dedeağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dedeağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Aralık 2015

Dedeağaç 2: Marina, Frappe, Souvlaki, Taverna Loukoulos ohh yasu yasu!

Dedeağaç’ta ikinci günümüzün sabahında, akşamdan kalma uyanıyoruz.


Gittiğim her ülkede, mutlaka bir market ziyareti yapanlardanım. Hem Türkiye’de olmayan değişik ve güzel şeyler bulmak mümkün oluyor, hem de Türkiye’de gereğinden pahalı satılan bir sürü şeyi çok uygun fiyatlara satın alabiliyorum.  Bu yüzden ikinci gün için ilk planımız markete gitmek. 

"Sabah kahvaltımızı markete giderken yolda beğendiğimiz bir yerde yaparız, ama otelde bir sabah kahvesi içelim" diye düşünüyoruz. Sabah kahvaltısında tazecik börekler çıktığını görünce hemen fikrimizi değiştiriyoruz, özellikle Boşnak böreği gibi el ile açılan hamurdan hazırlanan şekerli börek benim favorim oluyor.


Şansımıza hava güneşli ve bir önceki güne kıyasla oldukça sıcak. Sahil hattı boyunca yürüyerek markete ulaşıyoruz. Özellikle şarap fiyatları karşı konulamayacak kadar uygun ve çok esprili ürünler var. 



Market alışverişimizden sonra, önümüzde daha kocaman bir gün var. Şehirde gezilecek tek bir müze var, o da çok cazip değil. Bu nedenle, karnımız acıkana kadar biraz alışveriş yapmaya ve vitrin gezmeye karar veriyoruz. Dedeağaç'ta en cazip alışveriş adresi Dimokratias Caddesi. MAC, Türkiye’ye kıyasla daha ucuz olduğu için gönlümüzü kazandığı gibi, bu sokaktaki ayakkabıcılarda da aylardır arayıp bulamadığımız modellerdeki çizmeleri buluyoruz. Karnımız acıkmaya başladığında, elimiz kolumuz çoktan poşetlerle dolmuş durumda.

Otele yakın olduğu ve bir önceki gün sucuk, köfte, patates tabağına bayıldığımız için Καναβιδης’in yolunu tutuyoruz. Bu sefer souvlaki siparişi veriyoruz. Yanına bir bira. Yine çok lezzetli, yine çok ucuz, yine çok mutluyuz.


Sonra da marinadaki NOA Cafe’ye gidiyoruz, birer Yunan frappesi siparişi veriyoruz. Kapalı alanda sigara içildiği için oldukça duman altı bir mekan burası; diğer yandan frappesi çok başarılı.


Son zamanlarda yaptığım seyahatlerin hepsinde, birkaç güne sığması imkansız uzunlukta yapılacaklar listelerim olduğu için ve genellikle bu şehirlerde bir yerden bir yere gitmek zaman aldığı için, genellikle günün göz açıp kapatıncaya kadar geçmesine alışkınım. Ama Dedeağaç’ta günler çok uzun. Çünkü koşa koşa peşine düşülecek kadar fazla bir istikamet yok, üstelik her yere yürümek on dakika.

Olağan şehir hayatında her gün çalışan, işten çıkınca bir sürü başka şey kovalayan ve asla 24 saat ile yetinemeyen üç kadın olarak, zamanın ne kadar yavaş aktığına ve bir günün aslında ne kadar uzun olabileceğine şaşırıyoruz.


Frappemizi içtikten sonra ortam değişikliği olsun diye, benim fotoğraflarına bayıldığım başka bir cafeye gidiyoruz: Elemento 41. Burası olağandışı bir lezzet vaad etmiyor; ama Alice Harikalar Diyarında kıvamında rengarenk, her telden ve çok eğlenceli dekore edilmiş bir bahçesi var.







Akşam yemeği için istikametimiz, sahildeki Taverna Loukoulos oluyor. Sahildeki fenerin hizasından, sahil hattı boyunca, kıraathanelerin önünden geçe geçe buraya ulaşıyoruz.

Bir önceki akşam gittiğimiz Nisiotiko kadar havalı bir dekorasyona sahip değil; ama o kadar turistik de değil. Nisiotiko’dabütün müşteriler Türkiye’den gelenlerdi, burada aksine herkes oranın yerel halkı. Bir önceki akşam yediğimiz kabak ızgaranın daha lezzetli olduğu konusunda hem fikiriz; ama tütsülenmiş uskumru ile karides güveçin daha iyisini ben daha başka bir yerde yemedim.


