17 Ağustos 2013

Karaburun lezzet ve keyif durakları: Nergis, Salaş Balıkçı, Ali Baba, Haseki Köyü ve Bozköy

Tatilden döndükten sonra, tatil yazısı yazmanın buruk bir yanı var.

Bugün Mr. Feelgood, Adana, Londra ve Kaş'tan sonra, birlikte çıkacağımız dördüncü seyahatin biletlerini aldığımızdaki mutluluğum karşısında "Kız tatil için yaşıyor!" tespitini yaptı. Dürüst olmak gerekirse, sürekli seyahat ederek yaşamayı istemem. Hem evime dönmeyi, bir yerde beni bekleyen yerleşik bir düzenim olması fikrini seviyorum; hem de tatil kavramı, çalışınca anlamını buluyor. Diğer yandan,  en büyük lüksüm de sık seyahat etmek. Pek çok hemcinsimin aksine, alışveriş mi seyahat mi diye sorulsa tercihimi tereddütsüz seyahat etmekten yana kullanırım. Kazandığım paranın gerçekten hatırı sayılır bir miktarını uçak biletlerine ve otellere harcıyorum. Bayılıyorum; gitmeye, gezmeye, fotoğraflar çekmeye, sonra da dönüp keşfettiklerimi paylaşmaya.

Seyahat istikametlerimin çok havalı ve çok uzak olması da şart değil. Özellikle son zamanlarda, Türkiye içinde yaptığım seyahatlerin, beni en az yurtdışı seyahatleri kadar heyecalandırdığını ve keyiflendirdiğini fark ettim. Bir kere başından hakkını teslim etmek lazım; yemek konusunda inanılmaz bir ülkeyiz.

Bayramı geçirdiğim Ege kasabası olan Karaburun'daki dalış maceramdan ve Ambarseki Köyü'ndeki manzaraya karşı edilen leziz kahvaltıdan, döner dönmez ayağımın tozuyla bahsetmiştim. Tabii ki, keşifler ve lezzet durakları bunlarla sınırlı değildi.


1) Nergis:

Mitolojiye göre, Irmaklar Tanrısı ile Peri Liriope'nin oğlu olan Narkisos doğduğunda, "Kendini hiçbir zaman görmemesi koşuluyla uzun bir hayat yaşayacağı" yönünde bir kehanette bulunulur. Narkisos o kadar yakışıklıdır ki, bütün periler ve genç kızlar ona pervane olur; ama o hiçbirine yüz vermez. Bir gün, avlanırken su içmek için nehre eğildiğinde, daha önce hiç görmediği kendisine aşık olur. Bir türlü erişemediği bu delikanlıyı görebilmek için bütün zamanını nehrin kıyısında geçirmeye başlar, yemez, içmez ve nehrin kıyısında ölür. Öldüğü yerde çok güzel bir çiçek çıkar ve zaman içinde bütün yarımadayı sarar. O çiçek nergis, o yarım ada da Karaburun'dur.

"Narsizm" kelimesinin buradan geldiğine dair herhangi bir kaynak bulamadım; ama bu hikayeye cuk oturuyor. Zaten en sevdiğim çiçek olan nergisi, bu hikaye ve bağlantı ile daha çok sevmeye başladım.


Karaburun merkezde Nergis adında, restoran mı yoksa çay bahçesi olarak mı tasvir edeceğimi bilemediğim, çok keyifli bir mekan var. Yemyeşil bir vadiye tepeden bakıyor.


İki kere, iki farklı öğün için gittim buraya. Mantısı gerçekten lezzetliydi. Kahvaltı spesyalleri ise, menemen, çökelekli gözleme, kaşarlı simit ve dut reçelli çökelek.



Karaburun'a yolunuz düşerse, buraya mutlaka uğrayın, siz büyük iştahla karnınızı doyururken kaplanlaşan kedileri beslemeyi de unutmayın. Ayrıca ben oradayken, Karaburun'da çekilen "Evdeki Yabancılar" filminin galası da bütün oyuncuları ile birlikte yine burada yapıldı.


