DIY (do it yourself) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DIY (do it yourself) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2015

Yeni çağda temel ihtiyaçlar: Saatin kaç olduğunu boşvermek, dans etmek, kesmek biçmek çizmek boyamak.

İki farklı "hayatı iyi yaşama" öğretisi arasında bölünüyoruz. 

Birileri diyor ki, yavaşlayın, çok fazla şey yapmayın, zihninizi boşaltın, hayatınızı arındırın, huzuru bulun, kendinize sık sık yapmanız gereken hiçbir şey olmayan zaman dilimleri yaratın.

Diğerleri diyor ki, hayat kısa boşa harcanacak zaman yok. Yaşlandığınızda dinlenmeye bol bol vaktiniz olacak. Hazır enerjiniz varken, yapabileceğiniz kadar çok şey yapın.

Ben hayatımın yaklaşık son on senesinde ikinci gruba ait hissettim kendimi. Ajandamda yapabileceğimden fazla plan ve iş olması sebebiyle bazen "çok yoğunum ve yorgunum" diye söylensem de, aslında bundan bir haz duyduğumu itiraf etmem lazım. Çünkü bir şeyleri kaçırıyor olma hissinden nefret ediyorum. Nihayetinde insan aç gözlü, hiçbir zaman tatmin olamıyor, her zaman daha fazlasını istiyor.

Gittiğim her yerden, sohbet ettiğim her insandan yepyeni fikirler ediniyorum, çok şey öğreniyorum. Sürekli oradan oraya koştururken evet belki çok yoruluyorum ve çok az uyuyorum; ama bütün bu süreçte geriye baktığım zaman, bu tempo bana çok şey kattı: Daha hoşgörülü bir insan oldum, pek çok şeyi umursamamayı öğrendim, damak zevkim çok gelişti, pek çok ülke ziyaret ettim, vücudum direnç kazandı (olağan üstü durumlar hariç - zehirlenmek gibi- hiç hasta bile olmuyorum), her konuda daha pratik bir insan oldum, kısıtlı zaman karşısındaki panik hissimi büyük ölçüde yendim...

Hepsinden çok daha harikası, yalnızca yoğun bir tempoda çalışan ve ciddi bir iş yapan bir insan olabilecekken, yaptıklarımı paylaştığım bu bloga yolu düşen harika insanlardan harika mailler aldım. Birilerini, bir şeyleri yapmak, harekete geçmek, ertelememek konusunda gaza getirebilmiş olmak bile başlı başına gerçekten mükemmel bir şey! 

Ancak bütün bunların arasında, ruhumun ihtiyaç duyduğu bazı şeyleri unuttuğumu fark ettim. Oturup düşünerek değil, tesadüfen yaptıktan sonra, bana ne kadar iyi geldiğini fark ederek...



Bunlardan ilki kesinlikle dans etmek. 

Dün akşam yemekten sonra, Mr. Feelgood'un "sen çok seveceksin." dediği, Caddebostan'daki Ayı Disko'ya gittik. Evet çok kalabalıktı, yaş ortalaması bize kıyasla çok küçüktü; ama bizim dinleyip konserlerini kovaladığımız müziklerle alakası olmayan ve "leş" diye tabir ettiğimiz şarkılar ardı ardına çalarken, saatlerce dans ettim. Nasıl ihtiyacım varmış, en son ne zaman böyle dans ettiğimi hatırlayamadım bile. Oradan çıktığımda, tatilden dönmüş gibi rahatlamış, pamuk gibi olmuştum.

İkincisi saatin kaç olduğunu boşvermek

Genellikle saate bakmak, benim için göz kırpmak kadar içgüdüsel bir şey. Çünkü hep, 'bir sonra' yapılacaklar oluyor aklımda. Söz verdiğim bir arkadaşım, ofis için yapmam gereken bir iş, yakalamam gereken bir uçak, bilet almış olduğum bir etkinlik...




Bugün, çok sevdiğim ama ne zamandır görüşemediğim arkadaşlarımla, daha önce bahsettiğim Kolektif House'un Brunch etkinliğinde buluştuk. Bu mekanı çok sevdiğime karar verdim. Güzel insanlarla dolu oluyor, rahat bir ortam sunuyor ve iyi etkinlikler yapıyor. 

Canlı jazz müzik eşliğinde, lezzetli salatalarımızı kaşıklarken, merdivenlerde bağdaş kurup oturmuş laflayarak ve mayışarak saatler geçirmek ve bir yere yetişmek zorunda olmamak, gerçekten harikaydı.

Ve sanırım, zamanı ciddiye almadığınızda, zamanı daha kaliteli geçiriyorsunuz. Tam bir pazar moodu yaşadım, sevdiğim insanlarla ve keyifle...

Üçüncüsü de, kesmek, biçmek, dikmek, boyamak; el işi yapmak. 

