18 Şubat 2014

Gokkuşağı ile karşılayıp dolunayla uğurlayan şehir: Bruges!

İstanbul'dan kalkarken uçağımın kalkış sırası beklemesi ve pasaport kontrolünde hayatımda hiç bir ülkede görmediğim kadar sıkı bir şekilde sorgu yapılması sebebiyle (benim pasaportum bolca damgalı ve vizeli olduğundan sadece kaç gün kalacağım soruldu, ama önümdeki üç kişiyi alıp içeride bir odaya götürdüler. Giderken kalacağınız adres ve dönüş biletiniz yanınızda olsun bence) planladığımdan çok daha geç ayak basıyorum Brüksel'e. 

Aklımda çok daha erken gelerek doğrudan Bruges'e gitmek olduğundan, tren biletimi almadan önce düşünmek için bir sigara molası veriyorum, acaba Bruges'ü ertesi güne bırakıp, bu gün Brüksel'de mi takılsam diye... Sonra gittiğimde havanın kararmış olmasını göze alıp, "en kötüsü bir kaç bira içerim" diyerek, havaalanının bir alt katındaki istasyondan Brugge'e giden trene biniyorum. 



Yaklaşık bir saat sonra Bruges'deyim, hava hala aydınlık. Fotoğraf çekmek için ideal saat diyerek makineme davranıyorum; ama birden şiddetli bir yağmur başlıyor. Sonra güneş açıyor ve fırtına çıkıyor. Sonra yine yağmur... Objektifime düşen yağmur damlaları yüzlerce fotoğraf çekme hevesime engel oluyor; ama şanslıyım ki harika bir gökkuşağı şehir gezimde bana eşlik ediyor. 




Bruges gerçekten zamanı dondurmuş şehirlerden. Graffiti yok, trafik yok. Sevgiliyle el ele gidip, her köşe başında öpüşüp koklaşırsanız ve fotoğraf çekilirseniz kendinizi romantik bir filmin başkahramanı zannetmeye başlayabilirsiniz, o kadar harika ve romantik bir arka fon bu şehir. Kuzeyin Venedik'i tanımlamasını da sonuna kadar hak ediyor. Bana San Gimignano'yu anımsattı. Sadece şarap ve seramik yerine burası bira, çikolata ve dantel cenneti!







Brugge hakkında çok çalıştım, çok araştırma yaptım, çok yerli ile sohbet ettim. O yüzden size Bruges'e yolunuz düşerse diye harika bir rehber sunmaya hazırım :)

2009 yılında burada çekilen 'In Bruges' filminden sonra, Colin Farrel, "Eğer bir çiftlikte büyümüş olsaydım ve şimdi emekli olsaydım Bruges beni etkileyebilirdi. Ama öyle değil." şeklinde bir beyanda bulunuyor. Reklamın iyisi kötüsü olmaz, lafını doğrularcasına o günden itibaren turist sayısında bir artış oluyor. 

Şehir duvarları içinde yalnızca 20.000 kişi yaşıyor, geçen sene ziyarete gelen toplam turist sayısı ise 3 milyon. Bu yüzden yerlilerin, turistlerden bazen gerçekten çok sıkılmasını anlayışla karşılayın, şehrin turistik mabedi Belfry'ın nerede olduğunu da kimseye sormayın. Tren istasyonundan çıktıktan sonra başınızı azıcık kaldırsanız zaten görüyorsunuz.


Kamuya açık alanda bira içmek serbest, bu yüzden biranızı elinize alıp parklarda keyif çatmaktan hiç çekinmeyin. Sadece ironik bir biçimde, buralara çişinizi yapmaya kalkarsanız cezası 250 Euro. Ona göre çişinize sahip çıkın!



Burası bir çikolata cenneti. Lokal genç insanlar bu çikolataları, yalnızca anneannelerinin evinde yediklerini ve marketten aldıkları çikolataları tercih ettiklerini söyleseler de bence aldanmayın, pralinler inanılmaz.

Çoğu mağaza 10:00'da açılıyor ve 18:00'de kapanıyor. Barların çoğu ise pazartesi günleri kapalı. 

