12 Ağustos 2016

Ibıza-2: Blue Marlin, Jondal Desire, Dalt Villa, Pacha Ibiza, Maceo Plex, Raxon ve Hayatımın en lezzetli birası

Ibiza'daki ikinci günümüze, öğle saatlerinde şiş gözlerle yataktan kalkarak başlıyoruz.

Montana'da görüp, tam benlik bir seyahat eşlikçisi olduğuna karar vererek aldığım, fincanın içinde filtre kahve demleyen aparat sabahın yıldızı oluyor. Lizbon'dan aldığımız kahveyi, Montana'dan getirdiğim bu alet ile demliyoruz. Yanına da Ibıza'nın tuzlu çikolatasından bir paket açıyoruz. 

Böylece, dünyanın çeşitli noktaları, bizim havuz ve karın kası manzaralı balkonumuzdaki sabah keyfimizde toplanmış oluyor.


Bir önceki gece DC-10'de yollarımız ayrıldığından ve üçümüz de odaya farklı saatlerde döndüğümüzden, birbirimize kısaca neler yaptığımızı özet geçiyoruz. Ardından da hemen üstümüze bikinilerimizi giyip, plaj çantamızı hazırlayıp evden çıkıyoruz. 

Çünkü saat 14:00'te Blue Marlin'de yemek rezervasyonumuz var. 

Duymuşsunuzdur illa ki, bu sene Bodrum'a da bir şube açan Blue Marlin, İbiza'nın en meşhur beach club'larından biri. 

Blue Marlin'in restoranındaki masamıza yerleşmiş, ne yiyeceğimize karar vermeye çalışırken, "Ibıza Jupiter" ve "Are You Berry" isimli kokteylleri içerek serinliyoruz.



Yemek tercihimizi de sushi'den yana yapıyoruz. Önümüze gelenler, bir plaj restorandan beklentimin çok ötesinde, hayatımda yediğim en başarılı sushiler arasında sayabilirim.

İbiza'da Blue Marlin'deyim, kahvaltı olarak sushi yiyor ve kahve yerine de kokteyl yudumluyorum. Para ile mutluluk satın alınabilir mi? Evet, evet, evet!


Daha Ibıza'ya gitmeden önce, Blue Marlin'e rezervasyon yaptırmak istediğimizde, web sitelerinden yalnızca VIP yatakların rezervasyon opsiyonunu bulabilmiştik. Bir seyahat parası harcamamızı gerektirecek VIP yatak ile işimiz yoktu, tek istediğimiz beach club'ın havasını soluyabileceğimiz şezlonglardı; ancak web sitesi üzerinden böyle bir rezervasyon opsiyonu sunulmuyordu.

O yüzden tipik Türk pratikliği ile "Yemek rezervasyonu yaptırıp, içeri girelim. Sahile geçmenin bir yolunu buluruz." demiştik. Gerçekten de öyle oldu. Yemeğimizi yerken, şezlong istediğimizi bildirdik, boş kalan şezlonglardan üçüne de bizi aldılar.


Yolunuz düşerse işinize yarayacak bir bilgi olarak, Ibıza Blue Marlin'de şezlong bedeli kişi başı 18 euro, bu şezlong bedeline ek olarak, kişi başı en az 50 euro tutarında harcama yapmanız bekleniyor. Bu 50 euroluk harcama kotası, restoranda yiyip içtiklerinizi değil, yalnızca şezlongunuza servis edilen yiyecek ve içecekleri kapsıyor. Üç tane kokteyl alabilirsiniz bu fiyata. Zaten hiç bir şey almasanız veya aldıklarınız daha az tutsa da ödüyorsunuz bu bakiyeyi.



Blue Marlin'den aklıma kazınan üç şey var: 
1) Servis yapan garsonların yakışıklılığı. 
2) Çalan müziklerin güzelliği. 
3) Cin, St. Germain (mürver şurubu), kakule, vanilya, lime, taze mango ve passion fruit ile hazırlanan "Jondal Desire" isimli kokteylin lezzeti. Blue Marlin'e yolu düşen herkes bu konuda hemfikir, Jondal Desire, içtiğimiz en iyi yaz kokteyli.

