03 Kasım 2013

Vintage'ın mekkesi: Porta Portese

Pazarın her türlüsünü severim ben. İkinci el pazarları, sebze pazarları, antika pazarları, kıyafet pazarları... Gittiğim her pazardan da en az bir muhteşem parça yakalarım. Çünkü pratikliyim. Aldığım bir şeyi beğenene nereden aldığımı söylediğimde "Aaa! Nasıl buluyorsun bunları? Ben gidiyorum gidiyorum, hiçbir şey bulamadan çıkıyorum." cümlesini o kadar çok duyuyorum ki...

Pazarları sevmeyenler, pazar pratiği olmayanlar; pazarın hengamesinde kaybolanlar, gereksiz tezgahlar başında boktan boktan şeyleri saatlerce kurcalayıp, "Burada hiçbir şey yok" diyerek pazara küsüp çıkanlar... 

Pazar, pratik ister. Gittikçe, tezgaha şöyle bir bakıp kurcalamaya değip değmeyeceğini anlarsın, pazarlık yapmayı öğrenirsin, o hengamede doğru parçaları yakalarsın. Yanılma payı tabii ki her zaman vardır; ama pratik yaptıkça hızlı olmayı da, o kalabalıkta iyiyi yakalamayı da öğrenirsin. 

Ve bunu başardıkça, pazarları daha çok sevmeye başlarsın. Çünkü kimsede olmayanlara sahip olursun. Define gibi... 

Ben bunları annemden öğrendim ve birlikte yapmayı en sevdiğimiz aktivitelerin arasında pazarlarda vakit geçirmek olduğundan, tahmin edebileceğiniz gibi, Roma'nın meşhur pazarı Porta Portese'ye uğramak, İtalya seyahatimizin temel taşlarından birini oluşturuyordu. Sırf pazar günleri kurulan bu pazara gidebilmek için, seyahat rotamızda büyük değişiklikler bile yaptık. 

Porta Portese, Roma'da nehrin diğer kıyısında kurulan bir pazar. Sabahın 5:00'inde kuruluyor, öğleden sonra 14:00'te toplanıyor. Haliyle, erkenci olmayı zorunlu kılıyor.

Bu yüzden bir önceki gün Napoli ve Pompei'de tabanlarımızı çürütmüş olsak da, yorgunluktan bayılsak da, sabahın 6:00'sında çalan alarmlarımızla yataktan fırlıyoruz. Nehrin diğer kıyısına nasıl geçeceğimiz hakkında hiçbir fikrimiz yok. Yaptığım araştırmalara göre, 23, 44, 170, 280 ve 781 numaralı otobüsler Porta Portese'ye gidiyor. Ama otobüs nereden kalkar, bilet gerekir mi, bizim otelin yakınlarından hangisi geçer, bilmiyoruz. En kötüsü taksiyle, olmadı yürüyerek Porta Portese'ye gideceğiz, tek bildiğimiz bu.

Batıl inançları olan biri olarak, daha önce bir vintage pazarından aldığım ve dolabımdaki en taptığım parçalardan biri olan kahverengi süet gömleğimi giyiyorum, şans getirsin diye. JUJU! 

Sabahın körü olduğu için yolda taksi bulamıyoruz, elimizde harita yürümeye başlıyoruz. Bir otobüs durağına denk geliyoruz, uzaktan da bir otobüs geliyor o sırada. Veee 170 numara, "Porta Portese'ye gidiyor musunuz?" diye soruyoruz. Olumlu cevap alınca atlıyoruz otobüse. Nakit para geçmiyor, bilet almamız lazımmış. Otobüs şoförü bize bunu açıklarken ve biz biletimiz olmadığı için bizi otobüsten indireceğinden endişelenirken, otobüste oturan iki polis kalkıp bize yer veriyor. Polisin yer vermesinden cesaret alıp, biletsiz kaçak yolcu olarak Porta Portese'ye ulaşıyoruz. O gün de melekler bizimle veya veya juju gömleğim işe yaradı veya en azından şanslıyız. 

