08 Şubat 2015

Hayata bir mola: Güneşköy

Gözlerimi açıyorum. Yarısı açık olan perdenin arasından ışıl ışıl bir güneş yüzüme vuruyor. Ellerimi başımın üstünden arkaya doğru gererken, ayaklarımı hareket ettirerek üstümdeki battaniyeyi bir kenara tepiyorum.

Alarm yok. Panik ile başucumdaki telefona uzanıp saate bakmama hiç gerek yok.

Ev inanılmaz sessiz. Mayışık bir sesle bağırıyorum: "Günaydıııın!". Cevap yok. Muhtemelen babam evden çıkmış bile.

Oldukça uzun zamandır alarm sesi ile can çekişerek ve sürünerek yataktan kalkıyordum. Haftaiçi ofise veya adliyeye, haftasonları uçağa veya önceden yaptığım planlara yetişmek için sürekli bir hazırlanma, planlama, ajandamda yazılı işlere yetişme telaşı içinde oluyordum. Evde bile otursam, kuru temizlemeyi aramak, fatura ödemek, çamaşır yıkamak, markete gitmek gibi bir sürü ıvır zıvır işim oluyordu.

Ama İstanbul'da değilim. Teos'ta Güneş Köy'deyim ve bütün gün boyunca canım ne isterse yapabilirim.

Uyumaya devam edip etmemek arasında kararsız kalıyorum; ama güneş o kadar davetkar ki! Yataktan kalkıyorum, yüzümü bile yıkamadan, terasa uzanan merdivenleri çıkıyorum. Şıkır şıkır bir güneş ile ışıldayan deniz karşımda boylu boyunca uzanıyor.


Pijamalarım ile armut koltuğun üzerine bırakıyorum kendimi. Gözlerimi kapatıyorum. Güneş yüzüme, pijamalarımın altındaki tenime vuruyor, ısıtıyor. Ah, güneşi ne kadar çok özlemişim. "Güzel bir kahve yapayım, bu manzaraya karşı keyif çatayım." diyorum. Tekrar aşağı iniyorum.

Mis gibi kokan kahve fincanımı alıyorum. Teras yerine bahçeye çıkıyorum, sandalyelerden birinin üstündeki muşambayı kaldırıp, yüzümü denize dönüp oturuyorum. Bir tane siyah kedi geliyor, ayaklarıma sürünüyor, ben ilgi ile karşılık verince kucağıma atlıyor. Çok evcil, çok ilgiye aç.

Kışın kimse yok burada, aç olduğu şey sadece ilgi değildir, karnı da açtır diyerek, süt bulmak için tekrar mutfağa gidiyorum. Akıllı kara bıdık da evin etrafında bir tur atıp, mutfağın camına tırmanıp beni izlemeye başlıyor.

Kase ile bahçe kapısına geldiğimde, o da tekrar evin etrafında bir tur atmış, patisi ile sürgülü camı azıcık iterek beni bekliyor. Sürgülü kapıyı itebilecek kadar akıllı, çok alışıp sürekli eve sızmasın diye, süt kasesini kapıya değil, bahçeye bırakmak için yürüyorum. Kaseyi koyduğum anda ardı ardına kediler gelmeye başlıyor. Hepsini ayrı ayrı besliyorum; ama bu kara kedi dışındakilerin hepsi yabani. Sütlerini içip gidiyorlar.


Akıllı kara bıdık ile oynamaya başlıyorum. O sırada dünya güzeli tazı geliyor. Ayağa kalktığında boyu benden uzun. Nasıl sevimli, nasıl hareketli. Tazıyı sevmeye başladığım anda, kara kedi kendini yerden yere atıp miyavlıyor; kediyi sevmeye başladığım anda tazı benimle koşup oynamak için boynuma atlıyor.


Mest bir biçimde onlarla kaç saat orada oynuyorum bilmiyorum. Araba sesini duyuyorum, annem ile babam geliyor. Onların getirdiği boyozlarla karnımı doyurduktan sonra, tekrar terasa çıkıyorum. Güneş kaybolana kadar, ben de kitabımın sayfaları arasında kayboluyorum. Güneş gidince ve rüzgar sertleşince üşüyerek aşağı iniyorum.


