22 Aralık 2013

Adana ve Ankara kaçamakları ve notları

Kalemim hayatımın oldukça gerisinden geliyor. Çünkü her gün mutlaka iş dışında geçen saatlerimde film izliyorum, değişik bir restoranda yemek yiyorum, bir şeyler okuyorum veya bir yerlere gidiyorum ama her gün yazamıyorum. Bütün bu İtalya macerasından sonra, bir düğün, bir duruşma sebebiyle iki kere Adana'ya, bir sınav sebebiyle de bir kere Ankara'ya kaçtım. Hepsi kısacık bir veya iki günlük gidişlerdi; ama dolu dolu geçtiler. 

Adana benim için çok özel bir şehir, çünkü Adana'da doğdum, üniversiteye kadar da Adana'da yaşadım. Hala hayatımda olan harika insanların büyük bir kısmı ile orada tanıştım ve çok fazla hatıram var. Hala da lezzetli yemekler yemek, bakım fasıllarına girmek, Adana'ya hiç gitmemiş olanlara şehri tanıtmak gibi sebeplerle sık sık gidiyorum Adana'ya. 



İstanbul'da okuyup bir kaç sene yaşayıp pılıyı pırtıyı toplayıp Adana'ya geri dönen çok arkadaşım var. Çünkü Adana'da hayat İstanbul'a kıyasla çok rahat ve konforlu. 

Mesela ben hayatım boyunca yukarıdaki fotoğraftaki manzaraya karşı uyandığım, yemek yediğim, havuzlu bahçeli filan babamın mimarı olduğu bir sitede yaşadım. (Fotoğrafı çeken Serru'ya buradan kocaman bir teşekkür.) Sonra İstanbul'a geldim, hiç bir zaman döküntü bir evde yaşamayacak kadar şanslıydım; ama perdemi açtığımda gördüğüm tek şey başka bir apartman oldu ve şehir merkezinde yaşamayı tercih ettiğim için havuz olağan hayatımın bir parçası olmaktan çıkıp haftasonu plan yapılıp gidilen bir lükse dönüştü. 

Uzak denilen yere gitmenin bile en çok yirmi dakika sürdüğü, sabah işe gitmeden bir saat tenis oynanabilen, oturma odası salonu ayrı olan evlerde yaşadıktan sonra, İstanbul çok zor bir şehir. O yüzden Adana'dan her dönüşümde, İstanbul'un keyfini ve sefasını sürenlerden biri olmama rağmen, "Bu kadar eziyet, trafik, zaman kaybı ne için? Başka şehirlerde çok daha konforlu ve rahat hayatlar sürebilirim." sorgulamasına giriyorum. 

Adana'ya bir gidişimin sebebi ilkokuldan beri çok yakın arkadaşım olan Ayşe'nin abisinin evleniyor olmasıydı. Düğünden bir gün önce gittim, İtalya'dan getirdiğimiz malzemelerle evde çok keyifli bir İtalyan gecesi yaptık. Annem princi'nin zeytinli hamurundan aldığı ilhamı pizza kenarı olarak kullandı ve getirdiğimiz mozerralalar ile nefis bir pizza çıkardı ortaya. Getirdiğimiz şaraplarla da anneannem, annem ve ben üç kuşak olarak pek keyifli bir akşam geçirdik. 




Ertesi gün Adana'ya ilk defa düğün sebebiyle gelen  Serra ve Gamze'yi havaalanından karşıladıktan sonra, benim çok sevdiğim Kebapçı Mesut'a gittik. Mesut'u çok seviyorum; çünkü hem kebabı çok güzel, hem havaalanına yakın, hem de gelen misafirlere Adana'nın modern yüzünü göstermeden önce, Hürriyet üçüncü sayfada sürekli çıkan Adana vahşet haberlerinin gerçekleştiği semti göstermek esprili oluyor.