Porta Portese'deki kıyafet satan tezgahların semtine bile uğramıyoruz, çok daha krallarını, çok daha uygun fiyatlara İstanbul'daki pasajlardan veya minik butiklerden alabilirsiniz. Zaman harcamaya gerek yok. Ama vintage çantalar ve montlar aklımızı başımızdan alıyor. İnanılmaz çok çeşit var, vintage modası geldi geleli, çeşitli butiklerde çok yüksek fiyatlara satılan çantaların efsaneleri burada sepetlerin içine yığılmış, kapanın elinde kalıyor. Fiyat aralığına gelince, çantaların durumuna ve markalarına bağlı olarak 5 Euro ile 200 Euro arasında değişiyor.






Kıyafet ve çantaların olduğu uçta, nefis bir kuzu derisi mont ve birkaç şahane çanta kaptığım için zevkten dört köşeyken, acıkmaya ve yorulmaya başlıyoruz. Pazarın hemen paralelindeki Osteria, çeşit çeşit tazecik hamur işi ve leziz kahvesi ile imdadımıza yetişiyor. 






Güzel bir İtalyan usulü kahvaltı ile (cappuciono ve kremalı kruvasan) enerji topladıktan sonra, bu sefer pazarın ev eşyaları satılan kısmına geçiyoruz. Eğer doğrudan Roma'dan İstanbul'a uçacak olsak, evlerimiz için neler neler alacağız, ama daha önümüzde bir haftadan uzun bir gezi ve beş şehir daha var. Avizeleri, aynaları taşımamız imkansız.

O yüzden annem avizeler için çıldırırken, ben kendimi fotoğraf çekmeye adıyorum. Evim için sadece, Brigitte Bardot'un Roma'da çekilen filmleri sırasında yakalanan birkaç siyah beyaz fotoğrafını satın alıyorum. Çerçevelenip, yerlerine asıldığında onları ayrıca paylaşacağım. :)

Porta Portese'ye kısa bir görsel yolculuğa buradan buyurun:
























Porta Portese'nin ucundaki yerlilerin takıldığı bir cafe'de tekrar canlanmak üzere, birer espresso yuvarladıktan sonra, tramvaya binerek tekrar nehrin diğer kıyısına dönüyoruz. Yükümüz o kadar çok ki, Roma keşiflerimize devam edebilmek için öncelikle, ganimetlerimizi otelimize bırakmamız şart.




Porta Portese'den ayrılırken, Roma'ya bir kere daha sırf Porta Portese'den eve alışveriş yapmak için geleceğimizden ve İstanbul'a dönen uçakta kucağımızda kocaman birer avize ile yolculuk yapacağımızdan eminiz.

Vintage için çıldıranlardansanız, Roma Porta Portese kesinlikle kaçırmamanız gereken bir adres. Zira ben daha sonra bu pazardaki ürünleri, Milano'nun vintage butiklerinde fiyatına bir sıfır eklenmiş olarak satışta gördüm. 

Vintage ürünlerle işim olmaz diyorsanız bile, sırf insanları izlemek için bile yol düşürülebilir. Plak alırken bile mafya babası gibi görünen İtalyanlar da, pipolu papyonlu sanat kitapları peşinde koşan dedeler de burada. 

Dip Not: Pazar pratiği olmayanlara da kıyağım: Chucha Boutique! Dünyanın dört bir yanındaki mağazalardan, butiklerden topladığım, minicik evimde yer bulamadığım gıcır gıcır yüzlerce markalı ve markasız parça pazar fiyatına Chucha Boutique'te. Takipte kalın...

2 yorum:

Anonim dedi ki...

Çok keyif aldım okurken..Aldığın çantalar da tam benim zevkim.Avrupa'nın genelinde bu okuyan,kendine-giyimine özenmiş insan manzarasından görmek mümkün.Sonra ülkemizi düşününce içim acıyor(Züleyha )

Begüm dedi ki...

Roma'da böyle bir pazar oldugunu bilmiyordum, sayende öğrendim.Pazarlara bayılırım, iyi parçaları ucuza almak inanılmaz zevk verici :)

Pinterest'im

Instagram'ım