Annem "Hadi, sahilde yürüyelim." diyor. Biz sahilde yürürken, akıllı kara bıdık da peşimize takılıyor. Sanki kedi değil köpek. İkimizden biri geride kalırsa, duruyor, onu bekliyor. "Deniz kıyısına gelmez kedi." diyoruz, yanıltıyor bizi. Her yerde peşimizde. "Bu da bizim köpeğimiz oldu." diye şakalaşıyoruz.


Yürüyüşten sonra sahildeki kayaların üstüne oturuyoruz. Dalga sesi eşliğinde uzun uzun sohbet ediyoruz. Yanımızda telefonlarımız bile yok. Sadece deniz, akıllı kara bıdık ve bizim sesimiz var.


Yürüyüşten sonra tekrar biraz kestirmek için yatağa giriyorum. Akşam yemeğinde annem "Maşallah, uyku nasıl yaradı sana." diyiveriyor. Ah, evet ben İstanbul'da çok az uyuyorum. Akşam yemeğinden eve döndükten sonra, battaniyemi, dergilerimi ve kitabımı alıp yatağa yayılıyorum. Kurabiye eşliğinde sütümü içiyorum.


Hiçbir plan olmadan ve hiç saate bakmadan bir gün geçirmenin, bütün gün tayt ve sweatshirt dışında bir şey giyme gereği olmamasının ne kadar güzel olduğunu hatırlıyorum. Defterimi açıyorum, ne zamandır aklımda ve dilimde olan "daha iyi bir ben" yaratma projem için notları alıyorum. İstanbul'a döndükten sonra 100 gün boyunca, kendimde ve hayatımda değiştirmek istediğim şeyler üzerinde çalışacağım bir proje. Biraz bir şeyler karaladıktan sonra, ortaya net bir kaç başlık çıkıyor.

1- Her gece en az yedi saat uykuyu kapsayacak biçimde düzenli saatlerde uyumak ve her sabah 7:00'de uyanmak.

2- Evi köşe bucak temizlemek. Bütün fazlalıklardan arınmak. Eskiyen her şeyden kurtulmak, kıyafetleri Musaboom Dükkan ile azaltmak, bütün fotoğrafları düzenli biçimde arşivlemek, evdeki bütün kağıt ıvır zıvırlardan kurtulmak, her çekmeceyi, her dolabı düzenlemek...

3- Taksi kullanmamak. Gün içinde o kadar çok taksi kullanıyorum ki. Bu hem çok ciddi bir harcama kalemi oluyor, hem de hareketimi azaltıyor. Taksi yerine metroyu tercih etmek hem vücuduma, hem bütçeme faydalı olacak.

4- Sağlıklı yaşamaya başlamak. Ne zamandır yapmadığım yogaya geri dönmek, evde yemek pişirmek, düzenli beslenmek hakkında bilgi sahibi olmak, daha çok su içmek....

5- Kendime bakmak. Bunun alt başlığı çok geniş olabilir. Makyaj yapmayı öğrenmek, daha özenli giyinmek, saçlarıma daha iyi bakmak, merak ettiğim kalıcı kaş tasarımı gibi şeyleri denemek, cildime düzenli bakım yapmak...

Bütün bunların sonucunda, daha düzenli, daha ışıl ışıl ve daha sağlıklı bir kadın olmak.Ve yarın başlıyorum! Keşfettiğim, denediğim işe yarayan her şey elbette ki blog yazılarına dönüşecek.

Hayata mola vermeyi unutmadan kalın!

2 yorum:

Elif Ozgecan Celik dedi ki...

Bazen insan gercekten icine girdigi girdap gibi kosturmadan cikmakta ve hatta cikmaya ne kadar ihtiyaci oldugunu bile fark etmekte zorlanabiliyor. Bir haftasonu da olsa birsey yapmamanin, durup hicbirsey dusunmemenin olumlu etkisi paha bicilemez. Yaraticilik ve enerji dolarak dondugune eminim. :)
Bu etki altindaki yazilarini merakla bekliyorum :)

Gokkusagi Dosyasi dedi ki...

Nasıl da iç ferahlatan bir yazı olmuş, bayıldım. Manzara şahane bu arada. Ahh Ege ah! Kokusu burnuma geldi vallahi.:)
Ha bir de o tazıcık niye öyle zayıf, kıyamam, tasması da var ama besleyeni yok mu ki?

Pinterest'im

Instagram'ım