17 Mayıs 2010

Yüzde seksen arsızım!

Lisede en çok dinlediklerimden biriydi Özlem Tekin. Sonra kayboldu, hepimiz tamamen yok olduğunu düşünmeye başlamıştık. En son albümünü de yüklemiş, ancak çok başarılı olması gibi bir beklentim olmadığı için dinlemeyi erteleyip durmuştum.

Geçenlerde Özge bana "Bak sana çok güzel şarkılar dinleteceğim." diyip de Özlem Tekin albümü açınca şaşırdım. Şarkıların hepsi birbirinden güzeldi. Erkeklerin çok hoşuna gitmeyebilir; ama çapkın kadınlar, durulma evrelerinde kendilerini daha iyi anlatacak şarkılar bulamazlar. "Nolur gitme, sana aşığım, seni seviyorum." gibi yapışık sözlerden uzak, ama yine de aşkı anlatan şarkılar bunlar. Aşkı bulmuş bir kadının, dönüp kendisiyle hesaplaşması gibi... Kendi hakkını da yemeden, bir adam hayatıma girdi beni var etti demeden... Aynı zamanda çok yaşamış olmasına rağmen hala aşkı arayan şarkılar da var.

Yeniden hoş geldin Özlem Tekin. Güzel geldin.

Şikayetim var dünya çok dar sabırsızım. Aşık oldum kalbim büyük sınırsızım. Kehenetim var bu aşk bitmez ölümsüzüm.Aşık oldum senden beri kuralsızım (Şikayetim Var)

Uslu durmadım hiç susmadım,aklıma geleni söyledim. Yok yere kimsenin kahrını,kaprisini çekemem ben kimsin ki sen!? Nerden baksan haksızım. Yüzde seksen arsızım. Yüzde doksan kalpsizim. Bundan böyle sensizim (Yüzde Seksen)

Sevilmeden önce herkese yalandım. Oyunumu oynar keyfime bakardım. Seni de önce bi oyun sandım. Bilemedim farkedemedim. Erkekliğime ver erkekliğime ver. (Erkekliğime Ver)
Alıştım elvedaya, umursamaz durmaya. Hiç sevgi görmedim ama hala sımsıcak bak ellerim (Sen Anla)
Yer yerinden oynasa ben buradayım. Kar kıyamet kopsa da aynı konumdayım. Dünya altüst olsa da sabit durumdayım. Her şey tersine dönse bana bişey olmaz (Bana Bişey Olmaz)
Kimse bilmez bir ömür sürüklendim. Her sabah yeniden ümitlendim. Bakıp aynaya ne sözler verdim. Seni gördüm göreli aşka dilendim…Boyuna posuna havasına yandığım. Bilmeden yoluna , yanına, kapısına düştüğüm. Eline ,dizine ,yatağına yattığım. Gönlünü gözünü sözünü, canını sevdiğim… (Kimse Bilmez)

Sarıl bana. Sevgiden başka ne kaldı elimizde (Yatağım Boş)

Dip Not: Link her zamanki yerinde saklı. Şifresi de: sebnemkolik

Bayılma Listesi

Bayılıyorum...

1- Genellikle koca haftasonunun nasıl geçtiğini kesinlikle anlamıyorum, hatta normalde çalışan insanlar için amacı "dinlenmek" olan bu iki gün beni bazen haftaiçindeki beş günden daha fazla yoruyor. Ama sonra haftasonu bittiğinde, yatak odamın ortasına yığılmış kirli kıyafet yığını, çatallaşmış sesim, aralıksız alkol tüketiminin sersemliği, aklıma gelen saçma sapan diyalogların (-Nasılsın? - Son derece çıplağım) beni gülümsetmesine bayılıyorum.


2- Şimdiye kadar sevgilimle zaman geçirmek için yakın arkadaşlarımdan vazgeçmek zorunda kalırdım. Ya adam "Ay ben Taksim'e çıkmam, çok kalabalık için bayılıyor" havasında olduğundan daimi Taksimci olan bizim planlarımıza dahil olamazdı, ya bizim muhabbetlerimiz adama çok toy çok geyik gelirdi, ya da düpedüz arkadaşlarım ile sevgilim birbirlerini sevmezlerdi. Tamam hepsinin de hakkını yiyemem; ama birlikte geçirilen zamanlarda da bir zorlamalık olurdu. Şimdi Mr. Prozac ile en yakın arkadaşlarımın iyi anlaşmasına; hiç bir kız arkadaşımın "Ya Sezo her şey iyi hoş da benim içime sinmedi bu adam. Yakıştırmadım sana" demiyor olmasına bayılıyorum.



