29 Ağustos 2014

Harvey Nichols poşetleri taşımak ve yakışıklı romantik serserilerin ellerini tutmak için dizayn edilmiş parmaklarım mahvoldu*

Bu hafta boyunca metroda, takside, vapurda, orada burada, her fırsatta elimi çantama atıp üstünde parlak harflerle "Herhalde kız!" yazan mavi kitabımı çıkardım. Bir iki yazı okudum, keyiflendim, tekrar çantama yerleştirdim.

Herhalde Kız, dergi sevenlerin ismen mutlaka bileceği Yiğit Karaahmet'in kitabı.

Ve bu kitap, tam bir İstanbul kitabı. Oturup evde roman gibi okunacak bir kitap değil bence. Tam şöyle daralma anlarında açıp, bir yazı okuyup kapatılacak bir kitap. Keyif dozluk iki sayfayı geçmeyen yazılar var içinde.

Yiğit Karaahmet çok zeki, çok fırlama ve kesinlikle bazen çok kaltak. Bu üçünün kombinasyonundan da, çok zekice laf sokmalar ve keyifli gözlemler çıkmış. Okurken güldüm ve hayran oldum.

Bir gün bir mekan filan açmaya kalkarsam, her zaman kendisi için bir şişe şampanyasını ikram olarak bulundurmaya karar verdim. Gelsin, bok atsın, eleştirsin diye. Bu kadar zekice ve komik bir laf sokma yeteneğinin, hedefi olmayı bile isterim.




Özellikle çocuklarına sahip çıkmayı başaramayan anne- babalara laf soktuğu "Ya çocuk, ya seyahat" isimli yazının, otuz kırk kopyasını alıp, çantamda taşımaya karar verdim. "Çocuktur yapar" mentalitesine fena halde uyuz olanlardanım çünkü. Kitap veya dergi okurken, gelip okuduğum şeyi çekiştiren çocuğun annesine bir bakış atarım, çocuğuna sahip olsun diye. Anne çocuğuna sahip olmazsa ikincisinde çocuğu azarlarım ve genellikle etrafımdan "Çocuktur yapar." diye insanlar beni tersler. "Ben de deliyimdir, çocuğunuza sahip olmazsanız, ben de onu tutup sağa sola sallarım." derim cevaben. Anne ancak o zaman zahmet edip kalkar ve çocuğunu alır.

Üst komşumun her gün tepinen, avazı çıktığı kadar ağlayan çocukları ile "Allah sizin belanızı versin!" diye bağıran annelerine de, gürültüden rahatsız olup polis çağırmalarım veya cevaben bangır bangır nefret ettiklerini bildiğim rock müziklerimle cevap vermelerim sonucu, huzurlu ve sessiz bir eve kavuşabildim.



"Ne münasebet, sizin çocuğunuzun şımarıklığını ben çekeyim? Siz doğurdunuz, siz şımarttınız, oyalamayı ve terbiye etmeyi de siz bilin." derim her zaman, çünkü biliyorum. Antalya'daki lüks otellerde Rusların çocukları usluca yemeklerini yerken, gözünden yaş gelmeden bağıranlar masayı dağıtanlar hep bizimkilerin çocuklarıdır, Avrupa'da da gerçekten hiç kafama vuran, eşyamı çekiştiren bir çocuğa denk gelmedim. Çünkü bizim annelerimiz zahmet edip de o çocukla sohbet etmezler, yanlarında çocuğu oyalayabilecek oyuncak, kitap bir şey taşımazlar. Çocuk sıkılır, ama annesi babası onu oyalamayı bilirse, etrafı da taciz etmez. Ha kafasına yediği tokatlardan beyni akmışsa, o da benim sorunum değil.

O yüzden "Aşklarıma yedireceğim parayı gidip bebek bezine yatıracak şuursuzlukta değilim henüz. Başkalarının da çocuk yapmasıyla ilgili problemim yok. Ama benim kendi paramla satın aldığım biletle, diğer yolcularla eşit haklara sahip yolculuğumu gelip iki çocuklu, domestik anneli ve umursamaz babalı ortalama Türk ailesinin mahvetmeye hiç hakkı yok." ve "Rahatsız olduğumu belli ettiğim halde onunla ilgilenmiyorsan eğer, kusura bakma ama burada problemli olan sensin. O çocuğun sesi sana neşeli geliyor olabilir ama beni uykumdan ediyor." cümlelerini içeren bu yazı bile tek başına Yiğit Karaahmet'i sevmem için tek başına yeterliydi.



Tabii burada paylaştığım fotoğraflardaki gibi, süper taş ve süper bilinçli annelere de sevimli çocuklarına da bayılıyorum. Onlar her yerde olabilirler, biraz kıskanmam dışında, bana uyar :)

Bu arada, tek bir yazıyı ön plana çıkarmış oldum, ama kitap genel olarak çok keyifli. Bayıldığım bazı cümleler:


  • Sırf bir takım hetero erkekler, düşük estetik zekalılara yönelik bir spor müsabakası izleyip, bundan aşırı heyecan duyacaklar diye takdir edersiniz ki saatlerce trafikte kalmak ya da bir revolver'den çıkan kaza kurşununa kurban gitmek istemiyorum.

  • Yaklaşık 12 yıldır gece dışarı çıkan, bu gezmeleri paraya dönüştüren biriyim. Hayır, fuhuştan değil, yazarak para kazanmaktan bahsediyorum.

  • Spor salonları benim için sadece ne kadar çaresiz ve ölümlü olduğumuzu gösteren birer toplama kampı gibi. İçinde spor aletlerinin, spor hocalarının, ortak duşların ve de kredi kartına 12 ay taksitle kol gibi ücretin geçirildiği kamplar.

  • Gecenin İsviçre standartlarındaki tek şeyi çıkışta vestiyerden paltomu almak için gittiğimde gerçekleşiyor. Vestiyer ücreti 20 TL. Paltom bile o kadar pahalı değil. İsviçre bankalarındaki fonumu bozdurmak zorunda kalıp oradan ayrılıyorum.

  • Bir yılbaşı gecesi, ne giyeceğimi düşünürken alemleri fethetmiş bir ablam bana "Orospuluğun birinci kuralı üşümemektir canım" demişti. Bunu Murphy kuralı gibi benimsedim ve o andan itibaren ne kadar açarsam açayım üşümüyorum.

  • Geçenlerde süper marjinal Esra Elönü tarafından ironi yoksunu bulunduğuma şaşırdım. İroniyi kelime anlamı olarak ahlakla filan karıştırıyor olabilir. Eğer kastettiği oysa, evet, ondan biraz yoksunum.

  • Açılış "Bu film Kültür Bakanlığı'ndan hiçbir destek almamıştır." ibaresiyle başlıyor. Aman ne büyük başarı. Alkış. Sinan Çetin'in kira gelirleri, Kültür Bakanlığı'nın toplam bütçesinden fazladır zaten. O parada bari gözü olmasın. 

  • O yüzden biraz daha geniş çapta bir alışveriş için, etrafı taradım ve muhafazakar bir marketler zincirinde şans vermeye karar verdim. Domuz eti alışverişini Şütte'den yaptıktan sonra deterjanın dini olmaz artık diye düşünerek erken bir saatte bu markete gittim.

  • Anjelique'te sadece çok zenginseniz, yanınızda bacak boyu 1.90 olan bir kadın varsa ve şişe açtıracaksanız sizinle ilgileniyorlar. Onun dışında kalan müşteri kitlesini çöp kamyonuna atıp Halkalı'ya yollamak ister gibi davranıyorlar. 
  • Victor'a artık baba demek istiyorum çünkü öyle bir içgüdü geliştirdi. Ben dışarı çıkmak istedikçe o "Hayır" diyor. Çünkü dışarıda bad boy'lar varmış. Victor bilmiyor ki benim hiçbir zaman bad boy'larla bir sorunum olmadı. 

  • Hiçbir şey planlamıyorum. Hiçbir şeyle ilgilenmek istemiyorum. Biraz daha uzaklara bakmak istiyorum. Küçük zevklerinizi kaybetmemeniz dileğiyle...

Yazarın sevdiği bir şarkıyla da kapanışı yapalım: 





27 Ağustos 2014

Herkesin hayatına taze kan lazım. Yeni insanlar, yeni hayatlar, yeni bakış açıları...

