19 Kasım 2014

Kadıköy'de spontane bir gün: Cafe Bronte, Dükkantere, Mudo Outlet, The Company

Üniversitedeyken hayatım çok daha spontaneydi. Canım istediğinde uyanır, uykum geldiğinde uyurdum. Tembellik yapasım varsa, bütün gün yataktan çıkmadan bir romana kendimi kaptırır, evde bunaldıysam arkadaşlarımdan birini veya bir kaçını arardım. Bazı günler oturup listeler yapardım, gelecekte nasıl bir hayat yaşamak istediğimi kurgulardım. Günümün nasıl geçeceğini o günkü ruh halim belirlerdi.

Aradan geçen bu zamanda kendimi pek çok yönde geliştirdiğime inanıyorum. O yıllarda hayal ettiğim ne varsa, bugün hepsine sahibim. Bazen, duruyorum, güneşin doğuşunu izlerken dilekler dileyen, geleceği hakkında çok endişeli on yıl önceki halime dönüp, gülümsüyorum. "Sakin ol, ne ev ile ofis arasında mekik dokuyan aşırı hırslı bir kadın; ne de gezmekten baltaya sap olamamış bir serseri olacaksın. Sakin ol ve bu günlerin tadını çıkar. Başkalarının ne dediğini umursama, kendi doğrularını da asla terk etme" demek istiyorum o halime. Belki de bazı insanlar, sırf kendi geçmişlerine dönüp akıl veremedikleri için çocuk doğuruyorlar.

Aradan geçen bu zamanda kaybettiğim en bariz şey ise kuşkusuz spontanelik oldu. Aynı anda, hem tam zamanlı olarak çalışmak, hem hobilere zaman ayırmak, hem arkadaşlar ve sevgiliyle görüşmek, bütün bunları yaparken mümkün olduğunca iyi görünmek, tertipli bir evde yaşamak, bol bol kitap okumak elbette ki hala başaramadığım bir şey. Her zaman bir şeyler eksik kalıyor. Yine de mümkün olduğunca çoğunu kotarmaya çalışmak, oldukça ciddi bir zaman planlaması gerektiriyor.


Bir de artık arkadaşlarım da çalıştığı ve hayatları oldukça yoğun olduğu için, görüşebilmek için birkaç gün öncesinden nerede, saat kaçta buluşacağımızı ayarlamamız gerekiyor. Yoksa birbirimizi gerçekten ne kadar özlemiş olursak olalım, bir türlü görüşemiyoruz.

Ben, sabah gözümü açtığımda daha yüzümü yıkamadan ajandama bakıyorum, ajandamı kazara evde veya ofiste unutsam yıkılıyorum. Yapmayı çok istediğim bir şey bile teklif edilse, önce ajandama soruyorum. En son ne zaman, evde oturup da "Bu gün ne yapsam?" diye düşündüğümü gerçekten hatırlamıyorum. 

Uzun zaman sonra bomboş bir günüm oldu. Söz verdiğim kimse veya deadline'ın sonuna gelmiş bir iş yoktu. Mr. Feelgood ile uzun bir uyku çektikten sonra, midemiz guruldamaya başlayınca evden çıktık. Kadıköy'ün yolunu tuttuk. Son zamanlarda genellikle tercihimiz Moda'dan yana oluyordu, bu sefer Sanatçılar Sokağı'na gittik. 


Bu sokağın önünden kaç kere geçmişimdir, hiç girmemiştim. Ne kadar güzel bir sokakmış. Yer karoları nefis, yol boyunca el işi satan minicik mağazalar ve sandalyeleri sokaklara taşmış kahvaltıcılar ve cafeler var.


Asıl denemek istediğimiz kahvaltıcıda dışarıda oturacak sandalye yoktu, içerisi boğucu şekilde kahvaltılık kokuyordu. Tamamen rastgele, biraz ilerideki Cafe Bonte'ye oturduk. Kahvaltı servis edip etmediklerinden bile emin değildik, "Aman en kötüsü bir kahve içer, başka yere geçeriz." dedik.


Şans bu ya, uzun zamandır aradığım, hem gözümü, hem de karnımı doyuracak hem de fahiş bir hesap gelmeyecek kahvaltıyı burada buldum. Bir Bronte Tabağı, bir de Krep Tabağı söyledik. Biri 10 TL, diğeri 15 TL, çay da fiyata dahil.



Kahvaltı tabaklarının içinde ne olduğunu anlayamadığımız bir baharat vardı. Mekanın sahibi, bütün enerjisi ile yanımızda bitti. Onun karpuz çekirdeğinden yapılan zahter olduğunu, ekmeğimizi önce zeytinyağına, ardından zahtere batırıp yememizi, üstüne de bir yudum çay içmemizi, bu kombinasyonun bağışıklık sistemimizi güçlendireceğini açıkladı.


Kahvaltımız bittiğinde önümüzde bir tabak ikram olarak geldi. Unsuz ve şekersiz tatlılar yapıyorlarmış. Rejimde olup canınız tatlı çektiği zamanlar için, vicdan azabını engelleyici kurtarıcıları burada bulabilirsiniz.


