11 Ağustos 2013

Deniz altında geçen bir bayram

The XX konseri ardından kafam güzelce eve geliyor, üstümü bile değiştirmeden salondaki kanepede bir saat kadar kestiriyorum. Çalan alarmlarla kendime geliyorum, çantama babama aldığım terliği, kardeşime aldığım çizgi romanı sıkıştırıp, evden çıkıyorum. İstikametim önce Sabiha Gökçen, ardından İzmir ve son olarak Karaburun. O kadar uykusuzum ki,  Havataş ve uçak yolculuğu boyunca baygın bir şekilde uyuyorum. 

Haritayı önüme açıp, gözüme Karaburun'u kestirip, tek başıma bayram bahanesiyle yollara dökülmüş değilim. Şeker Bayramlarında ailece tatile çıkmak gibi bir ritüelimiz var. Geçen sene cruise ile Yunan Adaları turu yapmış, bu seneki bayramda da tekrardan Midilli'ye gitmeye karar vermiştik aslında.

Gelgelelim, babam, her emeklinin hayali, "Ege'de bir sahil kasabasına yerleşme"yi hayata geçirmek için, arabasına olmazsa olmaz eşyalarını doldurup, aklındaki arazi veya eski taş evi bulmak için, Ege sahil hattında dolanmaya başladığında, Karaburun'u keşfedince planlar değişti. Arazi/ev arayışlarının üssü olarak kullanmak üzere geçici olarak burada bir eve taşındı. Biz de Midilli'den vazgeçip,  "Hiç gitmedik Karaburun'a da, hazır ev varken, hadi oraya gidelim." dedik. Babamın kardeşimle bana yaptığı "Buraya gelirseniz, dalış kursu ısmarlıyorum size." teklifinin de bu kararı kolaylaştırdığını inkar edemem :)

Bayramın birinci günü, Karaburun'a ayak basar basmaz, daha etrafta hiçbir şey görmeden, Karaburun Dalış Merkezi'ne adım atıyorum. Sanıyorum ki, böyle ticari kurs kafasında hiç tanımadığım onlarca insanla birlikte bana yarım yamalak bir şeyler öğreten bir etkinlik olacak bu kurs. Hayatımdaki en güzel yanılgım olabilir; Berkay Hoca o gün boyunca kardeşim ve benle ayrı ayrı ilgileniyor. Zaten ortalıkta sadece biz varız bir de dalış merkezinin köpeği Boncuk...

Öncelikle kullanacağımız aletleri tanıtıyor, her birinin özelliklerini ve nasıl kullanıldığını anlatıyor. Kulak tıkanması, gözlüğe ve regülatöre su dolması gibi yaşanması muhtemel problemlerin çözümlerini öğretiyor, su altındaki iletişim işaretlerini gösteriyor, bunlarla ilgili videoları izletiyor, grafikleri gösteriyor, biz biraz sıkılıp esprilerle işi cıvıttığımızda ara verip bize katılıyor ve ilk dalış için bizi giydiriyor. 

Ben tam bir su insanıyım, yıllarca lisanslı yüzücülük yaptım, denizde açılmaktan derinlikten şundan bundan korkmam; ama ilk dalış çok acayip. Burnu hiç kullanmıyor olmak beni çok zorluyor, regülatörden aldığım hava sanki yetmeyecekmiş ve nefessiz kalacakmışım gibi geliyor. Ama diğer yandan su altı inanılmaz; öyle üç beş dakika serbest dalış yapmak gibi değil, balıkların peşinden dakikalarca gidebiliyorsun, deniz gözlüğü ile yarım yamalak, renksiz ve bulanık gördüğün her şey tüm canlılığı ile parmaklarının ucunda oluyor. "Burnumu kullanmamak beni zorlayacak; ama bu işe varım, eminim" diye düşünerek çıkıyorum ilk dalıştan.



Sonra karadaki teorik eğitim devam ediyor. Tüpün biterse veya regülatörün bozulursa, birlikte daldığın kişinin yedek regülatörünü nasıl kullanacağın, aynı regülatörden nasıl dönüşümlü soluyacağın gibi ,ilk duyduğumda "Yok artık!" tepkisini verdiğim şeyleri öğreniyoruz. Ve bu teorik bilgilerin uygulaması için tekrar dalıyoruz.

