sanatsal etkinlikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanatsal etkinlikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Aralık 2015

Not Defterim: Juicing, Level Up, Cross Stitch, Casuslar Köprüsü, Bekarlığa Veda

Merhabaa! 

Yüzüme nar çekirdeği yağım ile masaj yapmış, kaju, hurma suyu, tarçın, deniz tuzu ve sudan oluşan altı numaralı, son juice'umu içerek yazıyorum bu satıları.



Yılın sonuna büyük bir hızla koştuğumuz bu günlerde ben biraz yavaşladım. "Hiçbir şey yapmadan durmak" benim hayatımda olmayan bir kavram, ama yaptıklarımı değiştirdim biraz. Daha keyifli, daha sağlıklı, daha ruh besleyici şeylere adadım kendimi son günlerde. İzledim, okudum, düşündüm, sağlıklı beslendim. Bana gerçekten çok iyi geldi. Tavsiyelerime gelirsek;

Detox Yapın!

Yediğimiz işlenmiş gıdalar, tükettiğimiz alkol, stres derken vücudumuzu çoğu zaman hoyratça kullanıyor ve toksik bir birikim oluşturuyoruz. Her zaman aşırı sağlıklı takılan insanları hep biraz sıkıcı bulmuşumdur. Deniz kıyısında tam buz gibi bir bira, yanında da patates kızartmasını gömüp keyiften dört köşe olacakken, "Ayy kızartma çok sağlıksız. Biranın da kalorisini biliyor musun? Bana bir soda lütfen." diyenleri mesela... Diğer yandan hastalıklardan korunmak, vücudumuzu zinde tutmak için de toksik birikimi atmamız gerektiğini artık hepimiz biliyoruz.

Genellikle çok düzensiz beslenen biri olarak, detox şöyle yapılır demek benim haddime değil. Bu konuyla ilgili yazılmış milyonlarca kitap ve blog var. 

Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim, daha önce sırf merakımdan juicing yaptım ve bunun sonucunda, gün içinde ne kadar gereksiz şey tükettiğimi ve aslında onların pek çoğuna hiç ihtiyacım olmadığını, yemediğimde de kendimi bitkin veya aç hissetmediğimi fark ettim. 

Daha sonra beslenme konusunda bir şeyler okumaya başladım ve öncelikle hayatımdan şekeri çok büyük ölçüde çıkardım. Markette alışveriş yaparken paketlerin arkasını okumaya başladığımda, paketli yiyeceklerden ister istemez uzaklaştım. En son Almanya'da günlerce Weihnachtsmarkt'ları gezerken, son günümüzde, hiç waffle veya krep yemediğimi fark ettim. Bir önceki sene o kokunun cazibesine dayanamayıp, her tezgahta yumuluyordum bunlara. Bu sefer, kasıtlı olarak uzak durmamıştım, aksine hiç canım bile çekmemişti. O zaman anladım ki, insan gerçekten alışkanlıklarını değiştirebiliyor.


Döndükten sonra da Juico'dan Urban paketi siparişi verdim ve bu sefer haftasonu değil, haftaiçi iki günlük bir kür yaptım. Evde otururken sürekli kahve içen, hafta sonu da arkadaşlarıyla dışarıda buluşan biri olarak, haftasonu yerine, hafta içi çalışırken juicing yapmak benim açımdan çok daha sancısız oldu. Hatta adliyelerde ve saçma sapan yerlerde "Ne yesem şimdi?" derdine düşmeden, çantamda buz torbasında taşıdığım juice'u içmek oldukça pratik oldu. 

10.000 kilometre bakımı diyorum ben bu küre, şu an son şişemi içerek tamamlamış oluyorum. Daha uzun zamanlar, keyifle içinde yaşayacağınız bir bedene sahip olma ihtimalinizi arttırmak için, beslenmenize dikkat edin, detox yapın!

Level Up'a uğrayın!

Bir cuma akşamı, yogitam ile bu akşam şarap kadehi tokuşturmak yerine sağlıklı takılalım diyerek Teşvikiye'de Ahmet Fetgari Sokak'ta bulunan Level Up'a gittik. Lezzetli ve sağlıklı smoothie'leri kadar, "Bir zamanlar tam Amy Winehouse kıvamında takılıyordum." diyen sahibesi sevgili Melis'in sohbetine ve mükemmel tatlı köpeği Dude'a da bayıldık. 



Gittiğimizde üzerimizde bütün haftanın yorgunluğu ve hayatımızda bizi 'hayal ettiğimiz kadar mutlu' etmeyen adamların hayal kırıklığı vardı. Kalktığımız zaman ise, enerji ve gülücükler saçıyorduk.

Yalnızca sağlıklı bir öğün için değil, tam mahalle ruh haline uygun keyifli bir sohbet için de yolunuzu düşürün. 

Elişi yapın, içinizdeki dalgalanmaları durdurun!

Son haftalarda fena halde sardığım bir şey de Cross Stitch. 

Anneanne ve babaanne ile bolca zaman geçiren bir kız çocuğu olarak, çocukluğumda onların uğraştığı her şeye özendiğim için, o yaşlarımda örgü örmeyi, nakış işlemeyi filan öğrenmiştim. Tabii o zamanlar internet bu kadar hayatımızın içinde değildi, bulabildiğimiz örnekler yıllanmış dergiler ve komşuların yaptıklarından ibaretti.

Yıllar sonra Stokholm'de gezerken, cross stitch'in eğlenceli örneklerini görmüş, ben de yaparım bunlardan diyerek, etamin kumaşı ve renkli ipler almıştım. Bir şeylere başlayıp, biraz ilgilenip sonra bir kenara atmıştım. Yeniden sardım, yaptıkça yapasım geldi, çarpıları koydukça aklımda her şeyi yerli yerine oturttum, kendimi anladım, endişelerimi, sıkıntılarımı gördüm. İnsan, rutin biçimde çok zihnini yorması gerekmeyen bir şeyi tekrarlarken, içindeki dalgalanmalar duruluyormuş anladım.