Bence insanların, yaşları büyüdükçe hayatlarının sıkıcılaşması ve monotonlaşmasının en temel sebebi, kendilerini dışa kapamaları. Başka bir deyişle, "Benim yeteri kadar arkadaşım var"lar, "Ay yeni bir insana kendimi anlatmakla uğramam."lar, "Çalışıyorum zaten, kalan zamanımı da bildiğim insanlarla geçireyim. Aksiyona gerek yok"lar...

Yanlış anlaşılma olmasın, yıllardır bir şeyler paylaştığımız, birlikte bir sürü yaşanmışlığımız olan arkadaşlarımızı bırakalım, sürekli yeni insanlarla tanışalım, hiç aynı kişilerle takılmayalım demiyorum. O arkadaşların yeri zaten her zaman ayrı, sabit.

Sadece, her zaman o çekirdek arkadaş kitlesi ile sınırlı kalındığında, insanın ufku da sınırlanıyor. Zaten tanıyorsunuz birbirinizi, biliyorsunuz ne yapıyor, nelerle uğraşıyor. Bu yüzden sohbet bir yerde dönüp dolaşıp dedikoduya, siyasete veya iş hayatına geliyor. Ve orada kalıyor.

Neyse ki daha 30lu yaşlar sınırlarında geziyoruz, işler değişiyor, sevgililer değişiyor, evlilik teklifleri geliyor, taşınanlar oluyor, özgürce seyahat maceraları anlatılıyor. Sohbet gündemleri üniversitedeki kadar olmasa da, hala renkli. Ama bildiğim -ve tahmin ettiğim- kadarıyla bir sonraki aşama, "Çoluk çocuk nasıl? Eee, daha daha nasılsın?", "Geçen gün bir çatal bıçak seti aldım, gümüş", "Benimki yine unuttu evlilik yıldönümümüzü"den ibaret olacak.

O yüzden bence, herkesin hayatına taze kan lazım. Yeni insanlar, yeni hayatlar, yeni bakış açıları...

Bunun için de, illa ki kalkıp da yeni bir şehre gitmek gerekmediğini geçtiğimiz iki günde çok net kavradım.



Bilenler biliyor, hatta merak edip "Buluştunuz mu?" diye soranlar da oluyor. 

Bir Mushaboom Kulup mü kursak diye ortaya attığım fikir sonucunda, pazartesi günü minik bir blog toplanması yaptık. Alışılagelmiş blogger toplantılarından farklı olarak -her ne kadar mevcudumuzda bloggerlar olsa da-, bu buluşma, Mushaboom'un buluşmasıydı.



Çeşitli yorumlarından ve maillerinden tanıdığım bir sürü fıstık gibi hatun ile Sultan Kahve'de buluşup Türk kahvelerimizi yuvarladık. Ve gerçekten benim için çok keyifli bir akşamdı.

Herkesin fikirleri, enerjisi, keyfi yerindeydi ve ben onlardan pek çok konuda ilham aldım.

Handan'ın organizasyon pratikliği ve süprizleri sağolsun, çıkışımızda bize döner getiren Frango'nun soslu dönerlerini yiyerek, pazartesi akşamını kapattık.

Eee peki noldu beyin fırtınası Mushaboom Kulup nasıl bir şey oldu, diye sorarsanız, dürüst olmak gerekirse, beyin fırtınası yapmak yerine daha çok sohbet ettik. Mushaboom Kulup'ün de herkesin etkinlik önerebileceği, herkesin kollektif katılımın şart olmayacağı, herkesin ilgi alanına göre canının istediğine katılabileceği, nasıl bir şey olacağını zaman ve akışın içinde hepbirlikte göreceğimiz bir şey olmasına karar verdik.

Bir sonraki etkinlik olarak da 28 Eylül'de Balat turu yapalım dedik. Niyetli olanlar şimdiden ajandalarına notlarını düşüp, güzel keşifler için çalışmaya başlasınlar!

Çıkan fikirlere dayanarak söylüyorum, bundan sonra operadan raftinge, salsa gecelerinden leziz yemekli buluşmalara kadar her telden bir sürü teklif gelebilir.



Salı günü de, her zaman çok nazik ve ince mailler atan Nevcan Hanım'ın davetiyle "Istanbul Unveiled" seyahat filminin tanıtım toplantısı için Hard Rock Cafe'nin yolunu tuttum.

Davetiyede film gösterimi yazdığı ve filmin dili İngilizce olduğu için Martha'yı da aldım yanıma. Gelgelelim, Martha benim yüzümden çok azını anlayabildiği Türkçe bir tanıtımın ortasına düşmüş oldu. :)

Filmin tanıtımını Şerif Yener yaptı. Kendisi 1989 yılından beri rehberlik yapıyormuş ve İstanbul Rehberler Odası başkanıymış. Sunumunda, İstanbul'a yılda 10 milyondan fazla turist geldiği, ancak kalış ortalamalarının yalnızca 2,5 gün olduğunu belirtti.

2,5 gün ve İstanbul biliyorsunuz hepimizin sözlüğünde yalnızca Sultanahmet + Taksim meydanına tekabül ediyor. Yani İstanbul, pek çok turist için bunlardan ibaret. Bu yüzden "İstanbul Unveiled"i çekmişler.



Filmi daha sonra eve gelince izledim. İstanbul'un bilinmeyen kısımlarını öne çıkaran bir film olduğunu söyleyemem, çünkü çekimlerde ağırlıklı olarak Aya Sofya, Kapalı Çarşı gibi olmazsa olmaz turistik mekanlar var. Diğer yandan, filmde çok keyifli kısa söyleşiler var. Burhan Öçal'dan imama, Tülin Şahin'den hamam tellakına kadar. On yıldır İstanbul'da yaşayan benim için filmde asıl ilgi çekici olan buydu. 

Tanıtım toplantısından sonra Hard Rock Cafe'nin terasına çıktık, ki dürüst olayım, ben Hard Rock'ın bir terası olduğunu bile bilmiyordum! Çıktığımız anda, "Yaşasın, bir terasımız daha oldu." dedik. Efes özel seri 10'dan birer şişe söyleyip sigaralarımızı yaktık.




Orada takılırken, ilk tanıştığım kişi, bizim gibi tanıtım toplantısından sonra soluğu terasta alan Cem Karakuş oldu. Sonradan inceledim blogunu, incelerken İstanbul'da yapılacaklar listeme üç mekan ekledim, ama özellikle blogtaki fotoğraf kalitesine bittim. Blogu okurken sürekli canım bir şeyler yiyip içmek istedi.





Bir de Marcus Aurelius'un bir cümlesini oradan kopyaladım: Eğer bir dış etken sizi üzerse, duyduğunuz acı o şeyin kendisinden değil, sizin ona verdiğiniz değerden geliyordur, onu da her an ortadan kaldırma gücünüz vardır.” 

Daha sonra herkes elini ayağını çektikten, ancak biz biralara doyamadıktan sonra, hemen yanımızda oturan Cristina ile sohbete başladık. Kendisi Satış ve Pazarlama Müdürü'ymüş. Portekizli. İstanbul'a tam da gezi olaylarının başladığı gün taşınmasının hikayesini dinledik. Ardından Necdet geldi, o da Operasyon Müdürüymüş. Anjelique'in daha Meşrutiyet Caddesi'nde olduğu günler, eski İstanbul geceleri derken çok keyifli bir sohbete daldık. 

Ben elektronik müziğin ortasına doğan kuşaktan bir önceki kuşağa denk geliyorum. Benim üniversite yıllarım, biraz Etiler'de Türkçe pop, önce Redroom, sonra Mojito'da Rnb geceleri ama her zaman, temel direk ve vazgeçilmez olarak Taksim'de rock cover grupları ile geçti. Rock kuşağının sonuyum yani. 

Her ne kadar artık evde oturduğumda daha çok indie ve indie electronic dinlesem de, bütün üniversite maceralarımın arka fonunda rock vardı. O yüzden perşembe günleri Hard Rock Cafe'de canlı müzik yapıldığını öğrenmek, gerçekten hoşuma gitti. En kısa zamanda, terasından sonra bir de canlı müzik faslını deneyimlemeye karar verdim.

Özetle ben, bu haftaya yeni mekanlar, çok tatlı yeni insanlar, bir film derken baya bereketli başlamış oldum! 

Yenileri reddetmeden, keyifle kalın!

24 Ağustos 2014

Bir düğün, bir sergi, bir manzara, çok alkol!


