09 Mayıs 2013

Dans etmeyi sevenler Mac almaya daha meyilli, bankanız boşanacağınızı sizden daha önce anlıyor, uçakta koridor kenarında oturanlar kendilerine daha çok para harcıyor ve şeey marketinizin söylediğine göre kızınız hamile!

Geçen hafta büyük bir şevkle Sosyal Medya Hukuku Konferansı'na gittim.
Sosyal medya ve hukukun birlikte anılıyor olması benim açımda çok cazip.

Ben bir avukatım.
Diğer yandan genel algıyla çelişir bir biçimde eğlenceli ve keyifli bir hayat yaşıyorum. Üstelik yaşadığım yetmiyormuş gibi bunu bir de insanların gözüne sokuyorum.

Ne yalan söyleyeyim buna da bayılıyorum. Hayatımın en büyük amacı da çalışmanın, hayattan keyif almaya engel olmadığını ispatlamak.

Amerika'da filan bir CEO'nun Facebook profilinde çılgın bir sosyal hayat yaşadığı ile karşılaşınca insanlar bunu çok "cool" buluyor.

Türkiye'de öyle değil.
Hatta tam tersi! Hayatımda 9:00- 19:00 ofiste çalışıp, üstüne yüksek lisans derslerine gittiğim dönemde, yani toplamda günümün yarısından fazlasını hukuka ayırdığım zamanlarda bile, bu blogu yazıyorum diye "az çalışıyor" olduğum gibi bir izlenim oluşuyordu insanlarda.

Böyle düşünenlere şunu hiçbir zaman anlatamadım: "Bakın olay çok basit aslında. Siz akşam 21:00 ile 24:00 arası göbeğinizi kaşıya kaşıya televizyon karşısında hiç bir şey yapmadan zamanınızı geçirirken ve nereden baksanız en az sekiz saat uyurken veya şehrin bir ucunda yaşadığınız için günün en az üç saatini trafikte geçirirken, ben bunların hiç birini yapmadığım için benim günüm sizinkinden en az beş saat daha uzun."




Ukala ukala ne kadar harikayım demeye çalışmıyorum yanlış anlaşılmasın. Doğrusu yanlışı yok bu işin, bu tercih ve yapı meselesi. Kimisi havalı restoranlara gitmek yerine, banka hesabındaki miktar artınca mutlu oluyor. Sergi gezerken çok sıkılırken, reklamlarla üç saati geçen dizileri izlemekten keyif alıyor.
Bense keşfetmeye bayılıyorum ve aynı şeyleri yapıp durduğumda bunalıma giriyorum. Ve hayatımı daha renkli, daha dolu bir hale getirmek için de gerekirse uykumu bile feda ediyorum.

Çok para sahibi olayım, banka hesaplarım uçsun, bir sürü evim olsun gibi ideallerim de olmadı hiçbir zaman. Harika yemekler yiyebildiğim, güzel seyahatler yapabildiğim, istediğim her konsere gidebildiğim sürece zengin hissediyorum ben kendimi.

Bunu yapan daha yüzlerce insan var, böyle yaşayan. Hatta bunun çok ötesinde, sadece İstanbul ile sınırlı değil, her hafta sonu bir lezzetin peşinden yüzlerce kilometre yol tepen insanlar da var. Sadece onlar paylaşmıyor. "Ciddi" imajlarına zarar vermekten korkuyorlar.

Benim böyle bir korkum hiçbir zaman olmadı. Ben hep çok sevdim, açmayı, göstermeyi, anlatmayı. Kendi arkadaş çevrem ile de sınırlı kalmadan. Bu blog aracılığı ile hiç tanımadığım insanlara bile...

Bir dönem kısa bir dijital reklam ajans geçmişim olması bir yana, bu gün pinterest, twitter, instagram, facebook, blog hepsini oldukça aktif olarak ve severek kullanıyorum.