Muhtemelen yaptığınız iş veya tutkuyla peşinden gittiğiniz hobi el işi ile bağlantılı değilse, Pinterest'te DIY projelerinden oluşan bir albümünüz var; ama ya el işi konusunda yeteneksiz olduğunuzu ya da her şeyin hazır satılanı olduğu için uğraşmaya değmeyeceğini düşünüyorsunuz.

Bu tip aktivitelerin bir nevi meditasyon olduğunu henüz keşfettim. Bir fikre mi ihtiyacım var, bir konuda karar mı veremiyorum, kesip biçmeye veya boyamaya başlıyorum. Bir süre sonra aklımı kurcalayan o şeyi çözdüğümü fark ediyorum. İnternette milyonlarca fikir ve proje var, denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. 



Asmalımescit'teki Studio Masterpiece, "Ben çöp adam bile çizemem." diyenlere, eve asılacak tablolar yaptıran etkinlikler düzenliyor. Siz yapmak istediğiniz tabloyu seçiyorsunuz ve onun yapılacağı günde buranın yolunu tutuyorsunuz. 

Resim akımları ve ressamın hayatı hakkında biraz bilgilendikten sonra, resminize başlıyorsunuz. Fırçayı nasıl tutacağınızdan, boyayı ne kadar alacağınıza kadar her konuda sizi yönlendiriyorlar. Her bir adımda ne yapacağınız önce size anlatılıyor, sonra gösteriliyor. Hatta yapabileceğiniz hataların ne olduğunu bile öngörüp, ne yapmamanız gerektiğini bile söylüyorlar. 

Siz yaparken de, eksik veya hatalı bir şey olup olmadığını kontrol ediyorlar. 




Adım adım derken iki saatin sonunda elinizde kendi yaptığınız bir tabloyu tutar halde oradan çıkıyorsunuz. Ödediğiniz ücrete, malzeme de dahil, yanınızda hiçbir şey götürmeniz gerekmiyor.



Biz çok keyifli bir akşam geçirdik, çıktığımızda metroda hepimizin elinde aynı tablonun olması çok eğlenceliydi ve yaptığım tablo da yatak odamda harika duruyor. 



Bir gün de pazardan aldığım kumaş parçaları ile kendime clutch diktim. 

Öncelikle çantanızı ne boyutta istiyorsanız o boyutta dört parça kumaş kesiyorsunuz. İki tanesi dışında kalacak olanlar, iki tanesi astar için. Ben astar olarak kullanacağım parçalardan birine, minicik bir de cep dikmeyi tercih ettim, çünkü cepsiz hiçbir çantayı kullanamıyorum.



Sonra bu kumaş parçalarını üst üste koyup kenarlarından dikiyorsunuz. Dikiş makineniz varsa zaten işiniz zaten oldukça kolay. Yoksa da dikiş hatalarını kamufle etmek için, dikişi göstermeyecek dokuda bir kumaş kullanmanızı tavsiye ederim.



Astar parçaları içte, dış parçalar dışta kalacak biçimde üç kenarını da diktikten sonra, ters yüz edip fermuarınızı da diktiniz mi tamamdır, artık kendi tasarımınız bir clutch'a sahipsiniz!



Saati unutarak, dans ederek ve üreterek kalın!

22 Kasım 2013

Çok sevdiler beni. Çok sevdim ben de onları. Kimse bir şey yapmadı bunun için. Buradayız, o kadar. Yaşıyorum, yaşıyorsun*

"İtalya yazıları iyi hoş da, peki ya İstanbul'da neler yapıyorsun, onları özledik." diyen çok sevgili takipçilerim için...

Birilerinin paralarını yiyerek ve bütün gün kuaför spor salonu arasında mekik dokuyarak yaşadığımı düşünüp saldırgan mailler atan (Nazar etme ne olur, az uyu senin de olur) hemcinslerim için... 

"Hem çalışıyor, hem de bu kadar geziyor olamazsın. Hangisini yapmıyorsun?" diye soran paranoyaklar için...

"Sezen ya, şöyle bir hafta her saat neler yaptığını yazsan, nasıl sığıyor bu kadar şey?" diye sipariş verenler için...

Veya sadece tesadüfen yolu düşenler için yazdım bu yazıyı. Pazartesiden cumaya, kısa kısa notlar. Derin düşünceler yok, çünkü bu hafta okumaya, düşüncelerim arasında oradan oraya gitmeye yetecek kadar fırsatım yoktu; ama hayat var, onu dolu dolu yaşamak için her zaman yeterince zamanım var. Yine de siz bu yazıya, "Sabah uyandım, yüzümü yıkadım, tost yedim, bekliyorum." kıvamında  bir günlük muamelesi yapıp da okumaktan vazgeçerseniz yazık olur, çünkü satır aralarında pek çok gitmelik, okumalık, izlemelik, dinlemelik tavsiye içeriyor. 

O yüzden buradan buyurun bakalım:



Günlerden pazartesi...

Sendromuna bile girmeden gün bitiyor. Uzun süren ama benim için oldukça öğretici ve enteresan bir toplantının ardından, saat 19:00 gibi gün sonuna kalan ufak tefek işlerimi toparlarken, patronumun bir tabak dolusu getirdiği Pelit'in kahveli ve Komşu Fırın'ın nutellalı kurabiyelerini yiye yiye metroya yürüyorum.