Bu aralar, Yiğit Karaahmet'in Herhalde Kız isimli kitabını okuyorum. Kitabın ön sözünde şöyle diyor: "İtiraf edelim ki, bu ülkenin bu dönemine şahit olmuş insanlar olarak çok garip bir süreçten geçiyoruz. Çoğunlukla 30 milyar yıllık evrende hala bula bula bu ülkeyi ve bu dönemi bulduğumuz için şansıma küfretsem de bazen de tuhaf bir şekilde bu durumdan mutluluk duyuyorum. İçinde yaşayan hayatı, delileri, ünlüleri, sokakları, yer altı ve üstüyle eşi benzeri olmayan bir sirkin gönülsüz çalışanları gibiyiz..."

Özellikle İstanbul evet, gerçekten bir sirk gibi. Güzel ve kötü sürprizleri ve gerçekten tuhaf insanları her zaman barındırıyor. Siz kendi kendinize planlar yapıyorsunuz, sonra şehir onları canı istediği gibi değiştiriyor. Bazen eğlenceli, bazen çok yorucu oluyor.

Hafta içleri, her şeye rağmen bir düzen içinde aksa da, bu şehirde, her haftasonu bir öncekinden bambaşka geçiyor. Ve bu hafta sonuna başlarken, diğer zamanlara kıyasla daha heyecanlıydım: Çünkü ajandam hepsi birbirinden ayrı planlarla doluydu!

Cuma günü işten çıkışta Martha ile buluşmak için Pera Müzesi'ne gittim. Pera Müzesi'nde 13 Ağustos'ta başlayan, 5 Ekim'e kadar devam edecek bir sergi var: Duvarların Dili - Graffiti / Sokak Sanatı.


Ben oldum olası, sıradan alanlara, bambaşka bir karakter ve renk kazandırmaları yüzünden sevmişimdir sokak sanatını; ama bu konu hakkında bir şeyler öğrenmeye Berlin'de yaptığım alternatif tur ile başladım. Ve gittikçe sokak sanatının, sadece bir sanat değil, bir cesaret meselesi ve  mesaj verme biçimi olduğunu daha iyi kavradım.

Pera Müzesi'ndeki sergi, bu sanatı ilk kez bir müze platformuna taşıdığı için önemli. Ve gerçekten müzenin beşinci katı özgürce boyanmaya açılmış, duvarlar, yere ve tavana kadar sıçrayacak biçimde boyanmış. Türkiye'de bu sanatın, diğer ülkelere kıyasla oldukça gecikmeli başladığını düşünürsek, bence bir müzenin bunu sanat olarak kabul edip, görücüye açması çok güzel bir adım.



Sergide ayrıca Martha Cooper, Henry Chalfant ve Hugh Holland'ın fotoğraflarının olduğu bir bölüm de var. "Çok geniş bir alana yayılan, kapsamlı bir sergi değil." diye yakınmıştım ilk önce, sonra fark ettim ki, sergi yalnızca müzenin duvarları ile sınırlı değil. İstanbul sokaklarını da kapsıyor. O yüzden sergiden çıkarken, sergi broşürünü almayı unutmayın, bu serginin devamı yedi farklı noktada keşfedilmeyi bekliyor.

Ayrıca, öğrenciyim, param yok veya işten çıktığımda müze kapanmış oluyor gibi bahaneler yaratmamanız için, Pera Müzesi'nin cuma günleri, 18:00 -22:00 saatleri arasında girişinin ücretsiz olduğunu da hatırlatmak isterim. :)


Sergiden çıktıktan sonra istikametimiz, Galata'daki DUO otelin terasındaki Robin's oldu. Güneşin batışını izlemek için güzel bir yer, oturduğunuz süre boyunca da harika bir Galata Kulesi manzarası eşlik ediyor.

Kokteyl sevenlerdenseniz, buraya bayılırsınız. Çünkü klasik kokteyllere minik dokunuşlar yaparak, onları farklılaştırmışlar. Üstelik de her kokteyl başka bir bardakta, farklı bir sunum ile geliyor. İçtiğimiz her kokteyl lezzetliydi; ama bence gitmişken grape caipirinha'yı denemeden kalkmayın.


Bir de yemek konusu biraz sıkıntılı, o yüzden karnınızı doyurup gitmenizde fayda var. İki çeşit set menü sunuyorlar. Bu 5 çeşit veya 8 çeşitten oluşan menülerden birini seçmeniz gerekiyor. Menülerin içindeki şeyler de oldukça absürd. Mesela üzüm ve soğan ile birlikte yapılan bir şeyler, kaz ciğeri filan var. İçinizden değişik lezzetler denemek isteyen bir Vedat Milor fırlamadıkça, aç kalabilirsiniz. Aklınızda bulunsun.

Cumartesi günü ise büyük gündü. Çünkü Zeynep evleniyordu!!


Zeynep, ben doğduğumdan beri benim arkadaşım olduğundan, gerçekten en eski arkadaşım. Babalarımız iki Ahmet ve ayrıca Zeynep'in annesi, İstanbul Teknik Üniversitesi'nden sınıf arkadaşı. Daha küçücük, piknik sepetinin içine oturabilecek cüssede kızlarken tanıştık birbirimizle, biz o günleri hatırlamasak da...

Ailelerimiz o kadar yakındı ki, benim Adana'da gece bir arkadaşımda kalmamın yasak olduğu, eve girişim "hava kararmadan önce" olmak zorunda olduğu yıllarda bile, ben tek başıma kalkıp İstanbul'a, onların Arnavutköy'deki evinde kalmaya gelme konusunda izinliydim. Aynı şehirde arkadaşımda kalamaz, ama onlara İstanbul'a gelebilirdim, o kadar.

Daha sonra İstanbul'a taşındığım ilk yıllarda da, annesi ile babası benim için bütün akrabalarımdan daha yakın, daha aileden, daha destekçi oldular, her zaman.

Zeynep ile, Bodrum- İstanbul - Adana hattındaki görüşmelerimizi, daha sonra birlikte Los Angeles'a work & travel programına gitmemiz ile birlikte Amerika'nın çeşitli şehirlerine ve hatta Meksika'ya taşımış olduk.

Birlikte çok saçma ve eğlenceli zamanlar geçirdik. Sonra yıllar geçti ve hayatımıza bir Ahmet daha eklendi. Bu sefer enişte kontenjanından...

Düğün hazırlıklarına saç ve makyaj ile başladım, yogitamın tavsiyesi ile istikametim Akaretler'deki Yıldırım Özdemir oldu. Dolabımda doğru günü bekleyen, Missoni elbiseme de sonunda sıra gelmiş oldu.





Sonra da düğünün yapılacağı Bizim Tepe'nin yolunu tuttuk. Göbek atarak, eksi günleri anarak, kızımızı verdik, veya aileye bir Ahmet daha ekledik, artık nereden bakarsanız :)))




"Mutluluklar veya hayırlı olsun." tebriği ilettiğim herkesten "Darısı senin başına!" cevabı almam karşısında verecek cevap bulamadım, her zamanki gibi. "İnşallah" desem, "Ya ben evlenmek istiyor muyum ki?" diye düşündüm, "Aman, daha var." desem, "Aman nereye var Sezen, kendini hala 18'lik sanıyorsun!" diye iç diyaloglara girdim. Ama tabii bu bambaşka bir yazı konusu olabilecek mesele.

Şimdilik Zeynep ve Ahmet'e harika bir balayı ve sonrasında da hep mutlu ve birlikte bir yaşam dileme zamanı!

Keyifli pazarlar!

22 Ağustos 2014

bir doz minik güzel şey ve perde arkası :)

"Tamam anladık, blogun amatör kalsın samimiyeti bozulmasın istiyorsun da, insanların seni tanıması için bütün yazıları okumalarını bekleme, bir tanıtım yazısı ekle" dediler. "Eyvah!" dedim. "Hiçbir şeyi eksik kalmasın bir doz minik güzel şey'imin."


Sezen kimdir?

10.10.1986 tarihinde Adana'da, şanslı bir velet olarak dünyaya geldim. Büyüklerimin anlattığı hikayelere göre, gezmek doğduğum anda kanımdaymış. Bebekken evde huysuzluk yaptığımda, uyumadığımda, beni giydirip arabaya bindirdikleri anda sakinleşir, neşelenir veya uykuya dalarmışım.


Kendimi bildim bileli babamın direksiyonda, annemin yanındaki koltukta oturduğu arabaların arka koltuğunda sık sık seyahatlere çıktım. Aradan 27 sene geçti, hala yola çıktığım anda -nereye gittiğim hiç önemli değil- huzur buluyorum.

