05 Nisan 2013

Mutluluk kanımca vıcık vıcık bir muhabbet değil, hangi bağlamda olursa olsun, yaratmaktır.

İnsanın hayatında ne iş yaparsa yapsın, mutluluk sebepleri olmalı. 

Lezzetli yemekler, güzel filmler, keyif verici müzikler, gülümseten arkadaşlar, sevdiği bir adam, güvendiği bir aile, keşifler, uçak biletleri, hayaller, sürükleyici romanlar, yapmaya başladığı zaman dünyayı unuttuğu hobiler...

Yoksa çekilmez. Valla!

Ben üniversiteden mezun oldum, herkes dedi ki, "Artık avukatsın, daha az gez, bu blogu kapat, daha oturaklı bir hayat sür." 

İyi ki dinlememişim. İyi ki kafamın dikine gitmişim. 

Çünkü hayatında bazen öyle günler oluyor ki. Özellikle de iş hayatında... Saygı duyduğun bir insan, öyle bir tavır sergiliyor ki, öyle kötü bir Türkçe ile düşünüp tartmadan bir şeyler yazıp, senin dengeni öyle bir sarsıyor ki... Asabın öyle bir bozuluyor ki...

Sonra çıkıyorsun, bir saat geçiyor, o kadar güzel insanlar var ki hayatında, o kadar çok mutluluk sebebin. Kendini bilgisayar başında, elinde şarap kadehin, yüzünde bir gülümseme, hafta boyunca çektiğin fotoğraflara bakarken, hafta sonu planları yaparken buluyorsun. 

Son yazılarıma baktım da,  çok derinleşmişim, çok sorgulamışım, çok kafa patlatmışım.  Düşünmek ve sorgulamak iyidir, beyni dinç tutar, başka ihtimallerin olduğunu hatırlatır kendine.

Ama...
"Ne istiyorum?" sorusunun düşünüp taşınarak cevaplanabileceğine inanmıyorum. İnsan sahip olmadığı, deneyimlemediği bir şeyi isteyip istemediğini bilemez çünkü. Yaşadıkça deneyimledikçe, ne "istemediğin" netleşir kafanda sadece. 

O yüzden hayatın akışına bırakmak gerekir bazen. Şimdi benim için öyle bir zaman. Bakalım sırada ne var, hayat bana bu baharda neler sunacak?

Bu arada size de benim gözümden ve objektifimden bir İstanbul sunayım. Pek çoğu iş sebebiyle bir yerden bir yere koşarken, gördüğüm ve keyfimi bir anda tavan yapan anlar...

İstanbul Metrosu: Lütfen inenlere öncelik tanıyınız. 

                                          Galata: Klimalar ve Love Music Hate System.
                                        Üsküdar: Sevgi dilenen sokak kedilerinden sadece biri.
                                                                Hisar sahil: Kestaneci
                                                   Kadıköy: Ada vapuru yandan çarklı!
 
                                                           Nişantaşı: Üzüm türevleri
                                                              Kuytuda bir otopark

Akaretler: Tasarım Mobilyalar ve Kediler

                                               Vatan Caddesi: Bir İstanbul klasiği İETT
                                             Kabataş: Bir yağmurlu günde işe giden insanlar
                                                   Taksim Meydan: Metro önü balığı
                                                                 Laleli: Heybet
                                                          Kabataş: Buğulu Taksiler
                                               Rumeli Caddesi: Çiftiz öyleyse varız.
                                          Tophane: İtalya vizesini boşverin, ben de güzelim.
                              Alman Hastanesi: Hastasın ama manzaranın kralı da sende canikom.
                                                    Nişantaşı: Süslüyüm süslüsün süslüyüz
                        Tramvay: Gözlerimi bir yere sabitleyeyim de kimseyle göz göze gelmeyeyim.
                                                          Kadıköy: Güzelsin be İstanbul!
                                                           Bakırköy: Güneşli Adliye
                                                  Dolapdere: Çıplaklık ve cansızlık

                                                  Beşiktaş: Merhaba ekmek var mı ekmek?

                                                            Karaköy: Retro sever kedi
                                                              Boğaz: Mavi ve beyaz

Keyifli bir haftasonu olsun! Öperim! :)

Dip Not: Başlık, Ayşe Kulin'in Türkan adlı kitabındandır. 

01 Nisan 2013

happiness is the only true measure of personal sucess

"Artık eski heyecanım kalmadı."

" Geçmişte yaşadıklarımız ve beni kıran şeyler yüzünden eski ihtimamım kalmadı. Daha kolay vazgeçilebilir oldu."