Kebaptan sonra Adana'nın İstiklal Caddesi olan Ziyapaşa'da biraz dolandık ve ardından benim liseden beri saçımı boyattığım ve İstanbul'un meşhur kuaförlerine gittiğimde pek beğenilen röflelerimi yapan Doğan Abi'ye gittik. Düğün saç ve makyajımızı yaptırmak için... Aklınızda olsun, Adana'da ihtiyaç duyarsanız, Doğan Kuaför'deki Doğan Abi'ye selamımı söyleyip kendinizi teslim edin, Gül Abla'nın makyajına da sırtınızı yasladınız mı tamam. Ayrıca İstanbul'a kıyasla fiyatlar o kadar makul ki, kasaya geldiğinizde İstanbul'daki gibi kafanızdan aşağı kaynar sular inmiyor, kredi kartınızdan kıvılcımlar çıkmadan, güzel güzel çıkıyorsunuz dışarı.



Düğün fotoğraflarını Ayşe'den henüz teslim alamadığım için paylaşmam ne yazık ki mümkün olmuyor; ama Adana Hilton Otel'de, tarihi taş köprü manzarasına karşı çok keyifli bir düğün ile evlendirmiş olduk Zeynep ve Güver'i. Umarım bütün hayatlarında da düğünlerindeki kadar mutlu olurlar. 

Düğün fotoğrafları hala elime ulaşmadığı için, evde hazırlandıktan sonra, Hilton'a doğru yola çıkmadan çekilen bir kaç kare geliyor:





Düğün sevgili arkadaşım Ayşe'nin çabaları ile photoboot gibi detaylarla bizi eğlendirdiği gibi, uzun zamandır görmediğim bir sürü kişiyle de görüşme vesilesi oldu. Düğün bittikten sonra da ayrılmak istemeyince "Hadi bir yerlere gidelim." teklifi geldi. İstikametimiz Cazara oldu. Yıllar önce, 2009'da gittiğimde "kötü işletmecilik örneği" olarak yazdığım yazılardan birine konu olmuştu bu mekan ve o yazıya "Umarım bir dahaki sefere size aynı mekanda ne kadar eğlenebildiğimi anlatırım." diye başlamıştım. Umduğum şeyin gerçekleşmesi 2013'e kısmetmiş. Herkesin jean t-shirt takıldığı mekana, düğünden transfer tuvalet ve takımlarla giriş yaptık. Absürd kıyafetlerimiz içinde, cumartesi geceleri sahne alan, İstanbul'da artık özlediğimiz bir cover band'i dinledik. Çok iyilerdi, gerçekten de uzun zamandır eğlenmediğim kadar eğlendim orada. Adana'ya bir cumartesi yolunuz düşerse, burayı da pas geçmeyin, gidin dinleyin, eğlenin.

Sabaha karşı kahkahalar atarak dedikodu yaparken ve Cazara'dan eve dönerken, taksiyi polisin çevirmesi gibi aksiyonlardan sonra Adana'daki son günümüze uyandık. Kazım'ın meşhur muzlu sütünü içtikten sonra, James Bond'un çekildiği köprünün oralardaki mekanlardan Tahta Masa'ya gittik, sıkmalarımızı mideye indirerek kahvaltımızı ettik.



Ardından da ciğer konusunda bir efsane olan Birbiçer'de yine bir yemek molası vererek, İstanbul'a dönüş yaptık.


Adana'ya diğer gidişim de duruşma sebebiyle geçen haftaiçi oldu. Günübirlik bir gidiş olduğu için çok fazla şey yapmaya fırsat bulamadım. Ama ne zamandır kendime hiç bakmadığım için artık duruma bir müdahale etmenin zamanı geldiğine inanarak kendimi Estemania'nın kollarına bıraktım. Adana'ya yolunuz düşerse, Ziyapaşa'da olan bu bakım merkezine ve odasında minik bateri stüdyosu olan çok sevdiğim doktor Gül'e kendinizi emanet etmekten çekinmeyin, her şeyi çok özenerek ilgiyle ve hakkını teslim ederek yapıyorlar. İstanbul'da bu kadar güzel bir cilt bakımı yapan yer malesef henüz keşfedemedim.