Nergis'te yediklerinizi hazmetmek için, Karaburun merkezin yokuşlu arka sokaklarını gezebilir, nostaljik süprizlerle karşılaşabilirsiniz:



2) Hasseki Köyü:

Karaburun'un tepelerinde yıkık dökük, inanılmaz güzel Rum evleri olan bir köy burası. İnsan sokaklarında gezerken, o kadar eskiden insanlar buraya nasıl gelmişler, nasıl bir hayat sürmüşler düşünmeden duramıyor. Benim en çok ilgimi çeken ise, köy yolundaki eskicinin bölgesi oldu. Komik arabaları, yolun kenarına atılmış mobilyaları, silinmiş tabelaları ve kurcalansa kim bilir esprili neler bulunacak yığını ile define bölgesi gibiydi.



3) Ali Baba ve Midye Dolmacı:

Karaburun'da ilk başlarda bizi şaşırtan bir şey, insanların Bodrum'a gitmeye üşenmemeleriydi. Nergis'te yemek yiyoruz, yan masada oturan bir teyze telefonda konuşuyor, "Yemekteyiz şekerim, bitince geleceğiz Bodrum'a."

"Karaburun Bodrum arası az mesafe değil, nasıl yani yemeği burada yiyip Bodrum'a mı gidiyorlar gece için?" şaşkınlıklarımızdan sonra anladık ki, bizim dalış yaptığımız ve yüzdüğümüz sahilin adı Bodrum Koyu ve buradaki insanlar için Bodrum denilen yerin, bizim şimdiye kadar Bodrum bildiğimiz yer ile hiçbir alakası yok. :)

Denizi gerçekten billur gibi ve soğukluğu tam kıvamında. Gündüz güneşlenmeye giderseniz, sahilde seyyar olarak satılan midye dolmalar inanılmaz lezzetli. Sabah sahilde yatmaya başladığımız anda midye dolma ve bira kombinasyonunun hayalini kurmaya başlıyorduk. Hatta itiraf ediyorum; İstanbul'a dönerken el bagajım, buradan aldığım midye dolmalar ile doluydu.


Bodrum sahilde pek çok işletme ve dizi dizi bar var. Bizim favorimiz çalışanlarının tatlılığı yüzünden, Ali Baba oldu. Gündüz güneşlenmenin haricinde, geceleri de, deniz ve oksijen yorgunluğu ile armutlara yayılıp, ayaklara vuran dalgalarla mayışa mayışa bira yudumlamak inanılmaz güzel oluyor, şiddetle tavsiye ederim.

4) Salaş Balıkçı:

Marinanın oradaki Salaş Balıkçı'yı belki de bu listede ilk sırada anmalıydım. Bir yerin hem manzarasının, hem deniz ürünlerinin, hem mezelerinin, hem de fiyatları iyi olabildiğinin kanıtı burası.



Tam denizin kıyısında. Kalamarı, ahtapotu ve deniz börülcesi abartmıyorum hayatımda yediklerimin en iyisiydi.
Balık üzerine, bölgenin zincir dondurmacısı 7 Kardeşler'de bir top dondurma mideye indirebilir, kurulan gece pazarından takı, elbise, keçi sütlü zeytinyağı sabunu alabilirsiniz.

5) Saik Köyü:

Yine Bozburun'a bağlı köylerden Saik Köyü'nde ikinci bahar kıvamında, emekli olarak buraya taşınınca tanışan ve evlenen bir çifte ait kahve mevcut. Kahvaltısını çok tavsiye etmiyorum; ama çok şık kavonozlarda sattıkları, leziz reçeller buradan götürülebilecek en iyi hediyelikler.



6) Bozköy'de güzel bir kahveye veya restorana denk gelemedik, ama bölgedeki ortalama ve özelliksiz evlerden sıkılırsanız, mimari açıdan en güzel evler burada:

Keyifli, lezzetli ve seyahatli bir haftasonu olsun!