" Sorun sende değil, bu durum tamamen benimle alakalı."

" Ne istediğimden emin değilim ama daha farklı bir şeyler istediğimi biliyorum."

" Bana diyecek bir şey kalmadı, sen kararını çoktan vermişsin."

Bu cümlelere bakınca aklınıza gelen ilk şey tabii ki heyecanını kaybetmiş bir ilişkinin final diyaloğu oluyor biliyorum.

Oysa ki bu final, sadece kadın-erkek ilişkilerinin bitiş cümlesi değilmiş. Şu hayatta kurduğumuz bütün ilişkiler böyle bitebiliyormuş. Geçenlerde sevdiğim bir insan, ayrılabileceğini hiç düşünmediğim işinden ayrılış nedenlerini açıklarken, tastamam bu cümleleri kuruyordu.

"Aynen yıllardır birlikte olduğun bir sevgiliden ayrılmak gibi." diye düşündüm. Ve o an, aile, arkadaş, sevgili, iş hiç fark etmez, her türlü insan ilişkisinin devam edebilmek için ihtiyaç duyduğu en temel şeyin nitelikli zaman geçirmek olduğunu çok net bir şekilde gördüm.


Evliliklerin çoğu da, uç noktalardaki problemleri saymazsak, bu yüzden bitiyor bence. Sürekli yan yana olan; ama aslında hiçbir paylaşmayan çiftler vardır. Aynı masada yemek yerler, ikisi birbirine bir şeyler anlatır, ikisi de birbirinin ne anlattığı ile gerçekten ilgilenmez, hatta çoğu zaman dinliyormuş gibi yapar, sonra aynı odada fiziksel olarak yan yanayken, aslında diğeri hiç yokmuş gibi zaman öldürürler.

Nadiren de olsa uzun yıllardır evli, gözleri ışıldayan, mutlu çiftler görüyorum. Çok kurcaladığım zaman görüyorum ki, böyle çiftlerin hep ortak veya birbirini tamamlayan bir tutkusu var. Birlikte yelken yarışlarına katılıyorlar mesela, veya her hafta değişik bir ülke mutfağından bir yemek pişiriyorlar evde başbaşa, biri yazı yazmaya biri fotoğraf çekmeye meraklı, birlikte seyahat ediyorlar, biri yazıyor, diğeri görüntülüyor...

Hızlı hayatlar yaşıyoruz, kafamız hep dolu, hep yapmamız gereken bir şeyler var. İki taraf birbirini ne kadar severse sevsin, birlikte gerçekten bir şeyler paylaşıp nitelikli zaman geçirmezlerse, o ilişki susuz kalmış çiçek gibi çaktırmadan günden güne soluyor. Bir bakıyorsunuz ki, canlandırma ümidi kalmamış, laf olsun diye devam ediyor, kağıt üstünde.

Sadece sevgili, evlilik bazında da değil bu. Durun bir düşünün, çok yakın arkadaşım dediğiniz, ömrünüzün sonuna kadar birlikte olacağınızı sandığınız kaç insan yok olup gitti, şimdi nerede ne yapıyor haberiniz bile yok. Veya tam tersine, sadece tanışık olduğunuz bazı insanlarla, zaman içinde o kadar çok paylaşımınız oldu ki, gittikçe yakınlaştınız.

Ben üniversitenin son yılında babamla birlikte yaşamıştım bir süre. Aynı evin içindeydik, ama birlikte nadiren bir şeyler yapardık. Hal hatır sormanın ötesinde uzun sohbetlerimiz olmazdı, hatta bazen eve giriş - çıkış saatlerimizin farkından birbirimizi günlerce görmezdik. 

Şimdi farklı yakalarda oturuyoruz, ikimizden biri tatilde değilse, her pazar sabahı kahvaltı için buluşuyoruz. Geçmişten, bugünden, gelecek hayallerimizden bahsediyoruz, hafta içi neler yaptığımızı anlatıyoruz, o bana hukuki sorular soruyor, ben ona hayatsal... İletişim kuruyoruz ve aynı evde yaşarken olduğumuzdan çok daha yakınız birbirimize.