Cross stitch maceramın sonunda, hem sevgili Gizem'e kendi ellerimle bir doğum günü hediyesi yapmıştım, hem de "Beni rahatsız eden 'bir şey' var; ama önce ne olduğunu bulmam lazım." diyip durduğum O'na destan gibi uzun bir mektup yazıp, inanılmaz hafiflemiştim. 


Casuslar Köprüsü'nü İzleyin!

Bir pazar akşamı, özellikle kışın bir pazar akşamı yapılabilecek en güzel şey sinemaya gitmektir, diye düştük yola ve Casuslar Köprüsü'nü (Bridge of Spies) izledik. 

Stephen Spielberg'in yönettiği filmde, iyi bir sigorta avukatı olan Tom Hanks, sırf adil bir yargılanma yapıldığını dünyaya göstermek için, yakalanan bir Rus ajanının avukatlığını yapmak için baro tarafından görevlendiriliyor ve bir yandan bir casusun avukatlığını yaptığı için toplum tarafından dışlanırken, diğer yandan işini iyi yapmak için gösterdiği çaba karşısında kendini daha büyük görevlerin altında, iki casusun takası işinin sorumluluğunu üstlenmiş olarak buluyor. Filme getirilebilecek eleştiriler elbette ki var, ama benim son zamanlarda bağımsız festival filmlerini hesaba katmazsak, izlediğim en iyi filmdi. Güzel bir sinema akşamı için aklınızda bulunsun.


Bekarlığa Veda'da kahkahaya doyun!

İnternette Tanışan Son Çift ve Özel Kadınlar Listesi'nden sonra Bo Sahne'de izlediğim üçüncü oyun oldu Bekarlığa Veda. 

Bir anne düşünün, kendisi sade bir nikah ile evlenmiş ve bütün düğün hayallerini kızına saklamış. Kızı daha iki yaşındayken ona evlilik harcamaları için bir birikim hesabı açtırmış ve iyi miktarda para biriktirmiş.

Kızı, otuzlu yaşlarındayken, hem yakışıklı, hem avukat, herkesin ideal damat gözüyle baktığı bir adamla evlenmeden bir gece önce, düğünün yapılacağı otelin odasında açılıyor perde.

Anne kurdeleler, çiçekler, ayakkabılar konusunda gergin, düğün için herkesten daha çok heyecanlı. Gelin, aşık olduğu adamla evleneceği için çok mutlu. Anne ve geline, gelinin iki yakın arkadaşı eşlik ediyor. Arkadaşlardan biri, çapkın, düğünlere karşı, dürüst. Diğeri çok erken yaşta evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmış. Ve bu arkadaşlar malesef ki, şöyle bir bilgi öğreniyorlar: Damadın, düğünden önce dört ay boyunca başka bir kızla ilişkisi varmış.

Her şey hazır, düğünden önceki gece. Geline söylemeli mi, söylememeli mi?

İnanılmaz güzel espriler ve tespitler var oyunda. Oyunculuk muhteşem. Oyun boyunca kahkahalarımızı tutamadık. Mutlaka ama mutlaka bütün kadınlara şiddetle tavsiye ediyorum. 

‘Kim bu sihirli elbisenin büyüsüne kapılmışken, birden bire çıkarıp plastik kutusuna koyabilir? Kim otuz üç yaşında, biyolojik saatinin tik taklarıyla uykusuz geceler geçirmek ister? Ben değil.. Ah o salak peri masalları!  Mutlu son. Ya sonra? Mutlu sondan sonra ne var ? Prens ukala, bencil herifin teki çıkar, ezik Sindirella onun bütün hovardalıklarına boyun eğer. Kendileri gibi çocuklar yetiştirir ve sırf  hayatlarını daha yaşanılır kılmak için başka aptal hikayeler uydururlar. Sırf hayat döngüsü devam etsin diye.’

Keyifle, sağlıkla ve kahkaha ile kalın!

26 Mart 2015

İstanbul 34. Film Festivali baş-lı-yoooor!

Film festivali denildiği anda bundan on sene öncesine ışınlanıyorum.

Cihangir'de yaşadığım ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okuduğum yıllara... Kitap okumak, eşofmanım ile renkli Converse'lerimi ayağıma çekip aylak aylak Taksim'de dolanmak, kitapçılarda saatler geçirmek için o kadar fazla zamanım vardı ki o yıllarda.

Bir de o dönemler Radikal Gazetesi'nin, Radikal Genç diye bir eki vardı. Oraya yazılar yazıyordum. Şimdi ne kadar olduğunu tam hatırlamıyorum; ama yayınladıkları yazılara karşılık cüzi bir miktar ödeme yapıyorlardı. O telifi, beni yeni yazılar için besleyecek kaynaklara yatırmayı prensip edinmiştim.

Bu yüzden, paranın hesabıma yattığı gün, gidip kendime bir kitap alıyordum. Taksim'de sağda solda oturup o kitabı okuyordum. Bir de mutlaka Alcazar Sineması'ndan bir bilet alıyordum. Alcazar Sineması, beni Avrupa Sineması ile tanıştıran yerdir.

Benim kuşağım Parliamet Sinema Kuşağı'nın başladığı saatte, anne ile babasından "Uyku saatin geldi." uyarısını alan, can çekişen yavaşlıkta internete bağlanıldığında ev telefonunu uzun süre meşgul ettiği için azar işiten kuşak. Sinema, bizim için oldukça uzun bir süre Hollywood yapımlarından ibaretti. Bu yüzden beni en çok etkileyen yapımlarla kaynaşmaya başladığım nokta olan yer Alcazar Sineması benim için hayatım boyunca çok anlamlı kalacak ve artık olmaması karşısında hep burukluk duyacağım bir şey.