Aklımda bir önceki gün tavsiye üzerine izlediğim Black Miror'ın 1.sezon 3. Bölümü... Gerçekten öyle kulağımızın arkasında bir çip olsa ve her anımızı kayıt altına alabiliyor olsak, mesela yolda yürürken bütün günü başa sarıp tekrar tekrar izlesem, kaçırdığım ne mimikler, ne olaylar, ne laflar vardır kimbilir. Korkutucu geliyor. Hafızamın hatırladığı ve algıladığı kadarı ile yetinmekten mutluyum ben, daha fazlası ve sürekli geriye dönmek ne kadar yorucu olurdu... Galiba her şeyin doğrusu bilmek isteyenlerden değilim ben. Bazen kandırılmak veya yanılmak da güzel.

Rossmann ve Macrocenter'a uğradıktan sonra darmadağınık evime ulaşıyorum. Hırsız girse, buraya daha önce başka bir hırsız girip dağıtmış ortalığı, alınacak bir şey kalmamıştır, diyerek geri çıkar. O kadar korkunç bir halde. Ama Mr. Feelgood'un aldığı çiçek tezgahımın üstünde bütün o karambolün ortasında güzel güzel karşılıyor beni. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan onu vazoya koyuyorum. Mutluluk sebebim olan çiçek ne kadar uzun yaşarsa o kadar iyi...



Saat bu arada 21:00 olmuş, bir şeyler yemem lazım; ama ne yemek yapacak halim veya zamanım var, ne de yemek sepetinden bir şeyler sipariş vermek istiyorum. Bezelyeli parmesanlı omletimden yapıp, biraz marka hukuku çalışıyorum.


Tuvalete gittiğimde aynadaki yansımama gözüm takılıyor, saçlarım "dip boya yaptır" diye bağırıyor resmen. Kuaförüm kapanalı çok oldu, ama görüntüm de içime sinmiyor. Banyo dolabımda her zaman en az bir kutu duran boyamı alıyorum elime. Dip boyam her zaman aynı renk olsun, kat kat başka renkler ortaya çıkmasın diye, boyasını alıp kuaföre gidenlerdenim ben. Yaklaşık üç yıldır hep aynı renge boyatıyorum saçımı. (Loreal 8.1) Amerika günlerimizde, kuaför çok pahalı olduğu için boyamızı kendimiz yapardık. Neden şimdi de yapamayayım ki?! Yaklaşık bir saat sonra, duşumu almış, kremlenmiş, mis gibi kendime bakınca daha iyi hissediyorum kendimi.

Ajandamdaki o hafta yapılacak işlere göz atarken, Yogitamın doğum günü haftasında olduğumuzu hatırlıyorum. Ne hediye alacağım ona?! İnternette biraz dolanıyorum ve Pinterest'teki teux-deux boardım ilham veriyor. Ona dileğimi tablo haline getirebilirim: Stay Awesome!

Boyam, kumaşım, resim kağıdım, makasım, ilhamım her şeyim tamam.



İşim bitiyor, bu aralar bağımlısı olduğum Ryhe - Last Dance'i açıp bulaşık makinemi boşaltıp' dolduruyorum. Gecenin birinde tabak seslerim ve müziğim yüzünden komşularım benden nefret ediyor olabilir. Uykusuzluktan bayılabilirim, haydi yatağa!

Salı...



Sabah Bakırköy Adliyesi'nde duruşmadayım. Duruşma sırasının bana gelmesini beklerken, çok sevdiğim içi dışı bir, şehre gelmiş ama şehre alışamamış mübaşirle laflıyoruz. Ondan adliye dedikodularını alıyorum. Kim boşanmış, kimle kim kavga etmiş, yokluğumda ne olaylar olmuş... 

Boşanan bir hakimden söz ederken ve kendi sevgilisini anlatırken, anlattıklarına inanamıyorum. Ona göre kadın dayak bile yese boşanmamalı, evlilik birliğini korumalı ve kocası ne isterse yapmalı. "Devrimler filan, kadınlara çok hak tanındı, kadınları bu kadar özgür bırakmamak lazım." dediği noktada dayanamıyorum, müdahale ediyorum; ama o kadar farklı değerlerle büyümüşüz ve o kadar farklı hayatlar yaşıyoruz ki, ikimizin bir noktada uzlaşması imkansız o an. 

Vedalaşırken diyor ki, "vallaha bak hele dinlesene avukat hanımm sen beni, bak bir ay sevgilin ne isterse sen benim canımsın, gurban olam ben sana de, yap. O da sana her zamanginden iyi davranacak vallaha billaha." 

Ben Mr. Feelgood'a "gurban olam ben sana" desem, düşüp bayılır veya Adanalı damarın çıktı yine piyasaya diye geyik yapar eminim.

