05 Eylül 2013

Çantamızdaki kredi kartlarının, paranın değeri sıfır burada. Uzun zamandır ilk defa paranın hiçbir boka yaramadığı bir anı yaşıyoruz. Biz birlikteyken biraz tehlikeliyiz.

Görebildiğim tek şey önümden yürüyen Mr. Feelgood'un ayakları.
Fenerin aydınlattığı ayaklarına hipnotize olmuş gibiyim, kafamı yerden kaldırıp da sağıma soluma bakmıyorum. Baksam da her yer zifiri karanlık zaten, bir şey görmem imkansız. Hem de bir anlık dikkatsizlikle yerdeki taşlara, dallara, kozalaklara takılıp yuvarlanabilirim.
İncecik bir patika yoldayız. Yol o kadar ince ki, yan yana bile yürüyemiyoruz. Sol tarafımız yamaç, sağ tarafımız orman.
Bizden başka hiç kimse yok etrafta. Araba da yok, ışık da yok, ev de yok.

O an bir sapık çıksa, bizi kesse biçse oraya atsa kimsenin ruhu duymaz, orası net.
Sapıktan evvel, sağımızdaki ormanın içinde çakallar, kurtlar, ayılar olması kuvvetle muhtemel.
Şarjımız da yok. Suyumuz da yok.
Çantamızdaki kredi kartlarının, paranın değeri sıfır burada. Uzun zamandır ilk defa paranın hiçbir boka yaramadığı bir anı yaşıyoruz.

Biz birlikteyken biraz tehlikeliyiz.


Dört beş saat başa sarıyorum.
Sahildeyiz, saatlerce kayalıkların orada dalıp balık sürülerini takip ettikten sonra, elimizde soğutulmuş bardaklarda biralarımız, önümüzde muhteşem bir deniz, kafamızı mı yapsak, yemeğe mi gitsek, denizde mi takılsak diye tatilci kararsızlıkları yaşarken, elimizdeki Adrasan rehberindeki Gelidonya Feneri kısmına kilitleniyoruz.



Arabayla Karaöz'e kadar gidip, Likya Yolu'nun iki kilometrelik kısmını yürüyerek Gelidonya Feneri'ne tırmanabiliriz. Parkurun zorluk derecesi "kolay" olarak belirtilmiş.
Rehberdeki "Yolda su yok, çantanıza mutlaka su alın." uyarılarına gülüyoruz, "İki kilometre dediğin nedir ki, yaşlı biri yazmış bunu galiba." İki kilometreyi bir saatte yürürüz biz, kendimize güvenimiz yüksek.

Çok da erken yola çıkmayalım, diyoruz. Hava biraz serinlesin. Saat 18:00 gibi orada olalım, güneşin batışını izleyelim.

Kulağa gelişi şahane.

Denizden çıkıyoruz, duşumuzu alıyoruz. İki kilometre yolu havada karada yürürüz, öyle özel kıyafetler ayakkabılar filan uğraşmıyoruz hiç. Bende mini etek, t-shirt, babet. Elimdeki çantanın içinde de para, kredi kartı, fotoğraf makinesi. O kadar hazırım (!) yani doğaya, yürüyüşe.

Adrasan'dan önce Mavi Kent'e gidiyoruz arabayla, Mavi Kent'ten de Karaöz'e ulaşıyoruz. Tabelalar çok yetersiz, defalarca durup birilerine yolu sorarak teyit ediyoruz, doğru yönde olup olmadığımızı. Elimizdeki rehbere göre belli bir noktadan sonra, arabayla gidebileceğimiz yol bitecek, inip yürümeye başlayacağız.

Korsan Koyu ile Gelidonya Feneri yol ayrımına geldiğimizde, yol ancak iyi bir jeep ile rahat rahat gidilebilecek kadar kötüleşiyor. Asfalt yol bitmiş, toprak yol da kocaman taşlarla dolu. Hoplaya zıplaya gittikten sonra, artık yol iyice kötü bir hale gelince, arabayı yolun kenarına park ediyoruz ve yürümeye başlıyoruz.



