26 Ekim 2015

Geçen haftadan notlar: Arada bir rahat batsın, dört yanımız tavernalar, iki çalkala rahatlarsın

İstanbul'u özlemişim.
Trafiğini ve kalabalığını değil elbette, senin enerjin olduğu sürece sonsuz plan sunmasını...

Hani aylardır İstanbul'dan uzaktaymışım gibi oldu bunları yazınca. Buralardaydım aslında. Diğer yandan çok uzun zamandır haftasonlarını İstanbul'da geçirmiyordum. Cuma akşamı soluğu havalimanında alıp, denize, tatile, annemin veya babamın evine kaçıp duruyordum. Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı, mantığı geride bırakacak kadar içmeyi, tamamen spontane hareketleri, "oraya mı gitsek buraya mı gitsek, siz neredesiniz" whatsuplaşmalarını, kahkahaları, avaz avaz şarkı söylemeleri, kütük gibi uyuyakalmaları, dağılmış halde uyanıp sabah kahvemi içerken telefonda bir önceki geceden kalan videoları izlerken kikirdemeyi özlemişim. 



Pazartesi günü işten çıktıktan sonra, haftasonunun yorgunluğuna vücudumu teslim ediyorum. Kendime güzel bir sıcak çikolata hazırlıyorum, hala gitmediğim bienalin kitapçığını alıp battaniyemin altına kıvrılıyorum. 



Miskinlik yaparken, O arıyor, "Aşağı inmeye ne dersin?" diye soruyor. O beni aradığı anda, miskinliğimin yok olmasına bayılıyorum. Hızlıca ertesi gün işte giyeceğim kıyafetleri çantama doldurup, üstüme bir şeyler geçirip, koşa koşa merdivenlerden iniyorum. Yalnızca iki gün görmediğin birini çok uzun zamandır görmemişsin gibi özleyebilmek ne kadar güzel bir şey, diye düşünüyorum, arabada yanındaki koltuğa mutlulukla yerleşirken. Böyle güzel hisleri hep koruyabilmenin bir yolu olsa keşke...



Salı günü,  İstanbul'u özlemiş olmamla oldukça ironik bir biçimde, kampanya biletlerine karşı koyamayarak annemle bana birer Berlin bileti alıyorum. Geçen sene Almanya'da Vestfalya Eyaleti'ndeki yılbaşı pazarlarını keşfederken o kadar keyif almıştık ki, bu sene de aynı dönem Berlin'dekilerde sıcak şarapları ve sosisleri yuvarlayarak bir haftasonu geçirmenin harika olacağını düşünüyorum. 

Akşam için aklımızda Oh Land konseri var. Bir haftadır yogitamla bu konsere bilet bulabilmek için uğraşıyoruz. Bir yandan İstanbul'daki etkinliklerin bu kadar ilgi görmesinden ve biletlerin tükenmesinden çok mutluyum. Böylelikle her geçen gün daha fazla konser mekanımız oluyor, daha fazla alternatif tiyatro açılıyor, her hafta harika etkinlikler yapılıyor... Diğer yandan da bencilce bundan rahatsızım; çünkü spontane hareket etmek imkansız hale geliyor. Bir etkinliğin biletleri satışa açıldığında, o tarihte İstanbul'da olup olmayacağımı bile bilmiyorum. Gitmeye karar verdiğimde de biletler tükenmiş oluyor. Bilet almak için Biletix'in sayfasına girip de "Satın Al" butonu yerine "Diğer satın alma opsiyonları" yazısını görmek son dönemde gelişen fobilerimden biri. :)

Oh Land'e bilet bulmak için denediğimiz bütün kanallar boşa çıkmış durumda, akşam gidip kapıdan bilet bulmayı deneyelim mi, yoksa direk başka bir plan mı yapalım, karar vermeye çalışırken, müjdeli havadis geliyor: Davetiyelerimiz kapıda bizi bekliyor!



Akşam Bomonti Bira Fabrikası'nın içindeki yeni Babylon'a gidiyoruz. Henüz içerideki tüm mekanlar açılmamış olsa da, harika bir etkinlik alanına dönüşüyor burası, keyifle ve merakla takip ediyoruz. Ve o gece Oh Land, harika bir performans sergiliyor. Çıktığımızda dilimizde şarkılar, aklımızda solistin hamile göbeği ile ne kadar tatlı olduğu...(Konserden videolar için tık ve tık!)