Bütün gün Jondal Desire içerek güneşlendikten ve yüzdükten sonra, gün batımı ile birlikte ayaklanıyoruz. Nasıl olsa oteldeki duştan da tuzlu su akıyor, diyerek duşumuzu sahilde alıyoruz ve otel odamıza yalnızca üstümüzü değiştirmek için uğruyoruz.



Akşam yemeği için istikametimiz adanın tarihi kısmı olan Dalt Villa. Buraya bayılıyorum. Yanyana dizilmiş çok zevkli kıyafetler satan butikler, sıra sıra tapas barlar ve hepsine yukarıdan bakan 16. yüzyılda inşaa edilmiş tarihi kale ile, sakin bir İspanyol kasabasına ışınlayan bir ortam sunuyor.

Sonraki günlerde sürekli bunu deneyimleyeceğimi o sırada henüz bilmiyorum; ama Ibıza'yı sıra dışı kılan şey bu: Nasıl bir ortam isterseniz, onu bulabiliyorsunuz. Bütün günümüzü geçirdiğimiz Blue Marlin ile Dalt Villa, iki başka şehir kadar farklı. 

Akşam yemeği için La Bottega'dan yana tercihimizi yapıyoruz, bir sürahi sangria ve bol bol tapas sipariş ediyoruz. Acı toz biber serpilmiş olarak servis edilen pulpo gallega soframızın göz bebeği oluyor.

Karnımız doyduktan sonra, Pacha Otel'in avlusunda içkilerimizi içip, hayat hakkında derin bir sohbete dalıyoruz. Saat gece yarısını gösterdiğinde, istikametimiz tabii ki Pacha.,

Çünkü Maceo Plex'in ev sahipliğinde Mosaic gecesi var. Club kültürümü oldukça yükselten sevgili Bahar'dan bugün öğrendiğime göre, Maceo Plex, o geceden daha sonra da, 24 saat içinde en uzun performası sergileyen DJ olarak dünya rekoru kırmış. Detayları merak ederseniz tık!


Pasha'daki kitle, DC-10'deki gibi gerçekten müzik dinlemeye ve dans etmeye gelmiş bir kitle değil. Burada amaç daha çok, birileriyle tanışmak gibi görünüyor ve o kalabalığın bir kısmını da gerçekten kötü bir kitle oluşturuyor.

Diğer yandan, kesinlikle çok daha havalı ve etkileyici bir ortam vaad ediyor. Tuvaletlerindeki dinlenme yataklarından, sahnedekinden farklı bir DJ'in çaldığı sigara odasına, dansçılarından, ışıklarına kadar içerideki her şey  "eğlenmek" için hem gaza getirmek hem de konfor sunmak üzere kurgulanmış. 

Maceo Plex kabindeyken, birbirimizi kaybediyoruz, dağılıyoruz, ama dans etmekten vazgeçmiyoruz.

Gece bir noktada Bahar'dan mesaj geliyor, "Yukarı gelin, burası harika."

Üst kattaki sigara odasına çıkıyorum. Kim oldukları hakkında hiç bir fikrim olmayan iki DJ kabinde, harikalar yaratıyorlar. Herkes ana sahnede olduğu için, burası oldukça boş. On kişi ya var ya yok. Evimin salonunda, harika DJ'ler çalıyormuş gibi hissediyorum. Mutluluktan ölebilirim. Delicesine dans ediyorum. 

Bir ara kendimi büyük ölçüde dans ve müzikte kaybetmişken, ne kadar susadığımın, kaç saattir dans ettiğimin farkında değilken, Bahar elime bir bira şişesi tutuşturup, "Şundan bir yudum alır mısın?" diye bağırıyor kulağıma. Bir yudum içiyorum. O soğuk bira, o anda dünyadaki en güzel şey. Sanki o güne kadar hiç içmediğim, o saniye tanıştığım bir mucize. Hayat pınarı.

"İnanılmaz." diyorum. Gülüyor. "Değil mi? Sadece ben mi böyle hissediyorum, diye sorguluyordum." diye cevap veriyor.

Hemen bir şişe soğuk bira aldıktan sonrasında benim için saat kavramı yok. Kızlarla birbirimizi kaybediyoruz, sonra hep dans etmeye devam ediyoruz.




Birbirimizi tuvalette bulduğumuzda, oradaki yatağın üzerine biraz uzanıyoruz ve ne kadar yorulduğumuzu o saniye fark ediyoruz.