Aşinayım yani sosyal medya denilen şeye, bu yüzden büyük bir şevkle Sosyal Medya Hukuku konferansının yolunu tuttum.

Avukatların büyük ölçüde sosyal medyaya 'öcü' muamelesi yaptığını görmek de, konferansta hukuki yanından ziyade 'Nasıl kullanalım' ve 'Geleceği ne olacak bu sosyal medyanın?' yönünde sorular sormaları da beni oldukça hayal kırıklığına uğrattı. Sosyal medya konulu bir konferansta sunum yapan Melih Kırlıdağ'ın sosyal medya kullanmadığını açıklaması ve Gabriella Olaru'nun avukatlara "Gerçek dünyada koşulsuz ifade özgürlüğü sağlarsak, online mecrada da sağlarız" yönündeki hukukun temel ilkelerine aykırı (Hukuk sadece belli koşullarda ifade özgürlüğünü korur, koşulsuz bir ifade özgürlüğü, zira başkalarının temel haklarına zarar verir.) bir sunum yapması, üstelik bu slaytının da saatlerce ekranda kalması çok büyük potlardı.

Diğer yandan, Serdar Kuzuoğlu'nun açılış konuşması muhteşemdi, Su Sonkan'ın sunumu çok havalıydı ve özellikle hukuki açıdan yaklaşan tek sunum olan İsmail Onaran'ın sosyal medya aracılığı ile yapılacak önlemlere karşı hangi merciilere, hangi kanuna dayanarak, nasıl müracaat yapılması gerektiği ve verilen tedbirlerin nasıl engellenebileceği yönündeki konuşması gerçekten çok verimli oldu.




Genel hatları ile konferansın dinleyicilerinin sosyal medyaya bu kadar karşı olmasının sebebinin "özel hayatın gizliliği" olduğunu gözlemledim. Herkes özel hayatını gizleme derdine düşmüş.

Diğer yandan şöyle de bir gerçek var, eskiden hava kararınca perdeler örtülür, ne yediğini anlatmak bile ayıp sayılır, fotoğraflar albümler içinde evin bir köşesinde tutulurmuş. Bizim kuşağımızda bu büyük ölçüde değişti. Yediklerimizi #foodporn diye etiketleyerek paylaşıyoruz, fotoğraflarımızı Facebook'a yükleyip, fotoğraflardaki arkadaşlarımızı tagliyoruz, nerede olduğumuzu Foursquare'den check-in yaparak paylaşıyoruz. Ben de bu kuşağın mensubu olduğumdan, bu özel hayatın gizliliği paniğini anlayamıyorum.

Zira Gökhan Ahi de, bu durumu harika bir şekilde özetleyerek hem profilleme yaparak, size kişiye özel hizmet sunulmasının faydalarını kullanıp, hem de özel hayatın kişisel bilgilerin derdine düşmenin çelişkisini dile getirdi.

Tuğrul Sevim de, aslında hayatımızın değil yalnızca araçların değiştiğini söyledi. Maç izlerken, haber izlerken birine küfrettiğimizde hiçbir şey olmuyorken, şimdi bunu sosyal medya üzerinden yaptığımızda hakkımızda bir hukuki süreç başladığını vurguladı. Bunun sebebi olarak da sosyal medyanın paylaşım mı, yoksa medya aracı mı olduğunun netleştirilmemesini gösterdi.

Bütün bu anlattıklarım hiç ilginizi çekmediyse bile, Serdar Kuzuoğlu'nun sunumunda dile getirdiği bazı konuları o kadar enteresan buldum ki, oturdum araştırdım. Gerçekten boşanacağınızı veya hamile olduğunuzu sizden önce öngören kurumlar var ve üstelik ne medyum, ne de falcılar. Nasıl mı?

