Kopenhag'ta ilk gece...
Hemen altımızdaki barda Halloween Party var. 18-25 yaş arası değişik ülkelerden gelmiş bir sürü genç kalıyor hostelde, çoğu aşağıda olacak. Ama biz Tivoli'dekine gitmeye niyetliyiz.
Üç ay California Six Flags'te çalışmış biri olarak söz konusu şey roller coasterlar olunca ukalayım biraz. Orada çalıştığımız süre boyunca giymek zorunda olduğumuz mavi bir üniformamız vardı, ama o üniformayı çıkarıp da başka bir t-shirt giydiğimiz anda canımız neye binmek isterse, hiçbir ücret ödemeden, üstelik de sıraya bile girmeden, öncelikli geçişli olarak binme hakkımız vardı. Sabahları iş başı yapmadan önce, kahve içmek yerine adrenalin salgılayarak ayılıyorduk.
(O yıllarda daha bu blog ortaya çıkmamıştı, o yüzden hayatımın en bomba dönemlerinin kayıtları burada yok. Kimbilir belki bir gün geriye dönük bahsederim, Las Vegas, Los Angeles, San Francisco, San Diego ve Meksika maceralarımızdan...)
O yüzden "Tivoli mi? Pöh!" moodundayım biraz. Bizim Bostancı lunaparkının biraz gelişmişi gibi canlanıyor Tivoli aklımda.
Henüz o sırada bilmiyorum tabii, gece boyunca "Ağzımıza sıçtın Memoooooo!" diye avazım çıktığı kadar bağıracağımı, adrenalin salgılarımın tavan yapacağını, dizlerimin tutmaz hale geleceğini...
Duşumuzu alıp, üzerimize kalın bir şeyler geçirip hostelden çıkıyoruz. Tivoli'ye doğru yürürken bir hot dog kokusu geliyor burnuma davetkar davetkar. Durmamak, bir tane yememek olmaz.
Sonra kendimizi limitsiz biniş hakkı sağlayan bilekliğimizle Tivoli'ye atıyoruz. Dışarıdan göründüğünden çok çok büyük. Halloween konsepti ile bütün binalar giydirilmiş, etrafa çok esprili süslemeler yapılmış. Büyüleniyorum.
Önce ısındırma turları olsun diye atlı karıncaya biniyoruz. Sonra kendimi Himmelskibet sırasında buluyorum. Hani şu yüksekte dönen salıncaklar olur ya, onun inanılmaz yükseği... Üstelik de öyle uslu uslu yavaşça da dönmüyor, hızlanıyor, sağa sola yatıyor.
Yukarı ilk çıktığımızda yavaşça dönmeye başladığında, ayaklarımın altında her ucunu görebildiğim Kopenhag manzarası karşısında dilim tutuluyor. Bir insanın hayatında uçmaya en yaklaştığı an bu olabilir. Sonra o kadar yüksekte çılgın gibi hızla dönmeye başladığımızda, ben de avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum.
Aşağı indiğimizde yeniden doğmuş gibiyim. Hani olağan hayatımızı yaşarken bozulup, üzüldüğümüz, kızdığımız içimize attığımız bir şeyler illa oluyor ya, ben Himmelskibet'te onların hepsini Kopenhag'ın en tepe noktasında haykırırken bıraktım sanırım. Pamuk gibi oluyorum.
Daha bir sürü roller coastera biniyoruz. Sürekli o kadar güzel bir hamur ve çikolata kokusu geliyor ki burnumuza, o oyuncaktan ona koşarken sıcak çikolata ve tatlı molaları veriyoruz.
Korku tünelinde ürperdikten sonra kapanışı Det Gyldne Tarn ile yapıyoruz. Bir nevi intihar simülasyonu... Yine oldukça yüksek bir noktaya çıkıyorsunuz ve hoooop diye bırakılıyorsunuz. Aşağı bütün ağırlığmla düşerken, bağıramadım bile, indiğimde bacaklarım öyle bir titriyordu ki bir süre hiçbir yere kımıldayamadım.
Benim kalbim var, şekerim var, tansiyonum var, korkum var deseniz bile Kopenhag'a yolunuz düşerse Tivoli'ye mutlaka uğrayın. Etraftaki cafelerde oturmak, publarda bira içmek ve harika dekore edilmiş parkı gezmek bile keyifli olacaktır.
Büyüklerin eğlencesinin dışarı çıkıp, içip, dans etmekten ibaret olmaması gerektiğini Tivoli ile hatırlamış olarak ve donmuş ellerimi içinde marshmellow erimiş sıcak çikolatamın bardağı ile ısıtarak Kopenhag'taki ilk gecemi noktalıyorum. Beş saat ne kadar hızlı geçti diye söyleniyorum bir yandan da...