Tuvaletten çıktığımızda Pacha bomboş. Bütün kalabalık gitmişken ve ışık gösterileri bitmişken, içerisi leş gibi görünüyor.

Pacha'yı kapatmanın gururu ile poz verdikten sonra, kalabalık ile birlikte dışarı çıkıyoruz. Sabah olmuş. Sabaha karşı filan değil, gerçekten ışıl ışıl bir gün başlamış. 

Gözlüklerimizi takıyoruz, yüzümüzde sersem gülümsemelerimiz ile Ibıza'da yeni güne başlıyoruz. 
KaydetKaydetKaydetKaydet

08 Ağustos 2016

Ibiza - 1: En iyi DJ'lerin "The Church" olarak andığı DC10 ve adanın konseptinin flört etmek olmasına alışmak

Taksiden iniyorum. Saat 5:22. Az sonra güneş doğacak.

Otelin tam önündeyim; ama midem kazınıyor. O yüzden otele girmek yerine, yiyecek bir şeyler bulma umuduyla yürümeye başlıyorum. Dizi dizi barlardan birinin önünde duran oldukça yakışıklı bir adam, "wohohoho" ile başlayan İspanyolca bir cümle kurup, açıkta olan belimi kavrıyor.

Boşta olan diğer eline "High five!" diyerek vuruyor, kendi etrafımda bir tur dönerek kollarından kurtuyorum. O arkamdan hiç bir şey anlamadığım İspanyolca cümleler kurarken, gülerek yürümeye devam ediyorum.

Kendimi bir müzikalin içinde gibi hissediyorum. Tek fark arka fondaki müziğin ABBA filan değil, elektronik olması.

İstanbul'da hoş bir adam bulmanın zorluğuna inatmışçasına, burada bütün adamlar yakışıklı ve flörtöz. "En kötüsü bile, hala çok iyi." diye düşünüyorum. Birini pas geçersen, az sonra başkasının çıkacağını bilmek o kadar güzel bir his ki!

İstanbul'da kesinlikle sahip olmadığımız bir lüks bu: "Aman kaçmasın bu." paniğine yer yok. Flörtleş, eğlen, devam et.

Birkaç dakika sonra, hala açık olan bir barda oturmuş, paninimin hazırlanmasını beklerken, barda bana buz gibi soğuk Sol marka bira veren adam da çok yakışıklı.

Çay bardağını, bira şişeme tokuşturup, "cheers" diyen polis de...

Şaşkınlıkla "Takside votka içebiliyor muyuz?" diye sorup, kahkahalara sebep olmamdan ve aralıksız dans ettiğim yedi saatten sonra, bir elimde paninim, diğer elimde biram Bora Bora'ya giriyorum.

Ve evet, İbiza'dayım.


İbiza havalimanına indiğimizde, valizlerimizi beklerken, sevgili Bahar beni uyarıyor: "Burada herkesin çok flörtöz olmasına alış. Kafaları çok yüksek değilse, rahatsız edici olmuyorlar. Gerilme, durumun tadını çıkarmaya çalış."

Ne demek istediğini, daha havalimanı sınırlarını terk etmeden anlıyorum. Valizimin içinde kırılacak şeyler olduğu için bagaja koymak istemiyorum. Durumu şöföre açıkladığımda, bana kurallar gereği aracın içine valiz koymanın yasak olduğunu söylüyor, ardından da "Çok güzelsin, öpücük verirsen çantanı içeri koyabilirsin." diye takılıyor. Tabii ki öpücük vermiyorum, tabii ki çantamı içeri koyuyorum. Ama o an anlıyorum, önümüzdeki günler hep böyle geçecek.

İlk önce, konaklayacağımız Bora Bora Apartments'a geçiyoruz. "Bora Bora", hiç İbiza'ya gitmemiş kişiler için bile oldukça tanıdık bir bölge adı olsa da; aslında İbiza'nın oldukça kıro bir bölgesi. Mekanların önlerinde bizim turistik yerlerdeki gibi, "Buyrun, buyrun içeri gelin." diyen adamlar duruyor, genellikle club'lara gidecek parası olmayan gençler buralarda havuz başı partileri ile eğleniyor. Ancak buradan her yere ulaşım oldukça kolay olduğu için, bizim tercihimiz buradan yana oluyor.

