25 Kasım 2014

Not Defterim: Parkta Güzel Bir Gün, Ateş Güneş ve Ada, Beer Museum

Mr. Feelgood ile kış aktivitelerimizin başını sinema ve tiyatro çekiyor. Dışarıda hava buz gibiyken, öncesinde veya sonrasında yemek ve bir kadeh içki ile tamamladığımız bu ritüel ile hem üşümüyoruz, hem yorulmuyoruz, hem de bir şeyler keşfediyoruz.

Bu cumartesi de Parkta Güzel Bir Gün'ü izlemek için Moda Sahnesi'nin yolunu tuttuk. Moda Sahnesi, çok güzel dekorasyonlu ve merkezi konumlu, içinde cafesi, sineması, sergi alanı ve tiyatro sahnesi bulunan yeni sayılabilecek bir sanat kompleksi.

Parkta Güzel Bir Gün ise, hem tarihten, hem güncel durumda ülkemizden pek çok detay bulabileceğiniz hem düşündüren hem de bol bol güldüren bir oyun.


Olivia (Didem Balçın) ile Arthur (Volkan Yosunlu), birlikte yaşamaya başlamış, henüz evlilik düşünmeyen bir moden zaman çifti. Haftasonu bir gün, ördeklerin yüzdüğü bir havuzun bulunduğu parka gidiyorlar. Olivia gündemi takip eden, her şeyi bilmek isteyen bir kadın, elinde gazetesi ile banka kuruluyor. Arthur ise onun tam tersine, bütün bu politik olaylardan uzak durmak istiyor, hatta ördek olmak... Kendisini çimlere atıp, müzik dinleyerek yogasını yapıyor. Olivia ona gazeteden okuduğu müjdeyi veriyor: "Artık tam bağımsız bir cumhuriyet olmuşuz." 

Derken Reiver isimli bir görevli (Mert Fırat) geliyor, ikisinin ortasından bir şerit çekiyor. "Bu ne?" diye soruyorlar, "Sınır." cevabını alıyorlar. İlk başta şaka gibi gelen bu cevap, iki sevgiliyi iki ayrı ülkede bırakmış oluyor.


Oyununu izlerken, bürokrasiyi, ilişkideki dengeleri, gündemi takip ediyorum diyen kişinin ne kadar pasif kalabileceğini, her şeyden uzak kalmak isteyenin "aşk" motivasyonu ile ne kadar aktifleşebileceğini, sınır ve vatandaşlık kavramlarını sorguluyorsunuz. 

En son New York'taki Soma protestosunda bilinçli ve duyarlı konuşmaları ile gördüğüm ve bugüne kadar hep entellektüel karakterleri canlandırdığı performanslarını izlediğim Mert Fırat'ı, kendisine verilen yetki ile varolabileceğine inanmış, aslında 'hiç kimse' olan görevli rolünde izlemek de oldukça enteresandı benim açımdan. Çeviri bir oyun olmasına rağmen, bu karakter bize özgü detaylarla yerelleştirilmiş ve Mert Fırat, ülkemizde her gün polis üniforması ile rastlayabileceğiniz bu karakteri gerçekten inanılmaz iyi canlandırmış. 

Bir anda bir yerden bir sınır geçmesi, ilk bakışta saçma gibi gelse de; Berlin'de bir akşam sinemaya gidip, sinemadan çıktığında "Artık sen Doğu Almanya vatandaşısın, Batı Almanya'ya geçemezsin." açıklamasıyla evine gidemeyenlerin gerçekten olduğunu hatırlamak insanı çok etkiliyor. Oyundan çıktığınızda yepyeni bir sınır konulmuş ve Avrupa Yakası'ndaki evinize artık gidemeyeceğinizin söylendiğini düşünsenize!

Bence mutlaka yapılacaklar listenize bu oyunu izlemeyi ekleyin, etkinliğin tarih ve bilet detaylarına şuradan ulaşabilirsiniz. 

Oyundan çıktıktan sonra Bahariye'de yeni açılan Beer Museum'a gittik. Burası gerçek bir pub. Uzun bir barı, loş ışıklandırması ve menüsünde bütün dünyadan biralar var. Servis ekibi de oldukça güler yüzlü. Kadıköy'de bir bira içip soluklanmak için pratik ve keyifli bir seçenek.

Tuvalete giderseniz, kapı tabelalarına da dikkat edin. "Bayan" kelimesinin üstünün siyah kalemle çarpılanarak, üstüne "Kadın" yazılmış olmasına ben çok güldüm. :)



En son okuduğum kitap: Ateş Güneş ve Ada, Ertük Akşun'un kitabı. "Eğer içinizde gürül gürül gençlik ateşi yanıyorsa, bırakın yansın. Ateş yanmak içindir. Ateş ne kadar yakması gerekiyorsa o kadar yakar. Ateş duracağı, söneceği yeri bilir. Asla bundan daha önce sönmez." diye başlıyor.