Havaalanına giderken yine Birbiçer'e uğradım, bu sefer kuşbaşı aklımı başımdan aldı.



Ankara'ya da Mr. Feelgood ile kısacık bir kaçamak yaptık, gidişin sebebi sınavdı; ama konsept tamamen lezzet keşfine dönüştü. 



Cuma akşamı yemeğimizi Tapas'ta yedik. Burası İspanyol tapasları servis eden, ama konsept olarak biraz Hard Rock Cafe'ye benzeyen bir mekan. Yediğimiz tapaslar oldukça lezzetliydi ve sahne alan grup da çok güzel çalıyordu.

Ardından geceye devam etmek için mekan aramaya başladık, havanın soğukluğuna inat kimse eve kapanmamıştı, her taraf bıcır bıcır doluydu. Tercihimizi Random'dan yana yaptık. Menüde "Adios Mother Fucker" gibi enteresan kokteyller vardı. İçinde ne olduğunu sorduğumda "Dört beyaz" gibi muallak cevaplar aldığımdan, ben tercihimi bildiklerimden yana yaptım ve hepsi oldukça alkol cömerti hazırlanmıştı.  




Kokoreç sevdalısı Mr. Feelgood ile gecemizin kokoreççide biteceği zaten şüphesizdi. Benim kokoreç sevmemem gibi de minik bir problemimiz vardı. Profesör'e oturduk, "Midye dolma ye sen de." önerisi gelince, burun kıvırdım. Midye dolma Ege'de yenirdi, İstanbul'dakiler bile yeterince güzel değildi. Denizi olmayan şehirde midye dolma mı yiyecektim!!

Yedim hem de nasıl! Nasıl ve neden olduğunu bilmiyorum; ama Ankara'nın midye dolması İstanbul'dakinden çok güzel. Ayrıca kokoreçe alternatif, bol baharatlı domatesli biberli profko'yu da oldukça sevdim. 


  
Ertesi gün yola çıkmadan önce de Meşhur Özçelik Aspava'da karnımızı doyurduk. Ankaralılar yanlış yapmışsınız, Yıldız'a gitmeliydiniz dediler gerçi; ama ben çok beğendim. Bir kere ikram olarak patates kızartması, salata ve cacık geliyor. Yemeğiniz gelmeden ikramlarla bile doyabilirsiniz. Dürümler de lezizdi; ama bizi dondurmalı irmik tavladı asıl. 



Türkiye'deki her şehri gezip çılgınlar gibi yemek yemek bütün lezzetleri tatmak istiyorum.

Siz de özellikle Adana adreslerini bir kenara not edin derim ben, yerlisinden, defalarca denenmiş onaylanmış yerler onlar. Bir bakım ve lezzet turu için haftasonluk Adana şahane bir plan olabilir, benden söylemesi. 

Lezzetle kalın!

19 Aralık 2013

Ama bazen sanki sen helyum soluyorsun, ben oksijen*

İstanbul'da kar en güzel 2006 yılında yağdı.
Sağda solda incecik kar birikintileri varken, bir gece uyuduk ve uyandığımızda bütün şehir bembeyazdı.  O güne kadar kar tatili ilan ettiği görülmeyen İstanbul Üniversitesi bile final sınavlarını erteledi.
Fındıklı'da yaşıyordum o zamanlar, Kafika'ya karşı yüksek giriş bir evde... Gözümü açtığım anda sokağı görürdüm ve o sabah gördüğüm manzaraya inanamamıştım. 
Cumartesi veya pazar sabahının çok erken saatleriydi, sıkı sıkı giyinip, dizimize kadar gelen yükseklikteki karın içine atmıştık kendimizi ve İstanbul Modern'e kadar yürümüştük.
Sokaklarda bizden başka kimse yoktu, kara ilk defa biz basıyorduk, pamuk gibiydi. Yıllarca İstanbul'da yaşamış annem için bile daha önce görülmemiş bir manzaraydı. 

İstanbul'a karı sadece o zaman yakıştırmıştım. 