İlk gün 11:00'de başlayan dalış serüveni, 17:00'de bitiyor. Bütün takımı kurmayı, sökmeyi, belimize takılacak ağırlığı hesaplamayı öğrenmiş, videolarda izlediğimiz her şeyi su altında yapmış olarak ilk günü kapatıyoruz. Gece boyunca dalışta öğrendiklerimiz dışında bir şey konuşmuyoruz. 



Ertesi gün kahvaltıdan sonra tekrar dalış merkezinin yolunu tutuyoruz. Bir önceki günden farklı olarak çılgın bir kalabalık var. Eğitim alanlar kadar, bir gün önce görmediğimiz başka eğitmenler de var. "Tüp çok ağır, bunu taşıyamam." dediğim için tüpümü denize kadar taşıyan anlayışlı ve sabırlı Berkay Hoca, motordan düşmüş kolu kırık, bacağı yarık, dalış yapmasına imkan yok. 

Böylece ikinci gün hayatımıza Hasan Hoca giriyor. Her haftasonu İstanbul'dan kalkıp Karaburun'a geliyormuş, üstelik dalıştan sonra 16 saat uçağa binilemediği için karayolu ile. Adam, dalış tutkusunun somut ve ayaklı hali resmen. Yine oturup eğitim videolarını izliyoruz, sonra onunla dalıp bütün ekipmanı suyun altında üzerimizden çıkarıp yeniden giyme ve ağırlığı söküp takma pratiklerini yapıyoruz. Dışarısı cayır cayır ama suyun altı buz, titremeye başlayınca çıkıyoruz, tam teşekkül iki kat elbise giyip yeniden dalıyoruz. Hasan Hoca da süper tatlı, ama daha zorlayıcı. Maskeye gözlük dememi affetmiyor, tüp çok ağır taşıyamam nazlarıma kulak bile asmıyor. İkinci gün dalışları ve eğitimleri tamamlayıp karaya çıktığımda , neler yaptığımızı merak ederek oraya gelen babam şoka giriyor: Ben yorgunluktan dağılmış bir halde, 10 kilodan ağır  tüpüm sırtımda, taşlık yerden bir sağa bir sola yalpalayarak, devrilmeyeyim diye koluma girmiş hocayla sudan çıkıyorum. Babam Hocaya "Ne oluyor?! Ben kıymetlimi yük taşıması için mi yolladım size?!" diye takılıyor.


Üçüncü gün çok heyecanlı, temel eğitimler tamamlanmış, 18 metre final dalışımı yapacağım. Sabah kahvaltıdan sonra, biraz denizde yüzüp dalış merkezinin yolunu tutuyorum. Bu sefer eşlikçim, benden oldukça küçük, yıldızca çok büyük Emre. Artık ekipman hazırlığı, giyinmek, ekipmanları suya indirmek, kuşanmak, öyle beş saniyede olmasa da, "eyvah!" demeden ve panik yaşamadan yapılabilen şeyler. Bu, o ana kadarki en keyifli dalışım oluyor. Bir sürü balık görüyorum; inanılmaz güzel fosforlu renkleri olan papağan balığına bayılıyorum. Emre'nin yıkanıyormuş gibi yaparak bana ne olduğunu izah ettiği kocaman siyah bir süngeri mıncıklıyor ve denizin dibinden ayakkabı, bira kutusu, pet şişe ve naylon poşet gibi oraya ait olmayan şeyleri toplayıp çıkarıyoruz. 


O dalış ile emin oluyorum; bu, tek seferlik bir heves olamaz, inanılmaz bir dünya ile tanışıyorsun ve "tamam, gördüm, bitti" diyerek noktalamak imkansız. Daha o an, 29 Ağustos tatilinde nerede dalabilirim diye düşünmeye başlıyorum. O sırada Hasan Hoca ıslak elbisesi, muzur gülümsemesi ile dalıştan geliyor, "Yeniden dalmak ister misin?" diye soruyor. "Piyangodan para kazanmak ister misin?" gibi bir soru bu. Birlikte hiç dalmadığım Ümit Hoca da "Gözlerinden belli azotu almış bu, götürelim mağaraya" diye takılıyor bana. 