3- Sonunda açık hava konserleri de başladı. Oh be! Elimde buz gibi bira konser alanına sallana sallana yürümeyi, daha konser başlamadan önce güzel kafalı olmayı, bir sürü uzun zamandır görmediğim insanla karşılaşmayı, oksijen sıkıntısı olmadan zıplayıp hoplamayı, yorulunca minderlerin üzerine iki seksen yatmayı, avazım çıktığı kadar bağırmayı özlemişim.


Dün gece GSÜ'nün festivalindeydik, Nil Karaibrahimgil ve Jay Jay Johanson vardı. İkisini de zaten çok severim. Hayatımıza özgür kız olarak giren, şarkılarında evlenmeye ("evlilik benim solmam demek") ve erkeklere kafa tutan ("tek taşımı kendim aldım, tek başıma kendim taktım") Nil'in evlenmesinden sonra Vogue'a yazdığı bir itiraf yazısı vardı: "Kendimle çelişiyor muyum? Ne güzel, kendimle çelişiyorum. Çok genişim demek ki içimde herşeyden var." cümlesiyle bitiyordu. Çok hoşuma gitmişti. Dün hala taş gibi, hala çıtır olduğunu görünce bir kere daha aşık oldum Nil'e.

İstanbul'da en sık konser verenlerden biri olduğu için "JayJay Türk mü yoksa?" esprilerine maruz kalan, JayJay'i de boğaza karşı dinlemek apayrı bir keyifti. Açık hava konserlerinin başlamış olmasına da bayılıyorum.

4- Babam "Anti-Fenerbahçe"li, Mr. Prozac'im "Fanatik Fenerbahçeli". Yani Fenerbahçe'nin maçlarının sonucu ne olursa olsun hayatımdaki bir adamın gerçekten mutlu olmasına bayılıyorum. Ya ikisi de Fenerbahçeli olsaydı ne yapardım ben Bursaspor şampiyon olduktan sonra?

5- Aşk diye bir şeyin varlığını sorgulayıp duran ve evliliğe özgürlük sınırlayıcı sevimsiz bir şey gözüyle bakan bir kuşak olduğumuz inkar edilemez. Bunun tersini bana kanıtlayan çiftlere bayılıyorum.

Biri Anayasa kürsüsünün asistanı. Soğuk, mesafeli, sert bir duruşu vardı benim dersine girdiğim yıllarda. Diğeri de bizim 2004 -çift girişliler kuşağından, aynen benim gibi okul ile istikrarsız bir ilişkisi var, o yüzden birlikte okul anılarımız yok. Ama gerçekten karizmatik ve hoş bir yüzü ve fıstık gibi vücudu var, sima olarak kesinlikle unutulmayacak kızlardan biri. İkisinin birlikte olduğunu biliyordum; ama ikisini yanyana daha önce hiç görmemiştim. "Modern zamanlarda aşk dibdidu mudur? Bu mudur?" diyen Nil'e inat, "Hayır, budur!" der gibilerdi. İkisinin de gözlerinin içi gülüyordu, birbirlerine de çok yakışmışlardı.

Hatemi'lerden sonra, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarihinin ikinci asistan-öğrenci çifti olarak bir haftadan kısa bir süre sonra evleniyorlar. Mutluluk dileklerimi daha sonra bol bol ileteceğim kendilerine; ama söylemek istediğim şey bambaşka benim.

Beş gün sonra evleniyor olmalarına rağmen, evlerinde "Amanın daha şu bu o yapılması lazım" paniklerinde değillerdi, "Yahu evleniyorum, özgürlüğüm elimden mi alınıyor." paranoyalarına girmemişlerdi, oraya gelmiş bıcır bıcır bir çift olarak konser dinliyorlardı. Bayıldım. (Bunun sonunda bir de "Maşallah" eklenmezse olmaz tabii.)