Kahvaltımızı ederken hemen bitişikte bir dükkan dikkatimizi çekti. Karnımız doyunca, kalkıp oraya geçtik. Adı Dükkantere, kapısındaki "Dikkat bu dükkanda boyoz var." yazısı çok tatlı. Düğünler, davetler, partiler için konsept tasarımlar da yapıyorlar, dışarıdaki masalara kahve servisi de... İnsanda her şeyi kurcalama arzsusu yaratan dükkanlardan.



Kadıköy'e gittiğimde mutlaka uğradığım iki mağaza var. Bunları büyük keşif olarak anlatamam, zaten iki markayı da çok iyi tanıyorsunuz: Mudo ve Deriden. Kadıköy'dekileri diğer semtlerdekilerden daha çok sevmemin nedeni, bunların outlet olması. Mudo'nun en alt katı dekorasyon eşyaları ile dolu. Evinize oldukça uygun fiyatlara güzel şeyler alabilirsiniz. 

Aşağıdaki fotoğraftaki tabaklar, bu Mudo Outlet'ten. Sıcak çikolata, daha önce bahsettiğim Coffee Topia'dan, modern cezve ise mutfak eşyaları konusundaki en favorilerimden biri olan Esse'den. 


Aradığını Mudo Outlet'te bulamayan Mr. Feelgood sonra beni The Company'e sürükledi. Ne iyi yapmış! Bu mağazanın önünden de vapura binmek için aşağıya yürürken kaç kere geçmişimdir bilmiyorum. Dışarıdan bakınca bana sıradan küçük hediyelik eşya satan bir mağaza gibi görünüyordu. İçerisi ise bir cennet. Gerçekten birine hediye almak istiyorsanız yolu tutulması gereken adreslerden. Ama hem kocaman, hem de hiç sıradan değil. Ivır zıvırlarınızı koymak için onlarca çeşit şık kutu, her türlü mutfak eşyası, biblo, kırtasiye malzemesi filan bulabilirsiniz. Burayı keşfetmem iyi mi yoksa kötü mü oldu emin değilim, çünkü içerideki gerçekten her şeyi alabilirim. (Bana hediye almak isteyenlere duyurulur : ) )





Aşağıdaki fotoğraftaki retro kutuyu da buradan aldım. 


Fotoğraftaki diğer harika şeylere gelirsek, Activia'nın kışa özel çıkardığı elmalı tarçınlının bağımlısı oldum. Bu aralar tükettiğim tek sağlıklı şey olabilir. Bir de match-up mag, yeni keşfettiğim ve içeriğini beğendiğim ücretsiz dergilerden. Basılı olarak İstanbul'daki pek çok cafede bulabilirsiniz, online olarak da ISSUU üzerinden okuyabilirsiniz.

Yaz akşamlarını çağrıştırdığı için bu aralar çok dinlediğim bir şarkıyla da kapanışı yapalım. Spontane kalın!



2 yorum:

Begüm dedi ki...

Kadıköydeki o sokağa ben de hiç girmemiştim, bu yazı merakımı cezbetti iyice.
Kahvaltıda zahter veren bir yeri de ilk kez görüyorum,10 üzerinden 10 :))

Anonim dedi ki...

Gerek İstanbul'da gerekse İstanbul dışında yaptığınız keşiflere ilişkin yazılarınızı uzun zamandır okuyorum. birazdan yazacaklarıma ilişkin olarak ise duygusal davrandığımı peşin peşin kabul ediyorum.
Kadıköy zaten bizim bildiğimiz, biraz daha kendi halinde 'Bizim Kadıköy İşte' halinden uzaklaşmaya başlamışken ve dahi çılgın kalabalıklarla dolup dolup taşarken - ki Kadıköy severler olarak bizler bundan çok çok rahatsız olurken- Kadıköy'de Moda'da mekan önerisi yapıp paylaşan birini gördüğümde içim daralıyor açıkçası.
Yazınızda anlattığınız Sanatkarlar Sokağı mesela; o sokak çok merkezi olsa da aralarında benim de bulunduğum kendi müdavimleri ve ikamet edenleri dışında kimse tarafından pek bilinmezken eminim şimdi en az 10-20 kişi buradan öğrenip merak edecek, arkadaş çevrelerine söyleye yayıla yüzlerce kişi buraya gelecek. Senin sokağın mı kardeşim kim gelirse gelir diyenleriniz olabilir, eh haksız da sayılmaz. Sadece ve özetle -şahsi olarak alınmanızı istemem ama- Avrupa Yakası'nı tüketmiş bitirmiş hatta daha da ileri giderek sömürmüş İstanbulluların gözünü Kadıköy'e dikmelerinden ve bu talep doğrultusunda Kadıköy'e dadanan 'Karşının Esnafının'Kadıköy'ü Taksimleştirmeye çalışmalarından, her köşesini talan etmelerinden rahatsız oluyorum. Nacizane düşüncem budur.

Sevgiyle.

Pinterest'im

Instagram'ım