Benim zamanımda ilkokul 5. sınıfın sonunda yapılan Anadolu Lisesi sınavlarına girerken babamla pazarlık masasına oturduk. Anadolu Lisesi'ni kazanırsam, koleje vereceği para ile beni yer yaz yurtdışına yollama sözü verdi. Almanca eğitim veren bir Anadolu Lisesi'nden mezun oldum, babam da verdiği sözü hiç aksatmadan tuttu. İlk defa tek başıma yurt dışına çıktığımda ve Almanya'daki bir çiftliğe gittiğimde13 yaşındaydım.


O günden bu güne kadar senede en az iki kere hiç bilmediğim şehirlere ayak bastım.

Anadolu Lisesi'nden mezun olduğum sene, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni kazandım ve İstanbul'a taşındım. 2004 yılından beri İstanbul'da yaşıyorum.

Aydınlanmayı nerede ve nasıl yaşadım bilmiyorum; ama başarılı olmanın iyi hissettirdiğini ama tek başına insanı mutlu etmediğini çok erken yaşta kavradım.

Uzun süren bir öğrencilik döneminden sonra, gazetede, etkinliklerde, derneklerde ve reklam ajansında çalıştıktan sonra, okuduğum mesleği yapmaya karar verdim.


Avukatım ve işimi gereği gibi yaptığım sürece, kalan zamanda yaptıklarımı problem etmeyecek kadar bazı şeyleri aşmış bir patron ile çalışıyorum.

Kazandığım bütün para ile mesai saatlerim dışındaki bütün zamanımı film izlemeye, yeni açılan mekanları keşfetmeye, tiyatroya ve konsere gitmeye, kitap okumaya, kurslara ve seyahate harcıyorum.

Güzel bir hayat yaşıyorum ve hayatımı daha güzel bir hale getirmek için gerçekten çok sıkı çalışıyorum.



Mushaboom8 - Bir Doz Minik Güzel Şey:

Hayatımı daha güzel ve daha keyifli bir hale getirmek için harcadığım zamanlarda keşfettiklerimi bu blogtan paylaşıyorum. Mushaboom8'de her şey var; kitaplar, filmler, dergiler, fotoğraflar, seyahat notları, İstanbul'daki mekanlar, kullandığım ürünler, alışverişlerim, hayata dair düşüncelerim...


Yazmak bir hobiden ziyade bir ihtiyaç benim için. Bundan beş sene kadar önce büyük bir evden çok daha küçük bir eve taşınırken, kağıt hazinemi nereye sığdıracağımı bilemediğim günlerde, notlarımı online olarak tutmaya karar vererek başladım blog yazmaya.

Sonra aldığım geri dönüşler beni daha çok şevklendirdi. Bu gün, ayda 25.000 kadar misafir ağırlıyorum burada. Türkçe yazdığım için ağırlık Türkiye'den olmakla birlikte, saçma bir şekilde Çin'den bile birileri düzenli olarak uğruyor. Mutluluktan ölüyorum.



Elbette ki her zaman ışık saçamıyorum. Yorgun olduğum, keyifsiz olduğum zamanlar oluyor. Böyle zamanlarımda yolumu bu blog okurlarından birisi kestiğinde, "Acaba şu an kahkahalar saçmadığım için hayal kırıklığına uğratmış mıyımdır?" diye endişeleniyorum. :)

Yine de Mushaboom8'in amacı, mümkün olan en sık şekilde "bir doz minik güzel şey"i okuyanları ile paylaşmak. Hayatın yüksek temposunda atlanan güzel her şeyi hatırlatmak...

Çünkü hayat çok güzel yaşamayı bilene...

Sosyal Medyada Başka Nerelerdeyim?

Açıkçası neredeyse her yerdeyim; ama en sevdiklerim Twitter, Instagram ve Pinterest.



Bir de Mushaboom8 için bir kartvizit yaptırmak istediğimden bahsetmiştim, pazarıseverim'den beni çok mutlu eden bir yorum gelmişti. "Bence kendini kullan. Seni blog yazmaya başladığından beri okuyan biri olarak, benim için sezen diyince ilk aklıma gelen görüntü kocaman gülüşlü, bronz tenli, bikinisiyle bira içen kadın" demişti. Bunun üzerine, Moo harikalar yarattı ve bana neredeyse kimseye vermeye kıyamayacağım kartlar yolladı. Geleneksel kartvizitlerden uzaklaşmak isterseniz aklınızda bulunsun, harikalar yaratıyorlar.

En güzelinden bir haftasonu olsun! :)

Pazarıseverim'e Dip Not: Kimseye vermeye kıyamadığım kartlarımdan fikir annesine yollamak istiyorum. Adresini e.sezenturker@gmail.com'a e-mailler misin? :))

20 Ağustos 2014

Hayatımın kadınını meyveli yoğurt alır gibi seçmek istemiyorum, benim istediğim bir karşılaşma, beklenmedik bir şey!*

Olağan bir iş günü... Eve giriyorum, güzel bir kahve demliyorum, mutfağımdaki bar taburesinin üstüne oturuyorum. Neler yapmam gerektiğini düşünmeye başlıyorum. Ütü yapmam lazım, üçüncü kez ziyaret edeceğim ve yine çok heyecanlı olduğum Roma için airbnb'den ev bakmam lazım, cumartesi gideceğim düğünde elbisemin altına hangi ayakkabıyı giyeceğime karar vermem lazım, bir dilekçe yazmam lazım, kredi kartıma ödeme yapmam lazım...

Sonsuza kadar uzayabilecek ve kesinlikle zamanımın yetmeyeceği bir yapılacaklar listesi oluşturmak üzereyken, gözüm, son aldığım ve henüz kütüphaneme yerleştirmediğim kitaplara takılıyor. En üstte, hayatımda duymadığım Patrice Leconte isimli bir Fransız yazarın, sırf kapağına vurulduğum için aldığım romanı duruyor: Kısa Saçlı Kadınlar.



Elime alıp, ilk sayfasını açıyorum. "Adım Thomas, hoş biriyim, bir kırtasiye dükkanında çalışıyorum, kısa saçlı kadınlardan hoşlanırım. Ve hayatımın kadınını bulmak için üç yıldan az zamanım kaldı." yazıyor. İlgimi çekiyor, okumaya devam ediyorum. O kadar güzel akıyor ki, karnım acıkınca bile bırakmak istemiyorum kitabı, midemi bastırsın diye bir kaseye süzme yoğurt koyup onu kaşıklarken okumaya devam ediyorum.

Aslında  kitabın olağanüstü bir kurgusu yok. Thomas isimli başkahramanımız, kırtasiye malzemelerine bayıldığı için bir kırtasiyecide çalışmaya başlıyor. Her zaman, çok yakında öleceğine inanan annesi, her pazar yaptıkları aile yemeğinde "Ne zaman bana bir erkek torun vereceksin?" diye isyan ettiğinden, kendisine bir hedef koyuyor: 30 yaşından önce hayatının kadınını bulacak.

Hayatının kadını nerede nasıl bulacağını bilmiyor. En yakın arkadaşı "Hayatının kadınını arayarak bulamazsın." dese de, o yalnız tek bir şeyden emin: Bu kadın, kısa saçlı olacak.



"Uzun saçlı çok güzel kızlar da vardır, öylesine söylemiyorum bunu, öyle kızlar tanıdım, hatta bazen onlarla çıktım bile, ama kısa saçlı olma cesaretini gösterselerdi çok daha güzel olacaklarına eminim. Saçlarını kısa kestiren bir kadın kendini kabul eden kadındır, kendini kadın hissetmek için aldatıcı bir kadınlık simgesiyle uğraşmaya ihtiyaç duymayan kadındır."

"Kısa saçlı kadınlar diğerlerinden daha güzeldir. Rahattır. Daha eğlencelidir. Daha akıllıdır. Daha ışıltılıdır."

"Saçlarını yeni kestirmiş olanlar küstahlık ve şaşkınlık renklerinin birbirine karıştığı bir bayrak açmışlar gibi görünürler, sanki güç bir engeli aşmaktan gurur duyuyormuş ama kararlarını sindirmekte biraz zorlanıyormuş gibidirler."