Kopenhag'taki ikinci gecemizde Christiania'nın yolunu tutuyoruz. Aslında aklı başında insanlar olarak, Christiania hakkında okuduklarımızdan sonra oraya gündüz gitmemiz daha mantıklı bir hareket olurdu. Çünkü tam olarak neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Ama gündüz ancak müzelere yetişebildiğimiz için Christiania geceye kalıyor.
Christiania ne oluyor ki derseniz, devletin görmezden geldiği bir "free town." Hayal edin, Büyükada'ya yürüyerek geçebiliyorsunuz ve oraya geçtiğiniz anda uyuşturucu serbest!
Köprüyü geçerken kafamda o kadar Harlem-vari bir bölge canlandırıyorum ki, pasaportum, cüzdanım, bilgisayarım yanımda olmasaydı keşke diye düşünüyorum. Köprüyü geçiyorum, katil tipli kimse yok etrafta. Sokaklarda dolanıyoruz dolanıyoruz, köşe başlarında kutuların içinde aleni bir şekilde ot satan adamlar ve yürürken içen insanlar dışında her şey Kopenhag'ın gerisiyle aynı. Pastaneler, güzel mobilya dükkanları, normal güler yüzlü insanlar.
Hayal kırıklığı yaşıyoruz neredeyse!
Haritamızı açıyoruz yine, şu meşhur park neredeymiş o parkı bulalım diye. Birazcık yürüdükten sonra, üzeri etkinlik afişi ile kaplı dev fabrika bozması gibi görünen bir binanın yanından kokuyu alıyoruz.
Parkın girişindeki "Welcome to The Green Light District" yazısı doğru yerde olduğumuzun en güzel kanıtı. Yazıya bayılıyorum, tam fotoğrafını çekeceğim, hemen uyarılıyorum. Fotoğraf çekmek yasakmış.
Christiana'da fotoğraf çekmek ve kavga etmek yasak, uyuşturucu serbest.
Parkta banklar da var, publar da var, çimler de var. Ve koku... Açık havada bu kadar yoğun bir koku olabileceğini düşünemezdim bile.
Asıl komik olan da, hayatında "drug" lafı duysa arkasını dönüp kaçacak kıvamdaki orta yaş üstü turist kafilelerinin müze gezer gibi Christiana'yı gezmesiydi bence.
Fotoğraf yasağı sebebiyle Christiana atmosferini ancak kelimelerle anlatma çabasıyla sınırlıyım, bir de David Hackett'in harika grafittili bir duvar fotoğrafını paylaşabilirim:
Bir nevi hippi döneminde zamanı durdurmuş Christiana'dan çıkışta yine yürüye yürüye, böyle bir özgür bölge yapmak iyi mi kötü mü konusunu tartışa tartışa kendi bölgemize dönüyoruz.
Ve hard-rock cafe'deyiz.
Devasa nachos ve hamburger tabaklarımız önümüzde, "Pinktober" konseptli kokteyller ile Carlsberg arasında geçiş yaparak güzel müzikler dinliyoruz.
Mike Einziger'in gitarı burnumun dibinde olduğundan olsa gerek, ertesi sabaha kadar "whatever tomorrow brings, I'll be there with open arms and open eyes" diye mırıldanırken yakalıyorum kendimi. Love Hurts'ü daha çok seviyorum halbuki!
Sonra kendimizi limitsiz biniş hakkı sağlayan bilekliğimizle Tivoli'ye atıyoruz. Dışarıdan göründüğünden çok çok büyük. Halloween konsepti ile bütün binalar giydirilmiş, etrafa çok esprili süslemeler yapılmış. Büyüleniyorum.
Önce ısındırma turları olsun diye atlı karıncaya biniyoruz. Sonra kendimi Himmelskibet sırasında buluyorum. Hani şu yüksekte dönen salıncaklar olur ya, onun inanılmaz yükseği... Üstelik de öyle uslu uslu yavaşça da dönmüyor, hızlanıyor, sağa sola yatıyor.
Yukarı ilk çıktığımızda yavaşça dönmeye başladığında, ayaklarımın altında her ucunu görebildiğim Kopenhag manzarası karşısında dilim tutuluyor. Bir insanın hayatında uçmaya en yaklaştığı an bu olabilir. Sonra o kadar yüksekte çılgın gibi hızla dönmeye başladığımızda, ben de avazım çıktığı kadar bağırmaya başlıyorum.