Tabii ki insanların birlikte geçirdiği her anı birbirine adamasından bahsetmiyorum, ütopik bir şey bu, özellikle de aynı evde yaşayan sevgililer, arkadaşlar, evli çiftler için... Birinin ders çalışırken, diğerinin kitap okuyabilmesi; birinin uyurken birbirinin film izleyebilmesi, samimiyet ve rahatlığın göstergesi, yapmacık misafir nezaket sınırlarının aşılmasıdır. Ama bu rahatlığa o kadar adapte oluyor ki insan, unutur hale geliyor, birlikte gerçekten bir şeyler yapmayı... Sonrası klasik: "Eski heyecanım kalmadı." , "Çok sıradanlaştı." falan filan.

Bu hafta, zor ve karışık bir hafta olmuştu benim için. Cuma iş çıkışı, Mr. Feelgood ile buluştuk, Solera'nın yolunu tuttuk. Sehpa boyutunda minicik bir masada, yeni bir kırmızı şarap tadarak, peynirleri yuvarladık. İşlerimizden konuştuk, 'biz'den konuştuk, yaz tatili için heyecanlandık. Yaklaşık dört saat kadar büyük bir keyifle. Birlikte çok farklı yerlerde yemek yedik, çok güzel şaraplar içtik, çok konuştuk, ama ikimiz de gecenin sonunda hemfikirdik, aslında hiç de sıra dışı ve havalı olmayan bu minicik şarap evi hep en iyi iletişim kurup, bütün yaralarımızı tamir ettiğimiz, kavga etmeden tartışmadan rahatsızlıklarımızı dile getirdiğimiz yer oluyordu. 



Yokuştan aşağı vurduk kendimizi, çok kalabalık olmayan ve güzel müzik dinleyebildiğimiz Nublu'nun yolunu tuttuk. İçeri girdik, "Kız sen nerelerdesin?" diye kolumu tutan sese döndüm. Üniversitenin ilk yıllarında Leb-i Derya'da tanışıp, sonra birlikte çok keyifli zamanlar geçirdiğim bir arkadaşım. Sahnedeki güzel sesli fıstık gibi kadın onun kız arkadaşıymış meğerse. Biraz onunla görüşülmeyen günlerin havadisleri, Mr. Feelgood ile bol bol dans... 

Gecenin sonunda güzel kafalarımızla, Zeldazonk'tan yayılan müzikle Karaköy'de kuytu bir köşede, sokakta dans ederken, bu sene İstanbul'daki hangi konserleri kaçırmak istemediğimizin listesini yaparken, hava üşütmeyecek kadar güzelken, ne kadar mutlu ve güzeldik!



Cumartesi sabahı okuldan geldim, Mr. Feelgood ile Çakmak'ın yolunu tuttuk, peynirli, bal kaymaklı salaş ve lezzetli bir kahvaltı yaptıktan sonra, güzel havanın tadını çıkarmak için yürüyerek sahilden Ortaköy'ün yolunu tuttuk. Hava çok güzeldi, Pi'de oturup, birer buz gibi bira siparişi verdik, birbirimize hedefler gösterip, kim oldukları, nerede yaşadıkları, maddi durumları, yanındaki kişilerle ilişkileri, mutlu olup olmadıkları hakkında tahminlerde bulunma oyunu oynadık. 


Bir ustu açık araba, bir jeep, bir motor, iki bisiklet, Avrupa yakasında bir ev, Anadolu yakasında bir ev, bir de Çeşme'de veya Ayvalık'ta bir yazlığımız, bir de kahverengi köpeğimiz olmasının hayalini kurduk. Mutlu ve her şeyi isteyen küçük çocuklar gibi. Neyse ki evler tamam, diye geyik yaptık. Dönüşte trafik çoktu, söylenmek yerine, birlikte bir kumpiri bölüştükten sonra, yürüyerek eve döndük ve cumartesi gecesi için çokçok erken bir saatte sızdık.

Pazar sabahı, ben babamla geleneksel kahvaltımı yapacağım için ayrılırken ve daha uyurken, hiç gitmesini istemedim. O kadar güzel bir hafta sonu geçirdik ki, bütün boşluklar doldu.

Biraz önce Almadovar'ın son filminden çıkmış, yogitam ile telefonda yaz planları yaparak, mont giymeyecek kadar iyi bir havada, İstiklal'de tek başıma yürürken, gülümsüyordum. Kocaman! Hayat ne kadar güzeldi!

Çok yoğunuz, çok yorgunuz hepimiz, hayat böyle evet, ama güzelleştirmek de bizim elimizde. Hayatınızdaki insanlarla, gerçekten bir şeyler paylaşmak için çaba harcamayı deneyin. Gerçekten dinleyin, gerçekten "birlikte" vakit geçirin, hayat çok daha güzel oluyor. 