Sanıyoruz ki, Likya Yolu'ndayız. Likya Yolu dedikleri bu geniş, bol taşlı toprak yol.
İki kilometre kadar yolu yürüyoruz, hala ortada Gelidonya Feneri filan yok. Ama manzara şahane.



O sırada ben sol tarafta bir tabela görüyorum, Gelidonya Feneri'ni işaret eden. Ama işaret ettiği yol, pek de yola benzemiyor. Ancak tek kişinin yürüyebileceği, yürürken de dalların üzerinden atlaması gerekecek incecik bir patika. "Yok canım, orayı göstermiyordur o tabela." diyor Mr. Feelgood. Kulağa mantıklı geliyor tepkisi; ama tabelanın oraya dikilmiş olması kafamı karıştırıyor.


Tam o sırada bizi izleyen bir baba-kız müdahale ediyor. Evet, gerçekten Gelidonya Feneri'ne o patikadan çıkılıyormuş. Ama adam bizim çıkmamıza bir türlü izin vermiyor. "Hava kararacak birazdan." diyor, fenerimiz var cevabı ile savuşturmaya çalışıyoruz. "Emin misiniz?" gibi sorularla bizi lafa tutuyor. Tatilde olmasam, "Amca tamam sakin ol, işine bak" diye tersleyebilirim adamı. O an anlayamıyorum çünkü adamın ne demek istediğini ve ne kadar iyi niyetli olduğunu.

Biz o patikayı çıkmaya başlıyoruz. O taşlık yokuş yukarı incecik patikayı çıkmak bize iki kilometre değil, on kilometre gibi geliyor. Mr. Feelgood ile ikimiz de birbirimizden "Hadi boşver ya dönelim." duymayı bekliyoruz, ikimizden de böyle bir tepki gelmeyince tırmanmaya devam ediyoruz. Bitiyoruz yorgunluk ve susuzluktan.


Yolun sonuna doğru, manzara inanılmaz hale geliyor ve sonunda kelimenin tam manasıyla kan ve ter içinde Gelidonya Feneri'ne ulaşıyoruz.

Fenerin dibine oturup, güneşin batışını izliyoruz. Birer sigara tüttürüyoruz. Konuşamıyoruz bile. Büyülenmiş bir haldeyiz.



Etrafta bizden başka biri olsa sanıyorum bu kadar etkileyici olmazdı.
Adalar ayağımızın altında minicik hale gelmişti, üzerlerinden batan güneşin rengi denizi bir şerit boyunca pembeye boyuyordu. Manzara şahaneydi, ama daha önce de harika manzaralar görmüştük.
Asıl inanılmaz olan ses(sizlik)ti.
Ne insan sesi, ne araba sesi, ne bir tıkırtı. Sadece ve sadece rüzgarın uğultusu vardı. Ve biz rüzgarın sesini daha önce hiç bu kadar net ve güçlü duymamıştık.
Aslında sessiz ve sakin olduğunu sandığımız yerlerin, ne kadar gürültülü olduğunun kanıtıydı orada geçirdiğimiz dakikalar.



Ve sonra dönüş yoluna geçtik.
Yazının başında anlattığım, başımıza her şeyin gelebileceği sonsuz bir karanlıkta dört kilometre kadar yürüdük. Yukarıda tattığımız his o kadar harikaydı ki, ne halt ettiğimizi ilk yarım saat fark edemedik. En sonunda arabaya ulaştığımızda, arkamıza dönüp yürüdüğümüz yola baktığımızda anladık ne kadar şuursuz bir işe kalkıştığımızı.

Minik bir yılan bize hoşçakal demek için karşımıza çıktığında, internete girip araştırma yaptık, başka hangi canlılarla burun buruna gelmiş olabilirdik diye. Akrepler, hava karardığı anda Gelidonya Feneri'ni ele geçiriyormuş.

Bütün bunları hayatın bize "daha tedbirli olma" konusundaki uyarısı olarak kabul ettik ve ülkemizde var olan şeylerden ne kadar habersiz olduğumuzdan utandık. Kimbilir keşfedeceğimiz daha neler var Türkiye'de.

