kopenhag etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kopenhag etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2012

Roller coaster cenneti Tivoli, "green light district"li free town Christiana ve leziz kokteyller evi Hard Rock!

Kopenhag'ta ilk gece...

Hemen altımızdaki barda Halloween Party var. 18-25 yaş arası değişik ülkelerden gelmiş bir sürü genç kalıyor hostelde, çoğu aşağıda olacak. Ama biz Tivoli'dekine gitmeye niyetliyiz.



Üç ay California Six Flags'te çalışmış biri olarak söz konusu şey roller coasterlar olunca ukalayım biraz. Orada çalıştığımız süre boyunca giymek zorunda olduğumuz mavi bir üniformamız vardı, ama o üniformayı çıkarıp da başka bir t-shirt giydiğimiz anda canımız neye binmek isterse, hiçbir ücret ödemeden, üstelik de sıraya bile girmeden, öncelikli geçişli olarak binme hakkımız vardı. Sabahları iş başı yapmadan önce, kahve içmek yerine adrenalin salgılayarak ayılıyorduk.

(O yıllarda daha bu blog ortaya çıkmamıştı, o yüzden hayatımın en bomba dönemlerinin kayıtları burada yok. Kimbilir belki bir gün geriye dönük bahsederim, Las Vegas, Los Angeles, San Francisco, San Diego ve Meksika maceralarımızdan...)

O yüzden "Tivoli mi? Pöh!" moodundayım biraz. Bizim Bostancı lunaparkının biraz gelişmişi gibi canlanıyor Tivoli aklımda.

Henüz o sırada bilmiyorum tabii, gece boyunca "Ağzımıza sıçtın Memoooooo!" diye avazım çıktığı kadar bağıracağımı, adrenalin salgılarımın tavan yapacağını, dizlerimin tutmaz hale geleceğini... 




Duşumuzu alıp, üzerimize kalın bir şeyler geçirip hostelden çıkıyoruz. Tivoli'ye doğru yürürken bir hot dog kokusu geliyor burnuma davetkar davetkar. Durmamak, bir tane yememek olmaz.



Sonra kendimizi limitsiz biniş hakkı sağlayan bilekliğimizle Tivoli'ye atıyoruz. Dışarıdan göründüğünden çok çok büyük. Halloween konsepti ile bütün binalar giydirilmiş, etrafa çok esprili süslemeler yapılmış. Büyüleniyorum. 




Önce ısındırma turları olsun diye atlı karıncaya biniyoruz. Sonra kendimi Himmelskibet sırasında buluyorum. Hani şu yüksekte dönen salıncaklar olur ya, onun inanılmaz yükseği... Üstelik de öyle uslu uslu yavaşça da dönmüyor, hızlanıyor, sağa sola yatıyor. 



Yukarı ilk çıktığımızda yavaşça dönmeye başladığında, ayaklarımın altında her ucunu görebildiğim Kopenhag manzarası karşısında dilim tutuluyor. Bir insanın hayatında uçmaya en yaklaştığı an bu olabilir. Sonra o kadar yüksekte çılgın gibi hızla dönmeye başladığımızda, ben de avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum.

Aşağı indiğimizde yeniden doğmuş gibiyim. Hani olağan hayatımızı yaşarken bozulup, üzüldüğümüz, kızdığımız içimize attığımız bir şeyler illa oluyor ya, ben Himmelskibet'te onların hepsini Kopenhag'ın en tepe noktasında haykırırken bıraktım sanırım. Pamuk gibi oluyorum.



Daha bir sürü roller coastera biniyoruz. Sürekli o kadar güzel bir hamur ve çikolata kokusu geliyor ki burnumuza, o oyuncaktan ona koşarken sıcak çikolata ve tatlı molaları veriyoruz.



Korku tünelinde ürperdikten sonra kapanışı Det Gyldne Tarn ile yapıyoruz. Bir nevi intihar simülasyonu... Yine oldukça yüksek bir noktaya çıkıyorsunuz ve hoooop diye bırakılıyorsunuz. Aşağı bütün ağırlığmla düşerken, bağıramadım bile, indiğimde bacaklarım öyle bir titriyordu ki bir süre hiçbir yere kımıldayamadım.