14 Mayıs 2010

Böyle yaşlanmaya can kurban!


Ben okuma yazma öğrendiğimden beri günlük tutan bir insanım. Edebi bir şeyler yaratma arzusunun kırıntısı yok bu günlüklerde. Başlarda sadece aradan birkaç yıl geçtikten sonra okuması çok eğlenceli oluyor diye yazıyordum. Zepo ile ortaokullu öğrencilerken Bodrum'da geçirdiğimiz bir yaz tuttuğum günlüğü lisedeyken okuduğumuzda kahkaha atmaktan karnımıza ağrılar girmişti mesela. Üniversiteye başladığım ilk günleri okumaktan hala inanılmaz bir keyif alırım; hayatımın erkeğini bulup bir yastıkta kocama hayalleri olan halimle dalgamı geçerken, o yaşıma rağmen şimdi kesinlikle sahip olmadığım kadar katı ilkeli bir insan oluşuma şaşarım.

Sonraları yazdıklarımı geri dönüp okumaz oldum; ama kafa boşaltmak için ihtiyacım vardı bu günlüklere. Bir çeşit alışkanlık olmuştu. Kafamda evirip çevirdiğim her şeyi kelimelere dönüştürdüğümde huzurla doluyordum, beynim "ohh beee!" diyordu. Derken ev değiştirmeler, defterlerin gereksiz yer kaplaması, word dosyası şeklinde tutulan günlüklere geçiş, bunların format yemesi zorunlu bilgisayarlar yüzünden tarihe karışması derken bu kayıtların çoğunu kaybettim.

Ama hayatımın en genç, en delikanlı, en pervasız döneminde hayata nasıl baktığımı hiçbir kayıda ihtiyaç duymaksızın ezbere biliyorum. Hatta o dönemde oluşturduğum ön yargılarımla savaşmak bugün oldukça fazla enerjimi tüketiyor.


Yıl 2007. İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesi öğrencisiyim, harika bir not ortalamam var. Cihangir'de tek başıma yaşıyorum. Erkeklere kendini kaptırmamanın, tek beklentinin "birlikte iyi vakit geçirmek" olmasının acısız, göz yaşsız ilişki formülü olduğunu çözmüşüm. Birine bir şeyler hissetmeye başlarsam, topukları yağlıyorum. Adana'dan arkadaşlarım, fakülteden arkadaşlarım, katıldığım etkinliklerden, kurslardan tanıdıklarım derken hiç de azımsanamayacak bir çevre var. Ve bu çevre gerçekten her konuda gaza gelmeye müsait. Bütün konserlerdeyiz, her çarşamba Mojo'dayız, her cuma Roxy'deyiz, her cumartesi canlı müzik yapan bir yerdeyiz, yeni bir mekan açıldıysa derhal hayırlı olsun ziyaretimizi yapıyoruz, spesyal kokteylleri ilk tadanlardan oluyoruz. Benim fakültemde devam mecburiyeti zaten yok, kah Koç'tayım, kah Bilgi'de, kantinde arkadaş ziyaretleri... Güneş görülmeden eve girilmiyor. Zaten evde bile olsam misafirsiz kalmam ihtimal dahilinde değil. Hadi kaldım diyelim Lost var, yine sabah ezanından önce uyunmuyor. Bütün sene boyunca en çok emek harcanan konu: Yaz tatili planlaması. Sevgililer değişiyor, saç renkleri değişiyor, hayaller değişiyor, keyif ve kahkahalar baki.

Hala gencim, hala keyifliyim; ama o günlerin fotoğraflarına bakıyorum da, daha bir parlıyor gözlerimiz, daha bir genciz, hiç tereddüt etmeden her şeyi yapabilecek olmanın enerjisi var. Şimdiki arada bir gelen durgunluklarımızdan, düşünceli hallerimizden eser yok.

O günlerde kendi kendime bir söz vermiştim: Ne olursa olsun, iş-ev-iş-ev yaşayan, gece çıkma anlayışı bir içki içip eve gitmek olan sıkıcı ve yetişkin kadınlardan biri olmayacaktım.