Aynı yıllarda, film festivallerinde, sinema kapılarında uzanan upuzun kuyruklara, salonda boş yer kalır umuduyla girmeye başlamıştım. Şanlıydım herhalde, gündüz seanslarında hep yer buluyordum. Bir günde üç film izlediğim bile oluyordu.

Bugün bütün filmlere internet üzerinden hemen erişim sağlayabilsek de, benim için İstanbul Film Festivali, İstanbul'daki ilk seneme tatlı bir selam verme şekli. O yüzden bir Lale Kart sahibiyim ve film festivallerini de asla pas geçmiyorum.

Herkes listeler yayınlarken, bir liste de ben yapayım istedim. Benim bu seneki filmlerim huzurlarınızda:

Im Keller (Bodrumda) 

Görünmez olmak pek çoğumuzun hayalidir. Ulrich Seidl, bizi bodrumlara davet ediyor. İnsanların bodrumlarda neler yaptığını anlatan, gözden uzaktaki bu mahrem alanları izleten, takıntıları konu edinen bir film Im Keller. Pahalı mobilyalar, silahlar, cinsellik, faşizm, aşk, aşksızlık içerikli bir belgesel. Farklı olacağı garantili.


Inherent Vice (Gizli Kusur)

Paul Thomas Anderson'un yeni filmi, aynı isimli romandan uyarlama. Neredeyse herkesin "kaçırırsanız üzüleceğiniz" filmler listesinde yer alıyor. 60ların sonları, hippilerin son demleri, Amerika, güzel kafalar, dedektiflik, karmaşık ilişkiler, ilginç karakterler ve harika kostüm tasarımları vaad ediyor.



Victoria


Film, başkahramanının adını taşıyor. Arka fonda Berlin var. Benim gibi Berlin aşıkları için filmi izlemek için bu bile yeterli bir neden olabilir. Victoria, Berlin'e yeni taşınmış, Almanca bile bilmeyen, sosyal bir çevre edinmeye çalışan ve heyecan arayan bir kadın ve bu heyecan arayışı onu bir banka soygununa götürüyor. 140 dakikalık bir plan sekanstan ibaret bu filmin, Berlin'de en iyi görüntü yönetmenliği ödülü de var.

Sebastian Schipper, yönettiği filmi oldukça kışkırtıcı bir biçimde tanımlıyor: Bu bir banka soygunu filmi değil. Bu bir banka soygunu.


45 Years (45 Yıl)

Evliliklerinin 45. yılını kutlayan bir çift. Hayatlarında her şey tıkırındayken, adamın elli yıl önce kaybolan ilk aşkının buzlar altında cesedi bulunuyor. Geçmişi sorgulamaya, evliliğin karanlık yanlarına çağıran, Sundance'te oldukça konuşulan, Berlin'den iki ödül kapan bir film. Samimiyet konusunda yönetmenin ustalığı takdir ediliyor, oyunculuk ise bu filmin en iddialı kısmı.


Eisenstein In Guanajuato (Eisenstein Meksika'da)

Film festivallerinde hep biraz içe döndüğümüz, hafiften depresifleştiğimiz, drama üstüne drama izlediğimiz bir gerçek. Bu film, Rus yönetmenin on günlüğüne gittiği Meksika'da yaşadığı tutku patlaması dönemini konu alıyor. Peter Greenaway'in en iyisini izlemek beklentisiyle değil, eğlenmek için gidilesi...



Phoenix (Yüzündeki Sır)

Festivalin en iddialı filmlerinden biri de Christian Petzold'den Phonix. İkinci dünya savaşındaki toplama kampında yüzü tanınmaz hale gelen kadın estetik yaptıyor ve kendisinin kim olduğunu bilmeyen kocası ile yakınlaşmaya çalışıyor. Almanya tarihi, toplumsal sorgulamalar, insanın hem kendisi hem başkası olması gibi konulara, bambaşka bir kurgu ile bakıyor. Çok konuşulacak, o yüzden kaçırılmamalı.


Sarmaşık 

Türk filmlerinden benim seçimim, Tolga Karaçevik'in Mısır'daki bir limanda borcu yüzünden tutulmuş bir gemide rehin kalan altı adamın hikayesini anlatan Sarmaşık oldu. Toplumsal zıtlaşmalar ile çekişmelerin altı kişi üzerinden anlatılması ilginç olabilir. Sundance'te bu sene gösterilmeye hak kazanan filmlerden biriydi.


The Duke of Burgundry (Burgundry Dükü)

Zengin adam fakir kız senaryosunu alın, adamı çıkarın, zengin kadın yapın.  Bir tarafın daha geleneksel bir ilişkiden yana, diğerinin daha erotik olanın peşinde olduğunu düşünün. Çıplaklık olmadan iç gıdıklayan, gotik bir film bu. Mavi Saçlı Kız'ın cüretkar sahnelerinden bir yıl sonra, bu seferki festivalde Peter Strickland bizi karanlık tarafa çağırıyor ve iki kadının ilişkisine bambaşka bir bakış vaad ediyor.


B-Movie Lust & Sound in West Berlin (B Filmi: Batı Berlin'de şehvet ve müzik)

NTV Belgesel kuşağında yer alan bu film 1980'lerde Berlin'i anlatıyor. Müzik, sanat, kaos, punk, pop, işgalciler... Bugün Berlin'e bayılanların elbette ki bayılacağı, o şehrin bugün nasıl böylesine çok kültürlü olduğuna ilişkin bazı soru işaretlerinin cevabının bulunacağı bir film.