Bu kitap, Thomas'ın hayata dair analizleri, hayatının kadınını arayışları ve yalnızca cinsellik odaklı maceraları eşliğinde günlük hayatını anlatıyor. Okuması, kolay ve çok keyifli. Kitaptan sevdiğim bazı kısımlar:

- Thomas ne dersin, neşeli bir karamsar olmak mı daha iyi, yoksa hüzünlü bir iyimser mi?
- Bilmiyorum anne... Neşeli iyimseri denesen.
- Neşeli iyimser hiçbir yere varamaz, küçük cüce ya da büyük devden başka bir şey olmaz.

Hayatınızın kadınıyla ilgili en büyük sorun, eğer böyle biri varsa tabii, büyük olasılıkla bir yerlerdedir, ama uygun zamanda aynı yerde değilseniz, onunla asla karşılaşmama tehlikesi vardır. Onun için de aynı şey söz konusu elbette. Dolayısıyla rastlantının büyük payı var. Hayatınızın tek bir kadını olmadığını, çok, hatta birçok kadını olduğunu düşünmeniz, karşılaşma şansını arttırarak insanı biraz rahatlatır.

(Kısa Saçlı Kadınlar - Patrice Leconte - Doğan Kitap - 145 sayfa)



Masal gibi, melodi gibi, kısa ve akıcı olan bu kitap tam bir mutlu sonla bitiyor. Bittiğinde yüzümde kocaman bir gülümseme. Aklımda "Acaba saçlarımı kısa mı kestirsem?" fikri...

Dip Not: Bu arada, şu yazımda "Mushaboom Klüp mü kursak?" diye bir fikir ortaya atmıştım, ilgi göstermeniz acayip hoşuma gitti. Fikir benden oldu, ama büyütüp geliştirmek, içini doldurmak, hem işlevsel, hem de keyifli bir hale getirmek için yardımınıza ihtiyacım olacak. Beyin fırtınası yapmak için pazartesi günü toplanalım dedik. "Süper fikirlerim var", "Açıkçası bir fikrim yok, ama tanışalım, bir kahve içelim." diyenleri bekliyorum. Bu pazartesi veya sonrasında bu tip aksiyonlardan haberdar olmak isterseniz: e.sezenturker@gmail.com'a bir bilgi yollayın! Sevgiler :)


18 Ağustos 2014

Yarının Oyunları-Poz, BookSerf, Masaj, Taze Makarna, Garson ve Mutlu

Her ne kadar önümüzdeki otuz günün konseptini ev olarak belirlemiş olsam da, İstanbul'da olup bitenlerden de uzak kalmadım. Bu aralar keşfettiklerim huzurlarınızda:

1) Yarının Oyunları: Poz

Aznavur Pasajı'ndaki ikincikat'ta da zamanında pek çok güzel oyun izlemiştim. in-yer-face akımının yeni yayıldığı, bağımsız tiyatroların sayısının bu kadar bol olmadığı günlerdi. ikincikat'ın bilet fiyatları, diğerlerine kıyasla öğrenci bütçesine daha uygundu ve izlediğim her oyun güzel çıkıyordu. Dadanmıştık. Uzun süredir ihmal etmiştim. Bu arada, Karaköy'de bir bina alarak, yeni bir sahnede daha oyun sergilemeye başlamışlar.


Yogitam bilet alıp hadi gidiyoruz diyince, Poz'u izlemek için yolunu tuttuk. Karaköy'deki bu sahne, bizim sabahları kahvaltıya, akşamları yemeğe gittiğimiz Karaköy kısmında değil, tam tersine tünelden Unkapanı istikametinde. Issız yollarda, tinerciler eşliğinde yürürken, "Doğru yere mi gidiyoruz?" diye düşündürtecek bir bölgede.

Seyircilerin oyları ile konu başlıkları belirlenmiş ve seçilen başlıklar Dönüşüm, Ahlak, Adalet ve Medya olmuş. Firuze Engin, Deniz Madanoğlu, Özer Arslan ve Sabahattin Yakut, her biri yalnızca on kere oynanacak dört oyun yazmış. Bu serinin adını da "yarının oyunları" koymuşlar.



Biz bu seriden "Poz"u izledik. Zamanında çektiği bir fotoğraf ile yıldızı parlamış ve ünlü olmuş bir habercinin, ölümünün birinci yılında, bir meslektaşı onun hakkında bir belgesel çekmeye karar veriyor. Bu belgesel için, mefhumun seçimlere hazırlanan dul eşi, en sevdiği öğrencisi, yıllarca kendisine yardım etmiş sağ kolu ve belgeseli çekecek haberci olmak üzere dört kadın bir evde toplanıyor. Onlar anılarını, tanışmalarını, en sevdikleri yönlerini tartışırken, bilinmeyen gerçekler yavaş yavaş ortaya dökülüyor ve maskeler düşüyor. En asinin, uysallığı, en güçlünün zayıflığı, en sadık olanın sadakasizliği derken, oyunun temposu sonuna kadar hiç düşmüyor. İzlerken bazen geriliyor, bazen hüzünleniyor, bazen de kahkahalar atıyorsunuz.

Kaçırılmaması gereken bir oyun, son zamanlarda izlediklerimin en iyisi.

2) Bitti Gitti - BookSerf

BookSerf uzun zamandır sosyal medya üzerinden uzaktan uzaktan izlediğim bir oluşumdu.

Öğrenci ve yaratıcı sektörde bağımsız çalışanların, artan fiyat kitapları karşısında düzenli kitap almasının bütçelerini zorlaması gerçeği ile yola çıkmışlar. Kütüphanede tozlanmaya bırakılan kitapları, hem işe yarar hale getirmek, hem de sosyal paylaşımı arttırmak için BookSerf'ü kurmuşlar. Kendi deyişleri ile hayalleri" İnsanların birbirleriyle kitaplarını paylaştığı, okumayı onlar kadar seven insanlarla tanışıp edebiyatı ve hayatı konuştuğu bir site kurmak."




Defter yapım atölyesine katılımcı olmak için, iş çıkışında Asmalımescit'in yolunu tuttum. Kafamı kaldırmış, "Bitti Gitti" yazan bir yer ararken, yanıma bir amca geldi. "Erbil'i mi arıyorsun?" diye sordu. "Erbil kim ki?" dememe kalmadan, beni bir binaya sokup, ikinci kata çıkardı ve doğru yerdeydim!



Erbil ve Kerem BookSerf'ün kurucularıymış orada öğrendim. Eğlenceli avizeler, pin hole kamera ile çekilmiş fotoğraflar ile dolu çok eğlenceli bir ortamda, armutlu kokteylimi yudumlayıp, yamuk bir defter yaparken tanıştım onlarla ve daha bir sürü süper kişiyle. İnsanda, "Allah'ım her şeye rağmen, ne güzel şeyler oluyor şehirde!" diye düşündürtüyorlar.

Gidin, tanışın, kitap bağışlayın. İki haftalığına kitap ödünç almak için, illa ki kitap bağışlamanız da gerekmiyor.

3) Taze Makarna: Casa Rosso Cafe 

İstanbul'da pek çok İtalyan restoranında yediğiniz makarna, evde yaptığınızdan pek farklı olmaz, her siparişte "Bunu ben evde de yapardım!" diye hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü, bilirsiniz, İtalya'da yediğiniz makarnaların lezzetli olmasının sırrı, paketle satılan makarnaları değil, kendi yaptıkları taze makarnaları kullanmalarıdır.

Kadıköy'de hiç aklınıza gelmeyecek bir ara sokakta, Casa Rosso isimli bir İtalyan restoranı var. Biz gittiğimizde bomboştu, o yüzden beklentilerimizi çok yüksek tutmadan birer tabak makarna söyledik. Ve gerçekten İstanbul'da yediklerimin arasında en iyisiydi.




Servis çok iyi değil -tek masa olmamıza rağmen, servis yavaştı ve hesap hatalı geldi- ama lezzet fiyat oranı çok iyi. Aklınızda bulunsun.

4) Masaj Keyfi

Bu kadar koşturmanın arasında, kendime bir jest yapmak için, kampanya sitelerinden birinden masaj kuponu aldım ve yeni açılan otellerden LaSagrada'ya gittim. Genellikle fırsat kuponu ile gittiğim yerlerde, sanki babalarının hayrına bedavaya hizmet sunuyorlarmış gibi bir tavır ile karşılaştığımdan buna alışkındım. Olumlu anlamda şaşırtıldım.

Otel yepyeni olduğundan, soyunma odaları, duşlar gıcır gıcır. Telefonda da, oradayken de hizmet harika. Masaj da alıştığımız üzere Balililer Taylandlılar tarafından değil, Türkler tarafından yapılıyor. Mis gibi yağlar eşliğinde, omuzumdaki kulunçlar teker teker açıldı. Çıktığımda yeniden doğmuştum.



