25 Eylül 2015

Dolunaya karşı night spa, bulutların üzerinde kahvaltı, ormanın içinde konaklama: Big Sur

Okyanusa karşı, dik bir yarın tam kenarına yerleştirilmiş, sıcacık suyla doldurulmuş büyük bir küvetin içindeyim. Gece saat 1:00. Küvetin dışındaki hava oldukça esintili ve soğuk. O yüzden çeneme kadar suya batmış halde oturuyorum. 

Karşımdaki okyanusa yansıyan dolunayın yaydığı loş ışık dışında hiçbir aydınlatma yok. 

Küvetin içinde benim dışımda birkaç kişi daha var. Bazıları bikinili ve mayolu, bazıları tamamen çıplak. Bu insanlardan biri hariç diğerlerini hayatımda ilk ve muhtemelen son defa görüyorum ve tanımadığım bu insanlarla tek ortak noktamız, büyülenmiş halde ve çıt çıkarmadan ayı ve okyanusa yansımasını izlememiz.

Duyduğumuz sesler yalnızca su ve dalga sesi. Kimse konuşmuyor. Müzik yok. 

Aslında içinde bulunduğum anı parçalara bölersek, her şey çok absürd: Gecenin 1:00'inde orada olmam, hiç tanımadığım çıplak insanlarla bir küvette oturmam... 

Ama o an hiçbir şey absürd gelmiyor, aslında olabilecek en doğal şey bu gibi hissediyorum. Manzara büyüleyici, çıplaklık kesinlikle cinsellik değil, doğallık çağırıştıyor. Hiç meditasyon pratiği olmayana bile meditasyonun kralını yaptıracak sakinlik ve hareketsizlik ortama hakim ve okyanus dalgalarının sesinin eşlik ettiği dolunay manzarası tek kelimeyle büyüleyici. 

"Böyle anlar ve böyle yerler var dünyada ve biz ne kadar saçma sapan şeylerle uğraşıyoruz." diye düşünüyorum. Bu anı herkes hayatında bir kere mutlaka ama mutlaka deneyimlemeli. 

Olduğum yer, Big Sur'daki 1962 yılında açılmış, yoga, çift terapi, pelvis çalışmaları, kabala, yaratıcı yazarlık gibi insanın içindeki potansiyeli açığa çıkarmayı hedefleyen çeşit çeşit workshop düzenleyen The Esalen Institute bünyesindeki Night Spa. 



Başa saralım...

Phil's'te leziz bloody mary'leri yuvarladıktan sonra, San Francisco'dan Los Angeles istikametine Highway 1 üzerinden yolumuza devam ediyoruz. Yolculuk benim için tam bir görsel şölen, kafamı sağa çevirmekten boynuma ağrılar girecek kadar harika bir okyanus manzarası yolculuğumuza eşlik ediyor. 


Bölgenin karakteristik noktalarından biri olan, Heroes gibi dizilerde bile kendine yer bulan ve 1931 yılında inşaa edilen Bixby Bridge'e gelince bir fotoğraf molası veriyoruz. Köprünün estetik tasarımı kadar, bulunduğu noktadaki manzara da görülmeye değer.





Ardından konaklayacağımız Big Sur Camp'a gidiyoruz. Nehrin kıyısında, kocaman bir ormanın içindeki Big Sur Camp, tertemiz, düzenli ve huzur verici bir alan. Kapısından içeri girdiğimiz anda çam kokusu ile kuş sesleri geliyor. 

Çadır kurmak isteyenler için çadır alanı ve karavanı ile gelenler için park alanları var. Tuvalet ve mutfak gibi ortak alanların hepsi gıcır gıcır. 

İkimiz de çadır kurmaktan anlamadığımız için tercihimizi ağaç evden yana yapmıştık. Evimizi gördüğüm anda bayılıyorum. Tek bir odadan oluşan yüksek tavanlı çok şeker bir ahşap kulübemiz var. Kapısı dereye ve ormana açılıyor ve evin önünde gece ateş yakmamız için bütün düzenek ve iki adet sandalyemiz hazır. 



İki küçük çanta ile seyahat ediyoruz, çantalarımızı ve Philste bitiremeyip paket yaptırdığımız yiyeceklerimizi evimize bıraktıktan sonra, hem bir şeyler içmek, hem de akşam bonfire keyfimize eşlik etmesi için şarap almak üzere, ormanın içinden yürüyerek, market, bar ve birkaç minik mağazanın bulunduğu kısma gidiyoruz.

Marketten ihtiyaçlarımızı almış, çıkarken ücretsiz dağıtılan gazeteler takılıyor gözüme. Tam o sırada O elini atıp rastgele biraz gazete alıp, poşetimize koyuyor. Sabah plajda çantasından çarşaf çıkartan adam O, biliyorum gazeteleri de bonfire için aldığını. Benim daha aklımdan geçerken o yapmış oluyor.

Alışkın olmadığım bir şey bu benim. Genellikle ben her şeyi organize eden, tedbirleri alan, sorun çıktığında çözen insan olurum, sürekli bir şeyler tembihlerim. Karşımdaki adamlar tarafından "fazla kontrolcü" olmakla suçlanırım. Üstelik işlerin yolunda gideceğini bilsem, bütün ipleri bırakmaya dünden razı olmama rağmen...


Dışarıdan bakınca çok sıradan görünebilecek bu hareket benim için o kadar anlamlı ki! Mutlulukla gülümsüyor, koluna giriyorum. "Ateşi tutuşturmak için" diye açıklama yapıyor. Biliyorum ve bayılıyorum.