Ghadi

Bir Lübnan masalı. Bağnazlık üstüne bir komedi. Renkler, masalsı havası, afişinin güzelliği, Lübnan'ın dokusu, bambaşka bir bakış için, bu seneki"risk alıp izleyeceğim" filmim.


Preggoland (Hamileler Diyarı)

Kanadalılar son yıllarda inanılmaz iyi müzikler yapıyorlar. Film konusunda da kötü olamazlar gibi bir iç güdüye sahibim. Ayyaşlığın eşiğinde, hala baba evinde oturan 30lu yaşlardaki Ruth'un hamile olduğu yalanını söylediğinde, etrafındaki herkesin yaklaşımının nasıl değiştiğini anlatan bu film, hala "Evlenmeyi düşünmüyorum." diyenlere göre.

Sadece ismini veya afişini beğendiğim için bilet aldığım birkaç film daha oldu. Bu da benim film festivali oyunum. Rastgele seçtiğim bu filmlerin, hayatım için bir anlamlı mesaj taşıyacağına içten içe inanıyorum. Şiddetle tavsiye ederim, çok eğlenceli oluyor. 

İzlemeyi istediğim halde, o günlerde başka işlerim olduğu için bilet alamadığım ama harika olacaklarını düşündüğüm diğer filmler, Yeni Kız Arkadaşım, Pride ve Doğada Tek Başına. Bir de korku filmlerini tek başına izleme yeteneğim olsaydı Peşimdeki Şeytan, festivalin iddialı filmlerinden. 

Filmlerle kalın!

01 Mart 2015

Aşk gidince sadece şefkat kalır.* Rio I Love You, Romeo & Giulietta, İki Kişilik Yaz

Sevgililer gününü içinde barındırması nedeniyle aşk ve kalp konseptli bir şubat ayını daha geride bıraktık. Kampanyalar, menüler, pastalar, vitrinler, dergi kapakları bu konseptten bolca nasibini aldı.

Yeterince kırmızı renk ve kalp şekli saldırısına uğradık ve bundan baydık.

Diğer yandan, evlilik, sevgililik, aşk, tensel çekim gibi ikili ilişkileri konuşmaktan, tartışmaktan ve bunları konu alan kitap, film ve oyunlardan galiba hiçbir zaman vazgeçemeyeceğiz.

Çünkü ne bilim, ne tecrübe, ne mantık kesin cevaplar verebiliyor bu konuda ve içinde çözülemeyen gizemler barındırıyor: Hayatlarının her saniyesini birbirine adamaya gönüllü olacak kadar birbirine aşık iki insanın, bir süre sonra birbirine tahammül edemez hale gelmesi; gerçekten isteyerek ve arzulayarak evlenmiş bir çiftin başka insanları tutkuyla arzulayabilmesi; olağanüstü güzel, hoş, nitelikli kadınların "Nasıl olabilir ki?" diye sorduracak kadar onların yanına yakıştırmadığınız adamlar yüzünden acı çekmeleri; bazı insanların hep mutlu ve güzel ilişkileri varken, bazı insanların bu ilişki konusundaki bahtsızlığı; birbirine inanılmaz yakışacaklarını düşündüğümüz arkadaşlarımız arasında yaptığımız çöpçatanlık girişimlerinin hüsranla sonuçlanması...

Bu ay "aşk" kokulu bir oyun, bir film, bir müzikal izledim.




Rio, I Love You:

Daha önce Paris ve New York versiyonları çekilen serinin üçüncü filmi Rio, I Love You.

10 yönetmen tarafından çekilen 11 hikayeden oluşuyor. Her biri bambaşka bir aşk hikayesi anlatıyor ve bu hikayenin başkahramanlarının yolu birbiri ile kesiştiğinden bir bütünsellik oluşturuyor. Ve tabii, hepsi Rio'da geçiyor. 

Bu film şu anda vizyonda değil; ama Başka Sinema  kapsamında şu anda sinema salonlarında gösteriliyor. Ben üniversitenin ilk yıllarında Cihangir'de otururken Alkazar Sineması vardı, bağımsız filmler oynardı bu sinemada. Canım sıkıldığında - ki o kadar boş zamanım vardı ki o yıllarda bu oldukça sık olurdu - gidip rastgele bir film izlerdim. Başka Sinema, bana Alkazar Sineması ruhu yaşattığı için, oldukça sıkı bir destekçisiyim.


Filmde anlatılan hikayelerin içlerinde benim favorilerim, İsa'dan telefon bekleyen çocuğun tatlılıktan öldüğü "O Milagre"  ile yaşlı adam ve genç kadının hikayesini anlatanı "La Fortuna" oldu; vampirli olan hikaye ise bence net kötüydü, o olmasa çok daha güzel bir film olurdu. 

Sadece kıştan sıkılan zihninize bol deniz, güneş ve yaz ruh hali aşılamak için bile izlenebilir bu film. Seversiniz veya sevmezsiniz, ama çıktığınız zaman iyimser bir ruh halinde olacağınızdan ve Rio biletlerinin fiyatlarını kontrol edeceğinizden eminim.

İki Kişilik Yaz

Alternatif ve sansürsüz tiyatro akımının İstanbul'daki öncülerinden DOT Tiyatro, benim için oldukça anlamlı ve özel. Çünkü Dot ile birlikte yayılan ve popülerleşen "in-yer-face" oyunları ile  ben gerçekten oldukça sık tiyatroya gitmeye ve bundan keyif almaya başladım. Ancak uzun zamandır DOT oyunları beni hayal kırıklığına uğrattığı için takip etmemeye başlamıştım ki, İki Kişilik Yaz ile yeniden gönlümü kazandılar.

Gizem Erdem ve Tuğrul Tülek'in performansı inanılmaz. Şarkı söylüyorlar, gitar çalıyorlar, dans ediyorlar ve oynuyorlar.