Sonra...
Okul bitti.
Birkaç iş denemesinden sonra, çok şey öğrenmiş olarak hukuk çizgisine döndüm. "Hukukla ilgili iş yapmak = İnanılmaz ciddi ve sıkıcı bir hayat yaşamak" anlayışına karşı duruşumu koruyor olsam da gelecek hayallerim bir ciddiyet kazandı.
Bir şeyler hissettiğim adamlardan kaçmak yerine, bir şeyler hissedebilmenin keyfine bakmayı öğrendim. Bir adamın hayatında olma süresi uzadıkça, aranızdakilerin azalmayacağını öğrendim. Şaşırdım.


Birlikte çok zaman geçirmiş olduğum arkadaşlarımın bazıları hayatımdan tamamen çıktı, çok nadiren yolda karşılaşıp ayak üstü lafladığım, gerçekten özlememe rağmen bir gün olsun oturup kahve içmeye fırsat bulamadığım kişilere dönüştü.
Yurtdışına taşınanlar, askere gidenler derken bir avuç kaldık. Tamam büyük bir avuç! Ama iş güç sorumluluklar derken, öyle sabah uyanıp "Napsak ki bugün?" diye birbirimizi aramalar bitti.


Gece bir klübe gidip, arkadaşımın yüzüne baka baka dans etmeyi inanılmaz komik bulur oldum. "Konser varsa gidelim, yoksa oturup bir şeyler içelim"cilere katıldım.
Yani bir zamanlar olmaktan korktuğum kadınım artık.

Dün gece Mr. Prozac ile caddenin şimdilik tek "club"ı olan Rush'ı hayırlamaya gittik. Müzikler tam eller havaya, üstü açık sigara içilebiliyor, valesi var caddede park sorununu kesip atmışlar. Yani karşıya geçmeye üşenenlerin kurtlarını dökmesi için her şey mevcut.


Gittik, bir saat takıldık, mideye bir margarita yuvarladık, çıktık. İçimdeki eski Sezen hortladı, "Yaa gece yarısı bile olmadan çıktık. Yaşlanıyoruz." diye tutturdu. Eve geldik, plak dinledik. Şimdi iki parmak ucumuzla dilediğimiz her çeşit müziğe ulaşabilmenin inadına, bir şey dinlemek için onun plağına sahip olmanın şart olduğu günlere ışınlandık. Plakların üzerlerine yazılmış, "Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet, Büyükada, Şeker Bayramı, 1975" gibi notlarla duygulandık. Mr. Prozac'imin sürekli plak değiştirmek için kalkmak zorunda olduğu anlarda "playlist" denilen şeyin keşfedilmiş olmasına şükrettiğimi inkar edemem :)) Ama onun haricinde şarkılar, plakların kendisinin yarattığı duygu, sanki şarkıları yanı başımızda söylüyorlarmış hissi, Mr. Prozac'ımın kokusu... O kadar güzeldi ve deja-vu gibi hissettiğim bin tane yaşadığım sokakta geçen gecelerden o kadar farklıydı ki...




Hayatımda kuduruk geçmiş 5 sene olmasaydı, dün gecenin bana bu kadar güzel gelmeyeceğinin bilincinde olarak "Yaşlanmaksa yaşlanmak, iç geçmesiyse iç geçmesi yahu! Böyle yaşlanmaya can kurban!"dedim.

Yaşlanmak kavramını artık hayatımdan tamamen siliyorum. Bıcır bıcır+60 yaş insanlar da var hayatımda çünkü. Yaşlanmıyoruz, değişiyoruz. Bir zamanlar sıkıcı bulduğumuz şeyler, sonra inanılmaz keyifli gelebiliyor. Şu an monoton ve bayık bulduğum şeyler belki de bir beş yıl sonra mest edecek beni. Artık eminim: Karşı koymamak lazım değişime, alışkanlıkları gerektiğinde terk edebilmek lazım.

Bu da sanırım son zamanlardaki en içten gelen yazım oldu. Bir de şahane şarkı size:

Dario Moreno - Her akşam votka, rakı ve şarap

Derken...

Çatlak bir adamdan "Erdem Kıramer Makas Kuaförde dip boya 50TL yerine %50 fırsatla sadece 25 TL" başlıklı bir mesaj alınca bütün romantikliğim bozuldu. Başlasın haftasonu! Yaşasın üniversite festivalleri! =)

Pinterest'im

Instagram'ım