Saat 14:00'te, bir yıldız eğitimimi tamamladıktan yalnızca birkaç saat sonra, eğitim olmayan ilk dalışım için bottayım. Açılıyoruz ve bir mağaraya dalıyoruz, kocaman kırmızı bir deniz yıldızı buluyorum, elimde bir süre gezdiriyorum hatta. Mağaraya girmenin en güzel yanı ise bence çıkışı; delikten görünen, kabarcıkların göründüğü mavliliği izlemek çok keyifli. Sana eğitim veren biriyle ilk kalabalık dalışı yapmanın harika bir şey olduğunu da bu dalışta anlıyorum. İki gün boyunca denizde karada tatlı tatlı didiştiğimiz Hasan Hoca'nın varlığı bana inanılmaz güven veriyor. Teknede ağırlığımı takmama yardım ediyor, tekneden nasıl ineceğimi anlatıyor, suyun altında havamı ayarlayamayıp yükseliyor muyum, hemen elimden tutup çekiyor, dengeme yardım ediyor; yön gösteriyor, çok hızlanırsam paletimden çekip yavaş işareti yapıyor. Emin olamadığım bir anda, dönüp ona baktığımda devam işaretini alırsam rahatlıyorum. 

Motorda bir ayağımızı suya sallandırarak, ufak bir gezi yaptıktan sonra, dalış defterime bütün dalışlarım işleniyor ve ayrılık zamanı geliyor. Aslında ertesi gün de Karaburun'dayım ama uçakla döneceğim için son gün dalmam mümkün değil. Yalnizca birkaç gün önce tanıştığım insanlardan ayrılırken hüzünleniyorum. Hocalarım kadar orada bulunduğum sürece sohbet ettiğim insanlarla da sarıla sarıla, birbirimize el sallaya sallaya ayrılıyoruz.

"İstediğin zaman haftasonu atla gel, İzmir havalimanından alır getiririz seni buraya."  teklifi ne zaman hayata geçer bilmiyorum; ama aklımın bir köşesinde öylece durması bile güzel.


Bu kadar uzun bir yazı okumak istemeyenler için kısa kısa notlar:

-Bu dalış serüveni kesinlikle, son zamanlarda yaptığım en güzel şeyler arasında ilk üçte yer alır. En az başka bir ülkeye seyahat etmek kadar yeni, heyecanlı ve yabancı bir aktivite. Şiddetle tavsiye ediyorum.

- O dalış kıyafetleri içinde erkekler inanılmaz taş gibi görünüyor, vücudu toparlıyor, sarıyor. Kollar, popo ve karın nefis oluyor. Sırf göz ziyafeti için bile bu sporu hemcinslerime tavsiye ederim.

- Dalış eğitimi almak için inanılmaz bir arzunuz yoksa bile, karar vermek için deneme dalışını yapın, hiç bir kaybınız olmaz, kararınızı deneme dalışından sonra verin.

- Eğitim almaya karar verdiyseniz, havuzda değil, denizde eğitim veren bir kurum seçin kendinize. Çünkü hemen öyle dalıp, yüzmeye başlayamıyorsunuz, sıkı bir eğitim var. Eğer ben o eğitimleri havuzda alsaydım, deniz altı gibi sağımda solumda ilgi çekici şeyler olmasaydı, muhtemelen sıkılıp vazgeçerdim.

- Küçük samimi bir yer bulabilirseniz eğitim için, tadından yenmez. Birebir eğitim aldığım, eğitim almadığım zamanlarda dahi orada vakit geçirmekten hoşlanacağım kadar rahat, matrak kişiler tarafından işletilen Karaburun Dalış Merkezi'ni şiddetle tavsiye ederim. İzmir'e iki saat uzaklıkta. Buraya yolunuz düşerse de, hepsine çok selamımı iletin. İletişim bilgileri için tık.

Not 1: Eğer hali hazırda dalıyorsanız da, çaylak bana İstanbul çıkışlı turlar hakkında haber uçurursanız, çok mutlu olurum. Ve yazıda terimler konusunda bir hatam var ise affola.

Not 2: Dalıştan bahsettiğim anda adını anmaya söz verdiğim, bu maceramı hem organize hem de finanse eden babam, en kral sensin! :) 

30 Temmuz 2013

My dear, this is not Wonderland and you are not Alice.

Haftaiçi bir sabahın körü.  Duştan çıkmış, kremlenmiş, altıma siyah eteğimi geçirmişim. Hala ıslak olan saçlarım gömleğimi ıslatmasın diye üstümde sadece sütyen. Özel Antep peynirinden yapılmış sigara böreklerini kızgın yağa atıyorum, onlar kızarırken çamaşır makinesinden çıkardığım çamaşırları asıyorum. Sigara böreklerini mideye indirirken, Mr. Feelgood ile haftasonu planlarını konuşuyoruz. Dolaptan soğuk kahvemi alıp, topuklu ayakkabılarımı ayağıma geçirirken, ajandamın o günkü sayfasına göz atıyorum: Çok fazla iş var, evden çıkma saati gelmiş, fırla Sezo!