İşi şakaya vuruyorum, "Tamam yapacağım, ama yanılıyorsan, bir sonraki duruşmamda sıra bekletmeyeceksin bana, geldiğim anda alacaksın benim dosyamın duruşmasını." Anlaşıyoruz, el sıkışıyoruz, gülerek çıkıyorum adliyeden, doğru ofise.




Akşam ofisten çıkışta da doğru Asmalı'ya. Mr. Feelgood gelene kadar İzi Burger'a atıyorum kendimi, öğle yemeği yemeyi unuttum, açlıktan ölüyorum. Mr. Feelgood geliyor, ilk cümlesi "Yorgun görünüyorsun." oluyor. Ben başlıyorum cadolozluğa, onun hediyesi ceketi gitmişim, saatlerdir aralıksız çalışmışım, işten çıkmış onunla buluşmaya gelmişim, tabii ki yorgunum, biliyorum. Ama bana söylediği ilk cümle olumsuz olamaz! 

O kendini affettirdikten sonra, aklıma geliyor mübaşir. Emin oluyorum, her şeyi alttan almak benim yapıma tamamen aykırı, yapamam ben. Zaten bence insanlar ilişki yaşarken, katlanmak yerine iletişim kurmalı. Mesela Mr. Feelgood biliyor artık, buluştuğumuzda boka da benzesem, "Bu ne hal?!" dememesi gerektiğini ve bunu daha sonra ve daha usturuplu bir şekilde söyleyebileceğini... Ona da anlatıyorum mübaşiri, "Valla bana uyar bu bir aylık test." diyor gülerek, fena halde işine geliyor tabii. 

İstikametimiz Asmalı Sahne'de "Kurabiye Ev" isimli oyun.

Oyun başlıyor, çocuklarını uyutmuş, miskin miskin televizyon izleyen bir çift var. Adam önce karısına eski günlerde ne kadar mutlu olduklarını, onun ne kadar güzel olduğunu hatırlatıyor ve sonra nabız yoklayarak bazen sert bazen alttan alan bir uslupla çocuklarına hiç de iyi bir aile olamadıklarını belirtiyor ve sonunda çılgın önerisini yapıyor: "Çocuklarımızı satsak mı?"



"Daha lüks ve konforlu bir hayat için nelerden vazgeçebilirsiniz?"  ve "Özel klüp üyelikleri, daha iyi evler içeren lüks hayat size mutluluk getirir mi?" sorularını çok güzel işleyen bir senaryosu var ve Faruk Barman'ın canlandırdığı karakter çok matrak.


Diğer yandan uzun zamandır dekorsuz, aralıksız, temposu hiç düşmeyen oyunları izlediğim için bu oyunda kısa süren sahneler ve sürekli dekor değişimi sebebiyle oyun oynanan kısmın karartılması, dikkatimi dağıttı.


Değişik bir hafta içi aktivitesi isterseniz, bu oyun aklınızda bulunsun. 

Çarşamba:

Kartal Adliyesi'nde sabahın köründe duruşmam olduğu için Mr. Feelgood'da kaldığımdan, sabah karşıda uyanıyorum. Kaç saat uyursam uyuyayım, hayatımda hiçbir zaman kolay uyanabilen bir insan olamadım.  Sabahlar bana göre değil. Giyinmiş, ayılmak için Mr. Feelgood'un hazırladığı kahvemi içerken,  bir reklam ajansında çalışan ve gece bir reklam çekimi uzadığı için biz uyuduktan sonra eve gelen arkadaşı gayet zinde olarak karşımda ayakta heyecanla bir şeyler anlatıyor. 

Anlattığı şeyden çok, benden geç uyumasına rağmen, sabahın o saatinde ayakta, o kadar zinde olabilmesine takılıyorum. Az uyurum, kahveden sonra genellikle enerjim de yüksek olur, ama onda o an iki gündür evde keyif çatmış bir insanın enerjisi var. "Nasıl?" diye soruyorum. Pharmaton sağolsun, diyor. 

Sahi ben bu kadar koşturmanın arasında, üstelik de bu kadar düzensiz beslenirken niçin vitamin kullanmıyorum ki? Listeme yazıyorum bunu. 

Duruşmadan sonra, vapura doğru yürürken, Beyaz Fırın'ın labeli, zeytinli sandiviçinden bir tane ve Mayamira'dan harika duracağını düşündüğüm ve umduğum bir mavi kolye alıyorum. Kadıköy'den Akatlar'a ulaşıncaya kadar, Mr. Feelgood'tan eski sayısını yürüttüğüm Ot dergisini okuyorum. 

Nejat İşler'in "Devlet! Babam Geldi." yazısını "İnsanın ruhuna erişeceksen deliğinden değil, yarasından gireceksin." gibi alıntılar içeren Rewhat'ın çizgilerini, Hatice Meryem'in "Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı"sını, Seray Şahiner'in Kadir Topbaş'ı Türk filmlerinin Ekrem'ine benzetmesini ve Haliç Metro Geçiş Köprüsü'ne gönderme yaparak "Biz aşık olmayı filmlerden öğrendik, şimdi o filmlerdeki silüet olmadan nasıl aşık olacağız?" demesini çok sevdim. Daha doğrusu dergiyi çok sevdim. Hem keyifli vakit geçirmek için, hem de böyle yayınları yaşatmak için alınmalı ve okunmalı. 