O yüzden buraya minicik bir tarih dersi kondurmayı görev bilirim. Gelidonya Feneri, Türkiye kıyılarının en yüksek feneriymiş. İnşaatına 1934 yılında başlanmış ve 1936'da tamamlanmış. Ulaşımının zorluğu sebebiyle buraya elektrik ulaştırılamadığından, hala elle kurularak çalıştırılıyormuş. Bulunduğu burun, ters akıntılar nedeniyle Antalya Körfezi'nin en tehlikeli noktasıymış. Bu yüzden sayısız gemi burada batmış. Türkiye'deki ilk bilimsel su altı araştırması da burada, 1960 yılında yapılmış ve çıkarılan gemi şu anda Bodrum Müzesi'nde sergilenen gemiymiş.

Keşifle kalın!

04 Eylül 2013

"Bu sezon moda ne?" sorusu benim için "Beşiktaş'ın en son maçtaki kadrosundaki kimler vardı?" kadar cevaplanması zor bir soru

Bu blogu yazmaya başladığım ilk yıllarda herkes (o zamanlarki takip eden "herkes" bu kadar büyük bir kitle değildi tabii) sabırla Mushaboom8'in bir moda bloguna dönüşmesini beklemişti. En çok ilgiyi kıyafetlerden, alışverişten, modadan bahsettiğim eser miktarda yazı topluyordu.

Benim niyetim ise bambaşkaydı ve kesinlikle kendimi belli bir konu ile sınırlamak istemiyordum. O aralar hayatımda en çok ne varsa, zamanımı ne yaparak dolduruyorsam ondan bahsediyordum. Bazen ardı ardına ilişki yazıları yazıyordum, bazen tamamen bir seyahat bloguna dönüyordum, bazen de günlerimi anlatıyordum günlük yazarcasına.

"Kız blogu = Moda blogu" anlayışına tepkimi de ortaya koyuyordum kendimce.
Hala da oldukça sığ bulurum, bir insanın hayatındaki tek zevk ve keyfinin kıyafetler olmasını.

Kıyafet önemlidir, insan hakkında pek çok ipucu verir. Ama bir insanın neredeyse bütün parasını kıyafete yatırması, bütün zamanını moda ile ilgili şeyler okuyarak harcaması bana hep gereksiz gelmiştir.

Pasaklı, özensiz giyinen insanı da sevmem o ayrı. Zevkli giyinmiş insanları ilgiyle ve keyifle izlerim. Ama güzel kıyafetlerin, güzel bir hayatın yalnızca bir parçası olması gerekir. Kıyafet eskir, anlamsızlaşır, moda değişir; fakat bir seyahatte giyilen şık elbisenin yarattığı his, bir geceden geriye kalan fotoğraftaki görüntü, bir gece insanın üzerinden parçalanırcasına çıkartılan bir kıyafetin hatırlattığı duygu eskimez, unutulmaz, anlamsızlaşmaz.

Ben nerede hem güzel giyinen, hem de daha bir sürü şey ile uğraşan hemcinsime denk gelsem aşık olurum!

Merak edenler, ısrar edenler oluyor. Ne giyiyorsun günlük hayatında, nereden alışveriş yapıyorsun, modayı takip ediyor musun... Özellikle de çıtır meslektaşlarımdan, öğrencilerden "İşe ve adliyeye giyerken ne giyiyorsun. Böyle yazılar hazırlasana ya." içerikli aldığım e-maillerin sayısı artınca, sipariş üzerine yazı da yazabilirim, dedim.

Başlarken belirtmeliyim ki, ben moda saplantılı bir insan değilim. Moda dergileri, yalnız yaptığım uçak yolculukları için harika bir eşlikçidir. Severek takip ettiğim moda blogları vardır, ama pek düzenli bir takipçi sayılmam. "Bu sezon moda ne?" sorusu benim için "Beşiktaş'ın en son maçtaki kadrosundaki kimler vardı?" kadar cevaplanması zor bir sorudur.

Diğer yandan alışverişi elbette her kadın gibi çok severim. Gelgelelim aklında bir parça olup da onun avına çıkan veya alışveriş yapmayı koca bir gün aktivitesine dönüştürenlerden kesinlikle değilim. Ben çaktırmadan alışveriş yapanlardanım. Bir arkadaşımı beklerken bir mağazaya girerim, adliyeye giderken vitrinde bir şey görürüm, markete yürürken kendimi elimde onlarca parça ile kabinde bulurum. Hiç alışverişe çıkmadan her hafta en az 3-5 parça kıyafet alırım. Çaktırmadan.