Hatta genellikle her yemeğin ucundan biraz almakla yetinen sonra, “Kalmaz bu, al hadi.” Israrlarında her zaman “doydum ben.” diyip burun kıvıran ben, annem ile Ayşegül laflarken, kaşla göz arasında tütsülenmiş uskumrunun tamamını mideye indiriyorum. Sonraki günlerde bu kedi tavrım aramızda büyük bir takılma sebebine dönüşüyor.


Üçümüzün birası ve şarabının yanında, uskumru, devasa bir karides güveç ve kabak kızartmaya gelen hesap 30 euro. Biz şaşkınlığımızı atlatamadan, İstanbul’a hiç dönmesek mi acaba diye şakalaşırken, bir şişe de sakız likörü ikram ederek bizi bizden alıyorlar. Gecenin sonundaki halimiz için tık! :)


Dedeağaç’a bir de yazın hava güzelken yeniden gelmeye karar veriyoruz.


01 Aralık 2015

Dedeağaç'tan lezzetli ve keyifli adresler -1: Καναβιδης, Soho Absolutely Fabulous ve Nisiotiko

Öğleden sonra Dedeağaç’a varıyoruz. Otobüsten indiğimiz noktadan on adım uzaklıktaki otelimize hemen girişimizi yapıyor, hava soğuk olduğu için üstümüze daha kalın kıyafetler giyip, makyajımızı yapıp, kendimizi sokağa atıyoruz.


Akşam yemeği için yaptırdığımız rezervasyona daha saatler var; ama karnımız oldukça aç. Bu nedenle,  otobüste tanıştığımız,  Dedeağaç’ta okuyan öğrencilerin şiddetle tavsiye ettiği restoranın yolunu tutuyoruz.

Bu noktada atlamadan uyarmam gerekir ki, Yunanistan’da kullanılan alfabe, latin alfabesinden oldukça farklı olduğundan, restoranları telaffuz edilen isimleri ile bulmanız imkansız sayılabilecek güçlükte. Bu nedenle foursquare gibi bir aplikasyon kullanmanızı; mekanları bu aplikasyondaki harita aracılığı ile bulmanızı tavsiye ederim. Zaten Dedeağaç’ta çoğu noktada bizim yerel operatörler çalışıyor, hattınızı yurtdışına açtırmadan,  internet paketinizi çoğu noktada kullanmaya devam edebilirsiniz.


Sahildeki Otel Erika’nın arasından girdiğinizdeki sokak sağlı sollu salaş, ayak üstü oturup atıştırmalık restoranlarla dolu. Burada yaşayanların favorisi Καναβιδης olduğundan biz de tercihimizi buradan yana yapıp, patates kızartması, köfte ve sucuktan oluşan karışık tabaktan söylüyoruz. Yanına da, ilk defa Midilli’deyken tattığım ve sonra Yunanistan’a ne zaman ayak bassam ilk sipariş verdiğim şey olan taze reçine şarabından...


Gittikçe bu şaraptan İstanbul’a da getiriyorum; ama hiç bir zaman orada olduğu kadar lezzetli gelmiyor evde içtiğimde. Henüz tatmadıysanız bu taze reçine şarabını şiddetle tavsiye ederim.



Yediğimiz sucuk ve köftenin lezzeti aklımızı başımızdan alıyor. O kadar ki, otelimizin dibindeki bu mekana, her acıktığımızda uğramaya  karar veriyoruz.

Sonra sokaklarda keyfimize göre geziniyoruz. Bazı sokaklar, yıllar öncesinden kalmış gibi görünen dükkanlarla doluyken, bazı sokaklarda çok keyifli tasarım mağazaları çıkıyor karşımıza. 

Zaten Dedeağaç oldukça küçük bir yerleşim, her yere yürüyerek en çok yirmi dakikada ulaşmanız mümkün.



Biz oradan oraya gezinirken, yolun karşı tarafındaki bir bar dikkatimizi çekiyor. Diğer mekanlar henüz bomboşken, burası oldukça kalabalık. Hemen yolun karşısına geçip, boş olan az sayıdaki masadan birine oturuyoruz ve fark ediyorum ki, burası gitmeden önce bana Gökçemin tavsiye ettiği Absolutely Fabulous Soho



Masaların ve menüsünün şıklığına, servis yapanların güler yüzlülüğüne, kokteyller ve gelen atıştırmalıkların tadına bakarken, “Dedeağaç daha şimdiden bana beklediğimden fazlasını verdi.” diye düşünüyorum.