Bugün pek çok harcamamızı kredi kartımız ile yapıyoruz. Ben uçak biletlerimi, elektrik faturalarımı, kıyafet alışverişlerimi, market harcamalarımı, kitaplarımı ve daha akla gelebilecek her şeyi kredi kartım ile ödüyorum örneğin. Bankalar "Bize ne aldığını gösterirsen, biz sana senin kim olduğunu, senin kendi bildiğinden bile daha iyi söyleyebiliriz." diyorlar. Size abartılı mı geliyor?

Visa ve Mastercard gibi kurumların, %98 oranında doğru olmak üzere, en az iki yıl öncesinden boşanma yolunda gittiğinizi tespit edebildiği görülmüş. Normal alışkanlıklarınızdaki ve harcamalarınızdaki değişimleri gözlemleyerek, bu fikri siz daha somutlaştırmadan onlar öngörebiliyorlar.

Daha sonra özel hayata müdahale sebebiyle başlatılan hukuki süreçler sonucunda, "Biz kimsenin özel hayatı ve evliliği ile ilgilenmiyoruz, sadece kartlarını ödeyip ödeyemeyeceklerini anlamaya çalışıyoruz" açıklaması yaparak, somut verilerin silinmesini sağlamışlar.

Bir kaç eğlenceli genellemeye bakmak isterseniz: Dans etmeyi sevenlerin Mac almaya daha meyilli olduğu, Susam Sokağı'ndaki Kont'u sevenlerin marijuananın yasal olmasını desteklediği, buldog besleyenler çoğunlukla The Shawshank Redemption fanı ve uçakta koridor kenarında oturmayı tercih edenler kendilerine diğer insanlarda daha çok para harcadığı görülüyormuş.

Bir de bildiğiniz gibi kredi kartı dışında sadakat kartı olarak da adlandırılan mağaza kartları mevcut. Onlar nerede ne kadar harcadığınız gibi genel bir veriyi değil, onlardan tam olarak ne aldığınızın verilerini arşivliyorlar. Target adlı marketler zinciri de, sizin ne aldığınıza bakarak hayatınızdaki önemli değişimleri anlayabiliyormuş.



Amerika'da yaşanan bir olayda, bir baba kızına hamilelikle ilgili gelen indirim kuponları üzerine Target'a kızının daha bir lise öğrencisi olduğunu dile getirerek, Target'ı hamileliği teşvik etmekle suçluyor. Bunun üzerine, Target veri sistemine göre hareket ettiklerini açıklıyor.

Listelerindeki 25 ürüne yönelen kişilerin hamile olma ihtimalini değerlendirmeye başlıyor, daha sonra yine bazı ürünlerin alınmasına göre hamileliğin kaçıncı evresinde olduğunuzu anlayabiliyorlarmış. Örneğin hamileliğin üçüncü ayında kadınlar daha önce kullandıkları kremler yerine kokusuz kremlere yöneliyorlarmış, aynı şekilde bir anda ekstra büyük paket pamukları ve el havlularını daha çok almaya başlamak da doğumun yaklaştığının habercisi oluyormuş.

Örneğin 23 yaşında Atlanta'da yaşayan bir müşterinin aynı alışverişte aldığı krem, büyük çanta ve demir magnezyum destekleyici vitamin, diğer veriler ile birlikte değerlendirildiğinde, %87 olasılıkla hamile olduğunu ve Ağustos ayında doğum yapacağını ortaya koyuyormuş.

İlgili sürecin sonunda, Target'in değerlendirmesinin doğru olduğu, kızın gerçekten hamile olup da babasından gizlediği anlaşılıyor.

Demeye çalıştığım şu ki, sosyal medya kullanıp kullanmamak bir tercih meselesi elbette. Ama bu ilk çıktığında kredi kartlarına da cep telefonuna da önyargıyla yaklaşmakla aynı tavır. Kimse kullanmak zorunda değil. Fakat bugün piyasada var olmak için iş anlamında sosyal medyayı kullanmak şart ve siz özel hayatınızda kullanmıyorsanız buna o kadar uzak kalıyorsunuz ki şirketiniz için kullanmaya kalktığınızda da çuvallıyorsunuz.