Her seferinde olduğu gibi, ayda bir kere kendime masaj ısmarlamaya karar verdim. Bir saat içinde insanın vücuduna ve ruhuna bu kadar olumlu etki eden başka bir şey henüz keşfedemedim.

Arada kendinize masaj ısmarlayarak şımarmayı unutmayın! :)

5) Garson ve Mutlu

Aslında bir ara sosyal medyada dolanan linki sizinle paylaşmak üzere bir kenara kopyalamıştım, sonra unuttum.

Kitap alışverişine çıktığımda,  giriş kısmında "Sezen'e, Onunla tanışmasam acaba kim olurdum diye düşündüğüm tek insana, O olmasaydı okuyacağınız bu hikaye olmayacağı için..." yazan kitaba takıldım. O Sezen ben olmasam da, yine de çok hoşuma gitti.

Kurumsal hayattan garsonluğa geçen, bunu yaparken de gerek ailesine, gerek sosyal çevresine sürekli açıklamalar yapmak ve mutlu olduğunu ispatlamak zorunda kalan Fulsen Türker'in, samimiyetle yazdığı gerçek hikayesini büyük bir keyifle okudum.

Elbette ki,  "kurumsal hayat korkunç, aman kaçalım, hepimiz başka işlerde çalışalım" demek yanlış olur. Ben mesela, Fulsen'in aksine, alternatif pek çok sektörde de çalıştıktan sonra, kurumsal hayatta huzuru bulanlardanım.  Sadece hepimiz kurumsal işlere uygun olmayabiliriz, hepimiz keyifli biçimde çalışabileceğimiz bir çalışma ortamı ve patron bulamayabiliriz. Bu kitap, insanın mutlu olmak için illa ki toplum tarafından kendisine biçilen role, mutsuz olmak pahasına uymaması gerektiğini anlatıyor.




Kitaptan sevdiğim bazı kısımlar:

Ortalıkta görünmediğim için meraklanıp arayıp soran eşe dosta yoğun çalıştığım yalanını söyledim. Oysa o temmuz sıcağında üzerimdeki atleti bile değiştirmeden ve kanepenin sağ köşesinde yerimden kımıldamadan komşumun kablosuz internetini kullanarak sezonlarca dizi izliyordum. Çok konuşan beynimi susturmak için daha etkili bir uyuşturucu keşfetmedim.

İki, bazen bir buçuk günlük haftasonunu yaşamak için bütün hafta çalışan bir nesiliz sonuçta. Haftasonu kaçamakları, haftasonu lezzet durakları, haftasonu hobileri... Hayatta tüm yapmak istediklerini kırk sekiz saate sığdırmaya çalışan milyonlarca insandan bir kaçının yolu Dodo'ya düşüyor.

Zenginlik neydi? Dünyanın filmlerini izliyor, dünyanın kitaplarını okuyor, dünyanın ressamlarının ruhlarına kadeh kaldırıyor ve her anımızı çakırkeyif yaşıyorduk.

Bir sabah yataktan keyifsiz kalktıysan, kahvaltı yap geçer. Akşamdan kalmaysan mutlaka kahvaltı yap, tüm sanrılar sona erer. Keyifsiz değilsen, yine de kahvaltı yap. Kahvaltının daha güzelleştiremeyeceği bir gün, değiştiremeyeceği bakış açısı yoktur ve dünya üzerindeki hiçbir antidepresan, kızarmış ekmek kokusu ve tavada cızırdayan yumurtanın sesi, bıçağı sıyırırken parmağına bulaşan beyaz peynirin tadı kadar etkili değildir.

Teyzem de toplumun verdiği müfredata uygun yetiştirilmiş çocuklardan. (...) Mezun oldu, muhasebeci oldu. On beş yıldır aynı şirkette çalışıyor. Arada evlendi, çocuk yaptı, boşandı. Araba aldı, ev aldı, son beş yılda çok kilo aldı.

Bir de hayatımda yemediğim kuru incirli yumurtadan bahsediyordu kitap. "Gidip de dönen, dönüp de anlatan yok ama şayet cennet diye bir yer varsa, o yasak elmanın dünya üzerindeki iz düşümü kuru incirle sahanda çırpılmış yumurta demekdir" şeklinde. En kısa zamanda deneyeceğim.

(Garson ve Mutlu, OkuyanUs Yayınları, Dizüstü Edebiyat 28, 320 Sayfa)

6) Ayrıca eski ofis arkadaşları ile buluşmak, Off Pera'nın sıkış tıkışlığında avaz avaz şarkı söyleyerek dans etmek, yağmur altında konser dinlemek harika şeyler. İş güç içinde boğulup, içinizdeki zibidiyi tamamen terk etmeyin!





Dün Küçükçiftlik Park'taki Beirut konseri inanılmazdı. Yağmur yağmasa bu kadar eğlenceli olur muydu emin değilim; ama Teletabi kılığında, ayağımızdan şıpır şıpır, üstümüzden hışır hışır sesler gelirken dans etmek harikaydı!



Kapanışı da bir Beirut şarkısı ile yapalım bunun şerefine:




İyi haftalar!

16 Ağustos 2014

Önümüzdeki 30 günün konsepti: Eve Dönüş

Kişisel gelişim kitapları ile dalga geçmek, onları saçma bulmak ve kitapçıda o raflarda takılanları küçümsemek gibi yaygın bir kabul var, biliyorum. Buna rağmen, ben o kitapları sevenlerdenim. 

Elbette ki bir kitap okuyunca hayatımız değişmiyor, elbette içinde yazan her şey olağan üstü bilgiler olmuyor; ama ben bu tip kitapları okuduğum zaman, hayatım hakkında daha fazla düşünmeye başlıyorum, kendimi sorguluyorum ve her kitaptan öyle ya da böyle ilham alıyorum. 

"Bekar Metropol Kadınına Küçük Evde Yaşama Rehberi - 1: Mutfak " yazısında bahsetmiştim, "En iyi öğretirken öğrenilir" mantığından yola çıkarak, düzenli ve şık bir eve sahip olmak hakkında yazılar yazmayı planladığımdan ve yazarken öğreneceğimi umduğumdan... 

Bunun için de bana ilham vereceğini ve yol göstereceğine inanarak bir kitap aldım: Gretchen Rubin tarafından yazılan Mutluluk Projesi - Ev.



Gretchen Robin, bir yıl boyunca hayatında değiştirmek istediği şeylerin bir listesini yapıyor ve bu doğrultuda yapması gerekenlerden yola çıkarak her ay belli konu veya konular için çaba harcıyor, yaşadıklarını da kayıt altına alıyor. 

Kitabı okumaya başladığım zaman büyük hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim. Kitap, konu ile alakasız pek çok detay verilerek şişirilmiş ve yazarın pek çok kararı başkasına yol gösteremeyecek kadar kişisel. 

Üstelik de yazar karakter olarak,  mutsuzluğa mahkum olduğunu düşündüğüm ve kesinlikle benzemek istemediğim bir kadın. Kızıyla yapacağı planlarda bile "Çarşamba gününün en verimli saatlerinden vazgeçmek benim için kolay olmayacaktı, çünkü ben her zaman çalışmak isterim." diyor. Çalışmak dediği de, işte bu mutluluk projesi hakkında yaşadıklarını kayıt altına almak. Mutluluk projesi hakkında çalışmak için, kızıyla geçireceği zamanın hesabını yapan bir anne bana çok ironik ve çaresiz geldi. 

"Bir çift olarak çok çalışır ve fazla aylaklık etmeyiz. Neredeyse hiç içki tüketmeyiz. Bilgisayar başında uzun zaman geçiririz. Çok fazla tatil yapmayız. Çevremizden ender olarak uzaklaşır ve rutinlerimizi değiştirmeyiz." biçiminde tarif ettiği evliliği ise, benim hayatım boyunca fobik bir biçimde korktuğum tek düze, gelişmeye ve keşfetmeye kapalı evliliklerden biri.

Bütün bunlara rağmen kitabı sonuna kadar okudum. Her ne kadar yazara sempati duymasam ve üslubunu beğenmesem de, üzerinde uzun süre çalışılmış ve konu hakkında çok fazla kaynak taranarak hazırlanmış bir kitap. Bu nedenle de, pek çok laf kalabalığının arasından cımbızla çekme zahmeti yaratsa da, ben güzel yol göstericiler buldum kendime.