Ben hiçbir şeyden eksik kalmamak için yırtınan kadınlar gürühundanım. İstiyorum ki, hem çalışayım, hem her zaman bakımlı olayım, hem gezip tozayım, sık sık seyahat edeyim, sevdiğim arkadaşlarımla ara hiç açılmasın bol bol görüşelim, evim derli toplu olsun, mutfağımda leziz yemekler pişsin, fotoğraflar çekeyim, yoga yapayım, yazı yazayım, sağlıklı yaşam aktivitelerine kafayı takayım, en güzel kokteylleri ben yapayım... Gün 24 saat oldukça bu bir ütopya tabii. Hem yeni açılan mekanları sıkı takipte kalıp, arkadaşlarımla ve sevgilimle bol vakit geçirir, hem de sıkı çalışırsam; ev savaş alanına dönüyor ve ben paçozlaşıyorum. Ev ile bakım fasıllarını kurtardım mı, bu sefer de yorgun oluyorum, saat 23:00 dedin mi koltukta, sandalyede fark etmez sızacak kıvama geliyorum.

Böyle 'hayatımızda her şey olsun' temposunda yaşarken, bir de istiyoruz ki, romantik komedi filmi kıvamında bir ilişki yaşayalım. Romantizm ile adrenalin uçlarında dolanalım, gecelerde kopalım, parklarda kovalamaca oynayalım, iş çıkışları sarmaş dolaş yemekler pişirelim, haftasonları avaz avaz şarkı söyleyerek sahil kasabalarına yol alalım.

Hangi zamanda pardon?
Romantizm, aşk ve mıçmıç bir ilişki için gerçekten zaman yatırımı yapmak lazım. Bir kere bakımlı olmak lazım, yorgun olmamak lazım, ertesi günü düşünmemek lazım...



Hani doğru adamı bulamadığı için istediği ilişkiyi yaşayamadığını düşünenler var ya, kocaman kadınlar oldunuz, hadi bir silkelenin kendinize gelin. Günde mesela altı saatinizi bir adama ayırabilir misiniz? Biiiiiip! Anlaştık o zaman.

Kendimden biliyorum. Hayatımda bir adam var; ikimizi de tanıyanlar, bizim çok farklı karakterler olduğumuzu söylese de, kendimizi bile şaşırtacak bir biçimde tamamlıyoruz birbirimizi. Birlikteyken hep çok iyi vakit geçiriyoruz. Her şeyden konuşuyoruz, içiyoruz, evde baş başa çılgınlar gibi dans bile ediyoruz... Aradan sekiz aydan uzun zaman geçti, hala bana sarıldı mı heyecanlanıyorum, birlikte ne yaparsak yapalım keyif alıyorum. Yani dış dünya faktörünü çıkarıp attığımızda harika bir ilişki yaşıyoruz. Ama bu bir senaryo değil ve elbette ki dış faktörler var. Birimiz enerji patlaması yaşarken, diğerimiz o gün çok çalışmış pili bitik vaziyette olabiliyor. Birimizin hayatında her şey düzene girmiş tıkır tıkır işlerken, diğerimizin hayatı tepe taklak hale gelebiliyor. Bu örnekleri çoğaltmıyorum, ama biliyorsunuz sonsuza dek uzayabilir.

Olumsuz bir şey anlatmaya çalışmıyorum, insan hayatı paylaşmayı ve empati yapmayı öğretiyor. Bazen ailesinin bile yanında olmadığı bir anda yanında bir omuz, dertleşmeye hazır birini bulabiliyor. Ama bu durum o "ideal, hep gülücükler saçıp çılgın eğlenen" çift profiline uymuyor.



Tam bunlara kafa yormaya başladığım dönemde "Aslında Özgürsün"ü okumaya başladım. Duygu Asena.

Biri evli, evliliği inanılmaz monoton hale gelmiş, kocasıyla doğru düzgün bile konuşamaz hale gelmiş bir ev hanımı ile kendi işini kurmuş, bekar ve hayatının aşkını bıkmadan arayan bir kadının diyaloglarından oluşuyor kitap. Belgin ile Belma. Sadece bu kadınların değil, bu kadınların etrafındaki ilişkilerin de dedikoduları yapılıyor bu diyaloglarda. Kitap inanılmaz keyifli. Okurken her şey tanıdık geliyor, illa ki bir karakterde kendini buluyor insan.