Kıyafetlerimi her yerden alırım. Pasajlardan, pazardan, isimsiz butiklerden, Zara, Mango gibi mağazalardan, havalı markaların mağazalarından, yurt dışı seyahatlerimden... Tek kriterim "beğenmek"tir. Zaten çok çabuk sıkılırım kıyafetlerimden. İki kere bayıla bayıla giydiğim bir elbiseyi, üçüncü giydiğimde pek mutlu hissetmem kendimi. Buna da Chucha Boutique ile çözüm buldum, kıyafetlerimi bir iki kere giydikten sonra yeni sahiplerine ulaştırıyorum.

Sadece gömlek ve blazer konusunda Beymen ve Fabrika'dan şaşmam. Paramı da kıyafetlerden çok çanta ve ayakkabılara harcarım. Ayakkabısı ve çantası güzel olmayan bir insanı beğenmem mümkün değil, bunlara harcanan paraya hiç acımam.

Sanırım bütün merak edilenleri cevaplamış oldum :)

Buyrun geçen hafta boyunca gün gün ne giydiğim huzurlarınızda:


Siyah bandaj etekler benim vazgeçilmezim. Dolabımda bunlardan onlarca var. İşe, partiye, plaja, konsere her yere giyiyorum. Üstüne ve altına ne giydiğime bağlı her ortama uyabiliyorlar. Bu yüzden joker parçam. New Look, Stradivarius, Zara gibi pek çok yerden alınmış siyah bandaj eteğim var.

Bu fotoğrafta da altımda siyah bandaj etek var. Üstündeki peplum bluz Asos'tan. Kolye Kadıköy'deki çok sevdiğim takıcı Maya Mira'dan. Ayakkabılar Tommy Hilfiger, çanta Rumeli Caddesi'ndeki dericilerden.


Yine bir siyah bandaj etek. Beyaz gömlek Massimo Dutti, espadriller Prada. Sütyenim de kabak gibi ortadaymış, fark etmemiştim, Marks & Spencer.


Önden çıtçıtlı yeşil elbise Mango'dan. Ayakkabılar Logan (Deriden'den) ve elimdeki boya Loreal 8.1. Saçımı her zaman boyattığım boya. Boyamı alıp, kuaföre götürüyorum, asla ve asla başka boya kullanmıyorum.


Bebe yakayı çok sevenlerdenim. Dantel detaylı bebe yaka elbise Dorothy Perkins'ten. Lacivert stilettolar ebay'den.


Seyahat öncesi ütülerimle başbaşayım. Penye elbise New Look'tan.


Siyah bluz Iceberg'ten (Bradroom), sarı etek Teşvikiye'deki çok sevdiğim bir butikten. Ayakkabılar yine aynı: Logan.


Yolculuk zamanı. Yeşil t-shirt Taksim'deki pasajlardan birinden. Siyah bandaj etek klasiğim. Çanta LV. Ayakkabılar yine Logan.



Sarı yazın en sevdiğim renk! Sarı t-shirt New Look'tan, plaj çantası Mango'dan, plastik terlikler Penti'den, peştemal havlu Beşiktaş Pazarı'ndan.


Beyaz askılı body Polo Garage, eskitmeli jean etek Mango, masanın üzerinde duran cüzdan Guess. Bronzlaşmış ten Adrasan ganimeti.


Beyaz iç gösteren elbise hediyeydi, hiç bir yerinde etiket olmadığından nereden olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Pek sevdiklerimden.


Siyah bandaj etek klasiğim, kız baskılı t-shirt Stradivarius, babetler Yargıcı, çanta Longchamp.


Pazar günü boyunca üstümden çıkarmadığım elbise isimsiz butiklerimden birinden. Terlikler Penti. Deniz yatağım o günkü mutluluk sebebim.