Geçen sene çok dinlediğimiz Gotye'nin de Bruges doğumlu olduğunu söyleyerek, bu genel bilgi kısmını kapatıyorum.



Bir turist olarak tabii ki Burg ve Markt meydanlarında takılacak ve bol bol fotoğraf çekileceksiniz, Holy Blood Chapel'e gidip İsa'nın kanı olduğuna inanılan şeye bakacaksınız; ama bunlarla yetinmeyin Bruges'e gelirken rahat ayakkabılarınızı giyin, bütün şehri yürüyebilirsiniz.






Bütün turistlerden farklı bir şeyler yapmak isterseniz şu adresleri bir kenara not edin:

1)  Frituur Bombay (Kuiperstraa'da): Her köşede fries bulabileceğinizden emin olabilirsiniz; ama buradaki lokallere göre şehirdeki en iyisi. 



2) Waffle için bir numara Lorenzo (Koopstraat'ta) diyorlar ama ben gittiğimde tadilattaydı, Breidelstrasse'de volkswagen minübüste satılandan denedim. Sadesi bile bir ilahtı, biz waffle diye ne yiyormuşuz İstanbul'da?

3) Her yorulduğunuzda dinlenip bira için tabii; ama adlarına aldanmayın, Brugge Trippel veya Bruges Witbier gibi biralar aslında burada üretilmiyor. Gelmişken buraya özgü bir bira içmek isterseniz tercihinizi Straffe Hendrik, Brugse Zot veya Fort Lapin'den yana yapın. 



Turistlerden uzak bir yerlerde içmek isterseniz Cafe Vlissinghe şehirdeki en eski bar; ama içerisi yemek yüzünden biraz ağır kokuyordu. O yüzden benim en favori bira adresim De Garre oldu. İçeride tek bir turiste rastlamayacağınızdan emin olabilirsiniz, çünkü gerçekten gizlenmiş bir yerde. Markt'a çok yakın olmasına rağmen ve önünden üç defa geçmeme rağmen bir türlü bulamadım ben burayı. Sokaktaki insanlara nerede olduğunu sorduğumda, hepsinin yüzünde muzip bir gülümseme oluştu, "Nereden biliyorsun sen De Garre'yi?" diye sorararak büyük bir şevkle tarif ettiler. Beidelstrasse'de yürürken minicik, çok dikkatle bakmazsanız kaçıracağınız kadar minicik bir sokağın ucuna saklanmış burası. 


"Garre" adı verilen özel bir birası var ve bu bira başka hiçbir yerde yok. Ve uyarayım, yavaş içiniz, çarpıyor.






4) Alışveriş için çok fazla adres var. Gelmişken illa ki çikolata alacaksınız, Leonidas'tan yana tercih yaptım ben. Bir de Zucchero isimli şekerci tam bir görsel şölen, 1920'lerden kalma bir makine ile lolipoplar yapıyorlar. 



Ridderstraat'ta çok şık antikacılar var, havalı görünüşlerine aldanmadan dalın içeriye, çok güzel şeyler bulabilirsiniz kurcalarsanız. Benim favorim Madam Mim oldu, Pin koleksiyonuma 1992 yılında Paris Cape Town'da yapılan ralliden kalan bir pin eklenmiş oldu, sadece iki euroya... :)



Eğer hatırlalık bir şeyler almak istiyorsanız, şehrin duvarlarına yakın bir uçta (Kruisvest) De Kringwinkel en ucuzu. 

5) Ve bence şehirde gün batımını kesinlikle kaçırmayın, gerçekten romantizmi beşe katlanıyor.




6) Partilemek istiyorsanız programları şuralardan takip edebilirsiniz: hetentropot.be ve www.jhcomma.be

Ben gün batıp, dolunay gök yüzüne çıktıktan sonra, parkın içinden tek başıma yürüyerek istasyona dönüyorum. İstikamet: Brüksel!


Romantik şehirde yağmur yiyip dağıldıktan sonraki halimi ve birkaç kareyi daha paylaşmadan bu yazıyı kapatmayacağım tabii ki! :)









Bir gün yolunuz Brüksel'e düşerse, Bruges'i atlamayın!
Romantik kalın...