Ofiste dilekçe yazdıktan ve olağan mail yazışmalarımı yaptıktan sonra doğrudan eve geliyorum. Mükemmel zamanlama, babam ile kapıda karşılaşıyoruz. Aynı şehirde, farklı kıtalarda yaşadığımız için, özellikle buluşma ayarlamadıkça kavuşamıyoruz. Bu pazar, ben İstanbul'da olmayacağımdan ve geleneksel pazar kahvaltımızı edemeyeceğimizden, perşembe iş çıkışı görüşmeye karar vermiştik.

Likya Kızılbel'imizi yudumluyoruz, Amerika'daki kardeşimden aldığımız havadisleri paylaşıyoruz, mali konuları konuşuyoruz, onun online sipariş maceralarında karşılaştığı sorunlarla ilgili mail yazışmalarını yapıyorum ve bombayı patlatıyor: Tango kursuna başladım.

Bana öğrendiklerini gösterirken, yani evdeki minicik boş alanda tango yaparken, annem arıyor, tai box'a başladığının havadisini veriyor.

Babam gittikten sonra, bir kadeh daha şarap koyuyorum kendime, bir blog yazısı yazıyorum. 
Gülmeye başlıyorum. Babam tango, annem tai box yapıyor. Ben de işte işe gidip geliyorum, blog yazıyorum filan. Onlardan genç olduğuma göre en fırlama hobinin benim olması gerekmez mi? 

Perşembe: 

Bütün gün duruşmalar nedeniyle Kartal Adliyesi'ndeyim, vekalet pulu almak için koştururken fakülteden çok sevdiğim bir arkadaşımla karşılaşıyorum, resmen üzerimizdeki cübbelerden utanmasak mutluluktan çığlık atacağız. Öğle molasında birlikte yemek yiyip, birer kahve içiyoruz. "Şu adliye de olmasa görüşemeyeceğiz." gerçeğini değiştirmek için mümkün olan en yakın zamanda sevgilileri de kapıp, doğa içinde şömineli bir yerde bir haftasonu kaçamağı yapmaya karar veriyoruz. 

Adliyeden çıktığımda malesef iş çıkışı trafiğine kalmış durumdayım ve olmak istediğim tek yer yatak. Ama yogitamın doğum günü, eve uğrayıp ona yaptığım hediyeyi kapıp, doğum günü konseptli fiyonklu çoraplarımı giyip Ferah Feza'nın yolunu tutuyorum.




Ferah Feza çok uzun zamandır gitmeye niyetlendiğim ve çok duyduğum mekanlardan biri. İsim annesi Ece Temelkuran, lokasyonu Karaköy'deki Mimarlar Odası'nın teras katı. İki ayrı manzaraya bakan iki ayrı terası var, servis muhteşem, kokteyller lezzetli. Tek sorun yemek porsiyonları mini mini minicik. Doymaya değil, tokken domatesli mücver atıştırıp kokteyl yuvarlamaya gidilmek için listeye eklenebilir. 


Yogitam yepyeni bir yaşa, çok keyifli bir doğum günü ile başlamış oluyor. Ertesi gün iş günü olması sebebiyle, tek bir Apple Martini ile yetinerek evin yolunu tutuyorum.

Cuma...

Ofiste geçen günün ardından, yağmurlu havada taksi bulma savaşı vererek, çok az gecikmeyle okula ulaşmayı başarıyorum. Cuma akşamı için seçilebilecek en güzel dersi seçmişim, Göneç Gürkaynak'ın enerjisi de espirisi de her zaman çok yüksek. Zaten kendisi gece hayatımızın mutlaka uğranan mekanlardan Tektekçi'nin kurucularından. Derste "Adamın bileklerini kessen Efes akıyor." gibi cümleler kurarak, cuma gecesine derste hazırlıyor bizi. 

Dersten çıkışta doğru Asmalı'ya, büyük buluşmaya. Ben inanılmaz şanslı bir ilkokul dönemi geçirdim. Benim için ilkokul arkadaşları Facebook'ta bulunup eklenen ve asla görüşülmeyen insanlar değiller; tam tersine hepsi çok matrak, çok başka hayatlar yaşayan, hala bir araya geldiğimde keyifli vakit geçirdiğim şahsına münhasır insanlar. 

Hepimiz üniversite için başka şehirlere taşınırken, en radikal adımı atıp Amerika'ya giden ve sonra yine bir radikal hareket ile İstanbul'a dönen ve moda fotoğrafçısı olarak adını duymaya başladığımız Malik'in dönüş hikayesini dinlemek üzere, Alchemist'te buluşuyoruz. 