Bora Bora Apartments'taki odamız oldukça güzel. Ancak İbiza'da konaklarken, başından peşin peşin kabul etmeniz gereken iki şey olduğu konusunda uyarmalıyım:

1) Hizmet anlayışları bizimkinden oldukça farklı. Oda temizliğinde mesela her gün temiz havlu konmasına rağmen, kirli kahve bardaklarımızı bir kere olsun yıkamadılar. Bir şeyden şikayetçi olduğumuzda, hemen ilgilenmek yerine, ertesi gün ilgilenmek üzere not aldılar. Sadece Bora Bora Apartments veya sadece otel ile ilgili bir deneyim de değil bu üstelik, restoranlarda da geçerli bir şey bu. Alıştığınız hizmet anlayışını unutun, rahatlığı kabullenin, siz de boşverin.

2) Burada geçirdiğiniz süre boyunca, saçlarınızın tuzlu olacağını kabullenin. Çünkü duştan bile arıtılmış tuzlu su akıyor.

Otelimize valizlerimizi bırakıp, parti kıyafetlerimizi giydikten sonra, marketten içki alıp, bir taksiye atlıyoruz. İstikametimiz DC10'de pazartesi günleri yapılan Circoloco Partisi.

1999 yılında başlayıp çok ünlenen bu pazartesi partilerine 2008 yılında, mekanın aslında 65 kişilik lisansı olmasına rağmen, bu sayının abartı derecede üstüne çıkılması nedeniyle, mekanın kapatılması nedeniyle son verilmiş. 2010 yılında tekrardan açılan DC10, Circoloco Partilerine her pazartesi aynen devam ediyor. Bu partinin girişi 50 euro. (Ibıza'nın diğer club'larına kıyasla oldukça uygun bir fiyat olduğunu söyleyebilirim.)

Bizim gittiğimiz geceki line-up, Seth Troxler, Solomun, Tania Vulcano, Matthias Tanzmann, Ellen Allien, Nicole Moudaber, Jeremy Underground, Kiki, Martin Buttrich, Clive Henry, Ripperton, Kollektiv, Turmstrasse, Nick Anhhony Simoncino, Sossa, Bambounou'den oluşuyor.


DC10'in bir kazadan sonra, üretimi ve kullanımı sona eren bir uçak markası olduğunu ise, İbiza'dan döndükten sonra, heyecanla bir pilot arkadaşıma Ibıza maceralarımı anlatırken öğreniyorum. Daha sonra yaptığım araştırmalarda, şimdi bu club'ın bulunduğu yerin, daha önce uçakların durduğu hangar olduğunu keşfediyorum. Bir anda, DC10 tshirtlarında neden uçak figürü bulunduğu anlam kazanıyor benim için.

DC10'te eş zamanlı olarak üç ayrı DJ çalıyor. İki kapalı salon ve bir teras olmak üzere. Bir de yalnız içerideki müziğin geldiği, yerlerinde oturulup sohbet edilerek dinlenilen bir büyük terası daha var.

Benim o geceki keşfim Nicole Moudaber oluyor. O kadar iyi ki, ve çalarken o kadar çok dans ediyoruz ki, o bittikten sonra Solomun öncesi biraz mola vermek için terasa çıktığımızda saatin daha geceyarısı bile olmadığına inanamıyorum. Ibiza'ya niçin parti adası denildiğini ilk geceden anlıyorum.

Terasta otururken, arka tarafımızda oturan kızlarla fotoğraf çekme ricalarıyla kaynaştıktan sonra, bir içki almak için bara gidiyorum. "Ibiza inanılmaz pahalı." ile yüzleşmeye o sırada oldukça hazırım, çünkü acil bir Hendirck's & toniğe ihtiyacım var.

İçkimi sipariş ettikten sonra, "Ne kadar pahalı olabilir ki? Alkolün İstanbul'dan pahalı olduğu bir yer görmedim bugüne kadar." diye düşünüyorum. O sırada yanıma bir adam gelip, İngilizce ne içeceğimi soruyor. Cevabım üzerine, "Harika bir tercih bence." diyor ve ardından barmen ile İspanyolca konuşmaya başlıyor. Barmen bana gülerek dönüyor, "Buralarda çok olmaz böyle şeyler. Tadını çıkar." diyerek kredi kartımı bana iade ediyor. Anlamaz gözlerle bakıyorum. "Bir tane de o içiyor ve seninkini de o ödüyor." diye açıklıyor. Teşekkür ettikten sonra, laflamaya başlıyoruz,  içtiğim sigaradan ona ikram ediyorum. "Alıcı bir adam değilim ben." diyor, ısrar ediyorum. Gülüyor, "Israr eden bir kadın güzeldir. Çok zengin bir adamım ben, seninle evlenebilirim." diyor. Biraz şakalaştıktan sonra konu Brexit'e geliyor.