Zaten muhtemelen özel hayatınızda gizlenmesi gereken veya kimsenin ilgisini çekecek fazla bir şey zaten yok; ama yine de "özel hayatım da özel hayatım" diyorsanız, sosyal medyaya düşman olmadan önce, kredi kartlarınız ile vedalaşmaya başlayın. :)

Konuyla ilgili göz attığım makalelerin bazıları için 1 , 2, 3

07 Mayıs 2013

Her şeyin reçetetesi: Bol bol film izlemek

"Geçen gece çocuk hastaydı. İlacı bitmiş, almak için dışarı çıktım. Sağa sola saldırıp nöbetçi eczane arıyoruz. Birden durup dururken içim cız etti. Bir baktım gene aynı karın ağrısı. Öyle özlemişim ki seni. Dönerken bir meyhane gördüm. Bir tek içeri girdiğimi hatırlıyorum bir de rakıya yumulduğumu... Arkasından en az dört cigaralık…Sonra gözümü bir açtım karşıdan karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım başımda bir çocuk: “Kalk abi!” diyor “Kars’a geldik.” 


Otobüsten indim, yürümeye başladım. dedim, Allah’ım nerdeyim ben? Burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim Bekir, bu kapı ahiret kapısı. burası sırat köprüsü. Bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm…ama olmadı, dönemedim. Sonra, bak oğlum dedim kendi kendime. Yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını usul usul yürü şimdi."


Yukarıdaki cümleler Zeki Demirkubuz filmi Kader'den. 


Yeni kuşak Türk filmlerini beğeniyle takip edenlerdenim. Klişeler yavaş yavaş aşılıyor, değişik tarzlar gelişiyor, yapmacıklık yerini sert vurucu gerçek hayat detaylarına bırakıyor. 

Mr. Feelgood bu filmden o kadar çok bahsetmişti ki, bir akşam eve dönerken D&R'a uğradığımda DVD ile burun buruna gelince almamazlık edemedim. 


Filmi izleyip kapattığımda ne kadar etkilendiğimi fark etmemiştim. Sonra aradan günler geçtikten sonra dahi, filmden kesitler alakasız anlarımda geldi yakaladı beni.


Özellikle de sevgilinizden ayrıldıysanız, oturun izleyin bu filmi. Tam dibe vurmadan çıkılmaz malum. 



Hayatboyu bu sene İKSV film festivalinde izlediğim yegane Türk filmi oldu. Daha önce pek çok ödül alan Köprüdekiler filmini de Aslı Özge'yi daha önce duymamıştım. 

Bir katı oturma odası, bir katı mutfak, bir katı çalışma odası, bir katı yatak odası olan muhteşem dekorasyonlu ve film boyunca aşık olduğum bir evde oturan ortayaşlı bir karı-kocanın hikayesini anlatıyor bu film. Biri mimar, biri popüler üretime karşı bir sanatçı olan bu çift, geleneksel Türk ailesinden epey uzak çizgide bir yaşam sürüyorlar. Ankara'da üniversite okuyan, sevgilisi ile yaşayan kızlarının evine misafir olacak kadar açık görüşlüler, görünümlerine dikkat ediyorlar ve oldukça şık giyiniyorlar. Derken bir gün kadın adamın kendisini aldattığını fark ediyor.


Film, tutku bitmiş olsa da, bir ilişkinin karşılıklı saygı çerçevesinde ne kadar sürdürülebileceğini sorguluyor. 


Yavaş tempolu bu film, bir kadının ruh halini çok iyi yansıtıyor. Ben oldukça beğendim. Zaten sırf o muhteşem ev ve kadın başkahramanın sade ama inanılmaz güzel kesimli kıyafetleri için bile izlenir. 