Onun dışında İstanbul'da kar benim için pislik ve eziyetten başka bir anlama gelmiyor. Zaten yamuk yumuk çukurlarla dolu kaldırımlar her an başına bela açabileceğin adrenalin pistlerine dönüşüyor ve araçların geçtiği kısımlardaki kar, pis kahverengi bir balçık haline geliyor. Normalde de şıkır şıkır akmayan trafik, iyice kilitleniyor. Sevmiyorum o yüzden İstanbul'da kar yağmasını.

Çok yakıştığı şehirler var, geçen kış mesela sevgili Özge'nin düğünü için İsviçre'deyken, elim üşüdükçe vin chaud çadırlarına sığınıyorken, karlarla kaplı bir parkta yuvarlanarak sigara içiyorken ve hatta karların arasında nikahın yapıldığı belediye binasından parti mekanına topuklularımla yürüyebiliyorken ne kadar da keyifliydim. Ama İstanbul'da olmuyor.


Karın ilk günü, evden ofise gidene kadar zaten yorulmuşum, çalışmışım, tekrar eve gelmişim, elimde market poşetleri ile bir tarafımı kırmadan eve ulaşabilmek için gerilmişim. Eve ulaştığımda beni bekleyen Mr. Feelgood'u öpmeyi unutacak kadar fena bir haldeyim. Yok olmak istiyorum, kış bitene kadar yorgana dönüşmek veya şimdi yaz yaşayan bir ülkeye ışınlanmak istiyorum. 

Tam bir yaz sever olarak, önümüzdeki upuzun kışla nasıl başedeceğimi bilmiyorum.

Güzel güzel akşam yemeğimizi hazırlıyoruz, şarabımızı açıyoruz, yılbaşı planlarımız ve birbirimize almayı düşündüğümüz hediyeler hakkında konuşuyoruz. Aslında her şey yolunda ama o kadar yorgunum ki, keyif alamıyorum.

Filmimizi koyuyoruz, ışıkları söndürüp koltuğa kuruluyoruz. İzlediğimiz sahneye gülerken gevşiyorum, yatay pozisyona geçiyorum. Ayaklarımı uzatıyorum, Mr. Feelgood nereye koyacağımı şaşırdığım ayaklarımı kavrayıp kucağına yerleştiriyor ve gayrıihtiyari masaj yapar gibi ovmaya başlıyor. O kadar doğal, o kadar çabasız, o kadar planlanmamış, o kadar içten ki; o an bitiyorum, o an bayılıyorum, o an çok mutluyum.

Dışarıda lapa lapa kar yağıyor, elimde bir kadeh kırmızı şarap, yılbaşı desenli çoraplarımın içindeki ayaklarım sevdiğim adamın avcunda, ev t-shirtla oturulacak kadar sıcak ve izlediğimiz film Before Midnight. 


Before Sunset'i izlemeyen kalmamıştır galiba, kaç kişi o filmin ardından böyle bir aşk yaşamak için tek başına tren yolculuklarına çıkmıştır kimbilir? 

Before Sunrise'ı herkes ilk filmin hatırına izlemiş, sevmiş, ama bayılmamıştır muhtemelen. "Üçüncüsü çekilmesin iyice uzayıp kötüleşmesin" diyip diyp, yine de filmi merakla bekleyen kafası karışıklardandım ben. Ve bu filmi hepsinden daha çok sevdim. 

Bunun ilk nedeni gerçekçi olmasıydı. İki insanın inanılmaz bir tanışma hikayesi, muhteşem bir çekimi ve uyumu bile olsa, düzenli ilişki içine girdiklerinde ve çocuk doğruduklarında, hayat, iş, yeterli zaman bulamama gibi nedenlerle anlaşmazlıklar yaşayabileceklerini konu alıyor. "Gökten üç elma düştü ve sonsuza dek mutlu yaşadılar" mitine kafa tutuyor. 

İkinci neden ise, çok daha subjektifti benim açımdan. İlişkideki ben, her şey hayalindeki ilişki kalıbına uydun isteyen Celine'e o kadar benziyor ki, Celine ile Jesse'nin kavga sahnelerinde Mr. Feelgood ile kahkahalar atmaktan kendimizi alamadık. O kadar sofistike cümleler kullanmıyor olsak da, o kavgalar ve barışmalar bizimkilerin aynısıydı.