Alchemist, İstiklal Caddesi'nde Adidas'ın arasından girince sağ tarafta minicik bir mekan. Hazır şişelere doldurulmuş karışımları bol buz basarak kokteyl diye koymuyorlar önünüze, içinde hiç buz olmayan ama yeterince soğuk, alkolü bol, tek tek her malzeme siz sipariş verdiğinizde hazırlanan kokteyller yapıyorlar. Kokteyl meraklısıysanız, İstanbul'da mutlaka uğramanız gereken adreslerden. Menüde yoktu, ama Amaretto Sour lezizdi.



Birbirimize doyamadan, bir sonraki hafta tekrar görüşme planı yaparak dağılıyoruz. Saat 23:43. Kahve eşliğinde bu satıları yazıyorum.

Benim gibi deli dana misali oradan oraya koşturun, doğrusu bu, demiyorum. Benim yapım bu, durduğum anda içime bir ağırlık ve huzursuzluk çöküyor, başka çarem yok. 

Sadece işten eve gelip de televizyonun karşısına kuruluyor ve uyuyana kadar o koltuktan kalkmıyorsanız, yapmak istediğiniz şeyleri de zamanım yok diye erteleyip duruyorsanız, düşünün, o koltukta geçirdiğiniz zamanlara neler sığdırabileceğinizi... Ve bilin istiyorum ki, sandığınızdan çok daha fazla zamana sahipsiniz!

Benim için Ankara zamanı! Öpüyorummmm

12 Şubat 2013

Sevgililer Günü Konseptli "Bal"lı Yazı

Yılın en kısa ve en kalpli ayının en stresli haftasına girmiş bulunmaktayız.

14 Şubat, haftanın ortasından bize selam ettikçe, topluca geriliyoruz.

Bütün vitrinler kalplerle kaplıyken ve  tüm dergiler sevgililer günü gibi bir konu bulmanın heyecanıyla onlarca sayfasını bu konuya ayırmışken, görmemezlikten ve duymamazlıktan gelmek imkansız.



Neredeyse yeni yıl ve bayram tebrikleri gibi, iş kontaklarımdan bile "Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun!" mesajı alacağım diye endişelenmeye başladım. 

Sevgilisi olmayanların, sanki sevgilisi olanlar acayip matah bir şey yapıyorlarmış hissine kapıldıkları; sevgilisi olanların ne hediye alacağım derdine düştükleri şu günlerde,  ben de sevgililer gününü ciddiye almak veya hiç yokmuş gibi yapmak arasında çelişkiye düşmüştüm. 

Havalı bir kazıklanma biçimi olan fiks menülü yemeklere ve arabeskliğin dibi kırmızı güllere ve yastıklara zaten sevgililer günü ile sınırlı olmaksızın gıcığım.

Ama diğer yanda da eğer sevgililer gününe, sevgi gösterisi için bir ek fırsat olarak bakarsak, neden bunu değerlendirmekten kaçınalım ki?! Ben sevgiyi, ilgiyi saklamaktan değil, göstermekten ve görmekten yana olanlardanım, şüphesiz. 





Sonuç olarak düşündüm taşındım, işin ticari boyutunun bir parçası olmamaya; ama sevgililer günü konseptinin de dışında kalmamaya karar verdim. 

İyi ama nasıl olacaktı bu?

Mektup yazsam? Çok sıradan.
Yemek pişirsem? O gün konsere gitmeyi planlıyoruz, ya evde yemek ile konser denk gelmezse?
Kıyafet alsam? Yaratıcılık yoksunu. 




O sırada aklıma fikir geldi. 

Yıllardır oturup bir şeyler kesip biçmemiş, boyamamış, üretmemişim. Becerebilir miyim, şüphesine düşsem de denemeye karar verdim. 

Şöyle ferah ferah birkaç hafta önceden... 

Baktım beceremiyorum, plan değiştirebileyim diye.

Benim sevgilim bal gibi bir adam.
Burada kendisinden Mr. Feelgood diye bahsetsem de, canlısını en başından beri hep "bal" diye sevdim. 

O,  "Bal ne demek? Çok saçma!" diye isyan etse bile, içimden öyle geliyordu, öyle seviyordum. Bir süre sonra kendisi bile şaşırsa da, benimsedi adını. Bir gün ben başka bir şekilde hitap ettiğimde "Hayır ben balım" diye düzeltti yenilip yutulası bir tatlılıkla. Öyle de kaldı adı. Aramızda...

Ben de oturdum ona ellerimle, aramızdaki bu espriye göndermeli bir t-shirt yaptım. Canı sıkıldıkça giysin, giydikçe neşelensin ve tabii ki beni düşünsün diye.




Sonra da dayanamadım, bitirir bitirmez fotoğrafını yolladım, sevgililer günü haftasına bile girmeden de verdim ona. 

Zaten o da benim gibi. Dayanamıyor beklemeye. Yılbaşı hediyesini de Solera'da devirdiğimiz şarapların ikinci şişesine kadar saklayabilmişti. ı'm the Bal'ı giydiği günün akşamı telefonuma mesaj düştü: "Kuşun masaj keyfi" diye, bayıldım! O beni bırakıp Antalya'ya gittiği hafta, onun kollarının yokluğunu Nuspa masajımla telafi edeceğim.