Benim kalbim var, şekerim var, tansiyonum var, korkum var deseniz bile Kopenhag'a yolunuz düşerse Tivoli'ye mutlaka uğrayın. Etraftaki cafelerde oturmak, publarda bira içmek ve harika dekore edilmiş parkı gezmek bile keyifli olacaktır.




Büyüklerin eğlencesinin dışarı çıkıp, içip, dans etmekten ibaret olmaması gerektiğini Tivoli ile hatırlamış olarak ve donmuş ellerimi içinde marshmellow erimiş sıcak çikolatamın bardağı ile ısıtarak Kopenhag'taki ilk gecemi noktalıyorum. Beş saat ne kadar hızlı geçti diye söyleniyorum bir yandan da...



Kopenhag'taki ikinci gecemizde Christiania'nın yolunu tutuyoruz. Aslında aklı başında insanlar olarak, Christiania hakkında okuduklarımızdan sonra oraya gündüz gitmemiz daha mantıklı bir hareket olurdu. Çünkü tam olarak neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Ama gündüz ancak müzelere yetişebildiğimiz için Christiania geceye kalıyor. 

Christiania ne oluyor ki derseniz, devletin görmezden geldiği bir "free town." Hayal edin, Büyükada'ya yürüyerek geçebiliyorsunuz ve oraya geçtiğiniz anda uyuşturucu serbest! 

Köprüyü geçerken kafamda o kadar Harlem-vari bir bölge canlandırıyorum ki, pasaportum, cüzdanım, bilgisayarım yanımda olmasaydı keşke diye düşünüyorum. Köprüyü geçiyorum, katil tipli kimse yok etrafta. Sokaklarda dolanıyoruz dolanıyoruz, köşe başlarında kutuların içinde aleni bir şekilde ot satan adamlar ve yürürken içen insanlar dışında her şey Kopenhag'ın gerisiyle aynı. Pastaneler, güzel mobilya dükkanları, normal güler yüzlü insanlar.

Hayal kırıklığı yaşıyoruz neredeyse! 




Haritamızı açıyoruz yine, şu meşhur park neredeymiş o parkı bulalım diye. Birazcık yürüdükten sonra, üzeri etkinlik afişi ile kaplı dev fabrika bozması gibi görünen bir binanın yanından kokuyu alıyoruz.



Parkın girişindeki "Welcome to The Green Light District" yazısı doğru yerde olduğumuzun en güzel kanıtı. Yazıya bayılıyorum, tam fotoğrafını çekeceğim, hemen uyarılıyorum. Fotoğraf çekmek yasakmış.

Christiana'da fotoğraf çekmek ve kavga etmek yasak, uyuşturucu serbest. 



Parkta banklar da var, publar da var, çimler de var. Ve koku... Açık havada bu kadar yoğun bir koku olabileceğini düşünemezdim bile.

Asıl komik olan da, hayatında "drug" lafı duysa arkasını dönüp kaçacak kıvamdaki orta yaş üstü turist kafilelerinin müze gezer gibi Christiana'yı gezmesiydi bence. 

Fotoğraf yasağı sebebiyle Christiana atmosferini ancak kelimelerle anlatma çabasıyla sınırlıyım, bir de David Hackett'in harika grafittili bir duvar fotoğrafını paylaşabilirim:




Bir nevi hippi döneminde zamanı durdurmuş Christiana'dan çıkışta yine yürüye yürüye, böyle bir özgür bölge yapmak iyi mi kötü mü konusunu tartışa tartışa kendi bölgemize dönüyoruz.

Ve hard-rock cafe'deyiz. 




Devasa nachos ve hamburger tabaklarımız önümüzde, "Pinktober" konseptli kokteyller ile Carlsberg arasında geçiş yaparak güzel müzikler dinliyoruz. 




Mike Einziger'in gitarı burnumun dibinde olduğundan olsa gerek, ertesi sabaha kadar "whatever tomorrow brings, I'll be there with open arms and open eyes" diye mırıldanırken yakalıyorum kendimi. Love Hurts'ü daha çok seviyorum halbuki!