13 Ağustos 2013

Sahte Cannabisli, harika manzaralı, genç görünen mutlu yaşlıların köyü: Ambarseki

Yıl 2013. Yalnız Türkiye’de değil, dünyadaki sayılı büyük metropollerden biri olan İstanbul’da yaşıyoruz. Hayatımızı kolaylaştırmak üzere tasarlanmış havalı bir sürü elektronik alete sahibiz. Evlerimiz dekorasyon dergilerinden fırlamış gibi yeni ve zevkli. Ömrümüzün sonuna kadar hiçbir şey satın almasak ancak eskitebileceğimiz kadar çok kıyafetimiz var. Bazen az bazen çok sevsek de, kendi seçtiğimiz işlerde çalışıyoruz. Bize bir türlü yetmese de bu ülkede yaşayan insanların geneli ile kıyaslayınca çok iyi paralar kazanıyoruz. Yapmaktan hoşlanmadığımız işleri başkalarının üzerine yıkabiliyoruz, örneğin evimizi eve düzenli olarak gelen ablalar temizliyor, biz arka koltukta instagram’ı kurcalayıp kitap okurken trafik ile taksi abiler boğuşuyor. Canımız sıkılınca ve yıllık iznimiz olunca, bambaşka ülkelere seyahat ediyoruz. Bu seyahatler bizim için aylarca önceden hazırlanılan büyük olaylar değil artık, hayatımızın olağan bir parçası. İçiyoruz, yiyoruz, geziyoruz, konserlere gidiyoruz. Merak ettiğimiz her şey parmaklarımızın ucunda. Peki ama mutlu muyuz?

Ancak işimizde aksilik çıkmazsa, vaktinde ofisten çıkabilirsek, sevgilimizle saçma sapan bir konu yüzünden tartışmadıysak, hiç ihtiyacımız olmadığı halde satın aldıklarımız yüzünden kredi kartı borcumuz haddini aşmadıysa, eğlenmek için gittiğimiz yer ne boş ne hınca hınç doluysa, istediğimiz müzikler çalıyorsa, içkimiz yeteri kadar soğuksa, giydiğimiz elbise bizi güzel gösteriyorsa, tartıda o gün gördüğümüz sayıdan memnunsak... 

Bu bileşenlerden biri eksikse hemen surat asmaya başlıyoruz. Yetinemiyoruz. Zamanımız az. Hep acelemiz var. Hep biraz huzursuzuz. Peki ya hala neyimiz eksik mutlu olmak için?


Karaburun’a bağlı olan köylerden Ambarseki’de inanılmaz bir manzaraya karşı kahvaltımı ederken tam olarak bunu düşünüyorum. Burada yaşayan insanlar, bizim hayat standartlarımız ile kıyaslayınca hiçbir şeye sahip olmamalarına rağmen inanılmaz mutlular ve neşe saçıyorlar.


Karaburun’dan köye doğru çıkan yokuşu, altımızda jeep olmasına rağmen, arada sırada hoplayarak ve patinaj çekerek çıkıyoruz. O sırada yanımızda oldukça yaşlı bir teyze beliriyor, elinde de domates poşeti... Yüküyle birlikte o yokuşu yürüyerek, surat asmadan ve söylenmeden çıkıyor. Nasıl güler yüzlü, nasıl tatlı bir şivesi var. Elindeki poşetten mis kokulu domates ikram ediyor bize, “Yapaasan yeersiiin kızımmmm” diyerek ve gülerek...


Ardından babamın daha önce Saik Köyü’nde tanıştığı Bamyacı İbraham Amca’nın evine gidiyoruz. İbraham Amca, yetmiş yaşında, tarlasını ekiyor, hayvanları besliyor, her yere yürüyerek gidip geliyor, üstelik köyde su olmadığından bir de suya gidiyor. Küçücük, pıtır pıtır bir adam. Yaşını ne dış görünüşü gösteriyor ne de hareketleri... 