Kış günlerinde, Yunanistan'ın bir adasından yaz görüntüleri izlemeyi göze alıyorsanız ve bir ilişki içindeyseniz bu filmi mutlaka ama mutlaka izleyiniz.



Filmden çok sevdiğim bir kaç cümle ve diyalog huzurlarınızda:

"Like sunlight, sunset, we appear, we disappear. We are so important to some, but we are just passing through."

"You are the fucking mayor of Crazytown, do you know that? You are!"

Jesse: I am giving you my whole life ok? I got nothing larger to give, I'm not giving it to anybody else. If you're looking for permission to disqualify me, I'm not gonna give it to you. Ok? I love you. And I'm not in conflict about it. Okay? But if what you want is like a laundry list of all the things that piss me off, I can give it to you.
Celine: Yeah, I want to hear.
Jesse: Okay well, number 1, you're fucking nuts! You are. Good luck! Find somebody else to put up with your shit for more than like 6 months okay? But I, accept the whole package, the crazy and the brilliant. I know you're not gonna change and I don't want you to. It's called accepting you for being you.

Celine: ...we don't have to spend our lives comparing ourselves to Martin Luther King, Gandhi, Tolstoy...
Jesse: What about Joan of Arc, right, she was a teenager and she saved France, so...
Celine: Who wants to be Joan of Arc? Forget France, she was burnt at the stake and a virgin, okay. Nothing I aspired to. What a great achievement.

" But if you want true love then this is it. this is real life. it's not perfect but it's real and if you can not see it then you are blind"

 



Diğer bir film önerisi de The Hunt.
Filmin ortalarına geldiğimizde o kadar sinirlenmiş ve gerilmiştik ki, filmi kapatmak için çok geç olduğundan keşke hiç izlemeye başlamasaydık dedik. Psikolojik gerilim kategorisinde izlediğim en iyi üç filmden biri olabilir.

Lucas, çalıştığı okul kapanınca, bir anaokulunda çalışmaya başlıyor. Bütün çocukların bayıldığı bir öğretmenken, bir gün çocuklara tacizden itham edilmeye başlıyor. Filmin içinde muhteşem alt mesajlar var: bir gün bir saniyede bütün hayatınız değişebilir, en yakınınız olan insanlar size sırtını dönebilir, her şeye rağmen ayakta durmalısınız.... Hepsi kulağınıza çok klişe gelmiş olabilir, ama bu film,  zaten bildiğiniz bu gerçekleri o kadar etkileyici ve gerici bir biçimde aktarıyor ki, ilk defa öğrenmiş gibi sarsılıyorsunuz.

2013'te çok fazla bağımsız film izledim, bu sene yaptığım en iyi şeyler arasında sayabilirim bunu. Boş ve eğlenceli filmleri reddedin demiyorum, ama farklı ülkelerden bağımsız filmleri de pas geçmeyin derim ben.

Keyifli kış akşamları...






 

17 Aralık 2013

Macera ve en iyi risotto için: Trattoria da Abele Temperanza

Milano'ya geçen gelişimde, havalı restoranlarda yediğim risottolardan hayal kırıklığına uğrayınca, bir gece, wi-fi sadece lobide mevcut olduğu için tek başıma lobideki bir koltuğa kurularak saatlerce araştırma yapmıştım. Bulduğum ve içime sinen adresi bir kenara not etmiş ve kendi kendime orada risotto yemeden dönmeme sözü vermiştim.

Ertesi gün Como Gölü ve İsviçre'nin İtalya sınırındaki outleti talan ettikten sonra, Milano'ya dönüş yolumuzda seyahate birlikte çıktığım adamın başının etini yemeye başlamıştım. Hadi hadi nolur orada yiyelim akşam yemeğimizi diye. Adam, salaş hiçbir şeyden kesinlikle hoşlanmayan, seyahate çıkarken spor ayakkabı bile getirmemiş ve ben "Seyahatte taksi kullanmak neyin nesi, her yere yürüyerek gideceğiz, keşfedeceğiz." inadımda baskın çıkmamış olsam her yere taksi ile gitmeyi tercih edecek biriydi.