Bornova Bornova çok yeni bir film değil aslında; ama ben ancak yakın zamanda izleyebildim. Bugün televizyon dizilerindeki öylesine rollerden tanıdık olduğumuz oyuncuların aslında ne kadar iyi olduklarını gördüm bu filmle. Düşük bütçeli, güzel kurgulu, yoğun hisler yaşatan bir film. 


Sadece sonunda biraz hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz, bitmemiş de zorla bitirilmiş gibi olsa da, sıradan insanların, bir mahalleye sıkışmış hayatlarındaki dramlarını anlatan güzel bir film, izlenmeli. 



Hep dram dram gittik, depresif ruh halleriyle işim olmaz, keyiflenmek istiyorum derseniz, Welcome to Dongmakgol masal kıvamında insanı mutlu eden bir film. "Miyazaki'nin animasyon olmayan versiyonu" diye bir benzetmeye denk geldim, daha özet daha güzel anlatılamazdı galiba. 

Savaşın manasızlığını vurgulayan sosyal mesajlar bir yana, ilk izlemeye başladığınızda "ne saçma" diyeceğiniz, ama sonra bayılacağınız, şahane görselliğe sahip, gerçek dışılık ile gerçekliğin iç içe geçtiği, izlerken bazı sahnelerinde kikir kikir güleceğiniz, bittikten sonra da iyi hislerle dolacağınız enteresan bir film bu. 


Sıradışı bir film izlemek için adres şaşmıyor zaten hiç: Uzakdoğu.




Uzakdoğu demişken, Chan Wook Park'ın bir Hollywood çıkarması olarak Nicole Kidman'ın oynadığı Stoker'a da sıra gelsin. 


Korku filmi izlediğinde üç yaşında her şeyden korkan küçük bir kız çocuğuna dönen ben, gerilim denildiğinde de köşe bucak kaçıyorum. O yüzden 'gerilim' olarak anılan bu filme de hiç hevesli değildim.


Mr. Feelgood bana, bisikletlerle Caddebostan'a gitmek, BiBuçuk'ta kanatları mideye yuvarlamak sonra da film izlemek şeklinde karşı konulmayacak bir paket program sununca, oturdum izledim Stoker'ı.


Chan Wook Park adı geçince, beklentiler çok yüksek olduğundan biraz hayal kırıklığı yaşadık. Her şeye rağmen, çekimler harika, Matthew Goode çok yakışıklı, soundtrackler inanılmaz. Aşırı beklentilere girmeden izlemeli. 


Yenilerden, çok konuşulanlardan, iyilerden bir tanesi de Frances Ha.


Dansçı olan ama dans kariyeri pek de yolunda gitmeyen, ev arkadaşının evlenerek yepyeni bir hayata açılması ile evsiz barksız kalan ve tam bir 'undateable' olduğundan yapayalnız olan Frances'in hikayesini anlatıyor. 


Gıcır gıcır bir siyah beyaz film Frances Ha.


Üstelik de filmden öğrendiğim en faydalı bilgi: Çok içtiğin zaman yatağa yattığında başın dönüyorsa, bir ayağını yattığın yerden yere basınca başının dönmesi geçiyor. :)



Rio de janerio denilince aklınıza, güzel müzikler, karnaval, futbol ve deniz geliyordur büyük olasılıkla. Gerçek yaşam öyküsünden uyarlanmış City of God, hikaye gibi anlatımı ile tam bir şiddet öyküsünü konu alıyor. Senaryo, çekimler, oyunculuk muhteşem. Henüz izlemediyseniz, mutlaka bir kenara not edin ki atlamayın derim.




Vecide / Wadjda için biletim bir pazar sabahınaydı. Yatak güzeldi, sinemaya gidip gitmemek o an için başlı başına bir sorundu. Kalkıp gittim, sabah kahvemi de filmi izlerken içtim. İyi ki kaçırmamışım bu filmi, dedim çıktığım zaman. Bu seneki İKSV film festivalinde izlediğim en iyi filmdi.