Konserden sonra, eve gelip duş alıp, ertesi gün giyeceklerimi ütüleyip hemen yola çıkıyorum. Çarşamba gününün ilk saatlerinde, istikametim Yenişehir Adliyesi. Tarihte Osmanlı'nın ilk başkenti olan Yenişehir, güncel durumda da Bursa Havalimanı burada olduğu için oldukça popüler bir ilçe. Gezilecek pek fazla şey yok, en temel turistik noktası Saat Kulesi'nin bulunduğu meydan. Bu kuledeki iki çandan birinin Rum Mahallesi'ndeki kiliseden, diğerinin ise İnegöl'ün Kurşunlu Köyü'ndeki kilisiden getirilmiş olması ve bugün de Yenişehir Belediyesi'nin sembolü olması bence oldukça enteresan.




İşim bittiğinde uykusuzluktan bayılmak üzereyim; ama iskender yemeden Bursa'dan dönmeyi düşünemeyeceğim için, İstanbul'a dönüş yoluna geçmeden önce Uludağ Kebapçısı'na uğramayı ihmal etmiyorum. İstanbul'a geldiğim gibi de baygın biçimde uykuya dalıyorum.

Bir önceki uykusuz ve uzun yollar katettiğim günün ardından, Perşembe günü ofiste beni en sevdiğim soğuk kahvelerle dolu bir paket bekliyor. O kadar harika bir zamanda o kadar iyi geliyor ki, günümü kurtarıyorlar.



İş çıkışı pilatese gittikten sonra, marketten kendime tembelce ziyafet çekebileceğim yiyecekler alıp, karnımı doyuruyorum. 



Duştan sonra, nar yağına bulanıyorum ve oldukça renkli bir kadınla tanışmak için evden çıkıyorum. Beşiktaş Çarşı'daki Şair Leyla'ya oturuyoruz. İlişki yaşadığı kadından "Hiçbir şüphem yok ki, o benim hayatımın kadını." diye bahsediyor. Bugüne kadar ben hiçbir kız arkadaşımdan bir erkek hakkında böyle bir cümle duymadım. İnanamıyorum. "Nasıl emin olabilirsin ki?" diye soruyorum. "Hissediyorum ve biliyorum. Eminim." diyor, bir saniye dahi tereddüte düşmeden. "Onu ömrümün sonuna kadar bırakmayacağım." Tam derin düşüncelere dalmak üzereyim, acaba biz heteroseksüellere bahşedilmeyen bir yetenek mi bu diye. O sırada, tatatadam, bir tepsi dolusu ikram shot önümüze diziliyor. İşletmecileri eski Parantez ekibiymiş, zamanında sevgili Özge ile bizim her gün ama her gün gittiğimiz mekan. Eski Asmalımescit günlerinden bahsederken, ertesi gün çalışacağım için eve gitme saatim geliyor. Eve yürürken O'nu arıyorum, "Geyik yapasım geldi." diyorum, "Doğru adres" diyor. Dakikalarca gülüşerek laflıyoruz, mutlu mutlu yatıyorum yatağa, ertesi gün en sevdiğim gün: cuma.


Cuma günü, ofis krizli bir gün yaşıyor. Ofisten çıktığımda, öyle bir yağmur yağıyor ki, taksi bulmaya imkan yok. Elimde şemsiye olmasına rağmen, metroya yürürken ve metrodan eve yürürken, kelimenin tam manasıyla donuma kadar ıslanıyorum. O akşam için yogitam ve İsviçre'ye gelin verdiğimiz Özgem ile yemek ve dans şeklinde planlarımız var; ama hava o kadar fena ki, her şey yalan oluyor. 

Saat 20:00'de Özge yazıyor, ben "Şair Leyla'ya geldim." Yağmur hızını hiç düşürmeden yağmaya devam ediyor. O yüzden ev çok davetkar, "dışarıya çıkma, çıkma benimle kal." dercesine. Düşünüyorum, taksi bulmakla uğraşmadan gidebileceğim, çok şık olmamı gerektirmeyen bir yer, evde oturmak yerine, birkaç gün sonra İsviçre'ye geri dönecek Özge ile birkaç bira içmek daha iyi. Gidiyorum. Ev rahatlığında kokteyllerimizi yudumlayıp, çalan müziklere müdahale ederken, önce sevgili Sino bize katılıyor, ardından O geliyor. "Kadın prenses, erkek patron olmalı mı?" konusu etrafında muhabbet o kadar komik ve tatlı akıyor ki, O'nun ilk defa benim arkadaşlarımla bir araya gelmesi nedeniyle değil gerginlik yaşamak, bunun farkına bile ertesi gün varıyorum ben. 



