstanbul il sınırı olarak kabul ettiğim bölgenin dışında), vapur ile Kadıköy'den karşıya geçerken, İstanbul dışındayken çok daha sakin, uyumlu, tahammüllü bir insana dönüştüğümü düşündüm. "Her saniye bir şeyler yapıyor olma" takıntımdan kurtuluyor, yavaşlıyor, dengemi buluyorum. Bu yüzden  İstanbul'daki hayat bana göre değil mi acaba, diye sorguladım kendimi bir kere daha. Belki de kendime daha çok zaman ayırabileceğim bir yerde yaşamalıyım, dedim.

Sonra vapurdan indim, Beşiktaş'taki bıcır bıcır insan kalabalığının içine karıştım, Kabalcı'da kitapları kurcaladım, Kahve Dünyası'ndan bir kahve aldım, Akaretler'i eve ulaşmak için boylu boyunca yürüdüm. Kulağımda 123'ten Binalar... Tamamlandım, ait hissettim, iyi ki İstanbul'da yaşıyorum, dedim.

27 yaşında kocaman bir kadınım ve hala kendi içimde hala çok büyük çelişkilerim var.
Ve bunu seviyorum.





"Ben bu sıkıcı ve kayıtlar ve kurallar dolu hayatı sevmiyorum. Belki benim günaha yatkın bir doğan olduğunu düşünüyorsun, ama değil. Ben şaşırtıcı işler yapmaktan tat alıyorum. Ben bu "gerçek" sözcüğünün hayattan çıkarılmasını istiyorum." - Furuğ Ferruzad







24 Ekim 2012

Hayat benim her anımı yaşadıkça sevesim var. Aldırmam hiç yağmurlara. Benim güzel hatalarım var.

Dudağımda bir tebessüm.

Gidiyorum.

Bu sene leyleği havada gördüm. İlk defa bir sene içinde bu kadar çok seyahate çıktım: Milano, Beyrut, Yunan Adaları'ndan sonra şimdi de istikametim Stockholm ve Kopenhag!



El öpelim, ailece buluşalım zamanları değil bayram benim için. Tatil bahanesi. 

Hani bunaldım kaçıyorum gibi bir durum da yok ortada. Aksine inanılmaz eğlendim son birkaç günde. 

Ev alma komşu al derler.

Benim bir komşum var, senelerce aynı ofiste çalışıp, aynı sokakta yaşadıktan sonra komşu olduğumuzu fark ettiğim... Matrak, güzel, becerikli, özgüvenli, rahat bir dişi. İnsan kendini onun yanında iyi hissediyor. 




Bir de bir minnoş köpeği var, hayatımda gördüğüm en tatlı yaratık. Kendi boyunda bir köpekli pofuduk bir terlik var, kocası sanıyor onu. Kocasını alıp kaç, saatlerce koş oyna bütün hayatını derdini tasanı unut. 




Geçenlerde bir gün ofis, Emniyet, okul üçgeni arasında koşturduktan ve okuldan çıktıktan sonra, iki şişe bira kaptım, eve geçmeden komşuma bir uğrayayım dedim. Şöyle bir saatliğine...Aşk acısı çeken küçük kuzenine akıl vereceğiz derken, plaklar, şaraplar, sohbet muhabbet, geçerken uğrayan insanlar... Hem şişelerin dibini hem de sabahı gördük. 




Cumartesi akşamı yine gecemiz birlikte başladı, komşucuğumun leziz mojitoları ile...




Oradan hooop Mojo'ya geçtik beraber Jukebox dinlemek için... Mojo yenilenmiş, güzelleşmiş. Üst katında sigara içilebilen bir bar alanı olmuş, alt katında canlı müzik performanslarına devam... 



Birlikte çılgınlar gibi dans ederken ve bir sürü tanıdık insan görüp ayak üstü laflamanın tadını çıkartırken ve kafam oldukça güzelken.... 