07 Kasım 2012

Drinking beer is no simple task for your brain. Kopenhag: Visit Carlsberg!

Cumartesi sabahı kurduğum alarm ile gözlerimi açıyorum. Yatakta değilim, trendeyim, ve tam saatinde København istasyonuna giriyor trenimiz. 




Uyku sersemliği ile hemen montlarımızı giyip, valizlerimizi alıp atlıyoruz trenden. Acilen bir kahveye ihtiyacım var o mahmurluğu üzerimden atmak için. Hemen istasyonun içindeki cafelerden birini gözümüze kestirip oturuyoruz.

Mr. Carlsberg bize tatlı tatlı gülümsüyor, cafenin ortasındaki masasından. Ama hayır, Mr. Calsberg'e kanamayız, henüz değil, önce bir kahve içmeliyiz! 




Kahvelerimizin yanına da S ile başlayan adını bir türlü öğrenemediğim, Kopenhag'taki her cafede bulması mümkün olan tatlı hamur işinden alıyoruz.

İnanılmaz lezzetli bir şey. Çok hafif bir kreması var, kahvenin yanına da bu kadar yakışabilir. 



Kendimize geldikten sonra, şehir haritasını açıyoruz, kalacağımız hostelin yerini haritadan işaretliyoruz. Kopenhag rehberini kurcalıyoruz, web sitelerindeki tavsiyelere göz atıp, mutlaka görmemiz gerekenleri ve fırsat kalırsa görmeye karar verdiklerimizi listeliyoruz.

İstasyonu terk etmeden önce, üzerimdeki SEK (İsveç Kronu)'lerden kurtulmam ve hosteli ödemek için DK (Danimarka Kronu) almam lazım. O işi halletmek için istasyondaki Forex'e bakınırken, daha acil olarak tuvalete gitmem gerektiğini fark ediyorum. 

Erkekler tuvaletini bulmuş, kadınlar tuvaleti için çaresizce sağıma soluma bakınırken, hoop çok tatlı bir adam koluma giriyor "Tatlım, şurada arka tarafta. Sen git, ben de hemen geliyorum peşinden." diyip göz kırpıyor gülerek.

Kahkahalar atmaya başlıyorum."Flörtöz adamlar ve lezzetli hamur işleri! Kopenhag hoşbuldum." diyorum. 



İstasyondan çıkıyoruz, saat henüz çok erken ve sokaklar bomboş. Sadece Palace Hotel'in balkonunda üstü çıplak bir adam ve adamın gömleğini giymiş altı çıplak bir kadın yeni doğan günü selamlıyor.




Kalacağımız Dan Hostel gerçekten yürüme mesafesinde, 15 dakikada ulaşıyoruz. Check-in'ler 14:00'te başlıyormuş. O yüzden valizlerimizi locker'a bırakıp, kendimizi yollara vuruyoruz.




Niyetimiz botanik bahçesine gitmek... Elimizdeki harita detaysız ve yetersiz, sadece ana sokakları gösteren harita ile yola koyuluyoruz. Binaların hepsi bakımlı ve eski. Hepsi pekala müze olabilecek şıklıktaki binalarda yaşıyor ve çalışıyor insanlar. Stockholm'den sonra ısıtan ve yakan bir güneşin olması da çok hoşumuza gidiyor.

Oradan oraya oradan oraya yürürken, beğendiğimiz binaların peşinde koşarken...

Kayboluyoruz!

Hoop o da nesi sağlı soğlu "Antep Bakery", "Mustafa Berber", "Kebap Saloon"ların olduğu bir sokaktayız. Aklınıza ne gelirse var burada, her şehri bir dükkanın temsil ettiği küçük bir Türkiye...Hatta kendi sanatçılarını, şehrin en meşhur eğlence parkında sahneye bile çıkartıyorlar.

Hemen anlıyoruz ki Vesterbro'dayız. Rehberlerde alternatif bir Kopenhag için bu bölgeye gelin deniliyor. Grafitti'ler, sergiler, ne olduğu anlaşılamayan dükkanların önlerinde oturup kahvesini içen insanlar... 