15 Şubat 2014

Ben giderken size biraz müzik bıraktım...

Siz bu satırları okurken, ben bir elimde fotoğraf makinem, diğerinde ya bira ya da çikolata ile Belçika sokaklarında dolanıyorum.

Hayatım, yaptıklarım, istediklerim, kararlarım hakkında sağlıklı ve realist düşünebilmem için hayatımdan uzaklaşmam gerekiyor. Çünkü İstanbul'dayken gerçekten durmuyorum, düşünmüyorum, hayal kurmuyorum. Ajandam da beynim de hiç boşalmıyor. Yapmak istediğim o kadar çok şey var ki, durduğum her an için suçluluk hissediyorum.


Geçenlerde bir akşam işten eve çok yorgun ve geç geldiğimde, Mr. Feelgood dağılmış halime bakıp, "Hadi bir duş al ve uzan biraz." dedi. Oysa ki aklımda önce pilatese gitmek, sonra da dilekçe yazmak vardı. Duş ve uzanmak ancak bunlardan sonra geliyordu. Gerçekten de önce pilatese gittim, sonra dilekçemi yazdım. Böyle bir tempoda yaşıyorum. Başka türlüsünü yapamıyorum; çünkü hem işimde iyi olmak, hem spor yapmak, hem fotoğraf çekmeyi öğrenmek, hem bu blogu düzenli olarak yazmak, hem düzenli bir evde yaşamak, hem bol bol kitap okuyup film izlemek, İstanbul'da yeni açılan bütün mekanları keşfetmek, konserlerden tiyatrolardan eksik kalmamak, hem de ışıl ışıl görünmek istiyorum. Tabii ki hepsi birden olmuyor. Ama ne kadar fazlasını yaparsam o kadar mutlu oluyorum.

Seyahat etmek hem çok sevdiğim bir şey, hem de gerçekten kendi hayatım hakkında düşünmem, yapmak istediklerimi sıralamam, planlar yapmam konusunda bana ihtiyacım olan zamanı sağlıyor. Uzun süre seyahate çıkmadığımda bocalıyorum, kendimi ve hayatımı planlayamamaya başlıyorum.

Bu satırları perşembe akşamı yazıyorum, blogger'in planlama özelliği ile yeni tanıştım. Çok pratik, çok güzel, yazamayacağım zamanlarda burayı atıl bırakmamam için inanılmaz işe yarayabilir. Yokluğumda dinlemeniz için, size playlistimi bırakıyorum, bu aralar en sevdiklerim:

13 Şubat 2014

Buram buram yaseminler tüterken alev alev tutuş benimle hadi!

Biz gideli, geleli, yaz biteli çok oldu.

Belki de en son deniz seyahatimin o olduğunu ve kışın geldiğini kabul etmek istemedim. Bu yüzden de yazamadım bir türlü. 

Bugünlerde hafiften kendini gösteren güneş ile yavaş yavaş yaz planları yapmaya gelsin bu yazı, bir fikir vermek için...

Adanalı genlerimden olsa gerek, sıcaktan bunalanlardan hava 35 derecenin üzerine çıkınca ecel terleri dökenlerden olmadım hiçbir zaman. Daha ince giyinirim, soğuk bir şeyler içerim, klima veya vantilatör bulduğumda karşısına kurulurum, keyfim yerinde olur. Tam bir yaz insanıyım; güneş, deniz, bikini varsa her türlü keyifliyim. 

Güneşle şarj oluyormuşçasına, yazın ne kadar enerjik, neşeli ve yerinde durmazsam, kışın da o kadar miskin, evcil, yatağından ayrılmak istemeyen bir insanım.  Blogger'ın hakkımda kısmına 2007 yılında yazdıklarıma baktım ve "Kışları ve sabahları evi; yazları ve geceleri sokakları sever." diye bir cümle buldum. Aradan bunca yıl geçmiş, hiçbir şey değişmemiş. 

Yine kış geldi. Uyanamıyorum. Evden çıkamıyorum. Kedi gibi her fırsatta kaloriferin başına kuruluyorum. Kaç yaşına geldim, hala kalın giyinmeyi öğrenemedim.