Şak diye çıktı karşıma.  Gülümseyerek bana bakıyor ve kısalarak rengi açılmış saçlarımın çok yakıştığını, abartmadığını kendimi bulduğumu söylüyordu.

Daha önce ben onunla birlikte çok zaman geçirirken, ayaklarımı yerden kesen saatlerce liseli kızlar gibi whatsuptan yazıştığım bir adamken, herkes soruyordu  "Ben bir şeyler duydum. Peki şimdi o senin neyin?" diye. Onlar benden çok başka bir cevap beklerken, dürüstçe "Sakallarına, sigara içişine, kokusuna, arkasından omuzlarına bakmaya hastayım. Aşırı erkeksi buluyorum onu. Hepsi bu." diyordum. Karşımdaki ağzı yamulmuş ne diyeceğini bilemez halde suratıma bakarken, keyifle gülüp, geçiyordum.  

Yazın son demlerinde birlikte gezdik, tozduk, eğlendik, birbirimize "domina", "paşa" ötesinde  sıfatlar vermedik, birbirimizin hiçbir şeyi olmadık. Ne birbirimizin hayatına girmeyi becerebildik, görünen o ki ne de tamamen çıkmayı...

O gece yine karşımda, elimden tutmuş muzur muzur gülümseyerek "Seni sahne önüne kaçıracağım." diyor. Birlikte shotları deviriyoruz, avaz avaz şarkılara eşlik ediyoruz, çılgınlar gibi de dans ediyoruz. Arkadaşlarımın şok içinde kafa hareketleri ile "Noluyor? Bu kim?"lerini savuşturuyorum. Çok eğleniyorum, umurumda değil. 

Bırak tutma beni. Kaybetsem de üzülmem asla. Ne boş kaygıların, korkma bana hiç bir şey olmaz. 'Yanlış' 'doğru' gibi eksik kalan bir satırsa... Ben böyleyim kendi yolumda. Hayat benim, her anımı yaşadıkça sevesim var. Aldırmam hiç yağmurlara. Benim güzel hatalarım var. Bir an bile vazgeçmedim kendi yolumdan."


Bayram tatilinden bir gün önce ofiste bayramlaşıyoruz. Patronlarımız birer zarf içinde bayram harçlığı dağıtıyor bize. Yıllardır aynı ofisteyim, ilk defa böyle bir şey oluyor, süpriz! Bayram harçlıklarımızdan ilkini patronlarımızdan almış oluyoruz. 

Çantamda harçlığım, okula gitmek üzere ofisten çıkıyorum, bir arkadaşım arıyor. "Akşam ne yapıyorsun?" diye. Okuldayım dokuza kadar, diyorum. Bana süprizi olduğunu söylüyor.

"Yarım günde iki süpriz birden, bu tatil çok iyi geçecek" diye düşünüyorum. 

Çok uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi yapıyorum. Çok abuk, çok eğlenceli. Burada satır arasında değil, apayrı bir yazı olarak anlatacağım tabii ki. :)

Ertesi sabah uyanıp, sabah kahvemi içerken onunla telefonda geceyi anıyoruz, kahkahalar atarak. "İyi ki  seninle ben yirmili yaşlarımdayken tanışmamışım." diyor. Telefonu kapatırken, "Başka bir şey var mı isteyip de yapamadığın, gerçekleştirmek istiyorum" diyor. 

Aklıma geçen gün komşumda yaptığımız sohbet geliyor. Bizim yaş grubumuzdaki adamların gereğinden fazla kendi hayatlarına odaklı olduğu, yaşça daha büyük adamların bizi daha mutlu edebileceği ve benim inatla karşı çıktığım sav... Belki de doğru, diye düşünmeye başlıyorum ilk defa. 




Seyahatim için, en kalın kıyafetlerimden minik bir valiz hazırlarken, karşıma bir makale çıkıyor. 