Elbette ki, kendimden yola çıkarak, benim işime yarayanları seçtim, ama inanıyorum ki aralarında mutlaka siz de işinize yarar bir şeyler bulabilirsiniz.




1) Her şeyi aynı anda yapamazsın, bölerek ilerle.

Ben sürekli yapmak istediği şeyler hakkında listeler oluşturanlardanım. Listemde para biriktirmekten, motor kullanmayı öğrenmeye; yüksek lisans tezimi hazırlamaktan, evde düzenli olarak yemek pişirmeye kadar her şey var.  Bir kere daha çok net biçimde anladım ki, hepsine aynı anda başlamaya heveslendiğimde, somut bir ilerleme kaydedemiyorum.  

Kitaptan ilham alarak, her aya bir konsept koymaya karar verdim. Ofisteki iş yoğunluğum değişken olduğu ve sürekli yeni bir şeylere merak salan bir yapıda olduğum için, oturup da bir senemi planlamam mümkün değil. Bu yüzden, her ay, o zamanki ihtiyaç ve keyfime göre konsepti belirlemek, benim karakterime de yaşam tempoma da daha uygun.

Önümdeki otuz günün konseptini ev olarak belirledim. Uzun zamandır, sürekli bir yerlerden bir yerlere koştuğum için evle hiç ilgilenmemiştim. Fark ettim ki, düzenlemem, atmam, almam, değiştirmem ve arşivlemem gereken pek çok şey var. Önümüzdeki otuz gün evde iş başındayım! :) Hedefim hem sakin bir kaçış noktası olacak, hem de bana enerji ve keyif verecek bir ortam yaratmak. 

İlhamım da Samuel Johnson'ın "Evde mutlu olmak, tüm tutkuların en üst düzey sonucu, her girişim ve çabanın yönelme eğiliminde olduğu sondur." sözü.




2) Her şey olabildiğince basitleştirilmelidir, ama olabildiğinden daha basit de olmamalıdır.

Bunu Einstein söylemiş. Pekala ev için de geçerli. Dolapların içi sıkış tıkış işe yaramayan bir sürü eşya ile dolu, gereğinden fazla mobilya ile sıkış tıkış doldurulmuş, dağınık ve kalabalık bir yaşam ortamının konforlu olamayacağı bir gerçek. 

Ama tapınakta yaşayan Budistler de değiliz. İlgi duyduğumuz, peşine düştüğümüz, topladığımız şeyler var. Bunu abarttığımız zaman, biriktirdiklerimiz zaman, mekan ve enerji tüketiyor. Ama sırf lazım olursa diye tutulan gereksizler elenir ve geriye kalan parçalar, güzel yerleştirilirse dekoratif de olabilir, eve karakter de katabilir.

Kitaptan bir alıntıyla, "Daha fazlasıyla ya da daha azıyla mutlu olabileceğimizi öne sürmek, her kitabın 100 sayfa uzunluğunda olması gerektiğini iddia etmek gibidir.  Basit ve sade tut eğilimi, fazla genişlettiğim takdirde beni yoksullaştıracaktı."




3) Faydalı rutinler geliştir.

Kitaptan bir alıntıyla: "Yenilik ve rekabetin mutluluk getirdiği doğrudur ve yaşamlarındaki rutin eğilimleri yenen, yeni şeyler deneyen, yeni yerlere giden insanların mutlu olduğuna da sık sık rastlanır. Ama rutin olgular da mutluluk getirebilir insana."  

Andy Warhol da aynı doğrultuda şöyle demiş, "Ya tek bir kez, ya her gün. Bir gün heyecan verici bir şey yapar ve bunu her gün yapmaya devam ederseniz heyecan verici olarak kalacaktır. Ama aynı şeyi iki kez ya da rastgele günlerde yaparsanız öyle olmadığını görürsünüz."




4) Keşif günleri yap.

Yazarın, kızıyla yaptığı keşif günleri fikrini çok sevdim. Her hafta aynı gün, aynı saatte birlikte şehirde keşiflere çıkıyorlar. Gidilecek istikameti bir hafta anne, bir hafta kızı seçiyor. Bence nitelikli zaman geçirmek ve ilişkiyi güçlendirmek için harika ve keyifli bir yöntem. 

Çocuğum yok, ama aynısını yogitam ile yapmaya karar verdik. Her hafta bir keşif günümüz olacak, planlar bir hafta benden, bir hafta ondan...


5) İlgini çekmiyorsa iyi iş çıkaramazsın.

Yazarın babası, avukatmış. Meslektaş olmamızın yanı sıra, sayısız iş dünyası organizasyonuna, siyasi ve toplumsal aktiviteye katılıp, avukatlığın eğlenceli görünmesini sağlayan bir kariyer yapmış olması da oldukça ilgimi çekti. Onun da öğütlerinden birine bayıldım:

"Onlara yapmaları gerektiğini düşündükleri işlerle uğraşmalarını öğütlerim. Bir şeyle senin ilgini çektiği için uğraşmalısın. İlgini çekmiyorsa iyi iş çıkaramazsın, o şeye gerektiği kadar asılamazsın." 




6) Para mutluluğu satın alamaz; ama akıllıca harcandığı zaman mutlu bir yaşama çok ciddi katkıda bulunur. 

Para ile ilişkimi özetleyen bir cümle. Bazen çok iyi paralar kazanan; ama  kendisine hiç yatırım yapmayan insanlarla karşılaşıyorum. Bazen de tam tersi ortalama bir maaş ile oldukça zengin hayatlar sürenlerle...

Tabii ki para harcamanın doğrusu şudur denilebilecek, herkes için geçerli bir yöntem yok. Ama mutlu ve keyifli bir hayata hizmet etmediği sürece ne kadar fazla olduğunun da bir anlamı olmuyor.

7) Temiz alanlar temiz kalır, pis alanlar daha fazla pislenmeye meyilli olur. 

Bu cümleyle de, evimde bazı yerler hiç dağılmazken, bazı yerlerin bir türlü toplanamamasının sırrını çözdüm. Gerçekten insan, düzenli tertipli bir yeri dağıtmaya kıyamıyor ve ıvır zıvırlarını hep aynı dağınık çekmeceye, rafa vs. atıyor. Dolayısıyla her yer tertipli olmadıkça, tamamen düzenli bir eve kavuşmam mümkün olmayacak.

Bir de kitabı okurken, bir ilham daha aldım. Yazar, bir okuma kulübü kurmuş. Her ay belli kitaplar seçiyorlar, herkes okuyor, sonra bir araya gelip o kitaplardan bahsediyorlar. Bir Mushaboom kulup mu kursam dedim.  İlla ki kitap olması şart değil, pratik parti tarifleri olur, eye liner çekmek olur, yeni bir cafeyi hayırlamak olur... Her ay bir gün, bir sürü kadın toplansak, bir yerlerde oturup kahve içsek, keşiflerimizi ve hayat tüyolarımızı paylaşsak, keyifli birkaç saat geçirsek fena mı olur? :)

En harikasından bir haftasonu olsun! 

12 Ağustos 2014

Kızlarla kavuşmalardan notlar: Nopa, Ballı Viski, Akyaka ve Gökova

Kendimi bildim bileli şanslı olduğum konulardan biri de kız arkadaşlarımdır.

Hangi noktada durup şöyle uzaktan kendi hayatıma baktıysam, böyle harika arkadaşlarım olduğu için şükretmişimdir. Kendimi bildim bileli, her konuda konuşabildiğim, yanlarında kendimi maskelemek zorunda olmadığım, yeri geldiğinde beni eleştiren, ama ihtiyaç duyduğum her konuda destekleyen kız arkadaşlarım oldu. Birbirimizle iş, aile, ilişki bütün mahremlerimizi paylaştık, en dipte olduğumuz anlarda bile paylaşarak güçlendik, birlikte çok güzel anılar biriktirdik.

Bazıları ile kavga veya somut bir anlaşmazlık olmaksızın yollarımız ayrıldı, farklı yönlere ilerledik. Bazıları ile farklı yönlere ilerlesek, sürekli görüşemesek ve bambaşka hayatlar yaşasak bile o yakınlıktan hiçbir şey kaybetmedik.