35 yaşındaki Helena ve Bob'un yolları bir barda kesişiyor. Bob yasa dışı işlerle uğraşan bir adam ve bir teslimat bekliyor, Helen başarılı bir boşanma avukatı ve o akşam buluşacağı adam tarafından ekilmiş.



Bağlanmaktan korkma, 35 yaşına gelmiş ve mutluluğu bulamamış olma, yapılması gerekenler, pişmanlıklar, korkular, unutulmuş hayaller gibi konuların harika bir oyunda karışımını bol kahkaha ile izliyorsunuz.

Mesaj olarak karşınızdaki kişiye "Hiç önemli değil." yazarken içinizden "Orospu Çocuğu" diye haykırıyorsanız, hayatınızdan mutsuzsanız, her şeyi boşverip gitmek istiyorsanız bu oyunda kendinizi bulacaksınız.

Yapılacaklar listenize mutlaka ve mutlaka ekleyiniz.

Romeo & Giulietta

Zorlu PSM uzun zamandır merak ettiğim bir etkinlik alanıydı. Londra, New York gibi seyahatlerimde bilet almak için çok geç kaldığımdan, bir türlü nasip olmayan ilk müzikal izleme deneyimim için tercihimi Romeo & Giuletta'dan yana yaptım.



Performansları ve dekor inanılmazdı. Özellikle arka fondaki üç boyutlu görüntüler müzikale inanılmaz bir etki katıyordu.

Yalnızca Zorlu PSM'in fiyat politikasını sıkı şekilde eleştirebilirim. Bu kadar iddialı bir projede dahi salonun yarısından fazlası boştu. Zira, biletler gerçekten oldukça pahalı ve bence ödenen fiyatı hakeder bir izleme açısı sunmuyor. Evet salondaki eğim çok iyi; ama balkonlar çok yukarıda ve çok geride. Ya fiyatları biraz düşürmesi ya da son dakika bileti gibi bir uygulama ile, satamadığı koltukları ulaşılabilir fiyattan satması lazım.

Açıkçası ben merakımdan gittim ve gerçekten keyifli zaman geçirdim; ama ödenen parayı hak eder miydi kısmını tartışabiliriz. Çünkü bir bilet, kampanyadan alınan bir uçak bileti ile kapışabilecek bir fiyata satılıyor.

Paylaştığım videodaki şarkının sözleri ise bir harikaydı: Biz dünyanın kralıyız. Biz seks, şarap, tanrıyız.

Aşkla kalın!



18 Ocak 2015

Bedava ve Harika İstanbul -2: İşte Benim Zeki Müren, Non Paris, Beyoğlu Ara Sokaklar

Merhaba güneşli pazar!

Öncelikle "Kendime yeni bir ben lazım: Kendini gözlemle, mutfağa gir, arın!" yazısına gösterdiğiniz ilgi ile takip listesi için attığınız mailler için gerçekten çoook çoook teşekkür ederim. "İyi ki yazıyorsun, bana ilham veriyorsun, ne zaman motivasyona ihtiyaç duysam blogunu açmam yeterli oluyor" gibi cümleler, duyabileceğim en ama en güzel şeylerdi. Hem çok mutlu oldum, hem de daha fazlasını yapmak için gaza geldim. 

Özellikle son dört senede hayatımda çok fazla değişiklik oldu. Ancak şimdi durup geriye baktığım zaman net biçimde görüyorum ki, bunların hepsi kendiliğinden, doğal bir akış içinde, benim herhangi bir irade sergilememe gerek olmadan gerçekleşmişti. Şimdi ise, plan yaparak ve kendi kendimi motive ederek, hayatımda bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorum. 

Güzel tarafından bakarsak, düşündüğüm kadar zor değilmiş. Mesela bu hafta içi eve geldiğimde, saat ne kadar geç olursa olsun, kahve ve sigara eşliğinde, bilgisayar başına geçmek yerine, bol su içme molaları ile evimi temizledim. Sonuç harika oldu, Mr. Feelgood "Bu evi bu kadar toplu hiç görmemiştim." derken, yogitam kendisine oturacak ve kahve bardağını koyacak yer açma çabasına girmesine gerek kalmadığı için duygulandı, bu sabah kahvaltı için bana gelen babam şoka girerek "İyi misin kızım? Canını sıkan bir şey mi oldu?" diye sordu. : ) 

Diğer yandan gecenin bir vakti elektrik süpürgesi çalıştırdığım için muhtemelen komşularımdan bolca küfür yedim ve bu blogu biraz ihmal ettim. Ama inanıyorum, hepsini bir düzene yakında oturtmayı başaracağım. 




Daha önce yazdığım bir yazıda, "Kabul ediyorum ki bazı güzel şeyleri deneyimleyebilmek için para şart. Ancak bu bütün güzel şeylerin de pahalı olduğu anlamına gelmiyor. İstanbul'da bedava ve güzel şeyler de var." demiştim. Bu güzel pazar günü için de birkaç öneri ile devamı geliyor.

Non Paris - Laleper Aytek 

Paris'i aklımda yıllarca çok romatik, çok inanılmaz, çok masalsı olarak kurgulamıştım. Avrupa'ya bu kadar seyahat etmeme rağmen, Paris'i benim için çok özel bir adam ile gezmeye karar vermiş, yolum ne zaman o yöne düşse, kenarından köşesinden dolanıp gitmeyi reddetmiştim. Geçen sene iş sebebiyle kendimi bu şehirde bulduğumda ise büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Paris, aklımda canlandırdığımdan çok başkaydı. En beğeneceğimi düşündüğüm kısımlarından nefret etmiş, arkalardaki, aralardaki pek çok kısmına bayılmıştım. 

O zaman fark etmiştim, nedense Paris'e ilişkin aynı imgeler üzerinde çalışılıp, eksik bir Paris anlatılıyordu bize. Bu yüzden de, Fransız Kültür Merkezi'ndeki bu fotoğraf sergisi beni beni adıyla tavladı. 