Taşradan üniversite sebebiyle şehre, Edirne'ye, taşınan bir delikanlının ağzından yazılmış. Öncelikle taşralı ve şehirli kıyaslamaları yapıyor, ki içlerinde gerçekten güzel tespitler var:

"İstanbullu çocukların en önemli avantajları, kadınların onlar için ulaşılamaz olmamasıydı. Onlar bir kadınla sevişmenin dışında başka şeyler yapılabileceğini biliyordu. Konuşmak gibi, gezmek gibi, sinemaya gitmek gibi. Bir taşralı için kadın sadece aşktı, sadece sevilecek bir yaratıktı; kadın eşti, kadın anneydi. Bu bizimle kadınlar arasında inanılmaz yüksek bir duvar örüyordu."

"İnsan o nankör soruyu bir kez sorduğunda tüm hayatı alt üst olabiliyor. Ne işim var burada, bu bölümde? Bu okulu bitirsem ne olacak, bu dersler sınıf geçmekten başka bana ne verebilir? Okul yolunda ayaklarım geri geri gidiyordu." O da bu soruyu kendisine sorduktan sonra, okuldan iyice kopup, yepyeni bir çevreye girmeye başlıyor, bıçkın bir delikanlı oluyor; alkol, kavga, kumar, gece hayatı ortamlarına katılıyor.

Bir ergenin, erkek olma, şehirli olma, güçlü olma, kendisini geliştirme derdine düşme evrimlerini anlatıyor. Bütün bu aşamalara kadına bakış açısını da dürüstlükle kaleme alıyor. Ben bir kadın olarak, en çok, bir erkeğin gözünden kadınları okumayı sevdim bu kitapta.

Alıştığımız roman tarzında değil, anlatımların arasında şiirler, günlükten sayfalar ve hatta çizimler var. Okuması oldukça kolay bir dille yazılmış, karmaşık olmayan ve şaşırtmayan bir kurgusu var. Mutlaka okunması gereken bir kitap diyemem; ama toplu taşıma da dahil olmak üzere her zaman her yerde okunabilir, okurken iyi vakit geçirilebilir.



Her zamanki gibi kitaptan sevdiğim cümleler:

"Bir duygunun fazla tatmini de, hiç tatmin edilmemesi de aynı şekilde arızaya neden olur."

"Sen bir hayvansın bebeğim. Çünkü olduğun gibisin, masum ve doğal. Ya sana köpekler gibi aşık olunur, ya da senden bir canavarmışsın gibi korkulur."

"Bir erkeğin bir kadını sevebilmesi, o kadına karşı ümit beslemesiyle başlar. Her aşk eninde sonunda, aşkın gerçek olabilme ihtimali üstüne kuruludur."

"Arzu'nun sürekli canı sıkılırdı. Ya kavga etmek zorundaydık ya da sevişmek. Bu iki durum haricinde mutlaka canı sıkılırdı."

"Bazen insanlar kendi benzerleriyle değil de tam zıtları olan insanlarla daha iyi dost, ya da sevgili olurlar. Onlarda birbirinizi tamamlayan parça bulmanızın yanında, aynadan yansıyan ters görüntünüzle de karşılaşmanızı sağlarlar. Bu tip ilişkiler sizi daima zenginleştirir."

"Şimdi şuradaki kitapları bir silah olarak düşün ve onları beynine sık. Senin en iyi intiharın bu olmalı işte. Bunu sakın unutma. Sıktığın tüm kitaplardan, gözlerinden minicik bir aydınlık çıkarabilirsen ne mutlu sana."

"Bir meyhanede ilk defa bir kadınla rakı içtim o gece. O gece ilk defa bir kadınla el ele ölmek istedim."

"Bir şehri şehir yapan, şehrin kendisi değil, senin o şehre verdiğin anlamdır."

(Ateş, Güneş ve Ada, Ertürk Akşun, Destek Yayınevi, 318 sayfa) 

2 yorum:

Yağmur dedi ki...

hem oyun hem pub hemen gidilecekler listeme eklendi, bayılıyorum böyle hep güzel şeyler öneren insanlara :)

Plaza Sesi dedi ki...

ben genel yayın koord. olduğu için (Destek yayın evinin )almadım kitabını.Doğrufur yazmıştır senden de gördüğüm kadarıyla bir kaç aforizma.Ve doğrudur yanılmışımdır.Paylaşım için teşekkürler .

Pinterest'im

Instagram'ım