İlk fırsatta oradan tüyüyorum, İbiza'ya dans etmek için geldim, politika tartışmak için değil! Tuvalet sırasında, iki çocuk daha hava su muhabbetinin üzerine, İstanbul'dan geldiğimi öğrendiklerinde, havalimanı bombalanması olayını soruyorlar. "Sanırım, müzik seviyesinin konuşulabilecek kadar düşük olduğu yerlerde çok fazla vakit geçirmemek lazım." diye düşünüyorum. Tuvalette, bas sesinden kapıların, aynanın her şeyin sallanması ile tekrar mooda giriyorum.

Solomun'u 10 metre mesafeden dinlerken ve dans ederken, Ibıza'nın farkını anlıyorum. Solomun'un bir ay sonra İstanbul'a gelmesi planlanıyor - o sırada henüz Dynamics Festival iptal olmamıştı-; ama İstanbul'da dinlemeye gittiğimde muhtemelen göremeyeceğim kadar uzakta olacağını, bu kadar eğlenen bir kitle içinde olmayacağımı tahmin etmek çok zor değil.

Kızlar DC10'i terk ettikten sonra bile gidesim gelmiyor oradan. Çok seviyorum DC10'i. Bir kere gerçekten çok rahat bir ortam, herkes dans etmek için gelmiş, herkes eğleniyor, herkes dans ediyor. Güvenlik canavar gibi çalışıyor, etrafta rahatsız eden veya kural dışı bir şey yapan birisi varsa, saniyesinde tutup çıkartıyorlar.

Yaklaşık yedi saat dans ettikten sonra, bacaklarımı hissetmez hale geldiğimde, kapıdan bir taksiye biniyorum. "Bora Bora" diyorum.

Daha sonra, okuduğum bir Jamie Jones röportajında DJ'lerin DC10'i "The Church" olarak andığını öğrendiğimde, canı gönülden katılıyorum.

Aynen onun cümleleri ile aktarırsam: "People don't go to DC-10 to pull girls or book VIP tables, they are there for one thing only: to dance. That's why it is known as "The Church" From DJ's point of view you just known you have to perform as the crown in front you are the best on the island."

Bu yazıyı da, Nicole Moudaber'in o gece çaldığı, canlı dinleme fırsatı yakaladığım seti paylaşarak kapatayım:




Nerede olursanız olun, dans ederek kalın!
KaydetKaydet

04 Ağustos 2016

24 saat içinde Lizbon - Madrid - İbiza. İstanbul mu? Hiçbir alakam olmadığına inanabilirim.

Lizbon için hazırladığımız "mutlaka yapılacaklar / tadılacaklar / gezilecekler" listemizi bitirdiğimizde, daha Madrid trenimizin kalkmasına daha saatler var.

Plaza del Comercio'ya gidiyoruz. Buketto kendisine dans ederen rahat kullanabileceği bir clutch bakarken, ben kendime parti büstiyerleri almak için başka bir mağazaya gidiyorum. Birbirimizden ayrılıyoruz, elimizde poşetlerle tekrar buluşuyoruz. Sanki Lizbon'da yaşıyormuşuz da, Ibıza'ya seyahate gitmeden önce alışverişe çıkmışız gibi hissediyorum. Portekizce teşekkür ederim anlamına gelen "obrigado"dan başka kelime bilmesem de...


Alışveriş faslımız bittikten sonra, akşam yemeği için Sacramento'ya gidiyoruz. Kapıda, masalara yerleştirmekle görevli ve inanılmaz güzel bir kadın rezervasyonumuz olup olmadığını soruyor. "Yok; ama çok oturmayacağız. Yakalamamız gereken bir tren var." diye cevap veriyoruz. Bizi iki kişilik bir masaya oturturken, "Hayat acele içinde olmak için çok kısa, tadını çıkartın." diyor.