Geçen sene bu zamanlar Stokholm'e gitmek üzere, evden çıktığımızda, apartmanın altındaki bakkal kar montu ve bot giymiş kardeşim ile mini elbiseli bana bakmış ve "Ne o, biriniz denize, biriniz dağa gidiyorsunuz herhalde." diye sataşmıştı bize. Kocaman kadın oldum, yine de kışın zibidi gibi giyinmiş, dona dona ortalıkta gezmekten kurtulamadım.

Geçen yazı da, Mr. Feelgood ile Adrasan'da kapattık.

Gönlümüz Kaş'tan yanaydı; ama sadece üç günümüz olduğundan, Antalya Havalimanı'ndan hesap edince orası gözümüze uzak geldi. Antalya'ya daha yakın bir yerden yana tercihimizi yapıp ve Adrasan'a gidelim dedik.




Cuma sabahı gözlerimi Mr. Feelgood'un Antalya'daki evinde açıyorum. Denize karşı uyanmanın keyfini çıkarmaya niyetliyim; ama günlerimiz sayılı ve zamanımız kıymetli olduğu için kahvaltı bile etmeden valizlerimizi alıp, yola koyuluyoruz. 

Mr. Feelgood, Adrasan sapağını bulmanın derdindeyken, ben açlıktan ölmek üzere yol kenarındaki her gözlemecide 'duralım' diye tutturuyorum. 

En sonunda, Adrasan'a giriş yaptıktan sonra, hem otelin adresini soralım, hem de karnımızı doyuralım diye Köprübaşı Gözleme'de mola veriyoruz. Muşamba örtülü, salaş, teyzelerin gözleme hamurunu elleri ile gözünüzün önünde açtığı, kapıda karşılanıp uğurlandığınız, bahşiş bırakınca "fazla para bırakmışsınız" diye iade getiren bir mekan burası. Hayatımda yediğim en iyi gözleme olmayabilir; ama hem çok hafif, hem çok açım. 



Karnımız doyduktan sonra, Ada Boutique Otel'in yolunu tutuyoruz. Booking.com'daki fotoğrafları o kadar iddialı ve o kadar güzeldi ki, içten içe korkuyorum, ya McDonalds hamburgerleri fotoğrafları gibi şişirmece bir şeyse diye. Gittiğimizde "Ohhh çekiyorum.", şenleniyorum.

Gerçekten fotoğraflardaki kadar güzel. 

Önünde Absolut şişesi şeklinde bir havuzu var, arka kısımda da altı tane bungalov. Bungalov dediğime bakmayın, içleri gayet güzel, gayet ferah, gayet şık.

Deniz kenarında bir otel istiyor ve yürümeye üşeniyorsanız, denize biraz uzak olduğunu söylemeliyim. Ama kalabalıktan ve varoşluktan uzak bir otelse aradığınız, Adrasan'a yolunuz düşerse diye bir kenara not edin burayı. 





Denize doğru yol almadan önce, otelin sahibi ile laflıyoruz. "Bizim plajda şezlonglarımız var, onları kullanabilirsiniz, ama daha hareketli bir yerler istiyorsanız sağ tarafa doğru yürüyün." diyor.


Öncelikle otelin şezlonglarının olduğu yere gidiyoruz. Kum güzel, deniz güzel; ama servis yok, yakında bira kapıp geleceğimiz bir yer de yok. Başlıyoruz, daha hareketli olduğu söylenen tarafa yürümeye. 

Sağ tarafa gittikçe, yanyana dizilmiş servisi olan cafe beachleri buluyoruz, deniz de koy halini alarak, daha da güzelleşiyor bu tarafta. Nihal Cafe'de tam denizin önündeki sırada yer bulunca, tercihimizi buradan yana yapıyoruz.


Bütün gün güneşlenip yüzdükten sonra, otelimize geri dönerken, yol kenarındaki Mısırcı Pala'dan birer mısır kapıyoruz. Denizde harcanan enerjinin ve mideyi kazındıran alkolün üzerine süper gidiyor.




