23 Ocak 2014

Herkesin yolu, virajları ve o yolu gidiş şekli, görüş mesafesi başkaydı.

İstanbul'da huzurlu yaşama taktiklerimden biri, çantamda her zaman kitap taşımak. 

Yol mu uzun, trafik mi var, sabahki duruşma hakim izinli olduğundan başka mahkemeye devredilip öğleden sonraya mı kalmış, istanbulun diğer ucuna mı gitmem gerekiyor, buluşacağım arkadaşım yarım saat kadar gecikecek mi, kitabım varsa hiç gerilmiyorum. Kendime bir köşe yaratıp, açıyorum kitabımı, hooop bambaşka bir dünyadayım. Kitabım varsa, birini veya bir şeyi hiç söylenmeden beş saat bekleyebilir, otobüs yolculuğu yapabilir, adliyeden havaalanına her yerde kendimi oyalayabilirim. 

Beş saat diyorum, çünkü okudukça daha da hızlı okumaya başlıyor insan. Çocukluğumdan beri okumaya düşkünlüğümü ve binlerce sayfalık hukuk kitapları eşliğinde devrilmiş bir hukuk fakültesi eğitimini düşünürsek, 300 sayfalık bir romanın benim elimdeki ömrünün beş altı saat olması oldukça anlaşılır. 

Tabii bu kitabın ne olduğu da önemli. Gürültülü bir yerde okunamayacak kadar dikkat gerektiren, karmaşık cümle yapılı veya düşünce bakımından kapsamlı kitaplar, öyle anlarda hiç işe yaramıyor. Bu yüzden hukuk kitaplarını, bana oldukça yabancı değişik düşünceler barındıran ve üzerinde düşünmemi gerektiren içerikleri olanları ve dili ağır edebi yapıtları evde sessiz ve boş vakitli günlere saklıyorum. Sokağa çıkarken çantamdaki kitaplar romanlar oluyor. Özellikle de başkahramanı kadın olanlar favorim.


Bu hafta çantamın kitabı: Gökçe Dölek'in Bir (Her) Kadının Hikayesi oldu.

Funda, otuzlu yaşlarında, onu her konuda destekleyen ve yaptıkları ile gurur duyan bir ailesi ve yakın arkadaşları olan, çok çalışarak işinde hayalindeki pozisyona gelmiş ve onu çok seven bir adamla evlenmiş bir kadın. Sevdiği insanlar, sürekli kendisine sevildiğini  ifade eden düşünceli bir koca, iyi bir iş ve paraya sahip olduğundan aslında dışarıdan bakınca kusursuz bir hayat yaşıyor. Bir gün ateşler içinde yatarken, rüyasında eski sevgilisini görmek, ona o güne kadar sormadığı bir soruyu sorduruyor: Peki ya ben mutlu muyum?

Kısa cümlelerden oluşan okuması kolay bu kitabın, olağan dışı bir kurgusu da yok, daha ilk sayfalarında devamında neler olacağını kolayca kestirebiliyorsunuz. Yine de ben bu romanı çok sevdim. 


İlk olarak, ben fantastik edebiyat çizgisinde olmayan, hayatın içinden ve kendimden bir şeyler bulabildiğim her romanı zaten seviyorum.

İkincisi bu roman benim yaklaşık sekiz senedir şiddetli bir savunucusu olduğum ve pek çoklarının 'yeterince olgunlaştığımda' böyle düşünmekten vazgeçeğimi düşündükleri -umarım ki yanılıyorlardır- bir bakış açısını destekliyor. Toplumun hepimize dayattığı, daha önce pek çok yazımda bahsettiğim bir mutluluk algısı var:  Üniversiteyi kazanmalı, hiç zaman kaybetmeden ve başka yönlere dağılmadan mezun olmalı ve çalışmaya başlamalı, bu arada tercihen yaş otuza dayanmadan evlenmeli, evlenirken adamın eli ekmek tutanından, evine bağlı olanından yana tercih yapmalı, çocuk doğurmalı ve sonra o yuvayı korumak için adamı sürekli alttan almalı, şımarıklık ve toplum tarafından sorumsuzluk olarak algılanabilecek her türlü hareketten kaçınmalı, bütün zaman ve enerjimizi eve ve işe adamalıyız. Hayallerimiz ev, araba, yazlık almakla sınırlı olmalı ve sonra da ömrümüz daha büyük evlere daha iyi model arabalara geçiş yaparak geçmeli. Bu kurallara uyduğumuzda mutlu olacağız! Toplum bize bu vaadi pompalayıp dururken, bunlara sahip olanlar da mutluymuş gibi yaparken, herkes aynı yol haritasını takip edip duruyor. Ve ne yalan söyleyeyim, bu listeyi tamamlayıp da gerçekten gözlerinden ışık saçan, her hareketi hayat enerjisi dolu bir insana rastlamadığımdan, ben bu formülde bir yanlışlık olduğunu iddia ediyorum. Ve bu roman bunu destekliyor.