İlkokuldan, ortaokuldan, üniversiteden, work&travel maceramdan, ilk iş yerimden bana kalan en kıymetli şey hiç tereddütsüz bu arkadaşlarım oldu. Aradan yıllar geçti, hepimizin hayatında büyük olaylar oldu, bazılarında an be an birbirimizin yanında olamadık, ama döndük dolaştık, bir masanın iki ucunda oturduk, anlattık, ağladık, güldük, planlar yaptık.

Uzun zamandır oradan oraya o kadar çok koşturuyordum ki, kızlarla uzun soluklu kavuşmalar yapamaz olmuştuk. Geçen hafta, tamamen spontane biçimde, kız arkadaşlarımın haftası oldu. Anlattık, dinledik, akıl verdik, heyecanlandık, içtik, güzelleştik.

Bu buluşmaların her biri, hayata ve ilişkilere bakış açısından, örnek olaylı beyin fırtınası niteliğinde olmasının yanı sıra, hepsi keşif doluydu.

İlkokuldan beri arkadaşım olan Ayşe'ye sürpriz bir doğum günü konseptli yemek organizasyonunda Nişantaşı'nın yeni mekanı Nopa'daydık. 

Atiye Sokak'ta, masaları sokağa taşmayan, hatta dikkatli bakmazsanız önünden görmeden geçebileceğiniz bir mekan burası. Dekorasyonu ahşap ve metal detaylarla hem modern, hem sade, hem şık. Bahçesi, şehrin göbeğinde bir vaha. Birbirine bitişik olmayan geniş masalar, dışarıdan soyutlayacak biçimde tasarlanmış yeşillik ve hatta akan sular ile süslenmiş bir alan. Et konusunda iddialı, menüsünde de sıra dışı kokteyller var. Özel günler kadar, başbaşa romantik buluşmalar için de harika bir istikamet olabilir, aklınızda bulunsun.



Bir başka buluşmamız, birlikte muhteşem bir Beyrut gezisi yapmış olduğum Martha ile Mushaboom'da oldu. Saatler süren, yine de konuşacaklarımızı biteremediğimiz sohbetimizin eşlikçisi, en son seyahatimde duty free'de keşfettiğim ballı viskiydi.

Nedense bir türlü sevemediğim içkiler vardır, bunlardan birisi de viski. Başka seçeneğim yoksa içerim içmesine de, hiçbir zaman "Ah şimdi şöyle tek buzlu bir viski olsa" demişliğim veya gerçekten keyif alarak içmişliğim yoktur. 

Viskinin bu güne kadar severek içtiğim tek formu Lynchburg Lemonade idi. En son duty free alışverişimi yaparken, elime tutuşturulan buz gibi bir shot bardağı ile ufkum açıldı. 

"Ben viski sevmem ki." diye söylenip, şöyle ucundan bir yudum aldım. Bayıldım. "Bu nasıl bir viski?" soruma verilen cevapla ballı viski ile tanıştım. Gerçekten içimi güzel, yazın buz gibi de şahane oluyor. Bir yerde denk gelirseniz, ön yargılı olup, pas geçmeyin.



Ve cuma akşamı iş çıkışında İsviçre'ye gelin verdiğim Özgem ile kavuşmak üzere havaalanının yolunu tuttum. Bitmek bilmeyen bir trafik, hava şartları nedeniyle gecikmeler derken, gecenin bir yarısı Akyaka'daydım.

İlk keşfimiz Kum Cafe &Bistro oldu. Sokağa atılmış sandalyeleri ile denizden gelen esintiyle püfür püfür oturabileceğiniz bir mekan burası. Güzel müzikler çalıyor, bira buz gibi, kokteyller lezzetli. Ve hepsinden önemlisi, inanılmaz güler yüzlü ve ilgililer. Kapanış saati geldiğinde, son birer bira isteğimizi kırmadıkları gibi, mekanı kapattıktan sonra, yandaki bakkaldan bira alıp onların masalarında takılmamızı teklif ettiler. Mest olduk. 

O kadar konuşacak şey birikmişti ki, saat 4:00 gibi yanımıza kafası güzel bir grup yanaşıp, "Bir şey dikkatimizi çekti. Çok uzun zamandır buradasınız, ne güzel." dedi.

Kareye girip poz veren dünya tatlısı bir sokak köpeği ile gecenin hatırası huzurlarınızda:




Ertesi sabah yalnızca bir kaç saat uyku ile, "Aman teknede uyuruz en kötüsü" diyerek, Gökova Koyu'nda tura çıktık. İsviçre'ye bizim kızın düğününe gittiğimde, evlerine misafir olduğum süper tatlı çift de şansımıza oradaydı. 

Yanlarında da "stajyer çocuk" adını taktıkları, on yaşında kuzen ile birlikte. Annelik- babalık provası niyetine, stajyer olarak aldıkları bu on yaşında çıtır, bilmişliği ve cilvesi ile aklımızı başımızdan aldı. "Dedikodu sever misiniz?" sorusunun ardından, hoşlandığı sınıf arkadaşının yazlıkta başka bir sevgilisi olduğu konusunda içini döktü. Biz şaşkınlıkla, "Bizim ilk sevgilimiz ondan on yaş büyükken olmuştu." hesabı yaparken...Sonra da denizde verdiği pozlarla cilveli cilveli "Kıskan beni Atilla!" diyerek, bizi kadınlığımızdan utandırdı, kahkahalara boğdu.





Bütün gün boyunca Gökova koylarını ve adalarını gezerek, yüzdük, güneşlendik, lafladık ve yıllar önceki bir Büyükada maceramızı andık.






Her yerde deniz çok güzeldi; ama Lacivert Koyu'nun denizi benim en favorim oldu. Bir de Kleopatra'nın taşıma kumlu sahiline sahip Sedir Adası, çok kalabalık olmasına rağmen, beyazdan maviye giden denizi, karşısındaki dağları ve palmiyeleri ile çok güzel bir yer. 




Özgem ile kavuşmuş, harika denizlerde yüzmüş, "Türkiye'de görmediğim ne kadar çok yer var!" gerçeğinin bir kere daha farkına varmış olarak döndüm İstanbul'a.

Kız arkadaşlarla girdiğim bu yazının sonuna, bir de sevdiğinizi bildiğim, ama tembelliğimden -ve ayrıca kadro eksikliğinden: şöyle her gün benimle gezip havalı fotoğraflarımı çeken kimsem yok!- bir türlü düzenli yapamadığım, yapmaya niyetlendiğimde de arka fonda havalı İstanbul sokakları değil, dağınık ev alanları olan ne giydim içeriklerinden birini konduruveriyorum:



İstanbul'da havanın ne giyeceğimi şaşırttığı bir gün. Tam yazlık giyinmiş çıkıyorken, son anda bastıran İstanbul musonu ile bir yağmurluk eklendi.Jean etek Mango, kuru kafalı t-shirt Stradivarius, yağmurluk Joy Miss, terlikler Atina'daki meydanın karşısındaki ayakkabıcılar sokağından...




T-shirt Terkos'tan, jean etek Roberto Cavalli, yeşil espadriller Casette'den, çanta Longchamp.


Yeşil kolları fırfırlı üst ile gri bandaj etek H&;M, siyah peep toe ayakkabılar Chinese Laundry.



Yeşil elbise H&M ve evet bu kesinlikle benim rengim! :) Kolyeyi yıllar önce annemden araklamıştım, ayakkabılar Hush Puppies.


Gömleğe benzeyen bluz Zara, beli zımbalı kalem etek Stradivarius, siyah topuklu ayakkabılar Camper. Bu arada denemediyseniz, Camper'ın topuklu ayakkabıları mucize kadar rahat. 



Siyah t-shirt Zara, kahverengi çanta bir müvekkilimin hediyesi Hotiç, siyah topuklu ayakkabılar Camper, tayt sanıyorum Beşiktaş Pazarı'ndan. Bilezik de kapandığına çok üzüldüğüm Maya Mira'dan. Saç kesimim de yepyeni, Etiler Makas'a selam olsun!


Cuma gecesi sabaha karşıdan bir saman üstü hatırası. Gömlek görünüşlü kırmızı t-shirt Mango, siyah mini bandaj etek H&M, ayakkabılar Logan, plaj çantası Tommy Hilfiger. 


Kalpli gömlek Zara, mavi kocaman çanta Tommy Hilfiger.

Evet, jüri olma zamanınız geldi. Hangi gün "şahane on numara beş yıldız?", hangi gün "Hemen üstündekileri çıkarıp başka bir şeyler giysen iyi ederim?" :))

Sevgiler!

Pinterest'im

Instagram'ım