barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2015

“Take me, I am the drug; take me, I am hallucinogenic” diyen Dali'nin peşinde Figueres

Gece oldukça geç yatmış olmamıza rağmen sabah erkenden kalkıyoruz. Çünkü o gün Salvador Dali'nin doğmuş olduğu Girona şehrine bağlı minik İspanyol kabası Figueres'e gitmeye niyetliyiz.

Resepsiyonda çalışanlara sorduğumuz onlarca soru ve internetten yaptığımız araştırmalar sonucunda buraya gitmenin en iyi yolunun Passeig de Gracia metro durağı ile aynı yerden kalkan RENFE isimli trenlere binmek olduğunu öğreniyoruz.


Passeig de Gracia'ya kadar kahve içmeden gitmemiz ihtimal dahilinde dahi bulunmadığından yolumuzun üzerindeki çok tatlı Panaria isimli fırında çok lezzetli bir sandviç ve bir kahve ile kahvaltımızı yaptıktan sonra yola devam ediyoruz.




Kişi başı tek yön 12 Euro karşılığında biletlerimizi aldıktan sonra, Barselona ile vedalaşıp Figueres'e doğru yola çıkıyoruz. Aralarındaki mesafe yaklaşık 140 kilometre ve iki saatten biraz az süre sonra Figueres'e ayak basıyoruz.


Tren istasyonunun hemen çıkışında, bir turist noktası var. Orada hangi ülkeden geldiğinize ve geliş amacınıza ilişkin bir liste doldurduktan sonra, elinize kasabanın bir haritasını tutuştuyorlar.



Aslında o kadar minik bir kasaba ki, harita olmadan da pekala Dali Müzesi'ni bulabilirsiniz. İstasyondan sonra dümdüz devam edince, çok güzel parklı bir meydana çıkıyorsunuz, oradan sağa döndüğünüzde zaten sokak Dali ruhu kokmaya başlıyor.




Çok geçmeden de tepesinde kocaman yumurtalar kondurulmuş kocaman bir bina karşınıza çıkıyor. Çok tatlı matrak ve abuk detaylar da binayı süslüyor.






Müze gezmeyi hiç sevmem diyenlerin bile inanılmaz keyif alabileceği bir müze burası. Çünkü her bir köşede ayrı bir sürpriz karşılıyor gezenleri. İçerideki her şey abartılı, abuk, şaşırtıcı ve güzel. Bugüne kadar Dali eserlerinin sergilendiği pek çok sergi gezdim, hiç biri Dali'yi bu kadar iyi yansıtmıyordu. O yüzden bir fırsatını bulursanız buraya gitmenizi şiddetle tavsiye ederim.


Müzeyi gezerken Dali'nin her dönem takıntı haline getirdiği bir obje olduğunu fark edeceksiniz. Bir dönem taşlara takmış, taşları birbirine insan formunda tutuşturarak resimlerini yapmış; bir dönem sandalyelere takmış, sandalyeleri kullanarak çeşitli heykeller yapmış; bir dönem Gala'ya takmış sürekli onu resmetmiş...










Müzenin salonlarının arasında yürüdüğünüz koridorlarda da Dali'nin pek çok heykeli var. Bütün bu eser zenginliği arasında, müzenin şüphesiz dört kısmı en çok ilgi çeken ve fotoğraflanan dört kısmı var.


Bunlardan ilki müze binasının avlusu. Avludan görünen cam kubbenin altında, Dali ve sevgilisi Gala uyuyor. Her bir pencerenin önündeki altın rengine boyanmış vücut figurlerinin süslediği avlunun ortasında, siyah bir Cadillac araba, üzerinde bir kadın figürü ve en tepesinde de bir zamanlar Gala'ya ait olan bir kayık var. Kayığın altından sarkanlar ise prezervatifmiş! Bu eserin adı da "Yağmur ve Cadillac"







İkincisi merdivenlerden çıkıp mercekten baktığınızda, 30'lu yılların ünlü Hollywood yıldızı Mae West'in yüzünü gördüğünüz, iki tablo, bir burun ve dudak şeklinde bir koltuktan oluşan eser.





Üçüncüsü "Büyük Salon" olarak anılan kısım. Burada Labyinth adlı eseri bütün bir duvarı kaplıyor ve bu benim hayatımda gördüğüm en büyük tablo.






Bu salonda bu devasa tablo kadar heyecan verici ikinci bir şey ise, Dali'nin ayağı ile çizdiği rivayet edilen, sütunların arasına yerleştirilmiş tablo. Çünkü bu tabloya ilk baktığınızda gördüğünüz şey Gala'nın çıplak vücudu iken, daha dikkatli baktığınızda Abraham Lincoln'ü görüyorsunuz. 



Son olarak da yatak odası mobilyalarının taşınmış olduğu salondaki tavan gerçekten çok ama çok eğlenceli.






Müzeden çıktığımızda sarhoş gibiyiz, Dali'nin “Take me, I am the drug; take me, I am hallucinogenic” derken ne kadar haklı olduğunu deneyimlemiş durumdayız. Gerçekten bu müzeden çıktığınızda, vücudunuza uyuşturucu almış gibi algınızın değişeceğini garanti edebilirim.