Üçüncü olarak bu roman Funda'nın ağzından yazılmış, Funda'nın hayata ve etrafına dair gözlemlerini okuyoruz. O yüzden "bir kadının hikayesi"; ama bu gözlem ve düşüncelerde her kadın kendine dair bir şeyler bulabilir, o yüzden de aynı zamanda "her kadının hikayesi"

Kitabı kapattığım zaman, kendimi hem rahatsız hem de iyi hissettim. Rahatsız hissettim çünkü yaptığım bazı hatalar ile yüzleştim. Örneğin ben de karşımdaki adamın beni, benim anladığım şekilde, benim istediğim kadar, benim istediğim şekilde sevmesini bekliyorum. Onun sevgi göstermek anlayışının benimkinden farklı olmasını kabul etmeyip, çoğu zaman benim istediğim ve anladığım gibi davranması yönünde bir baskı kuruyorum üzerinde. Oysa ki arkdaşlık ilişkisi dahil, iki tarafın beklentisinin aynı olması lazım, yoksa olmuyor zaten... Rahatladım çünkü bu kitap gerçekten de özünde tek bir mesaj veriyor: Kendini sev ve geri kalan her şeyi oluruna bırak, mutsuzsan bu kimsenin suçu değildir, sadece olmuyordur işte, yoluna devam et.
 



Kitaptan sevdiğim cümleler:

Bütün ilişkilerin sonu aynıydı zaten. Bir düzen kurmuşum, neden bozayım, dışarısı çok tehlikeliydi, adam gibi adam da yoktu artık. Bütün kız arkadaşlarım yalnızlardı ve evlenecek adam bulamıyorlardı. Tek başıma mutlu olmanın getireceği bedelleri göze alamadığımdan biri ile mutsuz olarak ve düzenimi bozmadan alıştığım hayatıma devam etmeliydim.

İnsanlar mutsuz olduklarını kabullenmekte zorlanırlar. Mutsuzluk hayal kırıklığı ya da başarısızlık demektir çünkü;  mutsuzluk mutlu olmak için yeniden çaba sarf etmektir. Görmezden gelip yola devam etmek daha kolaydır, taa ki hayat çeşitli tesadüfleri bir araya getirip bunu senin yüzüne vuruncaya kadar.

Evlilik karşıtı birçok erkek "Asla evlenmeyi düşünmüyorum" dediği kadından ayrıldıktan 3 ay sonra başka bir kadınla evlenerek geride kalan kadına "Benim neyim eksikti?" sorusunu sordurtabilir. Bence evlenmek, erkeğin düşünerek karar verdiği bir sistem de değil. Kadının mükemmel, güzel, ideal bir kadın oluşu ile de ilgili değil hatta. Bir gün geliyor, "tutar zamanı" dediğimiz türden bir gün ve erkek o sürede hangi kadın ile birlikteyse ona evlenme teklifi ediyordu.

Çılgın, biraz maceraperest, aklına geleni hemen söyleyiveren biri olursan kategori dışı kalıyordun? Evlilik ciddi bir müesseseydi. Sanki evin içinde sürekli takım elbise ve tayyörlerle oturacakmışsın gibi. (..)  Yanında kendim olduğum, dünyayı unuttuğum, bana dokunduğunda yeniden doğduğumu sandığım o adam evlilik kriterlerime uymuyordu işte. Madem evlenemiyordum, onunla mutlu olmamın ne anlamı vardı? Mutsuz da olsa bir evlilik yapmam gerekiyordu.

İnsanın içine kurt düşmeyegörsün. Hele benim gibi geçmişi bu konu ile ilgili çeşitli senaryolarla dolu ve şu an yedi sezonluk pembe dizi yazabilecek durumda biri iseniz o kurt, küçük bşr kurtçuk değil, dağdan inen bir kurt gibi oluyor.