"Duygusal hayatımız eksikliklerimizi ortaya koyar: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir varlığın hiç bir zaman korku, üzüntü, umut ve kızgınlık sebebi olmaz."

[Our emotional life maps our incompleteness: A creature without any needs would never have reasons for fear, or grief, or hope, or anger.]

James L. Harmon, Rilke'nin "Genç Şair'e Mektuplar"ından esinlenip, kültürel ikonlardan yola çıkarak,  yüzyıl sonra daha güncel ve modern bir gençlere tavsiyeler kitabı kaleme almış. Makale,  kitapta yer alan Martha Nussbaum'un mektubundan sıkı bir alıntı içeriyor. 

"İç dünyanızı bastırmayın." diye başlıyor. Hepimizin bir yandan oldukça dış görünüş meraklısı olup, en son çıkan obje ve dedikodularla meşgulken, diğer yandan da rahatımız ve kurtuluşumuz için çaresizce bir başkasına muhtaç olduğumuzu açıklıyor. Hakimiyetimizin ve özgürlüğümüzün arttığını sanırken aslında korku verecek derecede zayıf, tamamlanmamış ve başkalarına bağımlı hale geldiğimizi iddia ediyor.

Bağımsız, güçlü ve kendi kendine yeter olmaya çalışırken, duygularımızdan utanmaya başladığımızı ve onları sürekli bastırdığımızı, bunun sonucu olarak da ne hissettiğimize ve neye ihtiyacımız olduğuna yabancılaştığımızı açıklıyor. Bunun sonucunda da daha agresif  olduğumuzu ve zengin bir iç hayatın eksikliği yüzünden depresyona kapılmaya daha yatkın olduğumuzu... Dış dünyada sahip olduklarımızla kendimizi ölçerken, iç dünyamızda meydana gelenler için çok hazırlıksız kaldığımızı....

"Kendini seven bir insan, ihtiyaçlarından ve eksikliklerinden ürkmez, onları kabul eder ve bunları ifade edebilmeyi öğrenir. Anlatabilmek, gelişmekte önemli bir rol oynar. Başkaları hakkında hikayeler anlatmak, başkalarının çeşitli durumlarda ne hissedeceklerini anlamamızı sağlarken, aynı zamanda kendimiz hakkında da bir şeyler öğrenmemize yarar. Büyüdükçe, filmlerde, görsel sanatlarda, müziklerde çok daha karmaşık hikayelerle karşılaşır, böylece insanların hisleri ve iç dünyamız hakkında daha zengin ve iyi bir kavrayış geliştiririz. Bu yüzden iç dünyanızı bastırmayın, bunun yanı sıra bol bol okuyun, bol bol müzik dinleyin. Böylece içi boş kendinizle baş başa kalmaz, daha zengin bir hayata sahip olur ve başkaları ile daha güzel iletişim kurarsınız." diyor. 

Orijinalini okumak isterseniz buradan buyurun. 

Ben çok beğendim. Bu tatil için havalı bir kaçış organize edemeyenlerdenseniz, Martha Nussbaum'un tavsiyelerine kulak verin, bol bol film izleyin, müzik dinleyin, bu sayede bastırdığınız duygularınızı ve ihtiyaçlarınızı keşfedin. Bu tatili kendinize adayın.

Benimse zaten şu aralar hali hazırda duygularım bastırılmamış, şiddetli. O yüzden gönül rahatlığı ve keşfetme aşkı ile şimdilik başka diyarları görmeye gidiyorum, sizi bir kaç günlüğüne terk ediyorum. Dolu dolu fotoğrafla ve keşifle çok kısa süre sonra tekrar burada olacağım. 

Stokcholm ve Kopenhag ile ilgili bana tavsiye uçurmak isterseniz: e.sezenturker@gmail.com.

Hepinize harika bir bayram tatili diliyorum. Tadını çıkartın, önümüzde uzun bir süre başka tatil yok malum....

Pinterest'im

Instagram'ım