Dönüş yolunda iki şeye bayılıyorum. Bunlardan biri, sosyal mesaj sever otelin duvarlarındaki alıntı yazılar:


Diğeri ise son zamanlarda gördüğüm en acayip şey! Bir aile, bildiğimiz Iveko otobüslerden bir tane almış ve eve dönüştürmüş. Otobüsün içindeki koltuklar yok edilmiş, yataklar ve mutfak konulmuş, hatta arkasına bir tane ev tipi klima takılmış. 

Önüne geniş bir gölgelik yapmış, masalarını sandalyelerini atmışlar. Üstelik de bir zodyakları, bir de atv'leri var!! Bayıldım!! 



Duşumuzu alıp giyindikten sonra, akşam yemeği için nehrin kıyısındaki restoranlardan Arikanda River Garden'a gidiyoruz. Konsept çok keyifli, nehrin üzerine kurulmuş restoranda, yanınızdan ördekler geçerken yemek yiyorsunuz. Yemeğiniz bittikten sonra, yine nehrin kıyısındaki sedirlere yayılabiliyorsunuz.


Yemeklerimizin çok ahım şahım olmadığını söylemeliyim; ama yemekten önce ikram olarak gelen mezeler ile sıcacık pideye bayılıyoruz. 



İkinci gün de bütün enerjimizi Gelidonya Feneri'nde harcadıktan sonra,  nehir üzerinde aynı konseptteki Lykia Edrassa Hotel Restoran'a gidiyoruz. Yine ortalama yemekler; ama bu sefer bütün masalara tek başına koşturup duran velet bir garson var. Onunla laflıyoruz, o bize içini döküyor, biz ondan büyükler olarak tembel tembel şaraplarımızı yudumluyor olmaktan vicdan azabı duyuyoruz. Derdini dinleyip, ona akşam eğlenmesi için bahşiş bırakırken ona mı yoksa kendimize mi jest yapıyoruz emin değiliz. 

Akşam havuz başındaki sallanan koltukta biraz oturuyoruz, Gelidonya Feneri bütün enerjimi emmiş, salıncağın sallanmasından mayışıyorum, iki adım uzaktaki yatağın yolunu zor buluyorum. 




Son günümüzü Adrasan'ın en popüler mekanı Chill House Lounge'a ayırıyoruz. Öğle yemeği yemek için kapısında sıra beklenen, plajında yer bulmak için sabahtan koşturmak gereken bir mekan burası. Dekorasyonu çok eğlenceli, müzikleri çok güzel, yazıları pek matrak. Kapısında "Savaşma seviş Türkiye!", içinde "Personel harici avlanmak yasaktır.", plajında "Ayak izlerinden başka anı bırakmayınız!" yazıyor. 






Saatlerce yüzüyoruz, çok derinlere doğru açılıyoruz, bambaşka bir koya uzanıyoruz, gözlükle dalıp deniz altını ve balıkları izliyoruz. Denizin altı çok değişik, kumda milyonlarca delik var. Bir de Kapadokya traverterlerinin minyatürü gibi şeyler var. 

Üniversite günlerinin nostaljisini yapmak için Olympos'a doğru yol alırken, Adrasan'ı sevdiğime karar veriyorum. İlk olarak denizi çok güzel. Etrafı yeşil dağlarla çevrilmiş bir denizde yüzmek, dağ ve denizin, yeşil ile mavinin kombinasyonunda, sırt üstü yatıp hayallere dalmak çok keyifli olduğu gibi, su da billur gibi. Dibi kaya değil, kum olan denizler genellikle bulanık olur ya, Adrasan kumlu bir deniz olmasına rağmen, bakınca dibi görünecek kadar berrak.




Gidilebilecek çok fazla mekan yok, genel hatları ile sakin bir yer. Ancak tekne gezileri, Likya Yolu sebebiyle trekking gibi pek çok aktiviteye dahil olmak mümkün. Kafa dinlemek için ideal bir adres olabilir bu yüzden.

Yaz yeniden gelecek, huzur bulmak, teninizin beyazlığını sakin bir yerlerde kırmak isterseniz aklınızda olsun. 


Çok mu erken?! Benim 2015 martı için bile tatil planım hazır şimdiden! :)

Seyahatle kalın! 

Pinterest'im

Instagram'ım