Burnumuza gelen leziz kokuları takip ettiğimizde hemen müzenin çıkışının karşısındaki sokakta bulunan Cataluna Amor Meu'nun önünde buluyoruz kendimizi. Soğuk bir bira içip, biraz tapas yemek için oturuyoruz. Gerçekten leziz kokuların hakkını veriyor, tapaslar oldukça lezzeti. Ama düşünebildiğimiz tek şey tabii ki yalnızca Dali ve Gala!





Molamızdan sonra da tasarımlarını Dali'nin yaptığı mücevher müzesini geziyoruz. Burayı atlamanız oldukça olası, çünkü müzeden çıkışta, böyle bir kısım olduğuna ilişkin hiç bir hatırlatma yok. Bu nedenle, aklınızın bir kenarında bulunsun. Fazla doz Dali güzeldir.




Keşifle ve absürd kalın!

10 Ocak 2010

Ateşli insanların şehri: Barcelona!

Pazar günleri interrail günlüklerine kaldığımız yerden aynen devam. Bu yazı da yine Haziran2009'da Tempo24'te yayınlanmıştır.





Cep telefonuna ve her an istediğimiz kişiye tek bir tuşla ulaşmaya o kadar alışmışız ki, Avrupa seyahatimiz sırasında cep telefonsuz oluşumuz, bütün eşyalarımızı yanımızda taşıyor olmaktan daha zorumuza gidiyor.

Medeniyetin merkezi kabul edilen Avrupa’da neden cep telefonsuz olduğumuza gelince; birimiz Türkiye’de kullandığı hattını yurtdışına açtırmış, birimiz Hollanda’dan bir kontörlü hat edinmiş, diğerimiz Almanya’dan… Günlük kontör harcamamız günlük yemek harcamamızı geçtiği için cep telefonlarını devre dışı bırakmanın daha mantıklı olacağına karar verdik. Birbirimizden ayrılırken buluşmak için saat ve yer belirliyoruz, birini aramamız gerektiğinde bozuk para atılıp konuşulan ankesörlü telefon aranmaya başlıyoruz. Bazen işler yolunda gitmiyor, o yüzden böyle bir tatil planı olanlara iletişim konusunda ortak bir çözüm bulmalarını şiddetle tavsiye ederim.

Barcelona’ya ayak basar basmaz, yaz boyunca orada dil kursunda olan arkadaşımızı aramak için ankesörlü telefon bulduk. Ya bir kod eksik giriyorduk ya da hala uluslar arası arıyormuş gibi fazladan kod koyuyorduk ve numara düşmüyordu duyduğumuz tek ses “dııt dıııt”tı. Gecenin bir vaktiydi, şehir hakkında hiçbir şey bilmiyorduk, konaklayacak yerimiz yoktu ve bize bütün bunları öğretmesi konusunda güvendiğimiz kişiye ulaşamıyorduk.

Bu arada Barcelona’da İngilizce konuşabilen bir kişi bile bulamayacağımızı da anlamış olduk. Telefon konusunda kimden yardım istediysek, bize İspanyolca cevap verdiler. Bu, Fransızların milliyetçilikleri yüzünden pekala İngilizce bilip de inadına Fransızca konuşmaları gibi değildi. Dünyada bu kadar yaygın konuşulan bir dil olunca, ne İngilizce öğrenme çabasına girmişler ne de senin İspanyolca bilmiyor olma ihtimalini kavrayabiliyorlar. İspanyolca anlamadığımızı el kol hareketleri dahil her şekilde ifade etsek bile, aynen İspanyolca konuşmaya devam ediyorlar. (Düzeltme: Konuştukları dil İspanyolca da değilmiş, Katalancaymış. İspanyolca ile Fransızca’nın karışımı gibi bir dil)

Hollanda ve Almanya’da herkesin çatır çatır İngilizce konuşabiliyor olması burnumuzda tütmeye başlamıştı ki, başka bir turist grubu imdadımıza yetişti ve onların yardımıyla arkadaşımızı aramayı başardık. Valizlerimiz çok büyük değilse, doğrudan metroya binip Liceu durağına gelmemizi söyledi. Bu şehre sangria içmeden merhaba denilmezmiş.


Gece yarısını devirmiştik ve şimdiye kadar Avrupa’da gördüğümüz bütün şehirlerdeki barların bile en geç 1’de kapanıyor oluşunu benimsemiştik, o yüzden tereddüt ettiysek de bu kadar stresin üzerine biraz alkolün iyi geleceğine karar verdik ve önce metroyu sonra ineceğimiz durağı bulduk.

Ve metrodan La Rambla denilen caddeye çıktığımız anda şehre aşık olduk. Canlılık ve doluluk olarak bizim İstiklal Caddesi gibi bir cadde; ama çok daha eğlenceli versiyonu. Yolun kenarında adım başı rastlayacağınız adamlar peçete satar gibi buz gibi kutu bira satıyorlar. Başka birileri elinize şehrin meşhur gece klüplerinin “bedava giriş” kuponlarını tutuşturuyor. Her yerden müzik sesleri geliyor, insanlar ellerinde içkileri sokakta dans ediyorlar. Her dilden konuşmalar geliyor kulağa. Şaşkın şaşkın etrafınıza bakıp yürüken bir adam önünüzde diz çöküp, gülümseyerek “Guapa!*” diyiveriyor.

Arkadaşımla hiç konuşmadan beş dakika kadar yürüdükten sonra birbirimize baktık ve aynı anda “Harika!” diyiverdik.

* Güzel, çekici kadın anlamına geliyormuş.


Share/Bookmark

Pinterest'im

Instagram'ım