Yalnızlık ile tek başınalık arasında büyük bir fark vardı. Yalnızlıkta hissettiğimiz, başka birinin yokluğuydu, tek başınalıkta ise kendi varlığımıza duyduğumuz minnet vardı. 

Evliliğin anne babalar tarafından konulan kuralları artık bizler için geçerli değildi ama bir yandan da biz bu kurallara uymayıp başkaldırdıkça, bilinçaltımızda inanılmaz bir suçluluk hissediyor, yanlış yapıyorum duygusuna düşüyorduk.

İnsan kendini iyi hissettiğinde çevresinde öyle bir alan yaratıyordu ki bunun fark edilmemesi imkansızdı. Bunun ne verdiğin kiloyla, ne değiştirdiğin saç rengiyle ne de yeni aldığın kıyafetle ilgisi vardı. Tamamen içten gelen mutlu olma hali dışa yansıyordu. 

İhanetleri kişiselleştirdiğimiz için acı çekiyorduk aslında. Belki de bizile ilgisi bile yoktu hiçbirinin. Tamamen karşımızdakilerin duyguları, hayalleri, beklentileri ve mutsuzluğu ile ilgiliydi. Onu mutlu edemedim mi, benim neyim eksik, acaba benden güzel mi, diye bize düşündüren yaralarımızdı aslında; karşımızdakinin başkasını sevmesi değil, tercih edilememekti canımızı acıtan.

İki kadın bir araya geldiğinde konunun dönüp dolaşıp ilişkilere gelmemesi mümkün değildi. Pazarlama müdürü, manikürcüsü, güzeli çirkini, dulu bekarı her kadın kendi ilişki hayatını mutlaka sorguluyordu.

Babam seni seviyorumlarını daha sık söyler hale gelmişti, kasmıyordu eskisi gibi sevgisini belli ederken. Annemse alındığı gücendiği ya da haklı olduğunu düşündüğükonuları dan dan konuşuyordu içinde tutmadan. İlişkiler asıl olması gereken kıvama yıllar sonra gelmek zorunda mıydı? Kaybetme korkusu ortadan kalktığında, otorite savaşı son bulduğunda başlıyordu ilişki, ama sanki biraz geç oluyordu.

Bir evliliği ya da ilişkiyi bitirmenin, yalnız kalmak, acı çekmek, düzeni bozmak, yeni bir düzen kurmak gibi kişiye göre değişen faturaları vardı. İlişkiyi sürdürmede ise mutsuzsan rol yapmak, kendin olmamak, gerçekten istediğin hayatı yaşamamak gibi faturalar çıkıyordu karşına. 



Herkesi aynı sevemiyordu insan. Kimisini tutkuyla, kimini şefkatle, kimini inatla, kimini kolayca, kimini zorla seviyordu. Her ilişkinin insana kattığı duygu başkaydı, başka bir yeri besliyor başka bir yarayı kapatıyordu her biri.

Mutluluk ve özgüven başkalarına ya da birinin ilgisine bağlıysa tek bir ayrılık, bir kayıp başa döndürebilirdi insanı. Sindirella'yı külkedisine çevirebilirdi. Özgüvenin temelini bir başkasının onayı ya da varlığı ile oluşturmak geçici bir durumdan öteye geçemiyordu. Kişinin kendi değerlerini, kimseye bağlı olmadan kendi başardıkları ve hayata kattıkları ile belirlemesi her koşulda çok daha güçlü, güzel ve çekici kılıyordu aslında. O zaman ne ayrılık ne de kayıp o kadar acıtıyordu insanı. Kaldığı yerden daha kolay devam edebiliyor, yaralarını kendisi sarabiliyordu.

Biz olmaya çalışmaktan benliklerimizi yaşayamıyor, sonra da kendimizi özlüyorduk. 

(Gökçe Dölek - Bir Kadının Hikayesi - 277 sayfa - Butik Yayıncılık)

2 yorum:

Anonim dedi ki...

Kendini dolayısı ile ne istediğini bilmeyen bir insan görüyorum tabloda. Bu kadar zor değil mutluluk. Kendini bilmen yeterli.

Anonim dedi ki...

Güzel bir kitaba benziyor, ilk fırsatta okuyacağım. Sadece ben, yalnız ve tekbaşına kelimelerinin anlamlarının yazarın yorumladığının tersi olduğunu düşünüyorum, insan yalnız kalır, ama tekbaşına bırakılır bence. Yazılarınızı, yorumlarını zevkle okuyorum, bilmeni istedim:) Züleyha

Pinterest'im

Instagram'ım