Fantastik bir hafta olsun, öperim!

Almodovar'ın "Aklımı Oynatacağım"ının da kapanış müziği de yazının sonundaki yerini alsın:
The Look by Metronomy on Grooveshark

26 Mart 2013

Bir sabah uyanmış ve hayatımda her şeyin yerli yerinde olduğunu bütün hücrelerimle hissetmiştim.

Hayatla savaşmaktan vazgeçip huzur dolduğunda yazamıyorsun.

Kelimeler seni terk ediyor. Yüzünde muzip bir gülümsemeyle baş başa kalıyorsun.





Yazmak için kendinle, biriyle veya hayatla bir derdin olması lazım.


Kafa patlatıyor olman lazım ki, beynindeki kelimelerin bir kısmını parmaklarınla dökmek zorunda kalasın.

"Hadi bir şeyler yazayım" niyetiyle yazılmıyor. 

Bazen, eğer yazmazsan, düşüncelerinin bir kısmını boşaltmazsan, beynin patlayacakmış gibi hissedersin.  Uyuyabilmek, insanlarla diyalog kurabilmek gibi basit şeyleri yapabilmek için bile, öncelikle beynindekilerin bir kısmını yazıya döküp, hayata yer açman gerekir. 

Yoksa bedenin bir yerlerdeyken, zihnin bambaşka bir yerlerde dolanır.

Tasarlamadan, planlamadan alırsın kağıdı böyle zamanlarda ve bir bakarsın ki farkına varmadan yüzlerce kelime yazmışsın. 

İlla edebiyat harikası, muhteşem bir metinden bahsetmiyorum 'yazmak' derken. Karmaşık düşüncelerin, elden gelen en düzenli halde okunabilir bir formata dönüştürülmesinin her türlüsünden bahsediyorum.



Bugün içimden geldi, kendimde geçmişe yolculuk yaptım. Eski yazılarımdan başlayıp bugüne kadar geldim. 

Okurken, bazen kahkahalalar attım, bazen duygulandım. Hayatımın belli dönemlerini hiç hatırlamadığımı fark ettim. Bazı yazılarım, kızımın günlüğünü okuyormuşum gibi saçma geldi, bazı yazılarımla gurur duydum. 


Böyle olduğum noktadan geriye doğru, o günlere ait kelimelerle bakınca gördüm ki, ben hep bir savaş halinde olmuşum. 


Hüzünlü bir savaş da değil benimki, tarih yazmakla da alakası yok. Daha çok bir meydan okuma; kendi kendimin sınırlarını, hayatımdaki insanların tahammül sınırlarını test etme diyebiliriz buna. 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okurken, üstelik de not ortalamam harikayken; dört senede mezun olmaya direnmişim. O dönemde sırf okulu uzatmak için her şeye burnumu sokmuşum: Part-time işlere, gönüllü organizasyonlara, seyahat planlarına, değişik adamların hayatlarına...

Daha sonra, fakülteden mezun olduktan sonra da avukat olmaya direnmişim. Bambaşka işlerde çalışmışım. 

O günlerde aynen şöyle yazmışım:

 "Avukatlık yapmak istediğimden bile emin değilim zaten. Daha çok para, daha büyük ev, 30 tane daha ayakkabı, daha çok marka kıyafet gibi şeylerin mutlu etmediğini adım gibi biliyorum. Elbette benim evimden daha güzel evler var, elbette hayat standartlarım bundan daha yüksek olabilir, elbette daha çok param olabilir. Ama şu anda olanlar benim mutlu olmama ve hayattan keyif almama yetiyor. Neden ben maddi şeyler daha fazla olsun diye başka güzel şeyleri feda edeyim ki?!  Belki hiç bir şey tam olmayacak; ama hayatı işinden ibaret bir kadın olmaktansa kocaman bir hayat yaşayıp daha küçük sıfatlar taşıyan bir kadın olmayı tercih edeceğimden artık eminim."

Daha sonra tam da herkes benden hiç beklemiyorken, avukat olmaya karar vermişim, ruhsatımı aldığım günlerde bu yolda mutlu mesut ilerlerken bile sorgulamışım kendimi;

"Değişiyorum. Büyüyorum. Sıradanlaşıyorum.

Tembellik yapmanın, koşturmadan keyfini çıkara çıkara yaşamanın ne kadar harika olduğunu unutuyorum. Her saniyemi bir şey yaparak değerlendirmek istiyorum. Kendimi daha az dinliyorum. Daha az işimle alakası olmayan şey okuyorum. Yazılarım niteliğini kaybediyor."



