03 Haziran 2014

Bir oyun, bir kitap, bir film: Kim Korkar Hain Kurttan, Yasaklı Apartman, Kas ve Kemik


Ben New York'tan, yukarıdaki resimdeki vaziyette döneli iki hafta olmuş bile!

Yazmak, seyahat etmekten daha uzun sürüyor çoğu zaman. Fotoğrafları düzenlemek, kelimeleri toparlamak, o an neler hissettiğini hatırlamak... Ya da ben kasıtlı olarak da uzatıyor olabilirim o süreyi. Tatili, yapmak ve yazmak şeklinde iki keyifli aşamada deneyimliyorum çünkü. Yazarken de yeniden yaşıyor gibi oluyorum.

Seyahat etmek benim için tatil yapmak anlamına gelmiyor, çoğu zaman İstanbul'daki tempomdan çok daha yoğun ve yorucu geçiyor uzaktaki günlerim. Kısıtlı zamana, mümkün olan en çok şeyi sığdırmak için çabalıyorum. "İstanbul'a dönünce dinlenirim, uyurum." diyorum her seferinde. Bu da sanıyorum ki, kendime söylediğim en büyük yalan.

Artık uyumadan yaşayabileceğime gerçekten inanmaya başladım. Çünkü son bir aydaki günlük ortalama uyku sürem 3 saat civarında. Yorgun muyum? Ölüyorum. Mutlu muyum? Hem de nasıl. Ofiste bir aylık çalışmanın sonunda ortaya güzel bir iş çıkardık, bu araya iki tane seyahat sığdı, İstanbul'da da boş durmadım. Olan uykuya oldu, canım sağolsun... Kimin babasının lafıydı hatırlamıyorum: "Ölünce bol bol uyursun evladım, boşver şimdi!"

Ay başında New York'a gittikten sonra, tam bir zıtlıkla ay sonunu Adıyaman'da kapattım. Doğu turumu da büyük bir zevkle anlatıyor olacağım, ki size en çok ilham vermek istediğim konu o taraflara gitmek. İnsanın pek çok şeye bakışının değişmesi için iki üç günlük seyahat bile gerçekten yetiyor. Ama Mushaboom8 bir seyahat bloguna dönüşsün de istemiyorum. O yüzden bir mola yazısı geliyor, bütün bunların arasında deresinde yapıp keşfettiklerim huzurlarınızda:


Bir iş çıkışında, benim tanıdığım en çok seyahat eden insan olan ve ilkokuldan beri hep en yakınımda olan Ayşem ile buluşacaktık, ne yapsak, nereye gitsek, derken aklımıza tiyatro geldi. Rapor yazmaktan artık enerjim tükenmişti, pasif bir biçimde, oturduğum yerden hiç konuşmadan yapabileceğim bir aktivite o andaki ruh halime ve enerji durumuma cuk oturuyordu. Baktım Oyun Atölyesi'nde uzun zamandır merak ettiğim "Kim Korkar Hain Kurttan" oynuyor, bilet de var. Hadi o zaman, dedik, iş çıkışı karşıya geçtik.

Zerrin Tekindor'u ilk defa canlı izledim. Güzelliğine de oyunculuğuna da vuruldum.

Martha (Zerrin Tekindor) ile George (Tardu Flordun) evlilikleri çöküş aşamasına gelmiş bir çifti canlandırıyor. Martha, şehirdeki üniversitenin başındaki adamın kızı. George o üniversitede çalışmaya gelmiş, parlak ve gelecek vaad eden bir tarihçiyken, Martha kendisinden genç bu adama aşık oluyor. Biz onların yıllar sonraki halini izliyoruz, Martha kendisinden beklenen başarıyı sergileyememiş kocasını aşağılarken, George da onu yaşıyla vuruyor. Evlerinde misafir bir çift daha var: O üniversitede çalışmaya yeni başlamış, genç ve yakışıklı biyoloji hocası ile zengin, güzel ama az akıllı karısı.


Şiddet, şehvet, gurur, aşağılama, gerçeklik, delilik, zeka sınırlarında dolanıyor oyun. Oyunun içinde, herkes birbirine oyunlar oynuyor, bütün maskeler düşüyor. Üç perdelik harika bir performans, izlemesi keyifli, harika dekor da cabası. Havalar hala soğuk soğuk gidiyorken, tiyatro güzel bir seçenek olabilir.