Laleper Aytekin, 2012 yılında ikinci kere hiç sevmediği bu şehre gittiğinde, arkadaşı Zeynep Avcı ona hem şehri sevdirmeye başlamış, hem de çektiği fotoğraflara ilişkin yaptığı "Sen non Paris çekiyorsun." yorumu ile serginin de adını koyuvermiş. Bu fotoğraflar, Paris dediğinizde aklınıza gelen hiçbir imgeyi içermiyor, kimisi hiçbir yere veya ülkeye ait değilken, kimisi detayları ile buram buram Paris kokuyor.





Benim son zamanlarda en zevk alarak gezdiğim fotoğraf sergisi oldu. 31 Ocak 2015'e kadar, Taksim'deki Fransız Kültür Merkezi'nin içindeki sergi alanında ücretsiz olarak ziyaret edebilirsiniz. 




Ayrıca, Laleper Aytek'in Virginia Woolf göndermeli bir "Kendine Ait Fotoğraf" isimli kitabı varmış, onu da pek merak ettim; ama satışta değil. Elinde olan var ise, ben talibim, aklınızda olsun. 

İşte Benim Zeki Müren - Yapı Kredi Kültür Merkezi 

Aralık ayı boyunca, metroda, havalimanında, oyalanmak için girdiğim kitapçılarda pek çok derginin kapağında Zeki Müren ile burun buruna geldiğimde, "Ne oluyor yahu? Neden bir anda Zeki Müren her yerde?" diye sormuş ve bu sergiden haberdar olmuştum. 



Ancak, bantmag'in aralık sayısında, Murat Meriç'in, serginin küratörü Derya Bengi ile yaptığı söyleşiyi okuyuncaya kadar da sergi hiç ilgimi çekmemişti.

Derya Bengi, bu söyleşide Zeki Müren'in Mick Jagger ile 1977 yazında bir gece Bodrum'da birlikte yiyip içtiği gibi pek çok keyifli bilgi aktarıyor ve "Ortalama bir rockçının sahip olması gereken cesareti ve kafa açıklığını 50'lerden beri gösteren biri vardı zaten, Türkiye'ye rock ruhu Zeki Müren'le girmişti. Rock tarihini Erkin Koray ile değil, Zeki Müren ile başlatsak iyi ederiz." diyordu.





Aynı söyleşideki "Yeni kuşaklar, sadece 80'lerde yaşayan kitsch bir ihtiyar papağan olarak hatırlıyor onu, hayatının son dönemiyle. Sanki 50'li, 60'lı yılları hiç yaşamamış ve o yıllara damgasını çok derin vurmamış gibi değerlendirildiğini düşünüyorum. Biz biraz geriye döndük, en başından o yolculuğu bilenlere hatırlatmak, bilmeyenlere de birazcık tarih nosyonu sunmak istedik." cümlesi ile de o yeni kuşaklardan biri olduğumu ve tarih nosyonuna ihtiyaç duyduğumu kavradım.








Ve dün yogitam ile bu sergiye gittik, kıyafetler, mektuplar, notlar ve fotoğraflar arasında gerçekten gülerek, şaşırarak, keşfederek çok keyifli zaman geçirdik. Aklınızda bulunsun, bu sergi için de son tarih 31 Ocak 2015.

O dönemlerde herkesin Zeki Müren ile ilgili bir anısı olduğu iddiası üzerine bu sabah babama sordum. "Zeki Müren ile herhangi bir anın var mı?" diye. İlkokul yıllarında aynı mahallede oturuyorlarmış, çok net hatırladığı iki şey vardı. Her sabah evden çıkış ve eve geliş saatleri belliymiş, bütün mahallenin kadınları büyük bir coşku ile her gün bu saatlerde kendisini "Zekii zekiii zekii" diye bağıra çağıra uğurlar ve karşılarmış. O da hep inanılmaz kibar ve nezaketle cevap verirmiş. Bir de mahalle efsanesi gibi, yaptığı yardımlar günlerce anlatılırmış. Geçen gün kapıcı bilmem kim beyi çağırmış, şunu vermiş; gece yolda berduş bir sarhoşa şöyle yardım yapmış filan.

Keyifli zaman geçirmek ve Türkiye'nin bundan elli yıl önce şimdikinden ne kadar fazla hoşgörülü olduğu ile yüzleşmek için bence kaçırılmaması gereken bir sergi.



Ve kendinizi Beyoğlu arka sokaklarına bırakın. Sokak sanatı konusunda, her geçen gün zenginleştiğimizi, renklendiğimizi görmek, arka sokaklardaki ironileri takip etmek gerçekten çok keyifli.








Keyifle kalın!

22 Aralık 2014

Hep Vestfalya eyaletindeki pazarlardan bahsettim, oysa ki İstanbul'da harika şeyler oluyor: Istanbul International A Cappella Choir (IIACC)

Tam Almanya'da doya doya Noel pazarlarını gezip, yeni yıl yeni yıl yeni yıl sizlere kutlu olsun diye şarkılar söyleyerek İstanbul'a döndüğüm ve İstanbul'da yeni yıl coşkusunun sıfır olması karşısında hayal kırıklığı duyduğum günlerde, Hori'de tanıştığım sevgili Ersu'dan bir mesaj aldım. İtalyan müzisyen Martina Pavone'nin sosyal sorumluluk projesi olarak ve Circolo Roma Derneği'nin desteği ile oluşan Istanbul International A Cappella Choir (IIACC) ardı ardına iki gün konser vereceklerdi.