Eveeet siparişli yazım burada bitmiştir. Tamam mı devam mı? :)
Ayrıca merak ediyorum en beğendiğiniz hangisi, en yakıştırmadığınız hangisi? :)

Ve biterken:
Sırf moda diye bir karış bacak boyunuz varken, sizi daha da kısa gösteren boyunlu ayakkabıları giyme inadından vazgeçin nolur. Bütün paranızı kıyafetlere yatırmayın, daha çok seyahat edin, daha çok kitap okuyun, daha farklı şeylerle ilgilenin. Neyin içinde kendinizi mutlu hissediyorsanız onu giyin. Eğer görünüşünüze hiç özenmiyorsanız da, silkelenin kendinize gelin. Evden çıkarken aynadaki görüntünüzü ne kadar beğeniyorsanız, gününüz o kadar güzel geçiyor.

Öperim!

02 Eylül 2013

Music is a safe kind of high*

Ayaklarımda hala kum, saçlarımda hala deniz tuzu var. Tatil yazısı bekliyorsunuz benden biliyorum, ama fotoğrafları yüklemem ve kelimelerimi toplamam biraz zaman alıyor. O yüzden yaz, şehir, müzik geliyor: 

Arada sırada "Offf çok sıcak" diye söylensem de, yazın bitmesini hiç istemeyenlerdenim ben. Yazları kıyafetler az yer kapladığı için tatile çıkmak çok kolay, mont çorap derdine düşmeden bir elbise geçirip evi terk etmek çok pratik, bronz olmak her zaman bir avantaj. Bir de açık hava konser keyifleri var ki, şehirde kalanlar için daha güzel bir aktivite olamaz.

Bu yaz, muhteşem gezi direnişi sebebiyle, yapılacak pek çok konser iptal oldu; ama olsun, feda olsun.


Bu sene, iki farklı açık hava konserine katıldım. Biri Londra'da Field Day festivali; diğeri Park Orman'da The XX konseri. İkisi de artık bahsetmek için çok güncel sayılmadığından, sıcağı sıcağına havadisler vermek için yazmıyorum bu yazıyı. Hem çok güzel şarkılar paylaşmaya vesile olsun, hem de hala organizasyon konusunda ne kadar geri olduğumuz ile yüzleşmiş olalım.

Tamamen tesadüfen keşfettiğim The XX, Grooveshark istastistiklerime göre, bu sene boyunca en çok dinlediğim beş grup arasındaydı. Hep. Hem yalın, hem karakteristik, hem depresif, hem enerji veren bir müzik yapıyorlar. Kış boyunca, sırf onları canlı canlı dinleme arzusuyla, kaç saatimi Songkick'ten konser, Skyscanner'dan uçak bileti kovalayarak geçirdiğimi bilmiyorum.



Derken İstanbul'da konser vereceklerini öğrendim. Tabii ki konser gününün, arifeye denk gelmesini umursamadan, tatili bir gün erteleyerek soluğu The XX için Park Orman'da aldım. Konser biraz kısa sürse de- gerçi ne kadar uzun kalsalar da bize yetmeyecekti- gerçekten çok iyiydi.

Gelgelelim, organizasyon her zamanki gibi çok zayıftı.

1) Çok kalabalık bir konser olmamasına rağmen, kadınlar tuvaletinin kapısında içeri girmesi 45 dakika süren bir kuyruk vardı. En sonunda, güvenliğe şirinlik yaparak, erkekler tuvaletine girdim. Ya kadın-erkek diye ayrılmaması lazım tuvaletlerin, ya da kadınlar için erkeklerin üç katı kadar daha fazla tuvalet konulması lazım. Konser zaten çok çok bir saat sürerken, yarım saat tuvalet sırası olmamalı.
2) İçki seçeneği bira ve votka enerjiden ibaretti. Votka enerji sevmeyen biri olarak, tek seçeneğim olan biraya ulaşmam içinse en az yirmi dakika sıra beklemem gerekti. Tek bir bira içerek konseri kapattım. Bu kadar zor olmamalı.
3) Konser bittikten sonra, yemek bölümünden aldığımız yiyecekleri yerken, güvenlikler tarafından "Alanı boşaltıyoruz arkadaşlar!" diye uyarıldık. Haliyle olay çıkardık.
4) Sahne önü bileti alanların sayısı oldukça az olmasına rağmen neredeyse 200 kişilik bir alan sahne önü olarak kapatılmıştı. Normal biletli kısmın en ön kısmında olsan bile, sahneden epeyce uzakta kalıyordun. Evet, elbette sahne önü bileti alanın bir ayrıcalığı olmalı; ama satılan bilet sayısına göre alanın büyüklüğü küçültülmeli.
5) Açık alanda yapılan konserlerde, arka tarafta da hoparlör olmalı ki, sahneden ne kadar uzakta olursan ol, havaya girebilesin, arka kısımda çimlerde bile yayılsan keyifle müziğini dinleyebilesin. Yalnız sahnenin yanına koyulan ses sistemleri ile açık hava konseri olmuyor.