Üstelik de Dedeağaç’taki en güzel şeylerden biri de, her şeyin İstanbul’a kıyasla gerçekten çok ucuz olması.

Saat 20:00’ye yaklaşırken, yemek konusunda gözüm kapalı tavsiyelerine ve tercihlerine güvendiğim O’nun “mutlaka ama mutlaka gitmelisin” dediği Nisiotiko'daki rezervasyonumuza yetişmek için Soho’dan kalkıyoruz.

Yolda yürürken açık bir eczane gördüğümüzde, bir blog yazması için büyük bir keyifle kendisine baskı yaptığım Buket’in tavsiyesi olan Korres'in doğal kozmetiklerinin peşine düşüyoruz. 

O sırada fark ediyorum ki, yıllar önce Yunan Adaları’na yaptığım seyahatte aldığım ve sonra da bitene kadar kullanıp çok memnun kaldığım rujun markası Korres. Bu sefer paketi oldukça sade ve fiyatı market şampuanlarının seviyesinde olan şampuanından alıyoruz denemek için. 

(Bu seyahatin üstünden yaklaşık bir ay geçtikten sonra şunu söyleyebilirim ki, sadece bir şişe aldığım için oldukça pişmanım. Gerçekten annem de ben de bu şampuandan, inanılmaz memnunuz. Aklınızda bulunsun.)


Yine yürüyerek on dakika sonra Nisiotiko'dayız. Harika duvar panolarını incelerken, kendimizi Niko’nun yönlendirmelerine teslim ediyor ve bir de Barbayani söylüyoruz. 




Meze porsiyonları oldukça doyurucu ve hepsi gerçeken çok lezzetli. Uzun zamandır bu kadar keyifle meze yememiştim. Deniz ürünlü pilava özellikle bayılıyorum.

Karnımız doyduktan sonra, taverna eğlencesi yaşamak için, Pica Plus'a gidiyoruz; ama günlerden Perşembe olduğu için canlı müzik olmadığını öğreniyoruz. Üst kattaki barın havasını soluduktan sonra, yine yürüyerek otelimize dönüyoruz.



Biraz yol çekmeyi göze alırsanız, Dedeağaç’ta gerçekten lezzetli yemekler yiyerek ve kesinlikle İstanbul’dan çok daha az para harcayarak, yorulmadan, strese girmeden, her yere yürüyerek giderek harika bir haftasonu geçirebilirsiniz. Giderseniz de bu saydığım mekanlara yolunuzu düşürmeyi ihmal etmeyin derim.


Keyifle ve lezzetle kalın!

26 Kasım 2015

İstanbul'a yakın bir lezzet ve keyif kaçamağı: Dedeağaç (Alexandroupoli)

İstanbul'a çok yakın olmasına ve Yunanistan'ın ruhunu ve yaşam tarzını sevmeme rağmen nedense Dedeağaç bugüne kadar hiç ilgimi çekmemişti. Bunun sebebi de muhtemelen ülke sınırlarına yakın yerleşimlerin genellikle vasat olduğu yönündeki önyargımdı. Avrupa'da tren ile yaptığım yolculuklarda, yalnızca trenin camından bakarak bile sınıra yaklaştığımızı kolaylıkla anlayabileceğimi fark etmiştim. Sınırlara yaklaşırken, genellikle binalar derbederleşiyor, izbelikler artıyor ve yerleşimler ile hareketlilik azalıyordu.

Bir haftasonunda, birlikte sürekli çok eğlenceli absürdlükleri paylaştığımız ve beni California'da harika biçimde gezdirmiş olan adamı alıp, Adana'ya götürdüğümde, annem ile sevgili Ayşegül, Yunanistan'dan vize aldıklarını ve bu nedenle de hızlıca bir Yunanistan'a giriş çıkış yapmak için Dedeağaç'a gitmeyi düşündüklerini açıkladılar.

Söyledikleri tarih için hiçbir planım olmadığından ve genel olarak "gitmek" söz konusu olduğunda, istikamete çok takılmadan "Ben de gelirim." diye planlara dahil olduğumdan, yine aynı şeyi yaptım. Dedeağaç'tan çok bir beklentim yoktu, ama değişiklik her zaman iyi olurdu.

Bu sırada  O, harika restoranlardan ve tavernalardan bahsedip, Dedeağaç'ın ne kadar güzel olduğunu ve çok harika vakit geçirebileceğimizi anlatmaya başladı. Böylece Dedeağaç, bizim için vizesel bir prosedür ve hava değişikliğinden çıkıp, beklenti yaratan bir istikamete dönüştü.