Suudi bir kadın tarafından çekilen ve çekimleri tamamen Suudi Arabistan'da yapılan ilk uzun metrajlı film Wadjda. Kadınların araba sürmesi yasak olduğu için, şöför gelmediğinde işe gidemeyen bir anne, kendisine erkek çocuk veremediği için ikinci bir eş bulmanın peşinde koşan bir baba, dini çerçevede çok disiplinli bir müdüre hanım ve tek derdi kız çocuklarının binmesi yasak olmasına rağmen bir bisiklet almak olan ve bu amaca ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır olan Wadjda...

Abartmadan duygu sömürüsü yapmadan, o ülkedeki yaşamın nasıl olduğunu anlatıyor film. Senaryoyu da, çekimleri de, oyunculuğu da çok beğendim ben. Bir yerde bir şekilde denk gelebilirseniz pas geçmeyin.

Hoş ama boş filmlere ihtiyacınız varsa, izlerken keyifle vakit geçirmek ve film bittikten sonra etkileri altında ezilmek istemiyorsanız, Woody Allen'dan Roma'ya Sevgilerle ve Almadovar'dan Aklımı Oynatacağım huzurlarınızda: 



Film izlemek zaman istiyor biliyorum. Film seçeceksiniz, DVD alacaksınız veya internetten yükleyeceksiniz, sonra da nereden baksanız iki saatinizi ayıracaksınız. Fakat aynı zamanda da en hızlı şekilde bambaşka hayatlara, bakış açılarına, duygulara ışınlanmanın yolu. O yüzden, fazla ihmal edilmemeli...

02 Mayıs 2013

Alternatif İstanbul Aktiviteleri: İşsizlik, Hamam Keyfi, Caddebostan Güneşlenmesi

Hayatımda yepyeni bir sayfa.
Veya kısa bir mola...
Henüz bilmiyorum.

Yaklaşık beş yıldır. öğrencilik yıllarımdan alışkın olduğum anlamda bir yaz tatili yapmamıştım.
Seyahat etmedim demiyorum, her fırsatta pılımı pırtımı toplayıp kaçtım bir yerlere.
Ama tatil yapmadım.
Çılgın bir tempo içinde seyahat ettim daha çok.

En son Bolonya seyahatimi düşünüyorum. Akşam 18:00'e kadar ofis, gece toplanan bir çanta, hoop sabaha karşı hava alanı, iki gün aralıksız Bolonya'yı keşif, İstanbul'a dönüş. Her gün 09:00- 18:00 arası ofis, beş gün aralıksız yüksek lisans sınavları ve gecede iki veya üç saat uyku ile ertesi günkü sınavlara çalışmak...

Fakülteden mezun olmadan daha önce çalışmaya başladığımı göz önünde tutarsak ve benim ofis-ev arası mekik dokuyarak yaşayamadığım aşırı-sosyalleşmeye-meyilli bir yapıda olduğum gerçeğini de görmezden gelmezsek, yaklaşık dört-beş yıldır çılgın sayılabilecek bir tempo ile yaşıyordum.

On beş gün kadar önce, ofisten temelli olmak üzere, pılımı pırtımı toplayıp eve gelirken, bir yandan inanılmaz keyifliydim. Çünkü havalar güzelleşmeye başlamıştı, çalışmamak için olabilecek en güzel mevsimdeydik.

Diğer yandan "Ne yapacağım ben?" korkusu sarmıştı içimi. İstanbul gibi bir şehirde kira ödemeden kendi evinde yaşayan şanslılardan olduğum için maddi bir korku değildi bu. Annemin bana sağladığı mali fonun yanında, zaten havalı seyahatler için biriktirdiğim beni bir süre çalışmadan idare edebilecek kadar param da vardı. Benim korkum kendime dairdi. Malum boş kalmayı bilmeyenlerdenim ben. Ne zaman boş kalsam fena halde kendime sarar, hayatımı sorgulamaya başlarım, melankolik bir yapıya bürünürüm.