Martina Pavone'ye göre, İstanbul'da yaşayan yabancıların, diğer yabancılarla ve Türklerle kaynaşabilmeleri için kültürel projelere ihtiyaçları var ve o da bunu gerçekleştirebilmek için, bir araç olarak sesi kullanıyor. Ersu ile Sheldon'un koroda olması da benim açımdan oldukça heyecan vericiydi.


Çarşamba günü Diyarbakır, perşembe günü Ankara derken bitmiş bir halde İstanbul'a ulaşıp, doğrudan konserin yapılacağı St. Antuan kilisesinin yolunu tuttum. St. Antuan benim için dini öğelerden tamamen bağımsız olarak çok anlamlıdır. Cihangir'de yaşadığım ve hukuk fakültesinde okuduğum yıllarda, ne zaman bir konu hakkında düşünmek istesem, kendimi kötü hissetsem soluğu burada alırdım. Dua filan etmezdim, sadece bir sırada oturur, aklımdakileri çözene kadar da oradan kalkmazdım. Her zaman bana huzur vermiş, kendimi daha iyi hissetmemi sağlamıştır.

Ve o akşam, o kadar güzel süslenmişti ve o kadar keyifli bir ortam vardı ki, bütün yorgunluğumu unuttum.



Koroya gelirsek, oldukça enteresan bir hikayesi var. Koroda on iki ayrı ülkeden yirmi beş kişi var. Bu kişilerin tamamı amatör ve gönüllü. Aralarında diplomat da var, öğretmen de, rejimden kaçan da var, savaştan da... Ülkelere gelirsek Türkiye, İtalya, Fransa, Almanya, Avusturalya, İran, Amerika, İsveç, Brezilya, Suriye, Kırgızistan ve Rusya.


Prova ettikleri şarkıların yanı sıra, tamamen doğaçlama şarkılar da söylüyor. Çalışılmış şarkılar bizi fena halde çocukluğumuza ışınladı. Türk - Alman Derneği etkinliklerinde geçirdiğim yıllarda öğrendiğim Almanca şarkıların İngilizceleri çalınırken, sözlerini hatırlama çabama yogitam yetişti. Çıkışta "Bruder Jakop, Bruder Jacob. Schlaefst du noch? Morgenglocken laeuten, Morgenglocken laeuten. Ding-dang-dong." diye şarkılar söylüyorduk.




Konser benim açımdan oldukça keyifliydi, gerçekten birkaç saatliğine de olsa Noel ruhunu yaşamış olduk. Ayrıca barış için hazırladıkları bir parça vardı ki, koronun uluslararası kimliğini düşününce çok anlamlı ve çok güzeldi. Tamamen doğaçlama olarak o anda ortaya çıkanı izlemek ise gerçekten eğlenceliydi.

Ücretsiz ve yardım toplama amacıyla yaptıkları etkinlikleri Facebook sayfalarından takip edebilirsiniz. 

14 Aralık 2014

Not Defterim: Foodie Istanbul, Projeler, Can Oba, Beşiktaş Pazarı, Üst Kattaki Terörist


Elimde yazabileceğim bir sürü malzeme olmasına rağmen, bir haftadır kahvemi koyup, şu bilgisayarın başına oturup blog yazamadım bir türlü. 2014 başlarken aldığım kararlardan en istikrarlı uyguladığım iki günde bir yazı ritüelini de böylelikle bozmuş oldum. Ama olsun, 2015 başlarken aynı kararı bir daha alır, daha istikrarlı uygularım -umarım- : )

Bu aralar ofiste işler gerçekten çok yoğundu ve ayrıca bu blog dışında bir kaç proje üzerinde çalıştım. Size anlatmak istediğim Weihnachtsmarkt'lar henüz bitmedi, sırada en havalıları olan Köln ve Düsseldorf var. Bu hafta içinde burada olacaklar. Ama hepsinin özetini The Magger için yazdım, şuradan ulaşabilirsiniz. Evim Dergisi ile bir işbirliği yaptık, Ocak 2015 sayısında sizi bekliyor olacak. Birkaç tane yeni seyahat planı yaptım; yeni yılda ilk istikametlerimin Saraybosna ile Belgrad olmasını planlıyorum. Uzun zamandır merak ettiğim bir şey olan yıldız haritamı çıkarttırmak için Dinçer Güner'den randevum var, eski ofis ekip arkadaşıma bu konudaki katkıları için kocaman teşekkürler. Bir de en çok heyecanlandığım projelerden bir diğeri için de yogitam ile kolları sıvadık; Foodie İstanbul. 


Biz birlikte haftada en az bir kere, yeni açılan bir restoranın yolunu tutup, keşifler yapıyorduk. Bu keşiflerimizi daha istikrarlı ve planlı bir biçimde yapmaya karar verdik. İşte Foodie İstanbul böyle doğdu. Pek çok harika yeme içme blogu var; ama onlardan önemli birkaç farkımız olacak. Bizim her yazımızda bir sokaktaki bütün mekanlar olacak. Böylece İstanbul'un gurme bir haritasını çıkarmayı planlıyoruz. Sadece Türkçe yazmayacağız, turistler için de harika bir lokal rehber hazırlamak hedefimiz. Ayrıca popüler ve bilinen semtlerden başlayıp, daha bilinmezlerde keşifler yapmak, bu sırada ana konsept yemek olmakla birlikte, butikler ile tarihindeki keyifli detaylardan da bahsetmek istiyoruz. Henüz web sitemiz yok, ama facebook üzerinden takip edebilirsiniz. Her türlü fikir ve öneriyi paylaşmanızdan da, çok iyi biliyorum dediğiniz semtlerde bize eşlik etmenizden de mutluluk duyarız : )


Ayrıca bu haftasonu annem İstanbul'daydı. İlk istikametimiz daha önce de gidip bahsettiğim Can Oba oldu. Buraya daha önce gittiğim zaman kelimenin tam manası ile büyülenmiştim. Çok alakasız bir lokasyonda, Can Oba, her müşteri ile ayrı ayrı ilgileniyor ve harikalar yaratıyordu. Hepsi tablo gibi görünen yemekleri yedikten sonra, ödenen hesap da yemekler ile kıyaslanınca oldukça kabul edilebilirdi.