Birkaç dakika sonra bara girerken aklıma geliyor, "O yengeçleri de atsak iyiydi. Oda fena kokacak." diyorum gülerek. "Ben onları dışarı koydum." diyor.


O bilmiyor, ama ben o bar taburesine oturduğum an itibarıyla kendimi gönül rahatlığı ile ona bırakıyorum. Her konuda... Ve o andan itibaren tamamen kendim oluyorum, oynamıyorum, kontrol etmiyorum, kendimin hiç bilmediğim kadar itaatkar, dişi ve doğal haliyle tanışıyorum.

Barın adı The Maiden. Ormanın içinde, film seti gibi bir kulübe. Dünya tatlısı bir barmen servis yapıyor, barda oturanlar kendi aralarında çok keyifli bir oyun oynuyor. Biralarımızı içiyoruz, Amerikan usulü kızarmış atıştırmalıkları yiyoruz, laflıyoruz. Sonra kulübemize geri dönerken hava kararmış oluyor, fena halde korkuyorum karanlıkta ormanın içinde yürümekten. O, önce korku hikayeleri anlatıp benimle eğlenmeye kalkıyor; ama sonra görüyor ki ben gerçekten çok korkuyorum.


Gece bonfire başında harika kafalara ulaştıktan sonra, mayışıyoruz. Gece aslında Esalen'in night spa'sına gitmeyi çok istemiştim; ama daha önce rezervasyon yaptırmak mümkün olmadığından, gün boyu telefonları meşgul çaldığından ve biz ulaşmayı başardığımız zaman 30 kişilik kontenjan dolmuş olduğundan -daha doğrusu ben öyle sandığımdan- night spa'dan umudumu kesip, kamp alanının içinde, üstümde battaniyem biraz gezinip, kampta kalan diğer insanlarla tanışıp ayak üstü laflamalık bir tura çıkıyorum. Sonra da donmuş olarak kulübemize geri dönüp onun yanına kıvrılıyorum. 


Gece yarısı gibi beni uyandırıyor, "Hadi Esalen'e gidip şansımızı deneyelim." diye. Dünya kadar yol gideceğiz ve kapısından geri dönme ihtimalimiz yüksek. Yine de yola düşüyoruz. İçeri gidiyoruz, "Ne kadar şanslıyız, içeri girebildik." diyorum saf saf, gülüyor, çok gülüyor. Meğerse rezervasyonumuzu yapmış bana sürpriz olarak. 1:00 ile 3:00 arasında yazının başında bahsettiğim muhteşem ortamı yaşıyoruz. 

Ertesi sabah uyanıyoruz, kahvaltı için sabah 9'dan akşamüstü 4'e kadar brunch servisi yapan Cafe Kevah'a gidiyoruz. Uçurumun kenarına kondurulmuş devasa bir terasta, gerçek olamayacakmış gibi görünen bir manzaraya karşı kahvaltımızı ediyoruz. Bölgenin özelliğiymiş, yazları sis çökmesi ve okyanusun üstündeki sis tepeden bakınca bulut gibi görünüyor. Bulutların üstünde, yengeçli olağanüstü bir eggs benedict yemenin keyfini nasıl tarif edebileceğimi inanın bilmiyorum. 




Cafe Kevah'ın bir üst katı da 1949 yılından beri aynı aile tarafından işletilen Nepenthe. Buraya gelmeyeni Big Sur'a gelmiş saymayacakları kadar meşhur bir restoran bar. 



Big Sur için "The face of the earth as the creator intended it to look." diyen meşhur yazar Henry Miller'in kütüphanesinde o gün ilgi çekici bir etkinlik olmadığı için orayı pas geçerek, Julia Pfeffer Burns State Park - McWay Falls'a giderek, yeşil ve mavinin tonlarının sefasını biraz daha sürüyoruz. O kadar harika bir manzara vaad ediyor ki, insan fotoğraf bile çekmeye kalkmadan önce bir kaç dakika kilitlenip bakakalıyor.




Arabayla Carmel'e gidiş yolumuz boyunca molalar veriyoruz. Her bir kavşaktan sonra, "Böyle bir mavi, böyle bir yeşil, böyle bir bulut olabilir mi?" diye sorduracak güzellikte bir manzara karşılıyor çünkü.






Uzun zamandır Avrupa'da hepsi bir yerden sonra birbirine benzeyen şehirlere yaptığım seyahatlerden sonra, California bana çok iyi geliyor. Şaşırıyorum, büyüleniyorum, keyifleniyorum. Ne iyi yapmışım da, kalkıp delicesine bir hareketle buralara gelmişim, diye kendimi kutluyorum; beni yalnız San Francisco'da değil buralarda da gezdirdiği için O'na bayılıyorum.

Dünyada keşfedilecek çok harika şeyler var, harekete geçme planları yaparak kalın!


2 yorum:

pazariseverim dedi ki...

Ah Sezen, burası artık ' bir doz minik güzel ' şeyden çıktı, overdose mutluluklarla dolu.. Haccına giden bir mü'min ferahlığına adım adım :)

Anonim dedi ki...

yazdiklarin artik zihnimde senaryo gibi canlanmaya basladi, yasadiklarinin enerjisi oyle yuksek ki bu yaziya geciyor, oradan da gorsel olarak film gibi oynuyor gozumun onunde. devamini merakla bekliyorum sezen, harikasin.

Pinterest'im

Instagram'ım