Biz sevgililer gününün stresli kısmını, keyifle daha 14 Şubat gelmeden kapatmış olduk böylece.

Fikri sevdiyseniz ve nasıl yaptın o t-shirtu diyorsanız,

1) Yaratıcı bir söz, cümle bir şey bulun, klişelerden kaçının. İlla ki vardır sevgilinizle aranızda bir espri, bir anı. 

2) El çiziminize güveniyorsanız el ile kağıda yazın, yazım çok kötüdür diyorsanız word kullanın. 




3) Sonra güzelce o harfleri oyarak çıkartın, bir kalıp hazırlayın.

4) Kumaş boyası ve fırçasını Kabalcı'dan tedarik ettim ben. Parlak ve mat, renk renk bir sürü çeşit var. 

5) Kalıbınızı t-shirtun üzerine yerleştirip, sabırla, sağa sola bulaştırmadan boyamaya başlayın.




6) Son aşama olarak boyamanız bittikten 24 saat sonra tersinden buharlı ütü ile ütüleyerek sabitlemeniz gerekiyor.




Sevgiliniz yoksa da, kendinize esprili bir t-shirt yapın, 14 Şubat ile dalganızı geçin, keyifle giyin. 

Öperim. 

03 Ocak 2010

Do It Yourself: AkıL Defteri

Bilenler bilir, ben yaşadığım her alanda bir kağıt yığını oluşturuveririm. Odamın her zaman dağınık görünmesinin sebeplerinden biri de bu kağıt yığınlarıdır. Yaşadığım evde de, tatilde kaldığım otelde de, annemin evine gidip iki hafta konakladığımda da, bir arkadaşımda kaldığımda da mutlaka oluşuverir o kağıt yığını. Aklıma gelenleri not alırım, bir yerde hoşuma giden bir yazı olursa keserim, beğendiğim görselleri dergilerden kırparım, keşfedilesi bulduğum bir mekan olursa onun adresini telefonunu not ederim, aklıma gelen yazı konularını karalayıveririm, hayallerimi yazarım, "yapılacak işler listeleri" oluştururum...

Bu blogu açma sebebim de tam olarak o kağıt yığınından kurtulmaktı. Azalmasını sağladığını inkar edemem; ama yok olmasını henüz sağlayamıyor. Biriktirme hızım, yazma hızımdan oldukça fazla.

Hoşuma gittiği için kırptığım görselleri de anaokulu öğrencisi gibi oraya buraya yapıştırmaya bayılırım. Özellikle de alakasız yazıları, resimleri ortaya bir şey çıkmasa da rastgele yapıştırırken gerçekten eğleniyorum ben. :)

Yıllık ajandalarda her güne sadece bir sayfa ayrılmış olduğundan o ajandalara sığamıyorum, ben kendi kendime aylık ajandalar yaratıyorum. Yukarıda gördüğünüz de şu anda kullanıyor olduğum "Akıl defterim".

Yeni yılda planlı programlı olma kararı almışsanız, yanınızdan ayıramayacağınız kadar çok seveceğiniz bir defter yaratmak hiç zor değil:


Ortaya çıkan defter bu oldu:


Daha sonra aklıma estikçe bir şeyler daha yapıştırdım ve en en en üstteki resimdeki hale geldi.

Eğer bir günü bitirmişsem, o sayfada ileride dönüp bakmama gerek olacak bir şey kalmamışsa, listedeki her şeyi yapmışsam da o sayfayı az önce bahsettiğim gibi kes-yapıştırlarımla dolduruyorum.

Böylece hem yapmam gereken işleri unutmuyorum, hem de bir sürü iş olsa da onlar gözüme eğlenceli görünüyor.

Defterimin içinden bir kaç sayfa:





"Ne akıl defteri yahu, pazarları interrail günlüklerinin günüydü hani?!!" derseniz de sizin için de bir İspanya videosu var elimde... Biz sangria sarhoşu Nil söylerken... Evinde kaldığımız çocuklar bizim o hallerimize alışmış, hiç bozuntuya vermeden aralarındaki İspanyolca muhabbeti sürdürürken... : )))


sangriali niLLi çok mutlu bir gece! =) from Sezen Türker on Vimeo.


Share/Bookmark

24 Haziran 2009

chromeo ve makaslanmış t-shirtum




Bu blogun unisex bir blog kalması için irademi resmen zorluyorum; ama adı bile "ziLLosh" olan biri için bu bazen biraz zor olabiliyor, o yüzden arada bir fırlayan son derece "dişi" yazılar için - mesela bu- erkeklerden özür diliyorum. Ama bence sizi de postlara koyduğum her telden parçalar oyalar =))

Bunun orjinal versiyonunu bulamadım; ama "chromeo" denilen bu grubun / kişinin bütün parçaları "Kendimi dans pistine atasım var" dedirtip kan kaynatacak cinsten. "You're so gangsta" uzun bir dönem beni gerçekten ayıltan kıpırdatan parça olmuştu mesela! You r so gang gang gang gang gang ganster! Needy girl ve bonafied loving electronica seven herkesin yaz playlistinde bulunası cinsten bıcır bıcır...