Lizbon ruhunu taşımaktan çok uzak, siyah ve kırmızı ağırlıklı dekore edilmiş, iç karartıcı olarak nitelendirebileceğim bir mekan. Yine de çiçeklerle süslenerek servis edilen yemeklerimiz, özellikle eritilmiş peynir ile servis edilen mevsim mantarları inanılmaz lezzetli. Şarap zaten Portekiz'deyken hep güzel, sanırım söylememe gerek yok.


Keyifle yemeğimizi yiyip, etrafımızdaki masalarda oturanları gözlemliyor ve yorumluyoruz. Bizi karşılayan kadının cümlesinin etkisi altında mıyız bilmiyorum, oldukça rahatız. Turist tedirginliğinden eser yok üstümüzde. Halbuki trenimizin kalkacağı istasyonun nerede ve ne kadar uzaklıkta olduğu ve ne kadar zaman önce orada bulunmamız gerektiği hakkında hiç bir fikrimiz yok.

Trenimizin hareket etmesine bir saat kala, durumun ciddiyetini idrak ediyoruz. İstanbul'da değiliz ve bineceğimiz şey Taksim - Levent metrosu değil. Ülke değiştireceğiz ve sabah kesinlikle Madrid'de olmalıyız!!

Aceleyle hesabımızı istiyoruz, yoldan bir taksiye atlıyoruz, önce otele gidiyoruz, taksiye bizi beklemesini tembihleyerek... Valizlerimizi otelden alıyor ve istasyona gidiyoruz. Neyse ki, trenimiz gelmeden önce oradayız.


Buketto yerde oturmuş, çekme kısmı kırıla valizini açmış, el çantası ile valizinin ağırlığını dengelemeye çalışırken, ben hiç istifimi bozmadan oturuyorum. Uzun bir süredir bana doğrudan ve açık açık söylenmeyen hiç bir şeyden mesajlar çıkarmıyorum. Dolaylı laf sokmaları kesinlikle üstüme alınmıyor, benden açıkça talep edilmedikçe canımın o anda yapmak istediği şeyi yapmaya devam ediyorum. İş hayatında geliştirdiğim ve işte inanılmaz keyfimi yüksek tutan; ama istemeden son zamanlarda özel hayatıma da bulaştırdığım bir yaklaşım bu. Benim rahatlığım da aramızda ayrı bir geyik konusu oluyor.

Trenimiz geliyor, koltuklarımıza oturuyoruz. Yanımızda kesinlikle tek bir kelime konuşmaksızın, ellerindeki kitapları okuyan bir çift var. Çok mu enteller, yoksa birbirlerinden bu kadar mı sıkılmışlar diye onları gözlemleyerek dedikodularını yapıyoruz.

Trende yapmayı planladığımız çok şey var: Ibiza planlarımızı netleştireceğiz, artık uçları soyulan ojelerimizi silip yeniden süreceğiz, saçlarımıza bakım yapacağız, telefonumuzdaki fotoğrafları ayıklayacağız...

Hepsi yalan oluyor, o kadar derin uyuyoruz ki, gözlerimizi açtığımızda Madrid'deyiz.


Madrid istasyonunda tuvalete gidip, üstümüzü değiştiriyor, makyajımızı yapıyor ve oldukça taze bir görüntüye kavuşuyoruz.

Güvenlik nedeniyle pek çok locker'ın iptal edildiğini, şehirde valizlerimizi yalnız iki yere bırakabileceğimizi öğreniyoruz: Estacion de Chamartin ve Estacion de Atocha. Atocha daha merkezi olduğu için, günün sonunda valizlerimizi oradan alıp, havalimanına geçmenin daha kolay olacağına karar veriyoruz.

Valizlerimizi locker'a bıraktıktan sonra, ilk istikametimiz: Casa Hernanz.

Burası bir espadrilci. "Espadril mi, her yerde bulunur, Madrid'de yapacak başka şey bulamadınız mı?" demeyin; çünkü burası tek başına Madrid'e gelme sebebi olabilecek bir dükkan. Sabahın erken saatlerinde bile kapısında upuzun bir sıra var, sıranız geldiğinde içeri alınıyorsunuz, seçtiğiniz ayakkabılar getiriliyor, deniyorsunuz. Alışverişiniz bitip, dükkandan çıktığınızda sıradaki içeri girebiliyor.