Kitaptan sizin çıkaracağınız mesaj ne olur bilmiyorum da, benim vardığım yargı şu oldu: Bir ilişki istediğiniz gibi gitmiyorsa, karşınızdakini değil, kendinizi suçlamalısınız. Belki de siz artık eski siz değilsiniz, ilişkinin rehavetine kapılıp bambaşka bir insan oldunuz. Ve hala istediğiniz gibi gitmiyorsa, 'aslında özgürsün'üz, çekip gidebilirsiniz.

Kitaptan bir kaç alıntı ile bu yazıyı kapatıyor, kocaman öpüyorum:


Aşksız daha mutlu değil, daha huzurlu oluyor insan. Ama senin deyiminle yaşamasını bilen insan huzur aramıyor sanırım. Zaten huzursuzluk veren şeyin adı aşk. Huzur geldiğinde, aşk tasını tarağını toplayıp gitmiş oluyor çoktan. Farkına varmıyorsun ki, onu kovalayasın.

Zaten sen güzel olmayı sürdürsen bile fark etmiyorlar ki. Bazen yanında, en seksi iç çamaşırlarımla dolaşıyorum, kafasını kaldırıp bakmıyor bile. Unut bunları Berna, unut. Evliliğin onuncu yılında, sen mutfakta domates soyarken, arkandan beline sarılıp, yere yatırıp mutfakta sevişecek erkekleri unut. Hayal alemi içinde yaşama, evli arkadaşlarının da aklını karıştırma.

Bak bunun ölçüsü şudur Berna, aldığın keyif mutsuzluklarının üstündeyse yaşa, ama mutsuzluklar keyfe ağır basıyorsa çek git. Bunun ölçüsü bir kaç kez hata yaptıktan sonra çok da net ölçülür.

Yuva yıksa ne olur? Yuva dedikleri şey ne? Asık suratlı insanların bir araya gelip, hiç konuşmadan, hatta saygısızca yaşadıkları dört duvarsa eğer, neden yıkılmasın?

İnsanların kurtulmaları gereken ilk şey, çift yaşama zorunluluklarıdır. Bu içimize öyle işlemiş ki, eğer hayatımızda bir eş yoksa, çift yaşayamıyorsak, dünyanın en güzel şeylerini de tadıyor olsak tam tamına tadına varamıyor, hep bir eksiklik hissediyoruz, "Hayatın tadını kendi kendimize çıkartalım, yanımızda hoş biri varsa onda ekstra mutluluk duyalım.

Erkekler de bıktı kadınlardan artık galiba. Çok fazlalar, çok ortalıktalar, çok istekliler.

Değiştirmeye çalışma, imkansız, kimse değişmez, değişmiş gibi yapar. Pek çok tarafını beğeniyorsan, beğenmediklerini görme, bırak yaşasın, sen istemiyorsan katılma.

İşte uygar bir erkek, onlar sormazlar böyle. Biz olsak, ne kadar uygar olursak olalım, hemen başlarız sormaya, "Hangi arkadaşı, arkadaşının adı ne, niçin gidiyorsun, çok mu sevdin o arkadaşını, tipi nasıl, güzel mi, uğraşacak daha iyi bir iş bulamadın mı?" Sürekli de küçümseriz her şeyi, bizim dışımızda, bize sormadan yeni bir iş yapıyor ya, hele de işin içinde tanımadığımız bir kadın varsa olay hemen saçma, iğrenç, aptal olur.

Aslında ne tuhaf değil mi? Bir adamı çok şık, çok titiz, çok güzel giyiniyor, bakımlı diye beğeniyoruz. Birlikte olmaya başladıktan sonra birden bunları önemsememeye hatta sinir olmaya başlıyoruz. Sonra onun tamamen zıddı bakımsız, salaş görünümlü bir erkek ilgimizi çekiyor, bu kez ona böyle olduğu için bayılıyoruz. Ne istiyoruz biz? Neden mutlu olamıyoruz?

Aşk kıskançlığı, sahip olmayı, merak etmeyi, sürekli ilgilenmeyi ve ilgilenilmek istemeyi içeriyor. Bu da dırdırı ve hesap sormayı başlatıyor. Ve sonra tabii, her şey bozuluyor.

Başta öyle düşler içindeyiz ki, bunları bozmamak için büyük çaba harcıyoruz. Aman ben bir şey yapmayayım, aman onu kızdırmayayım, huzurunu kaçırmayayım... Ama biz boyun eğdikçe hiçbir şey iyiye gitmiyor, biz sustukça onlar iyice kudurup özgürleşiyor. Tamam özgürlük olsun da, bize de olsun. Yani annelerimizden babalarımızdan öyle gördük diye bunu sürdürmememiz gerek.

Çoğu kadında ne var biliyor musun? Bir erkekle uzun süre birlikte oldular mı, ondan sonra başka birini bulup mutlu olamayacaklarını sanıyorlar. Ne olursa olsun bulunmaz Hint kumaşı gibi ömürlerini o adamla geçirmek istiyorlar. Kendilerini kandırıyorlar, "Seviyorum, aşığım" diyorlar. Oysa aşk maşk yok ortada, sadece alışkanlık ve kendine güvensizlik. Yeni bir hayat, yeni bir savaş korkutuyor onları.

- Hayatı nasıl bu kadar hafife alıyorsun anlamıyorum.
- Sen ağıra alıyorsun da ne oluyor? Hayat hafif Belgin, hafif. Yarın belki de yokuz.




29 Temmuz 2013

Bu haftasonu seyahate hazırlananlara: küçük valizle seyahat etme rehberi

Uzun zamandır ilk defa bir cumartesi günü evde oturuyorum. Ajandamda ardı ardına gelen yapılacak işler yok. Tek bir işim var; bir dilekçe hazırlamak. Normalde o kadar koştur koştur yaşıyorum ki, bazı şeylerin farkına varmam için, tembellik yapmasam bile evde vakit geçirmeye ihtiyacım varmış. Dişi yanımı bu aralar kaybetmişim, bakım fasıllarım azalmış, eve hiç özenmez olmuşum, alışveriş bile yapmamışım bir süredir ve tabii bağlantılı olarak buraya hiç dişi-sel yazı yazmamışım. Bugün anladım.

O yüzden hazır bayram çok yaklaşmışken, bu hafta sonu muhtemelen herkeste bir valiz hazırlama telaşesi olacağından, hemen arayı kapatayım istedim.


Bu yazı, minicik sırt çantaları ile seyahat eden üstadlarıma değil, kaplumbağları idol alıp iki- üç günlük tatile bütün gardrobunu omuzlayıp çıkan hemcinslerime...



Yapmayın... Hem yazık, o valizde kirliler temizler karışacak, hiç giymedikeriniz bile kirlenecek, her şey yıkanacak ütülenecek, tatilden dinlenip geleceksiniz, daha valizinizi boşaltırken yorulacaksınız. Hem artık uçakların seyahat kilo limitleri oldukça sınırlı, boş yere ekstra kilo ödemeyin, bir kokteyl fazladan içersiniz o paraya. Hem de bu bir nevi "ben pek seyahat etmiyorum"u alnınıza yazmak gibi oluyor.İnsan ne kadar çok seyahat ederse, o kadar az ve öz eşya taşımaya başlıyor çünkü.

Erkekler için zaten olay çok basit. Bir jean, birkaç t-tshirt, bir şort, iki gömlekle iki haftalık tatili kotarabiliyorlar. Asıl meziyet, kadın olup da az ve öz eşyayla seyahat etmek.

Aklınızdan "ya lazım olursa?"yı atamıyorsunuz ve harika görünmek istiyorsunuz biliyorum. O yüzden tepeleye tepeleye doldurmaktan vazgeçemiyorsunuz valizinizi. Ben de öyleydim. Gittikçe geldikçe, omzum koptukça, valiz boşaltmaktan bayıldıkça küçülmeye başladım. Artık iki üç günlük kaçamaklarda spor çantası gibi seyahat çantalarına, iki haftaya kadar kaçışlarda kabin boy bagaja düştüm.

Sırt çantası tatilcisi olmak için "her yere bir jean ceker giderim"cilerden olmak lazım, o da benim tarzım değil :)
Henüz...



Peki nasıl küçültüp hafifleteceksiniz çantanızı?