Gelelim t-shirt makaslama meselesine...

Pek moda oldu, eline makas alıp, t-shirta en afillisinden bir sırt dekoltesi konduruvermek. Hatta sırt dekoltesi pek moda oldu, herkesin sırtı açık bu yaz, her mağazada mutlaka sırt dekolteli bir kaç model var. Dekoltede en sevdiklerimdendir sırt. O yüzden ben de beyaz t-shirtlarımdan biri üzerinde deneme yaptım. Sonuç da güzel oldu hani. Hiç durmayın, giymediğiniz bir t-shirtu bayıla bayıla giyilebilir haline getirmek beş dakikanızı almaz.

Sadece arada epey mesafe bırakın keserken, yoksa arada kalanlar kopabilir. Ben dört parmak boşluk bırakarak kesmiş olmama rağmen, aradakiler incecik iplere dönüştü.

Altımdaki de pantolon niyetine giydiğim bir pijama altı. : ) Instyle'ın bu ayki sayısında vardı, pijama giymek moda olmuş. Sinem chuchamı trendsetter ilan ediyorum bu durumda. Cali'de iş dışında akla hayale gelebilecek her yere bir ya boyunca pembe pijamasıyla gitmişti. Pembe pijama ile okula gidip sınava girmiyorum henüz; ama siyahı gayet iş görüyor. Hem terletmiyor, hem de inanılmaz rahat! Yaşasın pijama modası! Instyle geç kaldın canım, bizde bu moda iki sene önce başladı!

Ayrıca MiuMiu'nun çantalarına tapan, sahip olmak istediği çanta hiç bir zaman chanel veya LV değil, her zaman beyaz veya krem bir MiuMiu olmuş biri olarak, şu çantalarına laf etmeden geçemeyeceğim. Benim çocukluğumda pazardan alıp takardık bu çantalardan. Bende de pembesi vardı, keşke saklasaymışım. MiuMiu'nun pazar çantasını taklit edip 920 dolarcık fiyat konduracağını nerden bilebilirdim ki? =)


16 Haziran 2009

dolabımdaki kemer deposu



Hayatımda ilk defa bir kemere gerçekten çok iyi para ödemiştim. Yerine iki-üç tane ayakkabı alabilirdim; ama kemer nefisti. Nereye takarsam takayım gidiyordu, kıyafetin bütün havasını değiştiriyordu. Vee ben yeni evime taşınırken, o kemer uçtu yok oldu. Ortadan toz olan bir kaç şey daha var da bana en çok o kemerin kaybolması battı.

Ve başka hiç bir kemer de onun havasını vermediği için kemer sevgimi kaybettim. Neredeyse hiç takmıyorum. Sadece Zara'nın indirimden aldığım baykuşlu bir kemerim var, ne zaman taksam en az beş kişi "Nerdeeeen aldıınnn! Ben de istiyorum!" diye tutturuyor. Onun dışındaki bütün kemerlerim dolabın istenmeyeni ilan edildi. Atsan atılmaz satsan satılmaz, çekmece koysam inanılmaz dağınık görünüyorlar...

Ayakkabı koymak için IKEA'dan (bunu da 'aykia' diye okumaya başlayanlar çıkmış bu, kardeşim amerikan kökenli bile değil ki! demek istiyorum hepsine) aldığım düz renk karton koliyi bir dergi sayfasıyla pek şahane bir kemer deposu yaptım.

08 Mayıs 2009



Ben her şeyin görüntüsüne önem verenlerdenim; defterlerimin de eğlenceli ve şık olmasını isterim. Ama öyle ayda bir-iki kere defter alan biri de değilim, devamlı bir şeyler yazıyorum. Ders notu, yapılacaklar listesi, hatırlatmalar, planlar, araştırılacak konular, bir yerde okuduğum hoşuma giden cümleler, yazılar... O yüzden şu 30TL ve üzeri pek güzel defterlerden de almaya kıyamıyorum, iki gün sonra o defter dolmuş, içindeki yapılacaklar listeleri tamamlanmış, konular araştırılmış, yazılar tempo24 veya bloga aktarılmış oluyor ve defterler çöpü boyluyor çünkü!

Artık kendi defterlerimi kendim yapıyorum. En uyduruğundan en kalınından telli defterler alıyorum, sonra onları giydiriyorum.

Üstteki: Siyah A4 kağıdı ile kaplanmış, üzerine DOT sahnesindeki bir oyunun tanıtım afişinin resmi yapıştırılmış. Pembe kalemle de o gün dilime dolanmış şarkılar yazıyor üzerinde: duman- balık ve travis-flowers in the window

Alttaki: Direk hatun dergilerinden bir sayfa ile kaplanıp, tele yakın kumaş parçası yapıştırılmış.

Pinterest'im

Instagram'ım