Eşi Fadime Abla ile  birlikte temel geçim kaynakları bamya. Bamyayı toplaması zor, ayıklaması ondan da zor. Fotoğraf çekilirken, Fadime Abla’nın yanına diz çöktüğümde de biraz bamyaya değiyorum, dizlerim kızarıyor, kabarıyor, saatlerce kaşınıyorum, gerisini siz düşünün. Bir yılda bamyadan elde ettiği geliri yüzünde kocaman bir gülümseme ve gururla söylüyor İbraham Amca, bizim bir ayda kazandığımız, hiçbir şeye yetmiyor dediğimiz maaş kadar.



Bu köyün inanılmaz güzel mavi-yeşil bir manzarası var. Satılık evleri, arazileri, terk edilmiş yaşam alanlarını geziyoruz Ambarseki Köyü’nde. 




Herkes bize selam veriyor, sohbet ediyor ve istisnasız hepsinin yüzünde kocaman bir gülümseme var.


O sırada kardeşim ile aynı anda dikkatimizi yol kenarlarında boylu boyunca uzanan bir bitki çekiyor, “Cannabis mi o?!” diye atlıyoruz. Öyle olsa buradaki insanların bu rahatlığının ve keyfinin sırrını çözüp rahatlayacağız, değilmiş, sadece uzaktan çok benziyormuş, yolumuza devam ediyoruz.


Ardından tam köyün meydanındaki Melissa Cafe’ye oturuyoruz. Burası aynı zamanda köyün kıraathanesi. İşletmecisi vefat edince, onun yerini damadı ile kızı almış, kıraathane havasını bozmadan biraz süsleyip, bizim gibi turistlere leziz bir kahvaltı servis etmeye de başlamışlar.
Manzarası gerçekten inanılmaz.



Çökelek peynirinden yapılan ve çingene pilavı olarak anılan kahvaltılık salataya, İzmir tulumuna, kendi yaptıkları çeşit çeşit reçellere bayılıyorum. Bir tek böreği sınıfta kalıyor. En lezzetli börekleri yapan Boşnak bir annaannenin torunuyum ne de olsa, bana börek beğendirmek zor zanaat.  

Arıları engellemek için Türk kahvesi yakma formülünü ilk defa burada görüyorum, gerçekten işe yarıyor, aklımın bir kenarına yazıyorum bunu.


Kahvaltı bitince de sıra Türk kahvesine geliyor. Kahvaltının üzerine, o manzaraya karşı Türk kahvesi içmek her türlü keyifli oluyor zaten; ama yanında getirilen şerbet bu keyfi arttırıyor. Ellerindeki ota, meyveye, çiçeğe göre bu şerbet her gün değişiyor. Ben ilk gittiğimde melisa şerbetine, ikincisinde vişne şerbetine denk geliyorum.




Belki de Süreya haklı, “Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.” 

11 Ağustos 2013

Deniz altında geçen bir bayram

The XX konseri ardından kafam güzelce eve geliyor, üstümü bile değiştirmeden salondaki kanepede bir saat kadar kestiriyorum. Çalan alarmlarla kendime geliyorum, çantama babama aldığım terliği, kardeşime aldığım çizgi romanı sıkıştırıp, evden çıkıyorum. İstikametim önce Sabiha Gökçen, ardından İzmir ve son olarak Karaburun. O kadar uykusuzum ki,  Havataş ve uçak yolculuğu boyunca baygın bir şekilde uyuyorum. 

Haritayı önüme açıp, gözüme Karaburun'u kestirip, tek başıma bayram bahanesiyle yollara dökülmüş değilim. Şeker Bayramlarında ailece tatile çıkmak gibi bir ritüelimiz var. Geçen sene cruise ile Yunan Adaları turu yapmış, bu seneki bayramda da tekrardan Midilli'ye gitmeye karar vermiştik aslında.