Tarihler net olduğuna göre, geriye nasıl gideceğimizi organize etmek kalmıştı. Triptikli bir arabamız olmadığından, geriye iki seçenek kalıyordu: Sınıra kadar gidip, oradan sınırı geçiren taksilerden birine binmek veya otobüs. İn, bin, araç organizasyonu olmasın diye tercihimizi otobüsten yana yaptık ve Ulusoy'dan birer bilet aldık. Ve kesinlikle söylemeliyim ki, seyahatimizin en ve tek kötü kısmı Ulusoy ile yaptığımız bu yolculuktu. Dedeağaç'a nasıl giderseniz gidin, yeter ki Ulusoy ile gitmeyin.


Bir kere otobüs hiçbir zaman zamanında gelmiyor. Kendimizi hem giderken hem de dönerken, buz gibi bir havada, yolun kenarında titreyerek bir saate yakın süre otobüs beklerken bulduk, her seferinde "Gelmeyecek bu otobüs galiba. Kaldık burada." diye gerildik. Bilgi almak için çağrı merkezini aradığımızda, "Dış hatlarla biz ilgilenmiyoruz. Şu numarayı arayın." dediler. Verdikleri numara ya cevap vermedi, verdiğinde de Türkçe veya İngilizce konuşabilen bir muhatap bulamadık. Çağrı merkezine durumu izah edip, yardım talep ettiğimizde ise, kabaca "Yapabileceğimiz bir şey yok. Gelecek dedilerse, gelir otobüs, bekleyin." cevabını alarak şok olduk. Otobüs hayatımda bindiğim en kötü otobüslerden biriydi, üstelik çay kahve servisi bile yoktu. Yani özetle, diğer firmalara kıyasla Ulusoy'a ciddi anlamda çok daha fazla para ödeyip, sonra soğuktan donarak muhatap bulmayı beklerken, kıskançlıkla Kamil Koç ile Metro'nun gıcır gıcır otobüslerine baktık. Bu nedenle Dedeağaç'a gitmeye karar verirseniz, kendinize gerginlik sebebi icat etmek istemiyorsanız Ulusoy'dan uzak durun, çok daha ucuza bilet satan rakiplerinin çok daha iyi olduğu aklınızın bir kenarında bulunsun.

Tabii ki, eğlenmeye ve keyif almaya giderken, gerginliği minimalize etmekte imdadımıza her zamanki gibi mizah ve şampanya yetişti.



Otel tercihimiz ise aksine bizi şaşırtacak derecede mutlu etti. "Amaan zaten gece geç geliriz otele, konumu güzel olsun yeter." diyerek yalnızca iki yıldızlı Hotel Erika'ya rezervasyon yaptırmıştım. Konumu o kadar güzeldi ki, otobüsten iner inmez, kimseye yolu sormamıza gerek kalmadan, otelin tabelasını gördük.


Balkonumudan saat kulesi ve liman manzarasını izleyerek keyifli saatler geçirdik. Gitmek istediğimiz yerlere rezervasyon konusunda yardımcı oldukları gibi, odayı boşalttıktan sonra bütün bir gün boyunca valizlerimizi bırakmamız konusunda da gayet içten biçimde yardımcı oldular. Banyodaki zeytinyağlı şampuan, vücut jeli ve kremlerin de bir harika olduğunu, kullandıklarımızdan geriye kalanları beraberimde İstanbul'a getirip hala kullanmaya devam ettiğimi de söylemeden geçemeyeceğim. Sabah kahvaltısında da tazecik börekler çıkması harikaydı.


Dedeağaç'a gelince, minicik bir liman kenti. Tarihi seyahatler sevenlerden, müzeleri gezmeye doyamayanlardansanız sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Diğer yandan, çok güzel konseptli restoranlar ve cafeler ile, çok ucuza çok lezzetli şeyler yiyerek, sakince ve keyifle vakit geçirmek, hiç bir araç kullanmadan yürüyerek her yere ulaşabilmek isterseniz harika bir istikamet. Üstelik genel olarak İstanbul'dan sonra inanamayacağınız kadar ucuz.

Siz haftasonluk seyahat planınızı yapmaya başlayın, ben mutlaka ziyaret etmeniz gereken adreslerle çok yakında karşınızda olacağım.

Ama şimdi Berlin is calling!

Pinterest'im

Instagram'ım