Neyse biraz da ev hanımlığı deneyimlerim, diye düşünmüştüm.
Sanıyordum ki, öğlenlere kadar uyuyacağım, uyanıp günün gazetelerini okuyarak saatler süren kahvaltılar yapacağım, yoga yaptıktan sonra "Bu gün ne yapsam? / Ne pişirsem?" diye düşünerek tembel tembel günü bitireceğim.



Kendi işimi kurma fikri, bu sırada aldığım iş tekliflerinin görüşmeleri, yüksek lisans derslerim, özlediğim uzun zamandır görüşemediğim arkadaşlarımla görüşmek, Mr.Feelgood ile iki kişilik bisiklet çetesi olarak yaptığımız geziler, şahsi davalarım ve babamın hukuki işleri derken, hafta içi hiç 8:00'den geç uyandığım olmadı bu on beş gün içinde.

Galiba üzerimdeki psikolojik bir baskının kalkmasının ve ihtiyaç duyduğumun farkında bile olmadığım zaman özgürlüğüne kavuşmanın; ama aynı zamanda da bir şeyler üretmeye devam ediyor olmanın etkisiyle, bana bir keyif, bir huzur geldi. Yüksek lisanstaki arkadaşlarım "Çok iyi görünüyorsun, çok keyiflisin, hayırdır?" derken, babam "Kızım, yüzüne renk geldi, resmen huzur yüzünden akıyor." demeye başladı.

Ama bir şey eksikti.
Bir arınma? Sadece kendi başıma kalıp hiçbir şey düşünmeyeceğim bir zaman dilimi? Bir hesaplaşma?

Ne olduğundan emin olmadığım bir şeyi daha tamamlamam gerektiğini hissediyordum.

Yaparak buldum:

Yeniden doğdum, fabrika ayarlarıma geri döndüm.


Neo-klasik bir hamamda geçirdiğim birkaç saat ile...

Kılıç Ali Paşa Hamamı'nı daha önce gözüme kestirmiştim, şurada da bahsetmiştim, en kısa zamanda yolunu tutmayı planlıyorum diye.

Salı sabahı erkenden uyandım, üzerime rahat bir şeyler geçirip, kulağımda kulaklığım uzun bir yürüyüş ile Karaköy'e ulaştım. Kılıç Ali Paşa Hamamı'na girdim, haftaiçi gündüz olması sebebiyle içeride in cin top oynuyor olmasına rağmen, "Rezervasyonunuz var mıydı?" sorusuyla karşılanmayı yadırgayarak, beni yönlendirdikleri masaya oturdum.

İsim, soyisim, iletişim bilgilerinden oluşan klasik bir iletişim formu doldururken, önüme buz gibi bir ayva şerbeti geldi. Daha önce hiç içmemiştim, bayıldım!


Sonra üst kattaki tertemiz ve gıcır gıcır giyinme odalarına çıkartıldım, ayak numarama göre verilen terlikleri giyip, soyundum ve peştemalime sarınarak hamam kısmına geçtim.

Ve mucize orada başladı.

Bembeyaz kubbedeki şekillerden içeri süzülen gün ışığını izleyerek, göbek taşına yayıldım. Tek başıma, koskoca hamam bana aitmiş gibi, kendimi saray sakini sanarak, yarım saat kadar kaldım yattığım yerde.

Çemberlitaş Hamamı'nın da çok güzel bir kubbesi var mesela, ama insan kalabalığı ve koyu renk hakimiyeti, sıcak ile birleşince boğuluyormuş gibi hissediyorum orada kendimi. Buradaki boşluk ve beyazın ferahlatıcı etkisi, hamam sıcağını unutturuyor insana.

Sonra Crocks terlikler giymiş, güler yüzlü natır gelip, sizi buraya alayım, diyerek kurnaya oturttu beni. Hayatımın çocukluktan sonraki evresinde, kimse benimle bu kadar ince ince, güzel güzel ilgilenmemişti. Mest oldum.