İnadım tuttu mu fena tutar, bir şeyi yapmayı aklıma koymuşsam da illa ki yaparım, biliyordu. O yüzden biz başladık benim elimdeki adres tarifine göre istasyondan yürümeye. Biz yürüdükçe o güne kadar gördüğümüz Milano'dan başka bir şehre gitmiş gibi oluyorduk, sokaklar, yollardaki insanlar her adımımızda değişiyor ve varoşlaşıyordu.

Hava kararmak üzereyken vardık semte. Girmemiz gereken ara sokağa girdiğimizde, sokağın her köşesinde, korkutucu biçimde, İtalyan olmayan göçmenlerden oluşan gruplarla karşılaşıyorduk. Pasaportumuz, bütün paramız, her türlü elektronik eşyamız yanımızdaydı ve gözlerini üzerimize dikmiş bu gruplar haricinde kimsenin olmadığı karanlık bir sokakta yürümeye başlamıştık. İçimden "Eyvah! Gelebileceğim en yanlış yere, en yanlış insanla geldim." diyordum.

Sonunda restoranın kapısına ulaştığımızda restoran kapalıydı. "İyi bok yedin, getirdin beni buraya. Bir de restoran kapanmış gitmiş." azarını işiteceğim ana gelmiştik. Daha da fenası dönmek için aynı yoldan yürümemiz gerekiyordu. Kapanmış olamazdı. Olmamalıydı. Kapısını tıklamaya başladım, bir adam açtı. "Açık mısınız?" diye sordum heyecanla, "Hayır, sekizde açacağız." dedi adam. Ve bizi içeri buyur etmeden kapıyı tekrar kapattı.

Türkiye'de olsa, "Henüz açmadık, ama buyrun oturun şurada." filan derler ya, yok, baya kapının önünde kalmıştık. Saatin sekiz olmasına yarım saatten fazla zaman vardı ve oldukça korkutucu bir semtteydik. "Hadi dönelim." dedim. Korktuğum tepkinin yerine "Geldik buraya kadar bekleyelim." cevabını aldım.

Bekledik, saat sekiz oldu içeri girdik, bizden başka hiç kimse yoktu. Aradan bir saat geçtiğinde "Ben risotto sevmem zaten." diyen adam tabağında bir pirinç tanesi kalmayacak şekilde risottosunu yalayıp yutmuştu ve kocaman mekanda bir tane boş masa yoktu.

Milano'ya dair aklımda kalan hiç unutmayacağım bir anı olmuştu o gece ve o restoran.



Annemin buraya bayılacağına emindim, o yüzden akşam yemeği için rezervasyonumuzu oraya yaptırdım. Bu sefer bilinçli ve deneyimli olarak, başından peşin peşin, gideceğimiz yerin Milano'nun şimdiye kadar gördüğümüz yerlerine pek benzemediğini, o yüzden şaşırmaması gerektiğini; ama gecenin sonunda mutlu kalkacağından emin olduğumu söyledim.

Metronun kırmızı hattına bindik, Pasteur durağında indik. Henüz restoranın açılmasına yarım saat vardı, o yüzden birer kahve içmek için oradaki bir cafeye oturduk. Önyargısız olarak inceledik insanları. Evet, burası varoş bir semtti, şehrin merkezinde tutunamayan az gelirli göçmenler yaşıyordu. Ama aslında tehlikeli filan değildi. İnsanlar farklı olduğumuz için gözlerini üzerimize dikiyordu, yanınıza sahte çanta ve cüzdanlar satmak için yanaştığınızda kibarca teşekkür edersek, iyi akşamlar dileyerek gidiyorlardı.


Kahvemizi içtikten sonra Via Temperanza'nın önüne gittik, tam 20:00'de kapılarını açtılar. 21:00'de bir tane boş masa kalmamıştı.