Aşağı indiğimizde yeniden doğmuş gibiyim. Hani olağan hayatımızı yaşarken bozulup, üzüldüğümüz, kızdığımız içimize attığımız bir şeyler illa oluyor ya, ben Himmelskibet'te onların hepsini Kopenhag'ın en tepe noktasında haykırırken bıraktım sanırım. Pamuk gibi oluyorum.
Daha bir sürü roller coastera biniyoruz. Sürekli o kadar güzel bir hamur ve çikolata kokusu geliyor ki burnumuza, o oyuncaktan ona koşarken sıcak çikolata ve tatlı molaları veriyoruz.
Korku tünelinde ürperdikten sonra kapanışı Det Gyldne Tarn ile yapıyoruz. Bir nevi intihar simülasyonu... Yine oldukça yüksek bir noktaya çıkıyorsunuz ve hoooop diye bırakılıyorsunuz. Aşağı bütün ağırlığmla düşerken, bağıramadım bile, indiğimde bacaklarım öyle bir titriyordu ki bir süre hiçbir yere kımıldayamadım.
Benim kalbim var, şekerim var, tansiyonum var, korkum var deseniz bile Kopenhag'a yolunuz düşerse Tivoli'ye mutlaka uğrayın. Etraftaki cafelerde oturmak, publarda bira içmek ve harika dekore edilmiş parkı gezmek bile keyifli olacaktır.
Büyüklerin eğlencesinin dışarı çıkıp, içip, dans etmekten ibaret olmaması gerektiğini Tivoli ile hatırlamış olarak ve donmuş ellerimi içinde marshmellow erimiş sıcak çikolatamın bardağı ile ısıtarak Kopenhag'taki ilk gecemi noktalıyorum. Beş saat ne kadar hızlı geçti diye söyleniyorum bir yandan da...
Kopenhag'taki ikinci gecemizde Christiania'nın yolunu tutuyoruz. Aslında aklı başında insanlar olarak, Christiania hakkında okuduklarımızdan sonra oraya gündüz gitmemiz daha mantıklı bir hareket olurdu. Çünkü tam olarak neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Ama gündüz ancak müzelere yetişebildiğimiz için Christiania geceye kalıyor.
Christiania ne oluyor ki derseniz, devletin görmezden geldiği bir "free town." Hayal edin, Büyükada'ya yürüyerek geçebiliyorsunuz ve oraya geçtiğiniz anda uyuşturucu serbest!
Köprüyü geçerken kafamda o kadar Harlem-vari bir bölge canlandırıyorum ki, pasaportum, cüzdanım, bilgisayarım yanımda olmasaydı keşke diye düşünüyorum. Köprüyü geçiyorum, katil tipli kimse yok etrafta. Sokaklarda dolanıyoruz dolanıyoruz, köşe başlarında kutuların içinde aleni bir şekilde ot satan adamlar ve yürürken içen insanlar dışında her şey Kopenhag'ın gerisiyle aynı. Pastaneler, güzel mobilya dükkanları, normal güler yüzlü insanlar.
Hayal kırıklığı yaşıyoruz neredeyse!
Haritamızı açıyoruz yine, şu meşhur park neredeymiş o parkı bulalım diye. Birazcık yürüdükten sonra, üzeri etkinlik afişi ile kaplı dev fabrika bozması gibi görünen bir binanın yanından kokuyu alıyoruz.
Christiana'da fotoğraf çekmek ve kavga etmek yasak, uyuşturucu serbest.
Parkta banklar da var, publar da var, çimler de var. Ve koku... Açık havada bu kadar yoğun bir koku olabileceğini düşünemezdim bile.
Asıl komik olan da, hayatında "drug" lafı duysa arkasını dönüp kaçacak kıvamdaki orta yaş üstü turist kafilelerinin müze gezer gibi Christiana'yı gezmesiydi bence.
Fotoğraf yasağı sebebiyle Christiana atmosferini ancak kelimelerle anlatma çabasıyla sınırlıyım, bir de David Hackett'in harika grafittili bir duvar fotoğrafını paylaşabilirim:
Bir nevi hippi döneminde zamanı durdurmuş Christiana'dan çıkışta yine yürüye yürüye, böyle bir özgür bölge yapmak iyi mi kötü mü konusunu tartışa tartışa kendi bölgemize dönüyoruz.
Ve hard-rock cafe'deyiz.
Devasa nachos ve hamburger tabaklarımız önümüzde, "Pinktober" konseptli kokteyller ile Carlsberg arasında geçiş yaparak güzel müzikler dinliyoruz.
Mike Einziger'in gitarı burnumun dibinde olduğundan olsa gerek, ertesi sabaha kadar "whatever tomorrow brings, I'll be there with open arms and open eyes" diye mırıldanırken yakalıyorum kendimi. Love Hurts'ü daha çok seviyorum halbuki!