Önce keseledi, sonra yastık kılıfından yaptığı köpüklere boğdu, sonra mis gibi kokan bir vücut jeliyle masaj yaptı, sonra lifle bir kere daha ovdu vücudumu. Tam tüh bitti, diye üzülüyordum ki, saçımı şampuanladı, kremledi, duruladı. Mayışmış, uysallaşmış halimi soğukluğa çıkmadan önce başka bir bölmeye alarak, bir de beni kuruladı ve havlulara sardı.



Bebek gibi bir ten, bebek gibi bir pasiflik içinde, soğukluktaki bembeyaz minderlere uzandığımda, resmen hayatımın geçmiş yoğun günlerinin bütün yükünü tenimden de kafamdan da atmıştım.

Kılıç Ali Paşa Hamamı, şimdiye kadar gittiğim bütün tarihi hamamlardan da, güzellik merkezi spa konseptli hamamlardan da daha pahalı, 130 TL. Ama o tarihi hamamlarda, turist eğlencesi olmanın bir adım ötesine geçmeyen yalapşap iki kese vurup, hadi sen gerisini hallet'in çok ötesinde bir hizmet sunulduğu da şüphesiz. Hafta sonu daha kalabalık olduğunda da böyle güzel olur mu bilmiyorum, ama kendinizi şımartmak isterseniz, her gün 16:00'ya kadar kadınlar hamamı olarak faaliyet gösteriyor, aklınızda bulunsun.

Ben şimdiye kadar yok lazer, yok Green Peel sürekli bir şeyler yaptırıp, Mr. Feelgood'un karşısına "Nasıl olmuş?" diye dikildiğimden ve kendisi hiç bir fark göremeyip ve benim ne halt ettiğime akıl sır erdiremeyip, bir yandan da beni bozmamak için çabalayıp duruyordu. Sonunda benim "Nasıl? Nasıl?" diye bile sormama gerek kalmadan, bu sefer onun ağzından "Bak bu seferki, anlaşılmayacak gibi değil. Çok güzel olmuş."u kaptım bu vesileyle.


Eee tabii mis gibi olduktan sonra, kirlenmek de güzeldir!

Ertesi gün bisikletlerimizin tepesinde, önce Fenerbahçe'nin yolunu tuttuk. Güzel bir kahvaltı ettikten sonra, sahilden Bostancı'ya kadar gidip döndük.



Caddebostan Migros'tan bir pike, biraz bira, biraz cips, bir minnoş Jager kaptıktan sonra, kendimizi çimlere attık.

Caddebostan sahil benim için İstanbul değil, yazlık!

Badminton oynayanlar, sevgilisi ile öpüşüp koklaşanlar, kendisi kadar bir topun peşinde emekleyen bebekler, ortalıkta koşturan güzel köpekler, bikinisi ile güneşlenenler, festivaldeymiş gibi açılır kapanır sandalyelerine kurulmuş sohbet eden genç gruplar...

Yıllar önce, İngiltere'deki parklarda bu manzarayı gördüğümde imrenmiştim. Keşke İstanbul'da da böyle kitabımı alıp gidip yayılabileceğim, saçma sapan bakan insanların olmadığı böyle yeşillik alanlar olsun, demiştim.





Ve bu hafta İstanbul'da sere serpe güneşlenmenin, kitap okumanın, hafiften güneş yanığı olmanın, güneşin altında içilen biralarla hafif sersem kikirdeşmenin tadını çıkardım.

İstanbul'a dair hep restoran, cafe yazıları yazıyordum ya, bu da alternatif bir versiyonu olsun. Şehrin başka bir yüzü. Burada yaşayıp, curcurnanın ceremesini fazlasıyla çekiyorsanız, keyfini de sürün!

Bir de fantastiko bir parça gelsin:

Becomes The Color by Emily Wells on Grooveshark

Pinterest'im

Instagram'ım