Espadril modellerine göz atmak için bile sıramız gelmeden içeri göz atmaya kalktığımızda, oldukça sert bir sesle, dışarı çıkıp sıramızı beklememiz konusunda uyarılıyoruz.

Hayatımda bu kadar çok çeşit ve renk skalası olan espadrili ben başka hiç bir yerde görmedim. Üstelik de fiyatlar 9 euro'dan başlıyor. Daha önümüzde İbiza - Hamburg ve İstanbul seyahatleri olmasa ve bu uçuşları ucuz hava yolları ile çok limitli valiz hakkıyla yapıyor olmasak, kesinlikle on çift filan alabilirdim; o kadar güzeller!


Sonunda iki çiftte karar veriyorum. Ve o andan itibaren biliyorum, bir daha İstanbul'da filan asla espadril satın almam. Tek başına bu mağaza bile benim için Madrid'e tekrar gitme sebebi olabilir.



Espadrillerimize ve İbiza'ya birlikte gideceğimiz sevgili Bahar ile kavuştuktan sonra, kahvaltı yapmak için Chocolateria San Gines'e uğruyoruz. Tazecik churros yiyerek, kahvemizi içiyoruz. Biz ona Lizbon'u anlatıyoruz, Bahar bize Madrid'de yaptıklarını...

Karnımız doyduktan sonra, Buketto'nun Madrid'de yaşayan bir arkadaşıyla daha buluşuyoruz.




Aklımızda Room Mate Oscar'ın terasında, havuz başında leziz kokteyller içerek keyif çatmak var.

Madrid'e bundan seneler önce, üniversite öğrencisiyken ve interrail ile Avrupa'yı turlarken yolum düşmüştü. Şimdi detaylarını çok hatırlamasam da, Barcelona'dan bir kısmımız uçakla, bir kısmımız trenle Madrid'e gelmiştik. Birimizin cüzdanı ile telefonu, diğer grupta kalmıştı. Şimdiki gibi akıllı telefonlar yoktu, iletişim kurmak çok zordu. Çok gençtik, şuursuzduk ve Barcelona'da planladığımızdan o kadar frapan günler geçirmiştik ki büyük ölçüde parasızdık. Şehirdeki bütün parkları arşınlamış, karnımızı taneli hardal sürdüğümüz baget ekmekleri ile doyurmuştuk. (O günden beri taneli hardal yiyemem.)

O günleri anarken kahkaha atmakla, hüzünlenmek arasında gidip geliyorum. Bir yandan çok keyifliydi, Madrid'den bir kaç gün sonra Roma'da şampanyalar içecek kadar uçlarla ve sürprizlerle doluydu hayatımız. Diğer yandan hala inanamasam, o gruptan harika ve hayat dolu bir kadını, ertesi sene bir trafik kazasında kaybettik.

Madrid'de havalı bir havuzbaşında, kokteyl yudumlamayı delicesine arzuluyorum bu yüzden. Bir önceki gelişimin rövanşını alabileceğim kadar iyi ve keyifli bir an olabilir o.

Ne yazık ki, teras saat 16:00'da açılıyormuş. Bu yüzden hemen yanındaki meydanda Tama Hamas'ta oturuyoruz. Kokteyllerimizi yudumlarken, İstanbul'daki hayatımda o kadar uzak hissediyorum ki kendimi!


"Biz Buketto ile Lizbon'da yaşıyormuşuz, trene atlayıp Madrid'de yaşayan arkadaşlarımızı ziyarete gelmişiz." fikri, "İstanbul'da yaşıyorum, Lizbon'da bir kaç gün seyahatten sonra, Madrid'e geldim, espadril aldım, churros yedim, kokteylimi içip, İbiza'ya uçacağım."dan daha gerçekçi o an.



Keyifle saatlerce sohbet ettikten sonra, Madrid sokakalarında biraz daha geziniyor ve havalimanının yolunu tutuyoruz. Az sonra İbiza'dayız.

Daha önceki sene de İbiza'ya gelmiş, Bahar ve Buket bana takılıyor, "Ibıza virgin, hazır mısın?". O sırada henüz neye hazır olduğumu bilmiyorum; içimden bir ses bağırıyor: "İbiza mükemmel geçecek."

Ben kendimi en çok başka şehirlerin sokaklarında seviyorum.

Pinterest'im

Instagram'ım