Gelgelelim, babam, her emeklinin hayali, "Ege'de bir sahil kasabasına yerleşme"yi hayata geçirmek için, arabasına olmazsa olmaz eşyalarını doldurup, aklındaki arazi veya eski taş evi bulmak için, Ege sahil hattında dolanmaya başladığında, Karaburun'u keşfedince planlar değişti. Arazi/ev arayışlarının üssü olarak kullanmak üzere geçici olarak burada bir eve taşındı. Biz de Midilli'den vazgeçip,  "Hiç gitmedik Karaburun'a da, hazır ev varken, hadi oraya gidelim." dedik. Babamın kardeşimle bana yaptığı "Buraya gelirseniz, dalış kursu ısmarlıyorum size." teklifinin de bu kararı kolaylaştırdığını inkar edemem :)

Bayramın birinci günü, Karaburun'a ayak basar basmaz, daha etrafta hiçbir şey görmeden, Karaburun Dalış Merkezi'ne adım atıyorum. Sanıyorum ki, böyle ticari kurs kafasında hiç tanımadığım onlarca insanla birlikte bana yarım yamalak bir şeyler öğreten bir etkinlik olacak bu kurs. Hayatımdaki en güzel yanılgım olabilir; Berkay Hoca o gün boyunca kardeşim ve benle ayrı ayrı ilgileniyor. Zaten ortalıkta sadece biz varız bir de dalış merkezinin köpeği Boncuk...

Öncelikle kullanacağımız aletleri tanıtıyor, her birinin özelliklerini ve nasıl kullanıldığını anlatıyor. Kulak tıkanması, gözlüğe ve regülatöre su dolması gibi yaşanması muhtemel problemlerin çözümlerini öğretiyor, su altındaki iletişim işaretlerini gösteriyor, bunlarla ilgili videoları izletiyor, grafikleri gösteriyor, biz biraz sıkılıp esprilerle işi cıvıttığımızda ara verip bize katılıyor ve ilk dalış için bizi giydiriyor. 

Ben tam bir su insanıyım, yıllarca lisanslı yüzücülük yaptım, denizde açılmaktan derinlikten şundan bundan korkmam; ama ilk dalış çok acayip. Burnu hiç kullanmıyor olmak beni çok zorluyor, regülatörden aldığım hava sanki yetmeyecekmiş ve nefessiz kalacakmışım gibi geliyor. Ama diğer yandan su altı inanılmaz; öyle üç beş dakika serbest dalış yapmak gibi değil, balıkların peşinden dakikalarca gidebiliyorsun, deniz gözlüğü ile yarım yamalak, renksiz ve bulanık gördüğün her şey tüm canlılığı ile parmaklarının ucunda oluyor. "Burnumu kullanmamak beni zorlayacak; ama bu işe varım, eminim" diye düşünerek çıkıyorum ilk dalıştan.



Sonra karadaki teorik eğitim devam ediyor. Tüpün biterse veya regülatörün bozulursa, birlikte daldığın kişinin yedek regülatörünü nasıl kullanacağın, aynı regülatörden nasıl dönüşümlü soluyacağın gibi ,ilk duyduğumda "Yok artık!" tepkisini verdiğim şeyleri öğreniyoruz. Ve bu teorik bilgilerin uygulaması için tekrar dalıyoruz.

İlk gün 11:00'de başlayan dalış serüveni, 17:00'de bitiyor. Bütün takımı kurmayı, sökmeyi, belimize takılacak ağırlığı hesaplamayı öğrenmiş, videolarda izlediğimiz her şeyi su altında yapmış olarak ilk günü kapatıyoruz. Gece boyunca dalışta öğrendiklerimiz dışında bir şey konuşmuyoruz. 