Her gün yalnızca üç çeşit çıkan risottolar başka hiç bir yerde olmadığı kadar lezizdi, risottolarımıza eşlik eden şarabımız İtalya sınırları içinde içtiklerimizin en iyisiydi ve yemeğin sonunda sıcak kahvenin içinde gelen tatlımız bizim keyfimize keyif kattı.






Aynen tahmin ettiğim gibi, annem buraya bayıldı ve muhteşem İtalya gezimize yakışan bir son nokta oldu.


Ertesi sabah bütün valizlerimizi topladıktan sonra, son bir kere daha İtalyan kahvesi ve kremalı kruvasan ile kahvaltımızı ettik ve ben gece cesaret edemediğim kareleri gündüz gözüyle çektim.




Havaalanında saatlerce geciken uçağımızı beklerken leziz sandiviç ve şaraplar yuvarladıktan sonra İstanbul'a döndük.




İtalya serisi şimdilik bitti.
Umarım hiç aklında olmayanlara gitmek konusunda ilham, zaten hali hazırda planı olanların da listesine birkaç gidilecek adres eklemeyi başarmışımdır.

Kalemim, hayatımın hızına çoğu zaman yetişemiyor.
O yüzden gezdiğim pek çok yerde keşfettiklerimi yazamadan başka bir yere gidiyorum veya hayatımda odak noktam başka bir konuya kayıyor ve gittiğim yerlerin isimlerini unutmaya başlıyorum.
Artık kendime bir kural koydum: Gidip keşfettiğim şehri kayıt altına almayı bitirmeden, yeni bir yere gitmeyeceğim.

Çizmenin sol kısmını boydan boya kat ettim, aynısının sağ kısmını, yani deniz kıyısı hattını, 2014 yılının Ramazan Bayramı'nda kat etmek var aklımda.

İtalya seyahatimde gezdiğim noktalardan, tattığım lezzetlerden, kaldığım yerlerden, ulaşımı nasıl sağladığımdan yazıların içinde zaten yeteri kadar detaylı bahsettim. Gözünüze takılıp merak ettiğiniz birkaç minik detayın bilgisini de paylaşarak bu seriyi kapatayım.

1) Seyahatim boyunca giydiğim kıyafetleri beğenip gözünüze kestirdiyseniz tamamı Chucha Boutique üzerinden yeni sahiplerine doğru yol alıyor.

2)  Bütün o yoğunlukta tabii ki saçlarımı şekillendirmeye, cildime bakım yapmaya fırsatım hiç olmadı; ama şimdi fotoğraflara baktıkça kullandığım ürünlere teşekkür ediyorum. Saçlarım hiç delirmemiş, cildim hiç yorgunluğa isyankar pırıtcıklar püskürtmemiş. Şampuan ve nemlendiricim Topicrem'dendi. Dermotolojik ve çok kaliteli ürünler. Nasıl edinebilirim, derseniz ben kendi siparişlerimi alırken, size de beğendiğiniz ürünü indirimli getirtebilir, yanında deneme boyu bir sürü ürün jesti de yapabilirim. Web sitesinden beğendiğiniz ürünleri seçip, benimle veya doğrudan eczacı ile (ielalev@hotmail.com) iletişime geçebilirsiniz.

3) Her fotoğrafta görünen turuncu  sırt çantam da, İsveç harikası: Kanken. Spor ama herkeste olmayan bir çanta isterseniz, şiddetle tavsiye ediyorum. Üç ayrı boyu var, ben orta boyunu kullanmaktayım. İçine iPadim, kitaplarım, fotoğraf makinem, hırkam aynı anda sığabiliyor, çok fonksiyonel, ben kendisi ile aşk yaşamaktayım.

Seyahatle kalın, merak ettiklerinizi sormaktan da, herhangi bir konudaki tavsiyelerinizi paylaşmaktan da hiç çekinmeyin. Mushaboom8'in konsepti malum paylaşmak...

Sevgiler...

Pinterest'im

Instagram'ım