Madem Botanik Bahçesi'ne gitmeye çalışırken buraya geldik, o zaman Calsberg Müzesi'ne gidelim diyoruz.




Uzaktan görünen fabrika bacasını takip ederek, Carlsberg müzesini buluyoruz. Bu müzenin en güzel tarafı, giriş biletine iki biranın dahil olması!

Kapıdan girdiğiniz gibi ufak bir pub karşılıyor sizi. Türkiye'de olmayan Jacobsen biralarından bir tanesini seçip içiyorsunuz.


Sonra şehirde hala bira dağıtımını atla yaptıkları için, güzelim Carlsberg atları ile tanışıyoruz.




Sonra tarihi kısma geçiyor ve Carlsberg birasının öyküsünü öğreniyoruz. 




Bitki blilimci ve aynı zamada sanat eserleri koleksiyoneri olan J.C Jacobsen, 1847 yılında bir bira üretiyor. Türkiye'de satılmayan ve bence Carlsberg'ten çok daha lezzetli bir bira olan Jacobsen'ı Danimarka'dayken mutlaka tadın derim ben. 

Daha sonra J.C Jacobsen öldükten sonra, işlerin başına oğlu geçiyor ve Alman biralarını da inceleyerek Calrsberg'i ortaya çıkarıyor. Tuborg, yurdışına açılma kısmında ortaya çıkardıkları bir diğer marka. Şu anda Pripps, Falcon, Lübzer, Astra gibi adını daha önce hiç duymadıklarım dahil tam olarak 310 tane markaları var. 




Daha detaylı bir tarihçe okumak isterseniz tık!




Müzenin sonunda "Ahh! - a refreshing beer" yazısı sizi bir bira daha içmeye çağırıyor. Hangi biranın içinde hangi aromanın bulunduğu öğreten ve aslında biranın da en az şarap kadar aroma konusunu ciddiye alarak tüketilmesi gerektiğini öğreten eğlenceli bir alandan sonra, House of Jacobsen, giriş biletine dahil ikinci bira için karşımıza çıkıyor.



Müze gezisi bittikten sonra bira içip takılınabilecek çok şeker pub'lar var etrafta. O yüzden Calsberg'e giderseniz, geniş geniş vakit ayırın. Müzeden ziyade müzeyi gezerken verilen bira molaları işin asıl güzel yanı. 




Lokal lezzetler tatmak istiyoruz, o yüzden klasik yemeklerinden biri olan smørrebrød (açık sandiviç) tabağı istiyoruz. Et, balık, somon her şey çiğ ve soslu.




Çıkışta da hediyelikler var. Tabii ki, bol bol bira stokluyoruz, Türkiye'ye Jacobsen Dark Lager götürmezsem olmaz. 







Geri dönüş yolundayken bir alışveriş merkezi dikkatimizi çekiyor. Asıl alışveriş sokağı Stroget ama nedense bu alışveriş merkezi de o an çok davetkar görünüyor gözümüze. Girip biraz Danimarka markaları ile tanışalım diyoruz.



Kıyafet markası olarak Selected'a bayılıyor, incecik görünen yünlü ve sıcak tutan gömleklerden ediniyoruz.



Onun dışında en sevdiğim mağaza tasarım ev eşyaları bölümü de bulunan Bahne oluyor.





Bir de alışveriş merkezinin ortasında en üst katta erimiş gibi tasarlanmış bir piyano var ki ki, resmen tapıyorum!!


Alışveriş merkezinden sonra, iki gündür üzerimizde olan kıyafetlerden kurtulmak, duş alıp giyinip akşamki Halloween partisine hazırlanmak için, sırt çantamızda şıngır şıngır eden biralarımız, elimizde Selected poşetlerimizle, Kopenhag'ın düşündüğümüzden güzel olduğu kararını veriyor ve  pusetli bisikletlere şaşırarak hostelimizin yolunu tutuyoruz.





Pinterest'im

Instagram'ım