Ertesi gün kahvaltıdan sonra tekrar dalış merkezinin yolunu tutuyoruz. Bir önceki günden farklı olarak çılgın bir kalabalık var. Eğitim alanlar kadar, bir gün önce görmediğimiz başka eğitmenler de var. "Tüp çok ağır, bunu taşıyamam." dediğim için tüpümü denize kadar taşıyan anlayışlı ve sabırlı Berkay Hoca, motordan düşmüş kolu kırık, bacağı yarık, dalış yapmasına imkan yok. 

Böylece ikinci gün hayatımıza Hasan Hoca giriyor. Her haftasonu İstanbul'dan kalkıp Karaburun'a geliyormuş, üstelik dalıştan sonra 16 saat uçağa binilemediği için karayolu ile. Adam, dalış tutkusunun somut ve ayaklı hali resmen. Yine oturup eğitim videolarını izliyoruz, sonra onunla dalıp bütün ekipmanı suyun altında üzerimizden çıkarıp yeniden giyme ve ağırlığı söküp takma pratiklerini yapıyoruz. Dışarısı cayır cayır ama suyun altı buz, titremeye başlayınca çıkıyoruz, tam teşekkül iki kat elbise giyip yeniden dalıyoruz. Hasan Hoca da süper tatlı, ama daha zorlayıcı. Maskeye gözlük dememi affetmiyor, tüp çok ağır taşıyamam nazlarıma kulak bile asmıyor. İkinci gün dalışları ve eğitimleri tamamlayıp karaya çıktığımda , neler yaptığımızı merak ederek oraya gelen babam şoka giriyor: Ben yorgunluktan dağılmış bir halde, 10 kilodan ağır  tüpüm sırtımda, taşlık yerden bir sağa bir sola yalpalayarak, devrilmeyeyim diye koluma girmiş hocayla sudan çıkıyorum. Babam Hocaya "Ne oluyor?! Ben kıymetlimi yük taşıması için mi yolladım size?!" diye takılıyor.


Üçüncü gün çok heyecanlı, temel eğitimler tamamlanmış, 18 metre final dalışımı yapacağım. Sabah kahvaltıdan sonra, biraz denizde yüzüp dalış merkezinin yolunu tutuyorum. Bu sefer eşlikçim, benden oldukça küçük, yıldızca çok büyük Emre. Artık ekipman hazırlığı, giyinmek, ekipmanları suya indirmek, kuşanmak, öyle beş saniyede olmasa da, "eyvah!" demeden ve panik yaşamadan yapılabilen şeyler. Bu, o ana kadarki en keyifli dalışım oluyor. Bir sürü balık görüyorum; inanılmaz güzel fosforlu renkleri olan papağan balığına bayılıyorum. Emre'nin yıkanıyormuş gibi yaparak bana ne olduğunu izah ettiği kocaman siyah bir süngeri mıncıklıyor ve denizin dibinden ayakkabı, bira kutusu, pet şişe ve naylon poşet gibi oraya ait olmayan şeyleri toplayıp çıkarıyoruz. 


O dalış ile emin oluyorum; bu, tek seferlik bir heves olamaz, inanılmaz bir dünya ile tanışıyorsun ve "tamam, gördüm, bitti" diyerek noktalamak imkansız. Daha o an, 29 Ağustos tatilinde nerede dalabilirim diye düşünmeye başlıyorum. O sırada Hasan Hoca ıslak elbisesi, muzur gülümsemesi ile dalıştan geliyor, "Yeniden dalmak ister misin?" diye soruyor. "Piyangodan para kazanmak ister misin?" gibi bir soru bu. Birlikte hiç dalmadığım Ümit Hoca da "Gözlerinden belli azotu almış bu, götürelim mağaraya" diye takılıyor bana. 