Cumartesi sabahı uyanınca, Sino'yu işe uğurladıktan sonra Beşiktaş'a iniyoruz. Kahvaltıcılar Sokağı'na gidip, BiKahvaltı'ya oturuyoruz. Serpme kahvaltı, menemen, pişi, bal kaymak derken dolu dolu bir soframız oluyor. O anda fark ediyorum ne kadar uzun zamandır böyle donanmış bir kahvaltı sofrasında oturmamış olduğumu...  Kahvaltılarım bir süredir hep müsli ve tosttan ibaret oluyordu ve her seferinde bir şeye yetişmek için alelacele mideye indiriyordum. Bulunduğumuz mekan öğrenci mekanı sayılabilecek bir yer. Ne harika bir manzaraya bakıyor, ne inanılmaz bir dekorasyonu var. Diğer yandan, önümdeki sofra harika görünüyor, her şey lezzetli, bir yere yetişme telaşımız yok, karşımda hem O, hem de Özge oturuyor. O kadar mutluyum ki!  "Hızlı değil, hazlı hayat Sezen, unutma bunu lütfen, arada hatırla." diyorum kendime içten içe. 

O'nunla da uzun zamandır ilk defa saat limitimiz olmayan bir anı paylaşıyoruz. Kahvaltıdan sonra önce kitapçıları geziyoruz. Bana bir kitap hediye ediyor, ilk sayfasına harika bir not yazarak. Sonra da beni Deniz Müzesi'ne götürüyor. Burnumun ucunda, defalarca önünden geçtiğim bu müzeye daha önce hiç girmemiştim. Bina da çok güzel, sergilenen kayıklar da şatafatları ile büyüleyici. Elimde harika kitabım, deniz müzesini gezmiş olarak evin merdivenlerini çıkarken, O'na neden bu kadar bayıldığımı bir kere daha hatırlıyorum.




Akşam önce inanılmaz tatlı avukatların Fransız Sokağı'ndaki ofislerinde partiye gidiyoruz, ardından da Hayal Kahvesi'ne Ceylan Ertem Sezen Aksu Tribute konserine... Yine gitmeye niyetlenip bilet bulamadığımız konserlerden biriydi bu. Harika bir jest ile kapıdaki davetli listesine adımız yazdırılmış olmasa, tek kelimeyle bayıldığımız bu konserden mahrum kalacaktık. Avaz avaz bütün şarkılara eşlik ettikten sonra, Taksim'in kalabalığından bunalıp, bizi Nişantaşı'na götürmeyi reddeden üç ayrı taksici ile kavga edip, sonunda Uber kullanarak Spago'ya gidiyoruz. Lezzetli kokteyl, iyi ortam ve harika servis konusunda hiç yanıltmayan ve her gittiğimde keyifli zaman geçirdiğim bir mekan olarak, hayat kurtarıcım. 

Pandora's Box'ımı yudumlarken, bir müvekkilimle karşılaşmam oldukça eğlenceli oluyor; ama gecenin geri kalanında aynı ortamda olmaları bile benim açımdan çok garip iki arkadaşımla epey eğlendiğimizi düşünürsek, bu hiç bir şey. Eve sabah 6:00'da geliyorum.

Pazar günü, İstanbul'a dönen babamla görüşmenin dışında tek yaptığım şey temizlik ve uyumak. Bazı haftalar çok güzel geçer, bu da onlardan biri oluyor. Umarım başlayan hafta da aynı güzellikte olur.



Keyifle kalın!

1 yorum:

Shola Clark dedi ki...

Eğer büyük bir finansal kriz vardır ve acil yardıma ihtiyacım var? Charity Kurumu Afrika her ve herkes mutlu bir hayat olsun ve yatırım ve daha fazla para kazanmak için bir şans verdi !!! Biz yetenekli müşteri ve kadar% 3 faiz oranı düşük bir faiz oranı hızlı ve kolay onay sunuyoruz. İlgilenen kişiler Bay Johnson Lukejohnson@charitycorporationafrica.com~~dobj irtibata geçebilirsiniz

Pinterest'im

Instagram'ım