1) Öncelikle kıyafetleri boşverin, fikir sahibi olun. Gittiğiniz yerde hava nasıl? Gece hayatı var mı? Bütün gününüz plajda mı geçecek? Yoksa bütün gün sokakları ve müzeleri mi arşınlayacaksınız? Şık restoranlar olan bir yere mi gidiyorsunuz, yoksa daha salaş kafada bir yer mi? İkisi de deniz kenarı ama Çeşme valizi ile Kaş valizi bir olmaz mesela. İlk defa gidiyorsanız arkadaşınıza sorun, olmadı google'a sorun, hiç olmadı tweet atın mention bekleyin filan. Blog yazanların oralarda giydiklerinden kopya da çekebilirsiniz.

2) Tabii ki tatile gidiyorsunuz, her gün ne yapacağınız saat saat belli değil; ama gündüz ve gece olarak her günü ikiye bölmek en garantili çözümdür. Gündüz için düz taban ayakkabılar / terlikler ile rahat kıyafetler, akşam yemeği veya gece için daha şık seçimler her zaman olayı kurtarır.

3) Kombinasyon yapın. Her şeyi valizinize atıp orada uydurmaya çalışmak yerine, kombinleyerek valize koymak hem fazla kıyafetten hem de tatildeyken hazırlanma süresinden kazandırır. Hem de üstünüzde nasıl durduklarını bir kere daha kontrol etmiş olursunuz, orada iyi mi durdu popomu büyük mü gösterdi endişesine kapılmazsınız.

4) Kombinasyonları yaparken, birbiri ile uyabilecek renkleri seçmeye çalışın. Bu, özellikle en çok yer tutacak ayakkabılar bakımından avantaj sağlar. Bir düz taban, bir topuklu attınız mı çantaya, biter iş. 
Aynı şey çanta için de geçerli, bir büyük bir küçük çanta ile idare edebilirsiniz bu durumda.



5) Yani üç günlük tatile gidiyorsanız, altı kombinasyon size kesin yeter. Hatta emin olun en az birini giymezsiniz bile.

6) Her türlü süprize açık olanlar, bir tane de havalı bir elbise olsun valizinizde. Hayatınızın aşkı ile karşılaşabilir, bir düğüne davet edilebilir, çok havalı bir partiye gider bulabilirsiniz kendinizi... :))

7) Gelelim kozmetiklere... Tatil ruh halinde harika görüneceksiniz, peelingler maskeler taşımanın anlamı yok. İlla vücudunuzun her noktası için ayrı krem kullanmakta ısrarcıysanız, Watsons ve Gratis'te satılan, minik krem doldurma kaplarından alın, size yetecek kadarını götürün. Bence nemlendirici, makyaj temizleyici ve güneş kremi üçlüsü her yere yeter.

8) Diş fırçası, cımbız, tırnak makası, tarak olmazsa olmaz unutmayın.

9) Valizinizi tıka basa doldurursanız, dönüşte kapatamazsınız. Kirliler, temiz ütülü hallerinden daha çok yer kaplayacaktır. Hatta alışveriş çılgınlığına müsait bir yere gidiyorsanız, valizinize bir çanta daha atın.


10) Havlu taşımaya kalkmayın, peştemal aynı işi görür, daha az yer tutar ve daha tarz durur.

11) Son olarak da unutmayın, muhtemelen dağ başına gitmiyorsunuz. İhtiyacınız olan her şeyi oradan alabilirsiniz. Alışveriş bahanesinden daha tatlı ne olabilir ki? Ben mesela en son Londra seyahatimde deri ceketimin yetmediği bir gün, Urban Outfitters'e dalıp kendime o gün giymelik bir de sweatshirt aldım. En son deniz fasıllarımızdan birinde de babamı yoldaki her bakkalda durdurup, güneş yağı sordum. Şampuan,duş jeli, diş macunu gibi şeyler kalacağınız yerde mevcut değilse bile her yerde kolayca bulunabilir alınabilir. 



Benim seyahate çıkarken asıl olmazsa olmazım fotoğraf makinesi ile not defteridir. Gerisi her türlü halledilir. 

Gezgin kalın!


Çarşamba akşamı koştur koştur İstanbul'u terk etmeyenlerdenseniz, bayrama muhteşem bir açılış yapabilirsiniz. The XX, Parkorman'da olacak. Sırf bu konser için ben tatilimi bir gün geç başlatıyorum! Bu yazının sonuna da şahane bir parçasını koyduk mu, tamam, valizinizi hazırlarken iyi gider:

Teardrops by The XX on Grooveshark

Pinterest'im

Instagram'ım