Saat 14:00'te, bir yıldız eğitimimi tamamladıktan yalnızca birkaç saat sonra, eğitim olmayan ilk dalışım için bottayım. Açılıyoruz ve bir mağaraya dalıyoruz, kocaman kırmızı bir deniz yıldızı buluyorum, elimde bir süre gezdiriyorum hatta. Mağaraya girmenin en güzel yanı ise bence çıkışı; delikten görünen, kabarcıkların göründüğü mavliliği izlemek çok keyifli. Sana eğitim veren biriyle ilk kalabalık dalışı yapmanın harika bir şey olduğunu da bu dalışta anlıyorum. İki gün boyunca denizde karada tatlı tatlı didiştiğimiz Hasan Hoca'nın varlığı bana inanılmaz güven veriyor. Teknede ağırlığımı takmama yardım ediyor, tekneden nasıl ineceğimi anlatıyor, suyun altında havamı ayarlayamayıp yükseliyor muyum, hemen elimden tutup çekiyor, dengeme yardım ediyor; yön gösteriyor, çok hızlanırsam paletimden çekip yavaş işareti yapıyor. Emin olamadığım bir anda, dönüp ona baktığımda devam işaretini alırsam rahatlıyorum. 

Motorda bir ayağımızı suya sallandırarak, ufak bir gezi yaptıktan sonra, dalış defterime bütün dalışlarım işleniyor ve ayrılık zamanı geliyor. Aslında ertesi gün de Karaburun'dayım ama uçakla döneceğim için son gün dalmam mümkün değil. Yalnizca birkaç gün önce tanıştığım insanlardan ayrılırken hüzünleniyorum. Hocalarım kadar orada bulunduğum sürece sohbet ettiğim insanlarla da sarıla sarıla, birbirimize el sallaya sallaya ayrılıyoruz.

"İstediğin zaman haftasonu atla gel, İzmir havalimanından alır getiririz seni buraya."  teklifi ne zaman hayata geçer bilmiyorum; ama aklımın bir köşesinde öylece durması bile güzel.


Bu kadar uzun bir yazı okumak istemeyenler için kısa kısa notlar:

-Bu dalış serüveni kesinlikle, son zamanlarda yaptığım en güzel şeyler arasında ilk üçte yer alır. En az başka bir ülkeye seyahat etmek kadar yeni, heyecanlı ve yabancı bir aktivite. Şiddetle tavsiye ediyorum.

- O dalış kıyafetleri içinde erkekler inanılmaz taş gibi görünüyor, vücudu toparlıyor, sarıyor. Kollar, popo ve karın nefis oluyor. Sırf göz ziyafeti için bile bu sporu hemcinslerime tavsiye ederim.

- Dalış eğitimi almak için inanılmaz bir arzunuz yoksa bile, karar vermek için deneme dalışını yapın, hiç bir kaybınız olmaz, kararınızı deneme dalışından sonra verin.

- Eğitim almaya karar verdiyseniz, havuzda değil, denizde eğitim veren bir kurum seçin kendinize. Çünkü hemen öyle dalıp, yüzmeye başlayamıyorsunuz, sıkı bir eğitim var. Eğer ben o eğitimleri havuzda alsaydım, deniz altı gibi sağımda solumda ilgi çekici şeyler olmasaydı, muhtemelen sıkılıp vazgeçerdim.

- Küçük samimi bir yer bulabilirseniz eğitim için, tadından yenmez. Birebir eğitim aldığım, eğitim almadığım zamanlarda dahi orada vakit geçirmekten hoşlanacağım kadar rahat, matrak kişiler tarafından işletilen Karaburun Dalış Merkezi'ni şiddetle tavsiye ederim. İzmir'e iki saat uzaklıkta. Buraya yolunuz düşerse de, hepsine çok selamımı iletin. İletişim bilgileri için tık.

Not 1: Eğer hali hazırda dalıyorsanız da, çaylak bana İstanbul çıkışlı turlar hakkında haber uçurursanız, çok mutlu olurum. Ve yazıda terimler konusunda bir hatam var ise affola.

Not 2: Dalıştan bahsettiğim anda adını anmaya söz verdiğim, bu maceramı hem organize hem de finanse eden babam, en kral sensin! :) 

Pinterest'im

Instagram'ım