Oyuna girmeden önce Kadı Nimet'te güzel bir karides güveç yuvarlayabilirsiniz. Üstelik de en üst katına şahane bir teras kondurmuşlar. Oyundan çıktığınızda da, bu aralar Moda'nın en trend mekanlarından biri olan Ayı'da leziz kokteyller devirebilirsiniz.

Güzel bir akşam garantili plan ayaklarınıza kadar geldi işte! Yine de evden çıkasınız yoksa,  "Pas ve Kemik" izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.


Ali, çocuğunu almış, beş kuruş parasız seyahat ederek ablasının evine ulaşıyor. Boks yapmayı seviyor, bu konuda iyi, o yüzden kendisine kapı güvenliği olarak bir iş ayarlıyor. Bir gece çalıştığı yerde kavga çıkıyor ve bir kadını oradan kurtarıp evine götürüyor. Balina eğitmeni olan çok güzel ve havalı bir kadın...

Sonra aradan bir çok gün ve ikisinin hayatlarında çok şey değiştikten sonra, bu ikilinin yolları tekrar bir araya geliyor. İkisi de hayatlarında bazı şeyleri kaybederken, bazı duyguları buluyorlar. Kesinlikle sıradan olmayan bir hikaye, iki güzel insan ve güzel görüntülerle işleniyor. Hayatınızın filmi olmayabilir, ama kesinlikle iki saatinizi ayırmanıza değer.


Ben roman okumayı çok severim. İlk elli sayfadan sonra içinde kaybolurum, kendi hayatımı unuturum. Romanın kahramanı bir kadınsa ve özellikle İstanbul'da geçiyorsa ayrıca bayılırım. Bu romanın başkahramanı haberci bir kadın. Kocasından ayrıldıktan sonra, kendi hayatını kurmaya karar veriyor ve bütçesine göre bir eve çıkıyor Cihangir'de. Üst katı genel ev olarak işletiliyor, giriş katında da meslek olarak kendisini pazarlayan evli bir transeksüel yaşıyor. Haliyle apartmandaki yaşamı, öyle "pembe panjurlu ev" huzurunda olmuyor. Hikaye şahane. Cihangir Başkurt Sokak'ta geçiyor.

Ki ben leş muhitten, çok havalı bir muhite döndüğü yıllarda iki sene bu sokakta, şimdi beğeniyle takip ettiğim, o zamanlar pek kimseciklerin babasından bağımsız tanımadığı Özgür Mumcu'ya komşu yaşarken, mahallenin eskilerinden sokağın adının "Sormagir Sokak" olduğu yılları dinlemiştim. Bu yüzden anlatılan hikaye oldukça gerçekçi. Bundan on, on beş sene önce Cihangir'in şimdiki havalı halinden eser yokmuş, olaylar, kavgalar, kargaşalar, yasadışılık diz boyuymuş.

Gelgelelim romanda kurgu çok kötü. Kitabın  156. sayfasında Saadet diye bir karakter çıkıyor, başkahramanımızın evinin anahtarları bile onda var, ama o noktaya kadar adını bile duymamışız; günlerce hastanede başından ayrılmayan çok yakın arkadaşı hastaneden çıktıktan sonra romandan yok oluyor; başkahramanımızın hayali çocuklarını yanına alabileceği bir hayat sürmek, ama bir yılını okuyoruz, çocuklarından iki kere kısacık bahsediliyor...

Bir de hayatımda okuduğum en çok imla hatası içeren kitap olabilir. Bağlaç "de"nin yanlış kullanılmadığı sayfa olmadığı gibi, yanlış harflerden oluşan yazım hataları da sürü sepet.

Okuduğum süre boyunca, kurgu ile imla hataları beni oldukça rahatsız etti; ama her şeye rağmen güzel bir hikaye anlatıyor. Ben anlattığına bakarım, nasıl anlattığı umurumda değil, diyorsanız, tavsiye edebilirim.

(Hüzün Yücel, Yasaklı Apartman, 269 sayfa)


Keyifle ve keşifle kalın!

1 yorum:

Anonim dedi ki...

Hayatı yaşama biçimin ne kadar güzel.Tapılası bi kadınsın Sezen.Belki ısmarlama bi yazı olacak ama günlük hayattaki küçük tüyolarını yazsan harika olur.Sevgiler

Ece

Pinterest'im

Instagram'ım