Bu gittiğimizde ise, bir takım farklılıklar ile karşılaştık. Bunlardan ilki olumluydu, içerinin dekorasyonu biraz iyileştirilmiş ve dışarıya sobalar ile masalar atılmış. Olumsuzlara gelirsek, rezervasyon yaptırmak için aradığımda, "Yalnızca saat 18:00 müsait" diyerek iş çıkışında yetişme telaşı yaratmalarına rağmen, saat 21:00'e kadar oturduğumuz süre boyunca dört boş masa olması hiç hoşuma gitmedi. Ayrıca "her gün farklı yemekler çıkardığımız için yazılı menü yok." açıklamasının gerçekliğinden şüpheye düşmeye başladım; çünkü tesadüfün bu kadarı olamaz herhalde, bütün yemekler birebir aynıydı. Ve bu sefer Can Oba'nın yalnızca adı vardı, kendisinden eser yoktu; ne karşılamada, ne de mutfakta.

Yine de yediğimiz her şey oldukça lezzetliydi ve her biri tablo gibi geldi masamıza. Açılışı balık çorbası ile yaptık, ara sıcaklardan ıspanak yatağında tarak ile somona sarılı kuşkonmaz aldık.




Ana yemeklerden ise, Can Oba'nın hamurunu kendisinin açtığı lazanyadan, cevizli risotto ile servis edilen ahtapottan ve ciğerden yana tercihimizi yaptık.




O kadar balık ürününün üzerine ciğeri yalnızca, meyveler ile servis edildiği için, merakımızdan söylemiştik, gece yediklerimiz içinde de tek sevmediğimiz de o oldu. Ciğerin en güzelinin Birbiçer'de yenilebileceği gerçeği var sonuçta.

Tatlılar ise hem sunum hem lezzet olarak şahaneydi. Greyfurt içinde servis edilen tiramisu, peynir tatlısı ve çikolata mus içinden bizim en favorimiz çikolata mus oldu. Uzun zamandır yediğim en iyi tatlıydı.





Bence İstanbul'da yaşayan herkesin gidip bir defa deneyimlemesi gereken bir restoran olan Can Oba'da alkol yok, ama hesap alkol içmişsiniz gibi geliyor, hazırlıklı olun.



Annemle pazarlara düşkünlüğümüzü de yolunuz az çok Mushaboom8'e düşüyorsa mutlaka biliyorsunuzdur. En sevdiklerimizden biri de cumartesi günleri kurulan Beşiktaş Pazarı. İki katlı bu pazarın üst katında kıyafet, alt katında yiyecek satılıyor. Üst katta kıyafetlerin arasında üstüne para verseler giymeyeceğim ürünler çoğunlukta olmasına rağmen, Danimarka harikası Samsoe'nin t-shirt ve sweatlerini bile bulabileceğiniz harika tezgahlar da var. Bir cumartesi sabahına burada başlamanızı şiddetle tavsiye ederim, çok geçe kalmayın kalabalıkta boğulmayın.


İstanbul'da beni en yanıltmayan, her oyununu beğenerek izlediğim tiyatrolardan İkinci Kat'ın yolunu bu sefer de "Üst Kattaki Terörist"i izlemek için tuttuk.

Annemi Karaköy'ün hala leş olan bir bölgesindeki sokaklarında yürütmekten tedirgin olarak, "Al sana underground İstanbul turu." diye şakalaşarak kendimi temize çıkarmaya çalışırken, oldukça enteresan görüntülere şahit olduk. Çöp toplayıcıların akşam arabaları ile geldikleri bir garajın içini görme şansı yakaladık mesela. Hayatımda bu kadar yakından bire bir gördüğüm en enteresan ve iç acıtıcı yaşam alanlarından biriydi. Duvarlarında iki tane harika tablo asılı olması, "O çöplerden neler neler çıkıyor acaba?" sorusunu sordurdu.

Oyuna gelirsek, son zamanlarda adını çok duyduğumuz Emrah Serbes'in "Kaybedenler" kitabındaki bir hikaye "Üst Kattaki Terörist" ve Sami Berat Marçalı tarafından sahneye uyarlanmış. Oyuna dair en sıra dışı detay, baş roldeki 'küçük faşo'yu 12 yaşındaki Denizhan Akbaba'nın oynaması. Çocuk gerçekten yetenekli. Benim şahsi favorim ise üst kattaki Kürt komşuyu canlandıran Bedir Bedir'in performansı oldu. İnanılmaz bir enerji ve doğallıkla oynadı rolünü. Sevgisini de, üzgünlüğünü de, hayal kırıklığını da izleyiciye şahane biçimde aktardı.

Nurettin, 12 yaşında bir çocuk, abisini askerde şehit vermiş. Annesinin yıkım halinde söylediği bir anlık bir laf ile bütün Kürtleri düşman bellemiş. Derken üst katlarına Kürt bir öğrenci taşınıyor. Nurettin'in tek bir amacı var, onu öldürmek. Ama onun fıstık gibi bir kız arkadaşı olması kafasını karıştırıyor. Gittikçe onların evinde daha fazla zaman geçirmeye başlıyor.

Türk-Kürt meselelerine değinmeyi riskli buluyorum,çünkü klişeleşmesi, aşırılaşması, tabulara gereğinden fazla dokunması pekala mümkün. Ama bu oyunda hem gülüyor, hem duygulanıyorsunuz. Bence izlenmesi gerekenlerden...



Bu yılın son günlerinde, yeni yıl için enerji toplayarak kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım