tasarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Temmuz 2015

Not Defterim: Tel Aviv'den son notlar, Brezilya Fönü, Şeftalili Süt, Yaz Sayıklamaları, Maggie Darling, Treso Peçeteler


Bazen tek bir konuyu toplayıp, sistemli bir biçimde anlatmak istemiyor canım. Ofisten çıkmış, açık mutfağımın barında oturmuş, taze demlediğim filtre kahveyi yudumlarken, sohbet eder gibi aklıma gelen her şeyden bahsetmek istiyorum. Uzun zamandır yazmamıştım bu ortaya karışık yazılardan. Yaz rehavetime çok yakışıyorlar, karmakarışık zihnimi harika yansıtıyorlar kanımca.

Bir sene boyunca çalışarak hak kazandığım 15 günlük yıllık iznimi haftasonlarının başına sonuna ekleyerek yaptığım üç dört günlük kaçamaklarla, Belgrad, Rize, Kapadokya, Tel Aviv, Jersualem, Prag ve Barselona sokaklarını arşınlayarak 1,5 ay içinde tüketmiş bulunmaktayım. Bu seyahatlerin bir kısmından henüz hiç bahsetmedim; ama yavaş yavaş hepsindeki harika keşiflerimi yazacağım. Bu bir nevi mola yazısı olsun.

Bundan sonra, yaz bitene kadar haftasonları Ege taraflarına yapacağım deniz kaçamakları dışında İstanbul'da olmayı, her zaman niyetlenip bir türlü neticelendiremediğim #dahaiyiben projemle uğraşmayı, kendime daha iyi bakmayı, daha çok uyumayı ve ofiste yığılan işlerimi temizlemeyi planlıyorum.



Bu aralar görüştüğüm herkesten Tel Aviv hakkında ilgili ve meraklı sorular alıyorum. Vizenin nasıl alındığından, Jerusalem'e ilişkin püf noktalardan, Tel Aviv'deki harika bazı mekanlardan zaten uzun uzun bahsettim.

Genel olarak ise şunu söyleyebilirim. Şehirde gezilecek çok fazla tarihi yer yok, sokaklarda yürürken etkileyici binalar da görmüyorsunuz. Yani mimari ve tarihi eserler açısından hiçbir cazibesi yok. Diğer yandan şehirdeki ruh hali çok güzel. İnsanlar genel olarak oldukça keyifli ve cana yakın. O kadar ki, sahilde güneşlenirken, nasıl olduğunu anlamadan şezlongunuzun üzerinde güneş yağınızdan süren bir adam bulabilirsiniz. :))

Uzun zamandır seyahat ettiğim şehirlerde ziyaret edilecek o kadar fazla yer vardı ki, genel olarak bir acele içinde geçiyordu günler. Tel Aviv'in genel konsepti ise rahat olmak. Günlerinizin büyük kısmı, sahilde güneşlenerek geçiyor. Diğer yandan aklınızdaki "deniz tatili" ise Tel Aviv çok iyi bir seçenek olmayabilir; çünkü harika beyaz kumlarına ve leziz menülü beach clublarına rağmen, denizde yüzmek yasak. Biraz açılsanız hemen sahil güvenlik anons yaparak sizi geri çağırmaya başlıyor.

Erkekler yakışıklı, kadınlar harika giyiniyor. Kimse suratsız suratsız ve acele ile yürümüyor sokaklarda.

Yemek konusunda ise şaşırtıcı derecede iyi. Rastgele oturduğumuz mekanlarda bile, beklentimizin çok üstünde lezzetli şeyler yedik. Mesela İstanbul'da öyle önünden geçerken ratsgele girdiğiniz bir yerde, gerçekten iyi malzeme kullanılarak yapılan lezzetli bir şey yeme ihtimaliniz çok yüksek değil; ama Tel Aviv'de biz hiç hayal kırıklığına uğramadık.

Ve akşamları her yer çok güzel. Çünkü şehrin genç nüfusu oldukça fazla. Sıra sıra dizili barlarda oturması keyifli, kokteyller lezzetli. Bir de bazı mekanlarda sınırsız içki konsepti var. Dizengoff üstünde bulunan Rutina bunlardan en kalabalık olanı. Aşağıda menüsünü bulabilirsiniz, örneğin Rutina 69 alırsanız, 69 şekel ödeyip bütün gece Carlsberg ve Tuborg içebiliyorsunuz.



Özetle keyifli bir ruh halinde, acele etmeden, güzel insanların arasında, plajda sakin ve keyifli takılarak ve lezzetli şeyler yiyerek birkaç gün geçirmek istiyorsanız, Tel Aviv harika bir istikamet olabilir. Gitmişken Jerusalem'i de pas geçmeyin derim ben.



Bütün bu koşturmaca esnasında, yani her salı inbox'ımda biriken yüzlerce mail ile baş edip, her cuma tekrar bir valiz hazırlayıp yola çıkarken, hayatımı -daha doğrusu görüntümü- kurtaran iki şeyi de paylaşmak istiyorum. Gerçekten bana inanılmaz zaman kazandırdılar ve beni büyük bir yükten kurtardılar.



Bunlardan ilki Brezilya Fönü. Saça yoğun biçimde keratin uygulanıyor, uygulanırken oldukça yoğun ve göz yakan bir koku salgılıyor ve bir gün boyunca saçınızı yıkamamanız gerekiyor. Ve sonra hiç kabarmayan, her zaman fönle düzeltilmiş gibi duran saçlara sahip oluyorsunuz. 

Jilet gibi dümdüz olmuyor saçınız; ama bence daha güzel ve daha doğal duruyor. Yukarıdaki fotoğraf mesela yıka ve çık halim. Saçınızı yıkadıktan sonra fönle güzelce kurutursanız da, Brezilya fönünüzün ömrü daha uzun oluyor. 

Bana bu konuda arkadaşlarım tarafından en çok sorulan soru da "Saçı yıpratıyor mu?" oluyor. Kesinlikle hayır, hatta tam tersine maşa, fön gibi şeyleri uygulamanıza gerek kalmadığı için saçınız dinleniyor. Tatilde, denizden çıktıktan sonra bir kadına en çok zaman kaybettiren şeyin saça şekil vermek olduğunu göz önünde bulundurursak, en güzel tarafı zamandan ve stresten tasarruf sağlaması.

İkincisi cilt bakımı yaptırmak. Bu benim sürekli olarak atladığım, çok acılı bulduğum ve sonrasında gözle görülür bir değişiklik görmediğim için yaptırmaktan vazgeçtiğim bir şeydi. Bu sefer Rumeli Caddesi'ndeki Leyla İnanır'a gittim. Cilt bakımımı yapan kişi aynı zamanda burada eğitmen olduğu için kendimi ellerine güvenle teslim ettim ve ilk defa gözle görülür bir farklılıkla çıktım. Temizlenmiş cilt hafif de güneş görünce, makyaj faslından da büyük ölçüde kurtarıyor insanı.



Bu aralar okuduğum kitaplardan biri Maggie Darling

Başkaharamanımız Maggie Darling, çok güzel, kusursuz davetler veren harika bir eş. Kocası oldukça zengin bir adam olmasına rağmen, Maggie de başka kadınlara nasıl yaşamaları ve evi nasıl yönetmeleri gerektiği konusunda dersler veren kitaplarının satış gelirleri ile fena olmayan bir kişisel servet yapıyor. Yani pek çok kadının gözündeki "ideal"i yaşıyor.

Kocasının onu aldattığını öğrenmesi ile çok yakın bir arkdaşının korkunç bir depresyon ile yanına taşınması yaklaşık aynı zamanlara denk geliyor ve bir anda hayatı değişiyor. Maggie boşanır boşanmaz, bu anı bekleyen bir sürü erkek tarafından yapılan harika jestlere karşı koyamıyor. 

Roman, genel olarak Maggie'nin sürekli aşkı aramaya devam edip hayal kırıklığı yaşaması ve hayatının her geçen gün daha fazla alt üst olmasını ve sonra klasik biçimde aşkı burnunun dibinde bulmasını anlatıyor. 

Romanda konular arasındaki geçişler ve olayların işleniş biçimini çok başarılı bulmamakla birlikte, bazı tasvirlerdeki üsluba bayıldım. Havalimanındaki bekleyişlerde iyi giden bir roman. 

"Reggie, onu sınırsız bir banka hesabı olan zincirlerini kırmış Herkül olarak görüyordu. Ve onun yanında kendisini Çin Mahallesi'ndeki ucuz hediyelik eşya dükkanlarında satılan türden şişman, küçük, gülen bir Buda gibi hissediyordu."

"Sen gayet varlıklı bir adamsın. Mükemmel şekilde çalışan iyi bir araban ve platin kredi kartlarıyla dolu bir cüzdanın var. Burası da dünyanın medeni bir bölgesi. İyi bir otel bulamamışsan, umutsuz bir vakasın demektir."

"Buhar banyosu tüm huzursuzluğunu alıp götürürken ve şarap yavaş yavaş etkisini göstermeye başlarken Maggie, Swan'la bir yaşam kurmanın mümkün olup olmadığını düşündü. Swann, trafikte beklerken hayalini kurduğu adam gibiydi, gerçek yaşamın ısrarcı belalarının aklından çıkmasını sağlayan biri."

"Sert, etkili ve koyu renkli şarap erotik bir rüyadan fırlamış çok güzel, erkek erketipi gibi duyularını ele geçirdi."

(Maggie Darling, James Howard Kunstler, İthaki Yayınları, 439 sayfa)




Bu aralarki favori içeceğim ise -tabii ki kahveden sonraki favori - şeftalili süt. Şeftalilerin çekirdeğini çıkartıp ve dilimleyip, biraz buz gibi soğuk süt ile birlikte normalde kokteyl yapmakta kullandığım el blenderında karıştırıyorum. Biraz katı, milkshake kıvamlı sevdiğim için ve şeftali zaten sulu olduğu için çok az süt ekliyorum. Hem tok tutuyor, hem sağlıklı, hem pratik, hem lezzetli oluyor.



Bardak ve yastık genel olarak ev eşyalarının hepsine bayıldığım Mudo Concept'ten, aşık olarak aldığım peçete ise Treso Tasarım'dan... Yakın zamanda keşfettim, çok keyifli peçeteler yapıyorlar. Masalarınızı şenlendirmek isterseniz aklınızda bulunsun. 

Keyifle ve keşife kalın!

30 Nisan 2015

Belgrad: seyahat püf noktaları, vizesiz giriş özgürlüğü ve alışveriş için şahane adresler

Uçağımızın tekerlekleri yere değiyor, karşımızda minicik bir havalimanı duruyor: Belgrad'dayız.

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra, ne kadar para çeksek diye biraz hesap kitap yapıp kişi başı 5.000 dinar çekiyoruz ve bizi airbnb'den kiraladığımız eve götürecek bir taksi bulmak için havalimanının dışında çıkıyoruz.


Genellikle sohbetlerde ve instagramdan paylaştığım fotoğrafların altına yapılan yorumlarda, bana sık sık sorulan iki soru var: "Vizesiz girilen ülkelere tek yön uçak bileti alınabiliyor mu?" ve "Orada geçerli para birimini nereden nasıl alıyorsun?"

Benim seyahat planlamam genellikle tek yön uçak bileti almaktan ibaret. Çünkü bu kadar seyahat ettikten sonra deneyimle sabit bir sonuca vardım: Gidiş biletini aldın mı, o seyahatin geri kalan her şeyini ayarlıyorsun. 

Arkadaşlarınızla bir yere gitme fikri ortaya atıldığında, oturup bütün seyahat planını yapmaya ve konaklama, gün, bütçe gibi detaylara girerseniz, o plan bitene kadar pek çok kişi gelmekten vazgeçebiliyor. Ama gidiş bileti almak, o seyahati garantilemek anlamına geliyor. Gerisi teferruat; bir şekilde hallediliyor. (Ama tabii dönüş biletini almakta çok geçe kalırsanız, afaki bilet fiyatları ile de karşılaşabilirsiniz.)

Vizesiz giriş yapılabilen ülkelere tek yön uçak bileti almaya çalıştığınızda, havayolu firmalarının siteleri, vizesiz gidilen ülkeler bakımından dönüş bileti alma yükümlülüğünüz olduğunu izah eden bir uyarı penceresi tasarlamışlar. Panik olmayın, o kısımda "geç" diyerek tek yön bilet almanız pekala mümkün.

Diğer yandan, pasaport kontrolüne geldiğinizde, sizden dönüş biletinizi isteme ve ibraz edemezseniz sizi ülkeye almama hakları olduğu aklınızın bir kenarında olsun. Bana ne Saraybosna'da, ne de Belgrad'da kimse dönüş biletimi sormadı, ama yine de her ikisinde de dönüş biletimi basıp çantama atmıştım.


Para konusuna gelirsek... Ben yıllardır, euro veya dolar geçen ülkelere bile giderken döviz bürosuna gidip döviz almıyorum. Türkiye'deki bir bankadan aldığınız ve buradaki ATM'lerde kullandığınız bankamatik kartını kullanarak, her ülkedeki ATM'den o ülkenin para biriminde para çekebilirsiniz. Yalnızca başka banka ATM'si kullandığınız için bir komisyon ödemek zorunda kalıyorsunuz. Şahsen ben üstümde sürekli çok mikarda para taşıyıp, her şey yerinde mi diye kontrol edip durmak yerine, her para çektiğimde 10 TL gibi bir komisyon ödemeyi tercih ediyorum. Zaten paranızı önce euro'ya, sonra orada euro'dan oranın para birimine çevirdiğinizde de sürekli kur farkı ödediğinizden neredeyse aynı hesaba çıkıyor.

Geçen sene mesela Opener Festival nedeniyle çıktığım seyahatte aynı ATM kartım ile Almanya'da euro, Polonya'da zloty, Ukrayna'da grivna çekerek, hiç döviz bozdurmakla uğraşmadan - gerçi zloty ile TL arasındaki ilişkiyi kurmak için 50 euro bozdurup inanılmaz zengin bir kadın olmamı atlamayalım :) -, para konusunu oldukça pratik biçimde halletmiştim.

Belgrad'da da ilk gün için 5.000 dinar çekmek gayet mantıklı olur.  Bütün gün yiyip içip gezmenize yetecektir.


Herkesin seyahatten beklentisi ve seyahatteyken yapmaktan zevk aldığı şeyler farklıdır. Kimisi tarihin peşinde koşar, kimisi alışverişin, kimisi bütün bunları fazlasıyla turistik bulup, yalnızca alternatif yeme içme adresleri ve butiklere odaklanır.

Eğer ki sokaklarda büyülenerek yürümek, onlarca müze gezmek istiyorsanız veya lokal lezzetlerle beslenmek hayalleri kuruyorsanız Belgrad sizi bu bakımdan biraz hayal kırıklığına uğratacaktır. Diğer yandan Belgrad, beklentimin çok üzerinde, sıra dışı bar, club ve cafelere sahip. Hepsinin konsepti çok güzel, menüsünden dekorasyonuna özgün ve zevkli. Zincirlerle çevrelendiğimiz İstanbul'da özlediğim özgünlük ve zevki ben Belgrad'da buldum.



Diğer harika olan şey ise, Türkiye'de bir şey "tasarım" olduğunda, fiyatının arkasına bir sıfır eklenmesine alışmışken, Belgrad'da tasarım ürünlerin gerçekten ucuz olması.

Mekanlardan ve müzelerden ayrıca bahsedeceğim, şimdi Belgrad'a gitmişken alışveriş için mutlaka uğramanız gereken iki adres huzurlarınızda:



1. Belgrade Design District

Cumiceva 2, 16b adresinde bulunan bu pasajın içinde tasarım ürünler satan pek çok butik var.

Sevgili Buket'in şiddetle tavsiye etmesi ve benim onun tavsiyelerine güvenmem nedeniyle, yorgun bir günün akşamüstünde bizim ekip evde yayılıp gece için enerji toplarken, "Ben çıkıyorum, bir saate gelirim." diyerek elimde haritam evden fırladım ve Belgrade Design District'in yolunu tuttum.


Kıyafet mağazalarının ağırlıklı olduğu bu pasajı boydan boya yürüdükten sonra, çok sempatik bir avluya çıkacaksınız. Avluya çıktığınızda sağ tarafınızda kalacak Gallery 1250, tam bir seramik cenneti. İçerideki her şey çok zevkli. Taşıyabileceğimi bilsem, evdeki bütün fincanlarımı çöpe yollamak üzere buradaki bütün fincanları alabilirdim. O derece!

Yalnızca fincan değil, seramikten takılar, tablolar, ev eşyaları gibi daha onlarca çok tatlı ürün satılıyor burada. Ben bir fincan ile bir fiyonklu kolye kaptım kendime.






2. Mikser House

Bu tavsiyeyi de "hipster tour" isimli bir rehberden almıştım. Belgrad'daki son günümüzde yapılacaklar listemde hala ziyaret edilmemiş olarak durduğunu görünce, "Hadi" dedim. Erkekler gece gideceğimiz club faslına ısınmak için biraları yuvarlarken, biz iki kız Mikser House'un yolunu tuttuk.

Bizim Karaköy'deki Kulah misali enteresan bir sokakta bulunuyor. O yüzden yolda giderken, yürüdüğümüz yolların çehresi değiştiği için, bir ara gitmekten vazgeçmeyi bile düşündük.



Biz gittiğimizde sahnede çok tatlı çocuklar bir gösteri yapıyordu; ama tabii ki tek kelimesini bile anlamadığımız için doğrudan tasarım ürünler satan standlara yönlendik. Burada her şey var: defterler, anahtarlık şeklinde canlı bitkiler, çok esprili porselen takımlar, yastıklar, bisiklet aksesuarları, magnetler, tasarım şişeli biralar...








Fiyatlar hakkında bir fikriniz olması için ben bir magnet, koleksiyonum için bir bira ve bir defter için 26 TL ödedim. Yani gayet makul fiyatlara espirili bir şeyler almak için mutlaka ve mutlaka yolu tutulması gereken bir adres.

Dönerken de sağınıza solunuza bakınarak olun, bu civarda harika muraller var. En sevdiğim ile bu yazıyı kapatalım.


Keyifle kalın!

Pinterest'im

Instagram'ım