Güzel ve dinleyicisine eziyet çektirmeyen bir organizasyonun nasıl olabildiğini ise, Londra'da Field Day'de deneyimledik. Festivalin yapıldığı alana girdiğimizde, alanda altı sahne bulunduğunu keşfettiğimizde kendimizden geçtik zaten.



Bütün bir gün boyunca, ne tuvalete girmek için, ne yemek almak için, ne de içkimize kavuşmak için beş dakikadan fazla beklememiz gerekti. Çözüm basitti, çok fazla yere tuvalet ve bar koymuşlardı. Yalnız bir iki yerde toplanmamıştı. Böylelikle kalabalık da dağılmıştı.




Yorulduğumuzda arka kısımlarda çimlere uzandığımızda, sahnenin yanındakiler hariç, arka kısımda da kolonlar olduğundan, aynı keyifle ve güzel bir müzik sistemi ile grubu dinlemek mümkün olabiliyordu.

Medeniyet bakımından ne kadar ileri olduklarını da özellikle iki şey sayesinde fark ettik ve kendimizden utandık.

Sahneyi inanılmaz güzel bir açıdan gören, oturulabilen bir alan mevcuttu. Tipik Türk mantığı ile, "Aaa ne burası? Basın mı? VIP mi? Hadi oraya geçmenin bir yolunu bulalım." tepkisi verdik. Yakınına gittiğimiz zaman anladık ki, konser alanında basın veya VIP diye özel bir bölüm yoktu. O alan, özürlü ve sakat dinleyicilere özeldi ve yine onlara özel tuvaletleri de mevcuttu. Türkiye'de, sapasağlam biz bile konser alanında eziyet çekerken, tekerlekli sandalye ile bir gencin rahat rahat konserini izlemesi ihtimali var mı? Yok ama olmalı.

Bayıldığımız ikinci detay ise, yerlerdeki boş bira kutularından ve şişelerinden beş tane toplayıp getirenlere para ödenmesiydi. Yani etrafı temizlemeye katkıda bulunursanız, içkinizi onlar size hediye ediyordu.


Field Day kapsamında dinlediğimiz en iyi grup Bat For Lashes'ti. Solistinin sahne performansı ve dansları çok çok iyiydi.

Bat For Lashes ile eş zamanlı olarak diğer sahnede çıkan, pek sevdiğimiz Daughter'dan ise, kısa bir süre önce İKSV Salon'da nefis bir konserlerini izlemiş olduğumuz için gönlümüz rahat vazgeçtik.

Ve dürüst olmak gerekirse, konserler bittikten sonra daha bile çok eğlendik.
Öncelikle arka taraftaki devasa RnB çadırında çılgınlar gibi dans ettik, ardından da elektronik müzik çalan Dig It'te bütün kurtlarımızı döktük. Dinlediğimiz DJ'in kim olduğunu o an merak edemeyecek kadar dansa kaptırmıştık kendimizi, ama o günden beri ne zaman dans etmek istesek, o adını bilmediğimiz DJ'i özlemle anıyoruz.


Rock'n Coke line-up'ı şahane. Prodigy'i pazar gecesi 2:00'ye koymaları çalışan insanlar için alenen eziyet olsa da...Beklentilerim de heyecanım da çok yüksek.
Hadi bakalım!


Dip Not: Değişik görünen fotoğraflar, Fisheye Baby Lomo ile çekilmiştir.
Dip Not2: Başlık, Jimi Hendrix'in bir sözüdür. 

Pinterest'im

Instagram'ım