Sonra döngüye kapılmışım, unutmuşum kendime verdiğim bütün sözleri, çok çalışır, yüksek lisans yapar, hiç seyahat etmez, planlı, düzenli, çizgili, sınırlı bir hayat yaşar bulmuşum nasıl olduğunu anlamadan. O dönemde uzun bir ilişkiye nokta koyunca, fark etmişim bu durumu.


Fark ettiğim zaman, kendime itiraf olarak yazdığım yazı oldukça güzel özetlemiş o senemi:

"Diğer yandan insan bir başladı mı kendini kaptırıveriyor. Hayatındaki her şey daha da mükemmel olsun istiyor. Daha.Daha.Daha.Daha.Daha çok!

Bundan bir buçuk yıl kadar önce ajandama şöyle bir not düşmüşüm, 24 yaşındayım. Harika bir sevgilim, çok seksi bir yoga hocam var. Uluslararası bir hukuk bürosunda stajyer avukatım. Şu anda her şeye sahip olduğumu düşünüyorum.

Sonra... Bir de ev aldım.
Sonra... Stajımı bitirdim, avukat oldum.
Sonra... Yüksek lisansa başladım.
Sonra... Aldığım derslerin hepsini verdim.
Sonra... Bir sürü harika seyahate çıktım.
Sonra...
Her şey o kadar mükemmel olsun istemeye başladım ki, en ufak bir aksilikte sinirlenen, üzülen bir kadın oldum.
 

Sabah erkenden uyan,ofise git çalış çalış, koşa koşa okuldaki derslere yetiş, okuldan eve gel, bütün zamanını sevgilinle geçirmek iste, başka arkadaşınla tatile çıkarken konsere giderken ona utana sıkıla söyle keyifsiz olduğundan keyfini yerine getirmek için çabala, arkadaşlarının planlara uyum sağla, "canım istedi yaptım" dediğin hiçbir şey olmasın hayatında."

Bütün bu süre boyunca değişmeyen tek bir şey olmuş, hayatıma harikalar yaratarak giren, daha sonra beni mutsuz etmeye başlayan adamlarla ilişkilerimi sırf birlikte geçirilen güzel günlerin hatırına sürdürmemek konusunda oldukça istikrarlı olmuşum. Hikayelerin sonu hayal ettiğim gibi gitmese de, hayalperest sayılabilecek bir romantikle bıkmadan, usanmadan, doğru adamı arayıp durmuşum.



Son dönemlerde direnişimin ve savaşımın bittiğini hissetmeye başlamıştım.


Öylesine, kendiliğinden, bilmeden, planlamadan, arzulamadan. Nasıl olduğunu anlamadan.

Bir sabah uyanmış ve hayatımda her şeyin yerli yerinde olduğunu bütün hücrelerimle hissetmiştim. Alışkın olduğum huzursuzluk ve sorgulama hissi yok olmuştu. Kelimelerim de onlarla birlikte.

Ne güzel biraz da huzurun tadını çıkarayım, demiştim.

Yanılmışım.

Galiba kabul etmem lazım. Ben hiçbir zaman bana verilenle yetinmeyi öğrenemeyeceğim.

Karşımdaki adam beni seviyor ne güzel yeter, diyemeyeceğim. Beni yeryüzündeki tek kadınmışım gibi hissettirmediği sürece bana yetmeyecek. Rahat çalışma koşulları var ne güzel deyip, çalıştığım iş ile bütünleşemeyeceğim, bu iş beni yeterince geliştiriyor mu, bana bir şeyler katıyor mu diye sorgulamaya devam edeceğim. Ne kadar gezsem de, yine ucuz uçak biletlerini kovalar bulacağım kendimi.

Veya bir gün sırf yorgunluktan vazgeçeceğim... 

Şu sıralar okuduğum kitapta, "Hayat nefesiniz kadar. Kadınlar, bu alem içinde başka bir alemde yaşarlar. İçine aşklarını, büyülerini üfledikleri bir alemdir bu. Erkekler biteviye o alemi hırpalar, yıkar. Kadınlar ise yeniden üfleyerek, nefesleriyle kurarlar o alemi. Kadınlar erkekleri de üfleyerek var ederler. Bir erkek, bir kadının nefesi kadardır; başka bir şey değildir." diye bir bölüm var, bayıldığım.


Merak ediyorum; benim nefesim ve kelimelerim nereye kadar...



Pinterest'im

Instagram'ım